Mart 2012
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

On yıldır iktidarda bulunan AKP’ ye muhalefet ettiği görüntüsü veren ve Atatürkçü görünen, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), Türk İslam-sentezi politikaları gereğince yeri geldiğinde laik Cumhuriyete karşı eylemlerde AKP saflarında yer alarak AKP’nin elini rahatlatmakta sakınca görmeyerek büyük bir şaşkınlığa neden olmaktadır.

Kim ne derse desin, TBMM de kabul edilen, 4+4+4 şeklinde düzenleme getiren 12 yıllık kademeli eğitimle ilgili yasa, geleceğimiz olan çocuklarımızın dinsel eğitime tabi tutulmasının önünü açmıştır.

Yasanın görüşülmesi sırasında muhalefet etme görüntüsündeki MHP, AKP’nin bile düşünmediği bir önerge hazırlayarak, Kuranı Kerim ve Peygamberimizi hayatının seçmeli ders olarak kabul edilmesini istemesi, AKP’yi cesaretlendirmiş ve kendilerinin de ayni doğrultuda önerge vermesine olanak sağlayarak yine MHP’liliğini göstermiştir.

Her iki partide yüce dinimizi siyasal amaçlarına alet ederek oy avcılığının peşindedirler.

Çünkü:

Cumhuriyet kurulduğundan beri bu ülkede, gerek tek parti döneminde, gerekse çok partili hayata geçtiğimizden beri herkes dini yükümlülüklerini hiçbir baskıya uğramadan rahatça yerine getirmektedir.

Uzun yıllardan beri Ülkemizde bir algı yaratılarak CHP’yi din karşıtı olarak göstermek yanlışlığı yapılmaktadır.

CHP’nin tek parti döneminde ezanın 18 yıl Türkçe okunmasının, Kuranı Kerimin anlayacağımız şekilde Türkçeye çevrilmesinin, dine ne zararının olduğunu anlamakta güçlük çektiğim gibi bunun kabul edilir kanıtlarını da ortaya koyan çıkmamaktadır.

3.Mart. 1924 Tarihinde Kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) yasasının 4.maddesiyle, dini hurafelerden kurtarmak için kapatılan medreseler yerine İmam ve Hatip yetiştirmek amacıyla 29 yerde İmam Hatip Okullarını açan parti CHP’dir.

21 Nisan 1924 tarihinde görüşülerek kabul edilen İstanbul Daru-l Fünun yasasının 1. Maddesi ile kurulan Fakülteler arasına İlahiyat fakültesini koyan da CHP’dir.

Tüm bu gerçekler karşın CHP’nin din düşmanı olarak halka benimsetilmeye çalışılması tamamen politik ve çirkin bir propagandadır.

Bu propagandanın temel amacı oy avcılığıdır.

4+4+4 diye nitelendirilen kademeli eğitim yasası, eğitimi kesintisiz şeklinden, kesintili hale getirmiştir.

Başbakan, Kuranı Kerimi ve Peygamberimizin hayatının seçmeli ders olarak kabulünde kendilerine omuz veren MHP’ye teşekkürünü esirgememiştir.

MHP Genel Başkanı Bahçeli de, bu önerinin kabulünü sağlayan MHP’dir diyerek, yüce dinimizi siyasi amaçları için kullanmakta sakınca görmemiştir.

Elbette ki dinimizi öğreneceğiz ve uygulayacağız bunu hiç kimsenin engelleme gücü yoktur.

Bunun yeri, Anayasanın 174. maddesinde devrim yasası olarak kabul edilen, Eğitim Birliği yasası değildir. Bu düzenleme ile Anayasaya aykırı hareket edilmiş ve devrim yasalarından biri olan Eğitim Birliği yasası sulandırılmak istenmiştir.

Kuranı Kerimi ve peygamberimizi hayatını, imam hatip öğrenim programı ve Diyanet İleri Başkanlığının açtığı yasal Kuran kursları programlarından öğrenmemiz en doğrusudur.

Evet, MHP bunu hep yapar.

11. Cumhurbaşkanının seçimi için AKP nitelikli çoğunluk olan 367 rakamına ulaşmayacağını anlayınca, tam diğer partilerle uzlaşmak üzereyken MHP dindar Cumhurbaşkanına kabul oyu vereceğini söyleyerek, yine Türk-İslam sentezinin gereğini yapmakta tereddüt etmemişti.

Ne yapalım ki MHP budur.


Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı
gunduzakgul@hotmail.com

Erzincan'da okul duvarına "Kafir Aleviler, hepiniz yanacaksınız" yazıldı...
Adıyaman’da Alevilerin evlerin işaretlenmesinin ardından Erzincan’a bağlı Avcılar köyünde de önceki gün bir okul duvarı ve 2 eve “Hepiniz kafirsiniz” “Kafir Aleviler hepiniz yanacaksınız” yazılması TBMM gündemine taşındı. Olayı kınayan CHP milletvekilleri, “Kindar nesil söylemiyle buralara gelinir. Herkes ayağını denk alsın, mezhep çatışması çıkabilir” sözleriyle Başbakan Tayyip Erdoğan’ı uyardı.

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Adıyaman Milletvekili Salih Fırat, Erzincan Milletvekili Muharrem Işık ve Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz dün parlamentoda düzenledikleri basın toplantısında Erzincan’daki olaya tepki gösterdi. Muharrem Işık, 28 Mart günü karakola 200 metre uzaklıktaki bir okul duvarı ile iki eve “Hepiniz kafirsiniz, yanacaksınız” içerikli yazılar yazıldığını anlatırken, “kindar gençlik” söylemini eleştirdi. Işık “Yazıların yazıldığı yer karakola çok yakın. Adıyaman’da evler işaretlendi, çocuk işi, dediler. Bu art niyetli bir söylemdir. Yağlıboya ile yazılmış, yetişkin işi olduğu belli” derken, ırkçı, ayrımcı yaklaşımları kınadı. Salih Fırat, “Adıyaman’da 46 evin kapısı işaretlendi. Çocuk işi, dediler, herhangi biri yakalanmadı” dedi ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’i göreve çağırdı. Fırat, “Alevi-Sünni kardeşliğini bozmaya yönelik” girişimleri kınadı. Eryılmaz da, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı “mezhep çatışması tehlikesine karşı duyarlı olmaya” çağırdı. Eryılmaz, “Adıyaman’da, Erzincan’da, Hatay’da Aleviler tedirgin. Yaşanabilecek bir çatışmadan Başbakan sorumlu olacaktır” dedi.

Hüseyin Aygün de, “kindar gençlik” açıklamalarını eleştirirken “Başbakan şunu unutmamalıdır, Aleviler yüzyıllarca zulme direndiler. Kerbela’da nasıl zulme direndilerse, modern Yezidilere de direnmeyi bilirler. Hükümete karşı da, onların uzantısı olan provakatörlere karşı da direnirler. Kindar gençlik diye politika yaparsanız bu tür sonuçlar ortaya çıkar. Herkes ayağını denk almalıdır” açıklamasını yaptı. Muharrem Işık bir soru üzerine “Alevilerin tedirgin olduklarını” söyledi. Eryılmaz da, Adıyaman’da faillerin yakalanmamasının yurttaşların tedirginliğini arttırdığını vurguladı.

Mustafa Kemal’i Kıskanan Enver Paşa - Cevat Kulaksız
İkisi de 1881 yılında doğan Atatürk ile Enver Paşa’nın yürüdüğü yol, Birinci Dünya savaşı sonuna kadar devam ederken, asker ve devlet adamı olarak basamakları daha hızlı tırmanan Enver Paşa(1881-1922), Çanakkale Savaşı’nda ordu komutanlığı yaparken, Atatürk Anafartalar Cephesi’ni savunmuştu. İkili, Meşrutiyet’in ilanında, Balkan Harbi’nde, Trablusgarp’ta birlikte savaşmıştı. Bunların çoğunda ise rütbe olarak üstün olan Enver Paşa idi.

Çanakkale Savaşlarının yıldız komutanı Mustafa Kemal’dir. Enver Paşa’nın hırslarına sınır olmadığını gösteren bir olay yaşanır. Bazı kaynaklar da, rütbesine güvenen Enver Paşa, “Mustafa Kemal’i kıskandığı için, onu kurulmamış birliklere komutan tayin ederdi”, diye yazmaktalar.

Enver Paşa ve partizanları kendisi ile Anafartalar üzerine yapılan bir konuşma, fotoğrafla birlikte Harp Mecmuası’nda basılacağı sırada, Enver Paşa, dergi baskısını durdurarak, Mustafa Kemalin resmini çıkartıp, yerine Alman Komutan Liman Von Sanders’in fotoğrafını koydurmuştur. (Otto Von Sanders 1855-1929) Çünkü ona göre, Mustafa Kemal, “Sarıkamış bozgununun manevi yükü altında kıvranan Enver’i gölgede bırakmamalı idi”…

ENVER MUSTAFA KEMAL FARKI

Ama ortada herkesin gördüğü, tanık olduğu Mustafa Kemal ve Enver Paşa arasında belirgin özellikler vardı: Enver Paşa uçuk, Mustafa Kemal gerçekçidir. Enver Paşa saldırgan, Mustafa Kemal savunmacıdır. Enver Paşa çağ dışı, Mustafa Kemal çağdaştır. Enver Paşa, elleriyle batırdığı imparatorluğun içler acısı durumuna bakmadan yeni bir imparatorluk kurma düşleri besleyecek kadar hayalci, Mustafa Kemal, bu enkazdan milli bir devlet çıkarmayı planlayacak kadar akılcıdır. Enver Paşa emperyalizme (Almanlara) sonuna kadar teslimiyetçilik içinde iken, Mustafa Kemal, “istiklal-i tam” demektir. Adeta Enver’in kişisel hırsları devlet çıkarından öndedir.

MUSTAFA KEMAL’İ KISKANIRDI

Enver Paşa, Mustafa Kemal’i öylesine kıskanıyordu ki, Doğu’da Ruslara karşı başarı kazanıp, Kafkasya ve Türkistan’ı kurtarmak ve böylece Mustafa Kemal’in başarılarını gölgelemek, onu geçmek istiyordu.

Yeterli giysi ve mühimmata sahip olmayan Üçüncü ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Ruslara taarruza geçti. 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, bu felaket karşısında, Üçüncü Orduyu yüzüstü bırakıp, İstanbul’a döndü. İşte Enver Paşa’nın zamansız ve ucuz zaferi böylece felaketle sonuçlanırken, Ruslar Erzurum’a doğru ilerlediler.

Enver Paşa’nın Yapısı: Birinci Dünya Savaşının sonlarına doğru, İttihat ve Terakki ileri gelenleri de umut keserek tek bir barış denemesinde bulunmak istemişlerdi. Fakat Enver Paşa ile bu bahis üzerinde konuşmak ihtimali yoktu. Atatürk’ün eski umum kâtibi Hasan Rıza Soyak’ın (1888-1970) babası Üsküp’te 1908 ihtilalından önce Enver’i tanımıştı. Enver kendisinin elini öper; herkesten kaçırdığı Sultan eşini de yalnız ona çıkarırdı. Bir gün kendisini Merkezi Umumiye çağırıp:

“-Senden bir ricam var. Enver Paşa’ya yalnız sen söz anlatabilirsin”, dediler. Meselenin ne olduğunu da söylediler. Enver Paşa’ya gitti; başkumandan kendisini yemeğe alıkoydu. Soyak’ın babası uzun uzun anlattı, Enver Paşa şöyle diyordu:

“-Vah… Vah” dedi, “seni de zehirlemişler. Ben Cenab-ı Hak tarafından Türk milletini kurtarmak ve yükseltmek için “muekkil’im” (vekil edilmişim). “Onun için hiç üzülme; rahat uyu”.

Akşam eve döndükten sonra babası oğluna der ki:

“-Hani Harbiye Nazırı, Başkumandan, damad olmasa Enver’in yeri tımarhanedir.”

İngilizler, İstanbul’u işgalden sonra kimi Türk aydınlarını Malta adasına sürmüşlerdi. Süleyman Nazif’le Enver Paşa’nın babası Ahmet Paşa da sürgünler arasındaydı. Süleyman Nazif, Ahmet Paşa’ya:

“-Paşa hazretleri, gelin, bir kız alıp sizi burada evlendirelim”…diye tutturur.

“-Niçin?

“-A efendim, bir oğlunuz oldu. Enver, koca Osmanlı İmparatorluğunu batırdı. Belki burada doğacak oğlunuz da şu uğursuz İngiltere İmparatorluğunu batırır da, dünyanın başını dertten kurtarır…

Enver Paşa’nın babası olan Ahmet Paşa’yı bir toplantıda şu sözlerle övüyorlarmış:

“-Çok iyi adamdır çok temizdir, çok namusludur. Kumar oynamaz rakı içmez, harama el sürmez, kadında gözü yoktur…”

Orada bulunan Süleyman Nazif, şöyle bir esprili, imalı şaka yapar:

-Ah, der, bu kadar namuslu adam keşke kendi karısına da elini sürmeseydi de şu Enver’i başımıza çıkarıp bela etmeseydi…

Bazı tarihi kaynaklar “1914 de Enver Paşa, Alman Gayzeri II. Wilhelm’den beş milyon altın alma karşılığında I. Dünya savaşına girdi” diye yazarlar. Oysa Mustafa Kemal bu savaşa katılmak niyetinde değildi.

Birinci Dünya Harbinde bozgunlar üzerine, Enver Paşa halk arasındaki cahil insanların dedikodularını durdurmak için, kadın tavizine girişir. Tarihimizdeki tespitlere göre, deprem, yangın, savaş, bozgun-yenilgileri, bazı cahil ve yobaz insanlar, bu felaketlerin dinsizlikten, ahlaksızlıktan geldiğini yorumlarlar, telafisi için de ülkenin aydın insanlarına ve “açık saçık gezen kadınlara” yüklerlerdi. Özellikle Osmanlının işgal ve yıkılış yıllarında “alaylı subaylara”, kadınlara saldırılırdı.

Çarşafların ayakların hangi noktasına kadar ineceğini tespit etmek için bir komisyon bile kurdurmuştur. Yine bir polis müdürü, otellerin birinde karı kocanın birlikte oturduklarını duyunca, bizzat otele giderek kadını sokağa atmıştır.

Çanakkale Cephesinde dövüşen büyük rütbeli bir subayın, anaları Alman olan kızları, bir gün Alman davetlileri ile birlikte buluşmuşlar. (Zaten cephenin başkomutanı Alman’dı, Liman Von Sanders). Türk Kadını bu davette bulundu diye, Bağnaz Enver Paşa bunu duyar duymaz, cephede savaşan subay babayı hemen emekliye ayırmıştır, oysa cephede zabit (subay) sıkıntısı çekilmekte idi. O aileden bir hanımla evli olan bir levazım memurunun da görevine son verdirmiştir.

Enver Paşa, kaprisli ve kıskanç olduğu için, hemen ucuz başarı peşinde idi. Çetin kış şartlarını, ordunun durumunu hesaplamadan, Arap Çöl ve sıcağından yaz kıyafeti ile gelen ordu birliklerini, Sarıkamış’ta, ani bir baskınla Rusları yenmek dışarı atmak ve de ün kazanmak peşinde idi. Sonuç facia ile sonuçlanınca, durumu halktan gizlendiyse de facia belli idi, on binlerce asker çarpışmadan cephede donarak can vermişti. Hayal ve ihtiras peşinde olan Enver Paşa, bu sefer Türkistan’ı kurtarma yoluyla ün kazanmaya çalıştı ise de, orada vurularak öldürüldü.

Kurtuluş Savaşımızın devam ettiği, Başkomutanlık Meydan Muharebesinin hazırlık yapıldığı günlerinde 4Ağustos 1922′de Kurban Bayramı sırasında Tacikistan’da, Belçivan yakınlarında Agop Melkovian komutasındaki Bolşevik Ruslara karşı yapılan bir çarpışmada, üzerine düşen havan topuyla öldü ve Çeğen köyüne gömüldü. Naaşı 1996 da Türkiye’ye getirilerek Abide-i Hürriyet Mezarlığına Talat Paşa’nın yanına gömüldü.

Ordusunun gerçek durumunu bilmeyen Enver Paşa, İstanbul’da evinde bir süs köpeğinin iyi bakılıp bakılmadığını merak ededursun, kış iyice yaklaşıyordu. Türk Ordusu Allahuekber Dağlarının geçitlerine doğru tırmanırken, dondururcu ayaz -40 lara doğru iniyor; neferler de soğuktan, bitten, tifüsten perişan dökülüyordu. 26 Kasım 1914 akşamı orduda 560 hasta, hastalıktan ölen askerler 29, toplam hasta sayısı 6929 dur. Ölenlerin 28 tanesi de tifüstendir. Atalarımız, o kıtlık, yokluk savaş yıllarında, bit pirenin çok olduğu zamanlarda, “pire itte, bit yiğitte bulunur” diye, o günlerle örtüşen, ama iğrenç bir atasözü uydurmuşlarsa da, asker bit ve tifüsten perişandı, kırılıyordu.

Daha önceki, 1877–1878 Osmanlı Rus Harbinde (93 Harbi) bazı İngiliz kaynaklarının yazdığına göre, ölen 43 bin askerden ancak yedi bini düşman saldırısında ölmüş, gerisi hastalıktan, tifüsten ölmüştür. Doğunun birçok vilayetleri bu perişan koşullarda düşman eline düşmüştür. Erzurum ve civarı düşmana teslim olurken, birçok bölge ve cephede ölen 40 bin kişiden çoğunluğu kıtlık, tifüs, bit, verem, kolera, dizanteri yüzünden ölmüştü.

Atatürk Devrimlerinden önceleri 1914 lerde İstanbul Belediye Başkanı Dr. Cemil Topuzlu, İstanbul’ yenilikler getirme çabasındadır. Çeşitli başarıları yanında Topkapı Sarayı’nın altındaki mezbelelik yerleri çok güzel bir park haline getirir. İstanbul halkı kadın erkek bu parka doluşmaya başlayınca, tutucular tarafından kıyamet koparılır. İttihat ve Terakki Partisinin güçlü liderlerinden Enver Paşa şöyle kükrer: “Ne demek? Kadın-erkek nasıl olurmuş da yan yana parkta dolaşırlarmış. Tez kadın ile erkeklerin aynı anda parka girmeleri yasaklana…”

Aradan 92 yıl geçtikten sonra 20 Kasım 2006 tarihli Hürriyet Gazetesinin 20. sayfasında Tufen Türenç’in köşesinden öğrendiğimize göre, İstanbul Bağcılar Belediye Başkanı Feyzullah Kıyıklı, “kadınlar çekingen davranıyorlar, parklara da gitmiyorlar, kadınların spor yapmaları, çocuklarını gezdirmeleri için, erkeklerin kesinlikle giremeyeceği bir park yaptırmayı düşündüğünü” söylüyordu.

Osmanlının son yıllarındaki İstanbul tramvay, vapur ve otobüslerinde kadınlar ayrı, erkekler ayrı otururlarmış. Yakın zamana kadar kapalı yerlerde “harem-selamlık” biçiminde, plajlarda bile kadın erkek ayırımı yapılırken, demek ki parklarda dışarıda açık havada bile kadın erkek ayırımı yapılacak diye düşündüğümüz sıra, ülke kültürünü geriye götürecek, toplumu cahil bırakacak dindarlaşma, 4+4+4 gibi “ucube” eğitim sistemi gelmeye başladı gibi.

Kaynak:
1- Çankaya. Falih Rıfkı Atay Sf:100–124
2- Ustura Dergisi (Günaydın Gazetesinin ilavesi). Cilt:1 sf:7

Necmettin Erbakan'ın kızı Zeynep Erbakan, boşanma, kardeşleri hakkındaki 'mal kaçırma' davasının ardından şimdi de 'şantaj davası' açtı.
Önce koca dayağı, ardından boşanma, sonra kardeşleriyle mal kavgası derken eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın kızı Zeynep Erbakan’ın başı şimdi de ‘şantaj’ ile dertte .
Habertürk'ün haberine göre “Babamın mallarını benden kaçırdılar” diye suç duyurusunda bulunan Zeynep Erbakan, son olarak psikolojik tedavi görürken hastanede tanıştığı genç hakkında da “şantaj” yapıyor diye dava açtı. Suçlanan Murat Çankaya ise “Üç ay birlikte olduk. Benden kocasını öldürtmemi istedi. Ayrıca Ankara’daki kuyumcusuyla da ilişkisi var” dedi. Şok olay, Ankara Cumhuriyet Savcısı Ramazan Kaya’nın hazırladığı iddianame ile ortaya çıktı. Bir süre sonra görülecek dava için Zeynep Erbakan’ın yanı sıra şantajla suçlanan Murat Çankaya ifade verdi.

‘Tedavi döneminde tanıştım’
Asliye ceza mahkemesince kabul edilen dava, son dönemlerde sıkıntılı günler geçiren Zeynep Erbakan’ın suç duyurusu üzerine açıldı. İddianamede, “zincirleme şekilde şantaj ve kişilerin huzur ve sükûnunu bozma” suçunu işlediği gerekçesiyle hakkında 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası istenen şüpheli Murat Çankaya ile Zeynep Erbakan’ın karşılıklı ifadelerine yer verildi. Babası Necmettin Erbakan’ın rahatsızlığı döneminde Kasım 2009 ve Ocak 2010 tarihleri arasında Hacettepe’de psikolojik tedavi gördüğü sırada, Murat Çankaya ile tanıştığını belirten Zeynep Erbakan ifadesinde şunları dile getirdi:

‘150 bin TL verdim’
“Eşimle boşanma düşüncem vardı. Murat Çankaya bir avukatın yanında çalıştığı, boşanma davamda hukuki yardımda bulunacağı, ayrıca eşimin mal varlığı ile ilgili araştırma yapacağı vaadiyle benden para istedi. Ben de Aralık 2010 ile Haziran 2011 tarihleri arasında kendisine 150 bin lira verdim. Bu parayı verebilmek için o tarihlerde evimizi sattık ve evin 2/3’sinin parasını verdim. Zira parayı vermediğim takdirde eşime ve kamuoyuna açıklama yapacağı tehdidinde bulunmuştu. Ben de ailemin ismine helal getirmemek için parayı verdim. Bu kişi, daha sonra benden 100 bin lira daha istedi. Vermediğim takdirde de şeref ve saygınlığıma zarar verecek nitelikte isnatlarda bulunup, bunu açıklayacağını belirterek şantaja başladı. Telefonla sık sık arayıp,mesaj çekerek hem huzurumu bozdu, hemde şantajda bulundu. Hastanede aynı serviste bulunduğumuz sıralarda aramızda yaptığımız konuşmanın dışında herhangi bir hadise geçmemiştir. Ancak konuşmaları kaydetmiş olabileceği gibi, ismimi de kullanarak suçlamalarda bulunacağını ve bu yönde açıklamalar yapacağını belirterek şantaja devam etmiştir.”

İddianamedeki Çankaya’nın mesajları
Zeynep Erbakan’ın, Murat Çankaya’nın kendisine gönderdiğini öne sürdüğü mesajlar da iddianamede şöyle yer aldı:
-İlla partiyi mi arayım, oraya mı geleyim, seni rezil mi edeyim, karar senin.
-Adının lekelenmemesi için partiye faks çekmiyorum, ama gerekirse çekerim ve partiye de gelirim, ama itibarına zarar gelmesini istemiyorum, pazartesi benle mutlaka görüş.
-Hâlâ telefonu açmazsan sen bilirsin, zaten pisliklerin gibi sen de bir pisliksin, sonra da dinci diye geçinirsiniz.

'Kocasını 250 bine öldürtmemi istedi'
İşsiz, lise mezunu ve eşinden boşandığı belirtilen 35 yaşındaki Murat Çankaya ifadesinde iddiaları yalanlarken Zeynep Erbakan hakkında şok suçlamalarda bulundu. Hacettepe Hastanesi Psikiyatri Servisi Bölüm 44’te birlikte tedavi görürken tanıştıklarını söyleyen Çankaya’nın şu iddialarda bulunduğu öğrenildi: “Benden soyadını bilmediğim eski sevgilisi Serdar adlı kişiye ulaşmamı istedi. Bu kişiye para yedirdi. Kendisiyle bu samimiyet sonrası yaklaşık üç ay cinsel birliktelik yaşadık. 2011 yılının şubat ayının sonlarında başlayan bu ilişkimiz mayıs ayına kadar sürdü.

‘Araştırmamı istedi’
Benden boşandığı eşi Ömer Faruk Baykoç ve eniştesi Mehmet Altınöz’ün mal varlıklarını araştırmamı istedi. Kendi adını kullanmaksızın annem (Hacettepe Öğrenci Yurdu’nda temizlik işçisi) G.Ç. adına İzmir Basmane PTT Şubesi’ne paralar gönderdi. Bu paraları istediği kişilere dağıttım. Bana çeşitli işyerleri tarif edip, buralardan aldığım paraları farklı yerlere bırakmamı söylüyordu. Bu işlemleri İstanbul, Balıkesir ve Adana illerinde yoğunluklu olarak yaptım. Bütün bu işlerin karşılığında bana 100 bin lira ödeyecekti. İlişkimiz devam ettiği sırada beni bunaltıyordu. 24 saat bana ulaşmaya çalışıyordu. Gecenin geç saatlerinde dahi arıyordu. Sayısız tanığım var. Bunaldığım için ilişkimizi kendim bitirdim. Beni 0507.... numaralı telefonu ve sokakta satılan telefon hatlarından alıp arıyordu. Benden kocasını öldürtmemi istedi. Bu işi başardığım takdirde 250 bin lira ödeyeceğini söyledi.

‘Kuyumcu ile ilişkisi oldu’
Benden sonra da İbrahim K. adlı kişiyle ilişkisi oldu. İbrahim, Ankara’da kuyumcuda çalışan evli biridir. Bu kişiye çok miktarda para yedirdi. Ben müştekiden, aylık 3 bin lira ücret ve masraflar dışında para almadım. Hatta para bile verdim. Bana ve aileme kredi çektirdi. Tarihini hatırlamıyorum, ancak İş Bankası’ndan 35 bin lira çektik. Ben bu krediyi ve yakın akrabalardan elden para alarak kendisine 89 bin lira nakit para verdim. Senet veya yazılı belge düzenlemedik. Bu parayı ödeyeceğine yemin etti. Bu para ve vereceğini vaat ettiği toplam 189 bin lira ödeme yapacaktı. Kendisi ile 10 Kasım 2011 tarihinde sözlü anlaştık.

‘Fotoğrafı neden verdi’
Müştekiye kullandığım telefondan çekilen mesajlar ile soruşturma evrakları içerisinde bulunan ve eniştesi Mehmet Altınöz’e gönderdiğim el yazılı metinleri ben gönderdim. Boşandığı eşi Ömer Faruk Baykoç’a ait iki fotoğrafı neden bana verdiğinin sorulmasını istiyorum. Zira bu kişiden ayrılıp, çocukları yanında kalıp, kalan parayı kendisi yiyecekti. Söz verdiği halde borcunu ödemediği için, partiye, basın ve medya önünde rezil edeceğime dair mesajla, dosyada olmayan posta iletileri gönderdiğim ve bu hususu konuşmak için kendisini aradığım doğrudur.”

Cumhuriyet gazetesi, Grup Yorum üyesi Seçkin Aydoğan'a yapılan saldırıyı kamuoyuna duyurduğu haber nedeniyle Tekirdağ 1 No'lu F Tipi Cezaevi'nde 25 Mart Pazar günü tutuklulara verilmedi.
Grup Yorum’dan yapılan açıklamada, “Arkadaşımız Seçkin Aydoğan’la haftalık telefon görüşmemizi yaptık. Cezaevinde uğradığı saldırı haberinin yayımlandığı Cumhuriyet gazetesinin hapishaneye verilmediğini ifade etti. Oysa o güne kadar gazete her gün ulaşıyordu. Böylece tutukluların haber alma özgürlükleri gasp edilmiş ve Cumhuriyet gazetesinin hapishaneye girişi hukuksuz olarak engellenmiş oldu” denildi.

“Meyhaneye kendi parasıyla gideni Allah affeder ama kul hakkı yiyeni Allah asla affetmez...”
CHP İstanbul Milletvekili eski müftü İhsan Özkes, TBMM Genel Kurulu’nda kesintili eğitim teklifiyle ilgili yaptığı konuşmada AKP’lileri, dini siyasete alet etmekle suçladı. ABD vesayetli dış politika ile komşu ve Müslüman ülkelerin hedef alındığını belirten Özkes, iktidara şöyle seslendi:
Biz bir kimseye dokunmayı ibadet saymıyoruz. İkinci Peygamber gibi görmüyoruz. Kimseyi de Hz. Musa’ya, Hz. Eyyub’a benzetmiyoruz.
AB istedi diye hutbelerden ayeti çıkartmadık. Kelime-i Tevhit’ten Hz. Muhammed’i çıkartmadık.
Mayınlı araziyi İsrail’e biz vermek istemedik.
Yahudi üstün cesaret ödülünü biz almadık. Hz. Muhammed’i terörist gösteren karikatüre destek veren Rasmussen’i NATO Genel Sekreteri biz seçmedik.
BOP Eşbaşkanı biz değiliz. Irak’ta camileri yıkan, Müslümanların ırzına geçen, kanını akıtan, çocukları yetim koyan ABD askerlerine dua etmedik.

Vatandaşlara din iman kendilerine han hamam
Bu sözlerle AKP’nin getirdiği 4+4+4 tasarısını eleştiren Eski müftü İhsan Özkes, “Kur’an’ın arkasına saklanıp haksızlığa alet ediyorlar. Din siyasete alet edilirse, dini hayat gösterişten ibaret kalır, samimiyeti biter” dedi.
Meclis Genel Kurulu’nda, 4+4+4 teklifi üzerinde konuşan CHP İstanbul Milletvekili İhsan Özkes,  CHP’nin, en çok imam-hatip okulları açan parti olduğunu ancak, “siyasi tarihinde tek bir imam-hatip okulu açmayan din istismarcılarının, imam- hatipler üzerinden siyaset yapmayı” sürdürdüğünü söyledi. Özkes, “Kur’an’ın arkasına saklanıp, haksızlığa alet ediyorlar” dedi. Kürsüden seslenen İhsan Özkes, “Kısa bir süre de olsa Din ve Ahlak bilgisi öğretmenliği yaptım. Bu derste Kur’an’dan sûreler, açıklamaları, Hz. Muhammed’in hayatı ve 32 farz gibi İslam ilmihali bilgileri vardır. Zorunlu olarak okutulan Din ve Ahlak Bilgisinde, bu yasa ile getirilen hükümler kısmen de olsa vardır. Sizin yaptığınızı ürünü olduğunuz Sayın Kenan Evren 1980 yılında zaten önemli ölçüde getirmiştir” diye konuştu. Özkes, şunları söyledi: “CHP olarak Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu başta olmak üzere ’din görevlisi yetiştirecek İmam Hatip Lisesi ve Kur’an Kursları programlarının yoğunlaştırılması için varız’ diye ta baştan beri açıkladık. Türkiye’de ki İmam-Hatip Okullarının hepsi bugünkü iktidar zihniyeti dışındaki partiler tarafından açılmıştır. CHP en çok İmam-Hatip Okulları açan partilerdendir. Ancak siyasi tarihinde tek bir İmam-Hatip dahi açmayan din istismarcıları İmam-Hatip üzerinden siyaset yapmayı sürdürmüşlerdir.”

Din üzerinden gerginlik
Özkes, “Malı götürmek, saltanatı sürmek isteyenler din üzerinden gerginlik oluşturuyor. 1400 yıl önce savaşı kaybetmek üzere iken Kur’an’ı mızrak ucuna takan zihniyet, bugün de sıkıştığında Kur’an’ın arkasına saklanıyor ve hak olan Yüce Kur’an’ı haksızlıklarına alet ediyor. Dün Hz. Ali bunun bir oyun, hile ve entrika olduğunu söyledi ama çevresine anlatamadı. Fakat bugün Hz. Ali’nin haklılığı, Kur’an’ı istismar edenlerin de haksızlığı tüm Müslümanlar tarafından kabul görüyor” diye konuştu. Dinin siyaset üstü olduğunu belirten Özkes, “Din siyasete alet edilirse o dinin sadeliği, samimiyeti kalmaz, dini hayat gösterişten ibaret kalır. Bu durumda din de, siyaset de zarar görür. Ancak din üzerinden siyaset yapanlar saltanat ve mal mülk sahibi olurlar. Yani halka din iman, kendilerine han hamam kalır” dedi.

Allah’la Kandıran Partiler
Özkes sözlerini şöyle sürdürdü: “Kimse, İslamiyeti Allah’la Kandıran Partilerden öğrenmedi. CHP’liler siz siyasi tarihte yokken de Müslümandılar. Yarın siz iktidardan düştüğünüzde de Müslüman kalacaklardır. Şunu da biliniz ki, meyhaneye kendi parasıyla gideni Allah affeder ama kul hakkı yiyeni Allah asla affetmez. 74 milyonu ilgilendiren, yarının büyükleri çocuklarımızın eğitimi ve öğretimini siyasi alana çekmek yanlıştır. Özellikle böylesine önem arzeden bir konuyu din perdeli sömürü malzemesi yapmak ise telafisi mümkün olmayan yanlıştır.”

İhsan Özkes’ten kurşun gibi sözler
- Biz bir kimseye dokunmayı ibadet saymıyoruz.
- Kimseyi ikinci Peygamber gibi görmüyoruz.
- Şükür namazı istemiyoruz ve kimseyi de Hz. Musa’ya, Hz. Eyyub’a benzetmiyoruz.
- AB istedi diye hutbelerden ayeti çıkartmadık, Kelime-i Tevhitten Hz. Muhammed’i çıkartmadık.
- Mayınlı araziyi 44 yıllığına İsrail’e biz vermek istemedik.
- Hz. Muhammed’i terörist gösteren karikatüre destek veren Rasmussen’i Nato Genel Sekreteri biz seçmedik.
- Yahudi üstün cesaret ödülünü biz almadık.
- Büyük Ortadoğu Eşbaşkanı biz değiliz.
- Irak’ta camileri yıkan, Müslümanların ırzına geçen, kanını akıtan, çocukları yetim koyan Amerikan askerlerine dua etmedik.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Kuranıkerim ve Hz. Muhammed'in yaşamının ortaokul ve liselerde seçmeli ders olarak okutulmasıyla ilgili, '88 yıldır zaten birtakım vehimler, korkular, endişeler sebebiyle toplum olarak birbirimizi üzdük, birtakım gönül kırgınlıklarına yol açtık. Bunları tekrarlamamız doğru değil' dedi.
Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce gerçekleştirilen “Yaygın Din Eğitimi Sempozyumu”nun açılışının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, Kuranıkerim ve Hz. Muhammed’in yaşamının seçmeli ders olmasını nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine Görmez, Kuranıkerim’in kendisinin isteğe bağlı öğretilmesine hiç kimsenin karşı olmadığına inandığını söyledi. Görmez, şunları kaydetti: “Din eğitimi konusunu, asla bir ayrışma ve bir tartışma konusu haline getirmemeliyiz. 88 yıldır zaten birtakım vehimler, korkular, endişeler sebebiyle toplum olarak birbirimizi üzdük, birtakım gönül kırgınlıklarına yol açtık. Bunları tekrarlamamız doğru değil.”
‘Taşeron’ tepkisi
Meclis’te Afyonkarahisar’dan gelen hafızlarla düzenlenen basın toplantısında konuşan CHP İstanbul Milletvekili İhsan Özkes ise 4+4+4 düzenlemesine ilişkin bir soru üzerine “Bu yasa tartışılmış bir yasa değil. Yarım hoca insanı dinden, yarım doktor adamı canından eder. Maalesef Diyanet, AKP’nin taşeronu olma yoluna doğru gidiyor” dedi.

Seçmeli derslerle imam hatip liselerinde okutulan Kuran derslerinde kız öğrencilerin türban takması ve diğer derslere de türbanla girmeleri yönündeki eğilim, tüm ortaokul ve liselere yansıyacak.
Kesintili eğitim düzenlemesine AKP’nin tüm ortaokul ve liselere “Kuranıkerim” ve “Hz. Peygamberimizin hayatı” adıyla seçmeli ders koyması kız ve erkek öğrencilerin bir arada olduğu karma eğitimin sekteye uğramasına, okullarda mescit açılmasının gündeme gelmesine neden olacak.

MHP ve BDP’nin desteğiyle kabul edilen seçmeli Kuranıkerim derslerinde Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) Din Öğretim Genel Müdürlüğü (DÖGM) tarafından hazırlanan “Kuranıkerim Dersi Öğretim Programı” uygulanacak. DÖGM; lise öğrencilerine göre hazırladığı Kuranıkerim programını seçmeli Kuran dersi alacak ortaokul öğrencileri için de “farklı eğitim etkinlikleriyle” düzenleyecek, fakat temelde lise öğrencilerine uygulanan programın esasları geçerli olacak.

DÖGM tarafından hazırlanan müfredata göre imam hatip liselerinde, 144 saat olarak okutulan Kuran dersleri, “okuma”, “ezberleme” ve “anlama” olmak üzere üç öğrenme alanından oluşuyor. Mevcut eğitim programına göre 9 ve 10. sınıflarda ezber ve Kuranıkerim’i okuma dersleri ağırlıklı olarak okutulurken, 11 ve 12. sınıflarda Kuranıkerim’in meali üzerine derslere öncelik veriliyor. Benzer sistemin diğer liselerde de uygulanması beklenirken, FATİH Projesi’yle birlikte ünitelerin dijital olarak tabletlere yüklenmesi de gündeme gelecek.

İmam hatip liselerinde okutulan Kuran derslerinde kız öğrencilerin türban takması ve diğer derslere de türbanla girmeleri yönündeki eğilim; seçmeli Kuran dersleri aracılığıyla tüm ortaokul ve liselere yansıyacak. Böylece türban 5. sınıftan itibaren tüm okul türlerine fiilen girmiş olacak.


Mescit ve abdeshane

Kuran derslerinde kız öğrenciler ile erkek öğrenciler ayrı ayrı sınıflarda olabileceği gibi, sınıf içinde de harem ve selamlık yapılması gündeme gelecek.

Kuran derslerinde öğrencilerin ders işleyişi sırasında İslami değerlere göre “abdestli olmaları” yönündeki gereklilik de okullarda “abdesthane” gibi alanların oluşturulması ve “mescit” gibi ibadethanelerin kurulmasını gündeme getirecek.

Kuranıkerim ve Peygamber’in yaşamı seçmeli ders olarak 4+4+4 yasa önerisine doğrudan konulmasını dayatan önergede uzlaştılar.
Önerge kabul edildi: “Yarabbi!
Bugünleri de bize gösterdin” diyen MHP ile AKP’li milletvekilleri; “Gazamız mübarek olsun” diye birbirlerine koştu, kucaklaştı.
Önerge tartışılırken söz alan CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce; Milli Eğitim Bakanlığı’nın zaten seçmeli din derslerine Kuran ile Peygamber’in yaşamını koyabileceğini anımsatan ve...
…AKP ile MHP’nin asıl amacını gizleyen maskeyi indiren bir konuşma yaptı.
“Siz” dedi: “Oy almak için Kuranıkerim’i kullanıyorsunuz”.
İki partinin din sömürüsü yaptıklarını yüzlerine vurdu.
***
MHP ile ortak önerge aşamasına gelinceye dek, AKP içinde yaşananlar, din sömürüsünü kanıtlayan gelişmeleri içeriyor.
AKP önce Kuran ve Peygamber’in yaşamının seçmeli ders olarak yasaya konulmasını içeren MHP önergesini destekleme kararı aldı.
Fakattt, aldıkları karar doğrultusunda davranma sorumluluğunu üstlenemeyen AKP yöneticileri Tahran’da dünya politikasına nizam vermekte olan patronlarını aradı ve şu talimatı aldı:
“MHP önergesine destek verdiğimizi halka anlatamayız. Biz de AKP olarak aynı mealde bir önerge vermeliyiz!”
Tahran talimatı gereği: MHP önergesiyle kıyaslandığında; üç beş sözcüğü değişik; ama aynı içerikte bir önerge de AKP’den!
AKP’nin, tabii laik Cumhuriyetin yılmaz savunucusu rolüne soyunan MHP’nin gerçek yüzü de böylece ortaya çıktı.
CHP’nin iki partinin oy bazında din sömürüsü başımızın tacı anlayışını teşhir etmeye çabalamasına artık gerek kalmadı!
Çünkü din sömürüsüne sarıldılar.
El ele, kol kola, kucak kucağa ilk seçimde de din sömürüsüne ağırlık vereceklerini bir kez daha ilan ettiler.
***
Bakınız gazetelerde önerge olayını yansıtan haberlere.
CHP’ye zar zor üç satırlık yer ayırmış medya.
CHP de örneğin; iktidara, çocuklarımızın dinimizi öğrenmesini senin gibi biz de öğrensin istiyoruz. Gel birlikte şu 4+4+4’ü geri çek. Birlikte yeni bir yasa yapalım. Din öğrenimini çağdaş anlayışa yatkın biçimde yeniden düzenleyelim diye el uzattı.
İktidarda tık yok. Destekleyen yorumlar, haberler yok medyada!
Destek başka biçimde; sömürüyü daha da pekiştirecek bir yasal yaptırımla geldi:
İmam hatiplerin ortaokullarının açılması yasaya giriyor!
***
Kaç kişi yazıyor 4+4+4’ün karşı devrim olduğunu?
2 mi, 3 mü? Zorlayın belleklerinizi, 4 deyin. Ötesi, arkası yok! Siyasette, yok!
Model karşı devrim; biraz kavga, bir iki yumruklu sahne, bir iki kürsü konuşması... Meclis dışında göz yaşartıcı eylemler, çatışmalar ve sonuçta:
…kabul edenler… etmeyenler… kabul edilmiştir… diyecek oturumu yöneten AKP’li başkanvekili… yasa önerisi yasalaşacak!
***
Yasa da yasa hani! RTE dedi ki; 4+4+4 çok pedagojik çok! Doğru mu? Bir iki cılız ses dışında bu ilimsel bilimsel yoruma tabii benimki sıkı diyerek karşı çıkmak kimin haddine...
Bu ülke, dünyaya örnek!
Ülkemizde kız erkek çocuklar, anadan doğma öylesine bilinçlidirler ki; 9, 10 yaşına geldiler mi ailenin etkisine kapılmadan şıp diye meslek seçebilirler!
1930’larda çağdaş kafalı imam yetiştirelim diye yola çıktı laik Cumhuriyeti kuranlar.
Pusuda yatan gerici kafalar... Türkiye’nin yalnız ordusu değil, bütün kurumları laiktir diye palavraya sığınanlar, laik Cumhuriyeti yıkmaya çalışanlar…
…değişim ve gelişim mi istiyorsun, al sana diyerek… imam hatipleri, laik devleti içinden fethederek, din kurallarına göre yönetecek kadroları yetiştirmeye dönüştürdüler.
Laik devlette laik eğitim, sözde kaldı! Ruhuna fatiha!

BİR konuda isterseniz 20 yazı yazın, bazen bir karikatür, ya da okuyucudan gelen birkaç cümlelik mesaj size çok daha fazlasını, hem de kısaca anlatır.
İşte, şu son dört artı dört artı dört rezaleti konusunda dün bir okuyucumdan gelen faks….Her şeyi ne güzel anlatıyor. Okuyucumun adını gizliyorum, başına iş açılır.
AKP hükümeti, laik eğitimi sonlandırıp gerici-dinci-kinci eğitim başlatıyor. Ortaokul ve liselerde artık Kur’an dersleri verilecek, peygamberin hayatı öğretilecek, imam hatiplerin orta kısımları açılacak.
Diyorlar ki “Efendim, Kur’an dersleri seçmeli ders olacak, isteyen gidecek…”
Aileler üzerinde oluşacak baskıyı şimdiden düşünün. Sıkıysa, hele kırsal kesimlerde, çocuğunu Kur’an dersine göndermesin!..
Bundan sonra çağrılar başlayacak:
“Çocukların Kur’an dersine girmeden önce abdest alması, namaz kılması, örtünmesi gerekir. Okullara şadırvan kuralım, bazı sınıfları mescit yapalım…”
Bu işin bir başka püf noktasını bilmekte de yarar var.
Kur’an dersleri başlayınca, okullarda eski yazı –Arapça yazı- öğretilecek.
Bu kurnazca yöntemle, devletin okullarında bile küçük çocuklara eski yazı öğretilecek.
Harf devrimi, yazı devrimi böyle göçertilecek.
Bunların hesabı bir gün elbette sorulacak.
***
Ne acıdır, ne kadar utanç vericidir ki, kutsal bir din olan Müslümanlık, artık din tüccarlarının, din sömürücülerinin, oy avcılarının eline geçmiş durumda.
Müslümanlık AKP’nin arka bahçesi yapılmak isteniyor, hiç utanmadan siyasete alet ediliyor, oy hesabına dönüştürülüyor.
Fakir fukara Müslüman ezilip horlanırken, işsiz gezerken, takunya-ibrik-tesbihle uyutulurken, devleti ele geçirip bu sömürü tezgahını kuranlar yine krallar gibi yaşayacak, malı götürmeyi sürdürecek.
Sadece onlar Müslüman, ama yüreği Allah korkusu veAllah sevgisiyle dolu milyonlarca insanımız değil!
Bu yasa Meclis’ten geçerken AKP’ye bir kez daha destek verip stepne olan, kabul oyu veren MHP’yi de kutlamak (!) gerekir.
AKP’nin kurtarıcı meleği MHP’ye daha nice başarılar dilerim!

HAKAN NE YAPACAK!

Meclis bugün ve yarın da, gece gündüz çalışacak. Gündem dolu. Şimdi ben bu gece ve yarın gece AKP İstanbul milletvekili Hakan Şükür’ün ne yapacağını çok merak ediyorum. Meclis’te mi olacak, yoksa Meclis’in çalıştığı saatlerde Lig tv’deki Maraton programında mı boy gösterip futbol yorumu yapacak.
Tarzan zor durumda! Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık.
Lig tv’den ayda 150 bin Törkiş lira alıyormuş. Şimdi Meclis çalışacak diye programını aksatmasını, işvereni tarafından ücretinden kesinti yapılmasını, doğrusu hiç istemem. Bu nedenle bazı önerilerim olacak:
1- Meclis doktoru bugünden tezi yok kendisine “Hastadır, cumartesi-pazar iki gün Meclis’te iş göremez ama Maraton’a çıkabilir” raporu versin.
2- Başkanvekili oturuma gece iki saat ara versin, Maraton programına Meclis kürsüsünden katılsın. Tayyip’ten izin alıp maçları canlı yayında oradan yorumlasın, gol mü ofsayt mı, faul var mı yok mu değerlendirmesini o kürsüden yapsın. Böylece, bir kez olsun Meclis kürsüsüne çıkıp vatana bu yolla hizmet etmiş olur!
Haydi bastır Hakan, konuşHakan!

ÇOK GÜZEL KİTAPLAR

Sevgili okuyucularım, önümde çok güzel ve mutlaka okunması gereken kitaplar var. Bu kitapların her biri bir yazı konusu. Ancak ülke gündemi öylesine yoğun ki, değinmeye epeydir fırsat bulamadım. Şimdi onları kısaca tanıtmak isterim.
Turgut Özakman abimizin yeni belge-romanı, tümü belgelere dayalı kitabı:
“Çılgın Türkler-Kıbrıs” (Bilgi Yayınevi.)
Kıbrıs olayını, ama özellikle de Barış Harekatının askeri ayrıntılarını ve bilinmeyenlerini baştan sona anlatan muhteşem bir kitap.
Ufuk Söylemez’in kitabı “Vicdanlı Kapitalizm Yoktur” (Destek Yayınevi.)
Nasıl sömürüldüğümüzü, Cumhuriyet ilkelerine nasıl saldırıldığını, iktidarın sergilediği psikolojik harekat taktiklerini anlatan bir eser.
Kurthan Fişek’in kitabı “Burası Ankara” (Phoenix Yayınları). Benim kadim dostum Kurthan hoca, doğup büyüdüğü Ankara’nın eski yerlerini, yaşadıklarını, başına gelenleri anlatıyor. Onun hayatı romandır.
Dersim isyanı ile ilgili iki güzel kitap daha. Adamlar devlete baş kaldırıp isyan etmiş, günümüzde ise onlara ağıtlar yakılıyor!
İlki “Dersim Yalanları ve Gerçekler” (İleri Yayınları). Özgür Erdem o günlerin belgelerini araştırmış, bugünkü liboş ve Tayyipçi kesimin yalanlarını tek tek, belgelerle sergileyip çürütüyor.
İkincisi “Devletin Dersim Arşivi” (İleri Yayınları). Bu kitabı hazırlayan Serap Yeşiltuna çok ilginç bir iş yapmış. Kitabın tümü, o günlerdeki devlet belgelerinin orijinal fotokopisinden oluşuyor.
Her iki kitabı da okuduğunuz zaman, Kürtçülerin bağımsız Kürdistan uğruna Atatürk döneminde bile devlete nasıl isyan ettiklerini, nasıl uğraştırdıklarını belgelerden görüyorsunuz. Mutlaka okumalısınız.

BU sütunun okurları köşe yazarının “yeni anayasa” girişimine ilişkin bakış açısını iyi bilirler. Sürecin başlangıcından beri olumsuzdur bu bakış. Çünkü bu işe soyunurken evrensel insan hakları ilkelerine uygun ve bütünüyle “özgürlükçü” bir anayasa yapma iddiasıyla yola çıktığını ileri süren iktidar, çok daha basit güncel ve ivedi bir konuda atması gereken bir adımı atmaktan bile çekinmekteydi. Şaşırtıcı ve kuşku uyandırıcı bir çelişkiydi bu: Son zamanlarda yaşanan durumlarda yargılanma aşamaları öncesindeki uzun tutuklamaların çoğu “yargısız infaz”a dönüşmüş gibiydi ve çok kişi yargılanmaya başlanmadan aylarca, hatta yıllarca beklemekteydi. Oysa, yürürlükteki yasaları biraz değiştirerek, hiç anayasa değişikliği istemeyen, iktidar oylarıyla kolayca başarılabilecek bir işti bu.
Yazar, böyle basit bir adımı bile atmaktan kaçınan iktidara anayasa yapma konusunda güvenilemeyeceğini ileri sürerek, o çok kolay adım atılmadıkça anayasa çalışmalarına katılmayacağını açıklamış ve muhalefetle sivil toplum kuruluşlarını da aynı boykota çağırmıştı.
Fakat, hayret: İktidar nasıl bir anayasa peşinde olduğunu ve kritik noktaya gelince çoğunluğunu nasıl kullanacağını bu örnekle açıkça belli ettiği halde, anayasa tartışmalarına katılmaya çalışanlar eksik olmadı. Yazar, böyle bir katılımın sonu belli bir oyunda rol almak anlamına geleceğini söyleyince, hep “katılın ki görüşleriniz duyulsun” dendi ama, iktidarın medya üzerindeki baskısı o yolu da tıkamış durumda; o tür görüşler tam yansıtılmıyor.
Belki de, o safiyane iyi niyetle olacak, düzenlenen toplantılara katılacaklar arasına onun adını koymakta hâlâ ısrar edenler var. Ama, yanlış, yazar katılacağını söyleyenleri yalanlamak zorunda kalıyor.
Böylesine tuhaf kişisel durumlar bir yana, asıl olanlar ana muhalefet partisine olmakta. CHP, böyle bir aldatmacaya açıkça karşı çıkmamış olmakla, hatta tam tersine çalışmalara büyük ölçüde katılmakla, kaçınılmaz karanlık sonucun sorumluluğunu da ister istemez yüklenmiş olmuyor mu?

1/2-1+2x3-1=4-3/5=0...
Benim 4+4+4’üm aşağı yukarı böyleydi...
Bucak müdürü babam, DP yönetimine kafa tuttukça sık sık sürgün edildiğinden okuduğum ilkokul sayısı altı...
İlkokulun birinci sınıfının yarısında öğretmen kaçtığı için, ikinci yarısını ikinci senenin üzerine koyup başka bir beldenin ilkokulunda tekrar birden başladığımda, bu sefer öğretmen vardı, okul yoktu...
Okul, öğretmen denk geldiğinde, zaten biz yine gittik...
O sırada üçüncü sınıfa gelmiş kuzenimin “A” harfi ile “B” harfini ayıramadığı anlaşıldı... Onun gerisin geriye “ikinciye geçtiğini” haber verdiğimizde nenemiz çok sevindi:
“Aferin oğluma, inşallah birinci de olur” dedi...
Böylece 1/2 sistemine geçildi...
Çünkü iki kişilik sınıfın yarısı geri gidince, öbür yarısı da mecburen gitti...
(........)
O sene öğretmen geldi...
Sabahleyin kalktık yok...
(........)
Bir kez de ben 4’ten 3’e geçtim...
Kimsenin haberi olmadı...
4’te tarih kitabında ne zaman “Sümerler’e” gelsek, babamın “tayini” çıktı, evimizi toplayıp oradan gittik...
Bu nedenle ben tarihi “Sümerler’e kadar” bilirim...
(........)
Ama benim okulum evdeydi:
Babam...
*
Ve Türkiye dün gece itibarıyla laik kimliğini terk etti...
Dünyanın hiçbir yerinde, okullarında çocuklara Kuran kursu verilen ve tüm okullarında imam yetiştiren bir ülkeye “laik devlet” demezler...
Bilişim çağında, çağdaş dünyanın çocukları müspet bilimlerin en küçük hücrelerine kadar yolculuk ederken... Bütün okullarımızı birer Kuran kursu ve imam eğitim merkezine çevirmeyi planlayan zihniyet ne yazık ki durmadı...
Durmuyor...
*
Bu millet laikti, layık oldu kısacası...
Adı demokrasi olan bu soytarılıkta, canı yanan aydınlık insanlarımızın yapacakları çok şey yok ne yazık ki...
O zaman...
Babalar, anneler birer okul olun...
Okul artık sizsiniz...
Çocuklara laik cumhuriyeti, cumhuriyet sevdasını, cumhuriyet devrimlerini öğretin...
Mustafa Kemal’i anlatın...
Unutmasınlar...

Dogmatik kafalı politikacılar mı otoriter rejim kurar?
Otoriter rejimler mi dogmatik kafalı politikacı üretir?
Ya da:
Dogmatik kafalı politikacılar mı dogmatik eğitim düzeni kurmaya çalışır?..
Dogmatik eğitim alanlar mı dogmatik kafalı politikacı olur?
Veya:
Otoriter rejimler mi dogmatik eğitim yapar?..
Dogmatik eğitim mi otoriter rejimleri doğurur?
Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar hesabı!
***
Elbette “dogmatik eğitim” dediğimde sadece milli eğitimi değil, artık bu eğitimin bir parçası haline gelen Kuran kurslarını, her türlü tarikat ve cemaat eğitimini ve aile içinde alınan kişilik eğitimini de kastediyorum.
***
Dogmatik kafalı politikacının özellikleri:
Kendi inandıklarının en doğru ve en güzel şeyler olduğuna iman etmek, onun dışında hiçbir düşünceye, davranışa saygı göstermemek…
Çevresindekileri, bağımsız ve özgür düşünceli insanlardan değil, kendisine biat eden, kayıtsız koşulsuz evet diyen kişilerden seçmek, farklı davrananları tasfiye etmek…
En ufak bir eleştiriyi bile düşmanca olarak algılamak…
En temel insan hakları arasında yer alan muhalefet ve protesto hakkına karşı meydanlarda kaba kuvvet kullanmak…
Muhalefete karşı Meclis’te zor kullanmak…
Gazetecilik ve eleştiri yapan, köşe yazısı ve kitap yazanları hapse tıkmak…
Esas görevlerinden biri terörle mücadele etmek olan Silahlı Kuvvetler’in Genelkurmay başkanını ve komutanlarını terör örgütü üyesi olmakla suçlamak ve hapse atmak…
Çocuklarımızın, gençlerimizin geleceğini belirleyen eğitim konusunda dogmatizmi dayatmak, buna karşı çıkan gençleri hapse atmak…
Kadını birey olarak değil, ancak ailenin bir parçası olarak görmek…
Her öneriye, her eleştiriye kapalı olmak…
Daima hırçın ve öfkeli olmak…
Her an, her farklı grup ve düşünceyle savaşmak…
Hak ve özgürlükleri sadece kendisi için istemek, başkalarınınkilerle ilgilenmemek, hatta onları reddetmek…
Hoşgörüyü sadece kendi yaptıkları ve söyledikleri açısından beklemek, başkalarının tutum ve davranışlarına, yazdıklarına, söylediklerine hiç hoşgörülü olmamak…
***
Böyle bir kafa nasıl bir demokrasi kurar:
Benim fazla bir şey söylememe gerek yok…
İçteki ve dıştaki gözlemciler durumun farkında…
Örneğin dün Ahmet Hakan, “ileri demokrasi” dedikleri mevcut rejimimizin görünümünü, Hürriyet’te gayet veciz bir biçimde şöyle anlatıyordu:
“Demokrasimiz için yedi yeni niteleme
BİR: Biber gazı demokrasisi...
İKİ: Gizli tanık demokrasisi...
ÜÇ: Tazyikli su demokrasisi...
DÖRT: Tape demokrasisi...
BEŞ: Tükürük demokrasisi...
ALTI: Cop demokrasisi...
YEDİ: İddianame demokrasisi...”
***
Dogmatik kafa, dogmatik eğitim ve dogmatik rejimin panzehirleri:
Ailede, her bir bireyin kişiliğine saygılı, kadına ve çocuğa değer veren demokratik ilişkiler.
Eğitimde, araştırmacılık ve sorgulayıcılık.
İlişkilerde, kendini başkasının yerine koyabilme yeteneği, empati.
Davranışlarda, kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak; herkese kendisine davranılmasını istediği gibi davranmak.
Siyasette, temel insan hak ve özgürlüklerinin güvencede olduğu tam bir demokrasi.
Hukukta, bunları koruyan, geliştiren yasalar.
Ve elbette, bütün bu panzehirleri içselleştirmiş bir seçmen kitlesi ve onun üreteceği politikacılar!

Okulların mevcut haliyle bile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni açığı olduğu için bu dersler, diğer branş öğretmenleri tarafından doldurulurken, okullarda Kuran-ı Kerim’in seçmeli ders olarak okutulma kararından sonra, bu dersin nasıl doldurulacağı üzerinde çalışmalar hemen başlatıldı.
Mevcut kadroyla hem Arapça, hem de Kuran-ı Kerim derslerinin doldurulması imkansız olduğu için Diyanet İşleri Başkanlığı’yla işbirliği yapılacak, öncelikle ilahiyat fakültesi mezunu olan din görevlilerinin “ücretli ders” vermeleri yoluna gidilecek. Mevcut yönetmeliğe göre, çalışan birisisi en fazla haftada 8 saat derse girebiliyor. Bu durumda açık karşılanamayınca imam hatip mezunlarından imamlık yapanlar, emekli din görevlilerine de derslere girme onayı verilecek.

Asker giriyor diye ders kaldırıldı
Sadece Lise 3. sınıflarda okutulan Milli Güvenlik dersine, askerliğini yedek subay olarak yapan öğretmenler, askerlik şube başkanları ya da il ve ilçelerde görevli rütbeliler giriyordu. “Okullarda apoletli birisinin ne işi var” denildi ve Milli Güvenlik dersinin gelecek öğretim yılından itibaren okutulmaması kararlaştırıldı.

Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu, okullarda seçmeli yabancı dil dersleri arasına geçen yıl Arapça’yı da almıştı. Ancak, bu derse fazla ilgi olmadığı için okullarda seçen olmadı. Bu yüzden, öğretmen yönünden bir sıkıntı çekilmedi.

Din görevlileri okullara
Mevcut imam hatip liselerinde bile Kuran-ı Kerim dersi öğretmen açığı bulunduğunu belirten Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, bu dersin tüm okullara yayılmasıyla birlikte öğretmen açığının yeni öğretmen alınsa bile karşılanmasının mümkün olmadığını söylediler. Kuran-ı Kerim dersinin “mahalle baskısı” nedeniyle hemen tüm öğrenciler tarafından seçilmek durumunda kalınacağını kaydeden üst düzey bir bakanlık yetkilisi SÖZCÜ’ye şunları söyledi:

“Derslere Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenleri girecek. Ancak bugün okullarda öğretmen açığı büyük. Bu dersin öğretmen açığı, diğer branş öğretmenleri tarafından dolduruluyor. Yeni öğretmen alımı için kadro alınsa bile açığın doldurulması mümkün değil.”

Fakülte mezunu olma zorunluluğu olmayacak
Kuran-ı Kerim dersi ile Arapça dersi öğretmen açığının nasıl karşılanacağını ise aynı yetkili şöyle sıraladı:

- Diyanet’te görevli İlahiyat Fakültesi mezunu din görevlileri, Kuran-ı Kerim ve Arapça derslerine haftada 8 saat girebilecekler.
- İlahiyat mezunlarının ihtiyacı karşılayamaması nedeniyle emekliye ayrılmış ilahiyat fakültesi mezunlarının “ücretli derse” girmeleri sağlanacak.
- Fakülte mezunlarıyla açığın kapatılamaması durumunda mahalle imamı bulunduğu yerdeki okullarda Kuran-ı Kerim ve Arapça derslerine girecek. İmam hatip lisesi mezunu olanlar da derse girebilecek.
- İhtiyaç gerekçe gösterilip, Kuran-ı Kerim dersine girebilmek için 4 yıllık fakülte mezunu olma koşulu değiştirilecek.
- İlahiyat Fakültelerinin kontenjanları artırılacak.
- Daha önce öğretmenlik hakkı olmayan ve sadece Gazi Üniversitesi’nde açılan Arapça öğretmenliği bölümleri yaygınlaştırılacak.

Ders sırasında başlar kapatılacak
İmam hatip liseleri “ders programı açıklamalarında” Kuran-ı Kerim dersinde, kız öğrencilerin başlarını kapatmalarına ilişkin hüküm bulunuyor. Ancak, imam hatip liselerinde öğrenciler diğer derslere de başları kapalı olarak giriyorlar.
Okullarda Kuran-ı Kerim’in okutulmazsıyla birlikte, “ders programı açıklaması”nda, bu ders sırasında kız öğrencilerin başlarını kapatabilecekleri yer alacak.

İlköğretim Yasa teklifinin TBMM’de görüşülmesi sırasında, MHP’liler okullarda başörtüsü yasağının kaldırılmasını önerdi. Ancak, AKP’liler buna ret oyu verdi. Okullarda Kuran-ı Kerim derksinin okutulmaya başlanmasıyla birlikte, hiçbir yasal düzenlemeye ihtilaç duyulmadan, ders programının nasıl uygulanacağına ilişkin bölümde başörtüsünün takılacağı belirtildiği için okullarda kılık-kıyafet yönetmeliği de gevşetilmiş olacak.

 İmam hatip liselerinin orta kısmı gibi
Kapatılan imam hatip ortaokullarının, diğer ortaokullardan farkı Arapça ve Kuran-ı Kerim derslerinin okutulmasıydı. Bakanlık yetkilisi, “Eğitimin beşinci sınıfından itibaren okulların tamamı imam hatip lisesi ve ortaokuluna dönüşecek. Derse girmeyenler ‘ötekileştirilecek’ özellikle Alevi vatandaşlarımızın çocuklarıyla daha çok sorunlar yaşanacak” dedi.

Türkiye’de şaşılacak hiçbir şey kalmadığına inanmama karşın, yine de şike olayı patlak verdiğinde çok kişi gibi şaşırdım.
Şaşırtıcı olan, şike iddiası değil, onun üzerine gidilmesiydi.
Çoğu kişi şaşkınlığın hemen ardından aynı ortak soruyu sordu:
- Bakalım bu işin cılkı da ne zaman çıkacak?
İnsanlar uzun süre merakta kalmadılar. İşin cılkı çabuk çıktı.
Bir sürü insan gösterişli şekilde tutuklandı, yöneticiler içeri atıldı, bu arada tutuklananlar arasında oyuncu bulunmaması da ilginçti. Şike iddiasına konu olan maçların üzerinden bir yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, TFF ne yapacağına karar veremedi.
İşin ceza davası yönü, Türk Adliyesi’nin geleneksel eksiklik ve aksaklıklarıyla malul olarak, asgari adaleti aratır hale düşer, TFF kararsız, aciz kalırken, liglerin akıbeti de bir soru işareti olarak karşımıza çıktı.
Velhasıl kelam, tam bir belirsizlik, tam bir keşmekeş hüküm sürdü.
***
Kamuoyunda Aziz Yıldırım’ın günah keçisi ilan edildiği ve olayın faturasının ona kesileceği konusunda genel bir kanı egemen oldu.
Doğrusu bir Galatasaraylı olarak Aziz Yıldırım’a yapılanları içime sindiremiyorum.
Buna karşılık, şike iddiaları yanıtlanırken, bunun varit olmadığını kanıtlamak yerine başka kulüp veya takımların suçlanmasına da anlam veremiyor, olayın bir Galatasaray - Fenerbahçe polemiğine dönüşmesinden de üzüntü duyuyorum.
Ama bütün bunlardan daha vahimi de artık işin cılkının iyice çıktığının belli olması.
Şike konusunda “sıfır tolerans” ilkesini uygulayan ve herkesten de bunu isteyen UEFA’ya karşılık, Fenerbahçelilerin tepkisinden ve bu yüzden oy kaybetmekten korkan Tayyip Erdoğan, şike olayının sabit olması halinde de şikeye adı karışan kişilerin cezalandırılması, ama tüzelkişilik olan kulübün cezadan masum kalması gerektiğini ileri sürdü.
UEFA bunun mümkün olamayacağını açıkça dile getirdi. Ama öyle görünüyor ki Tayyipland’ın Futbol Federasyonu Başkanı Yıldırım Demirören de talimatın dışına çıkamayacak. O da Başbakan’ın önerisini benimseyecek, özerk federasyon iddialarının koca bir balon olduğunu ispatlayacak. Sonuna kadar gidilmesini isteyen, hiçbir lütuf tenezzül etmeyen Fenerbahçe Kulübü’ne rağmen “Fener sıyıracak”.
***
Bu çarpık uygulamanın mantığı, suçu işleyenin gerçek kişiler olmaları dolayısıyla onların fiillerinden tüzelkişiler olan kulüplerin sorumlu tutulamayacağıdır.
Bundan daha çarpık bir mantık olamaz. Tabii ki usulüne uygun olarak seçilip gelmiş kulüp yöneticilerinin kulüple ilgili tasarrufları tüzelkişiliği bağlayacaktır.
Tüzelkişilik kendi organlarını oluşturan gerçek kişiler olmaksızın herhangi bir tasarrufta bulunamaz ki!
Şike olup yakalanmadığında, tüzelkişi şampiyon ilan ediliyor. Yakalanmayan şikenin sonuçları onu etkileyecek de yakalanınca yaptırımı neden etkilemeyecek?
Nitekim, “şikeye sıfır tolerans” diyen UEFA da aynı kanıdadır ve Fenerbahçe’ye herhangi bir yaptırım uygulanmaması halinde, Türkiye ve Türk takımları üç ya da beş yıl süreyle Avrupa’dan dışlanacaklardır.
Tayyip Bey, İngiltere örneğini ileri sürerek, şunu rahatlıkla söyleyebilmektedir:
- İngiltere beş yıl süreyle Avrupa kupalarına girmedi de ne oldu?
Tayyip Bey Fenerbahçe’ye yaptırım uygulanmasının oyunu etkileyeceğinden korktuğu için, bu yolu tutmaktadır. TFF’nin yönetiminde, Tayyip Bey’in sözünün bir parmak bile dışına çıkamayan Yıldırım Demirören de aynı yolu tutuyor ve soruyor:
- Yaptırım uygulamasak ne olur ki?
Oysa ne olacağı ortada.
Türkiye Avrupa’dan dışlanacak.
Ve kimsenin kuşkusu olmasın ki, dönüşü de İngiltere gibi olmayacak.

Başbakanımız, şike meselesini izah etti. Tüzelkişilere ceza olmaz, kulüplere ceza verilirse “şehirler” cezalandırılmış olur, takımlar düşürülürse, futbol “biter” dedi.

*
Anlatayım ben size, olanı... “Biten”i.
*
2002 sezonunda.
AKP iktidara geldiğinde.
Süperlig’de...
Marmara’nın 6 takımı vardı.
İç Anadolu’nun 2.
Akdeniz’in 1.
Karadeniz’in 2.
Doğu Anadolu’nun 2.
Güneydoğu’nun 2.
Ege’nin 3 takımı vardı.
*
7 bölge, 7’si de vardı.
*
Marmara’dan sonra, en zengin, Ege’ydi.
*
6 bölgede...
AKP hep 1’inci parti oldu.
Ege’de olamadı.
Hep kaybetti.
*
2012 sezonunda.
Süperlig’de...
Marmara’nın 5 takımı var.
İç Anadolu patladı...
5’e yükseldi.
Karadeniz 2’ye katladı.
4 takıma...
Akdeniz 2 takıma çıktı.
Güneydoğu’nun 1 takımı var.
Doğu Anadolu yok.
Ege sadece 1’e indi.
*
Daha doğrusu, inmişti...
Çünkü, Manisa düştü.
Ege kalmadı.
*
2013 sezonunda...
Elazığ geliyor.
Doğu Anadolu yani.
Temsil edilecek.
*
Kasımpaşa’nın, Konya’nın...
Rize’nin, Bolu’nun çıkma ihtimali var.
Marmara, İç Anadolu, Karadeniz.
*
Ege yok.
*
Teee 1959’dan...
Süperlig kurulduğundan beri “Ege şehirleri”nin olmadığı ilk sezon olacak!
*
Çıkarsa “ilçe” çıkacak.
Akhisar.
Tesadüf o ki...
AKP’li belediye iyi mi!
*
Ondansan “var”sın.
Değilsen “biter”sin.
*
Çünkü artık, Metin Oktay’ların Mustafa Denizli’lerin Ali Artuner’lerin Sait Altınordu’ların Gode Cengiz’lerin Adnan Süvari’lerin dönemi değil...Hakan Şükür’lerin ege’menliği.

Çağdaş, laik, demokratik bir ülkede temel eğitimin “dinselleştirilmesi” ne anlama gelir?
Bunun yanıtı çok açıktır, öyle sağından solundan dolanmak değil:
“Eğitimin dinselleştirilmesi”...
Sekiz yıllık kesintisiz eğitim döneminde din dersleri zaten zorunluydu... AKP’nin iktidar olmasının ardından devlet okullarında “tırpan” başladı, yönetici kadrolarına din dersi öğretmenleri atandı.
İş bununla bitmedi!
Çocuklar “uygulamalı din dersleri”yle cuma günleri namaza, öteki günler mezarlıklara götürüldü.
Bu konuda onlarca yazı yazdım...
Laik Cumhuriyetin altının oyulduğunu, Türkiye’nin giderek bir Ortadoğu ülkesine dönüştüğünü anlatmaya çalıştım.
***
Bugün gelinen noktaya bakıp hiç kimse, “Neler oluyor” diye sormasın, çünkü olacakları aklı başında olan herkes gördü.
En son gören ise bizim “liberal demokrat” arkadaşlar...
Bir çocuk beş yaşında okula başlar mı?
Anaokuluna ya da anasınıfına gitmeden ilköğretime başlayacak olan çocuklar, yeterli bilişsel, duygusal, sosyal ve fiziksel gelişimini beş yaşında tamamlamış olur mu?
Bilimsel verilere baktığımızda bunun yanıtını görebiliriz:
“Hayır!”
Çocukların gelişimsel olarak okula başlamadan önce bir yıl eğitim alması gerekir...
177 ülkede çocuklar okula altı ya da yedi yaşında başlıyor, beş yaşında değil.
***
Öyle kıvırmadan her şeyi açık açık yazmak gerekir...
Şu 4+4+4 nedir, ne değildir?
Seçmeli “Kuran” dersleri ve “Hazreti Muhammed’in Hayatı”nın yeni yasaya girmesi kız ve erkek öğrencilerin ayrı ayrı sınıflarda okumasını öngörecek.
Kızlar dokuz yaşından sonra zorunlu olarak “türban” takacak... Okullara mescit ve abdesthane açılacak... Kuran okuma, kavrama ezberlemeyle öğrenilecek...
Bitmedi...
İmam hatip ortaokulları açılacak... Lise eğitimi açıköğretimle yapılacak... Meslek liselerine ek puan verilmeyecek...
Hiçbir bilim insanına danışılmadan hazırlanan, adına da “eğitim reformu” denilen bu yasa teklifi “siyasi bir proje” olarak Meclis’ten geçip yasalaşacak.
Kesintisiz eğitim sizlere ömür!
Hani biz yüzümüzü Avrupa’ya dönmüştük? Hani ABD’deki gibi demokrasi ve özgürlük istiyorduk?
ABD, İngiltere, Fransa vb. gibi ülkelerde liseye dek kesintisiz eğitim programı uygulanır.
Bu ülkelerde ilkokul ve ortaokul ayrımı vardır ama öğrenciler 16 yaşından önce eğitim programları arasında seçim yapmazlar.
***
Türkiye böyle bir eğitim sistemiyle demokrasiyi ve özgürlükleri bir yaşam biçimine çeviremez...
Yasa teklifi, basamakları dörder yıllık düzenleyerek, eğitime başlama yaşını geri çekiyor.
Çocukların gelişim dönemleriyle uyumlu olmayan bir basamak sistemi yaratılıyor.
Bir çocuk işlemler dönemine geçmeden beş yaşında ilkokula başlarken, soyut işlemler dönemine geçmeden 9 yaşında ortaokula gidiyor, 13 yaşında liseye (ortaöğretim) başlaması amaçlanıyor.
Beş yaşında bir çocuğun okula gitmesi hangi akla hizmet eder, söyler misiniz?
İdeolojik akla!
Temel becerilerin yok sayıldığı bir eğitim sistemi...
Açık açık bunun adı dinselleşme...
***
Böyle bir eğitim sistemi dünyanın hiçbir gelişmiş demokratik ülkesinde yok...
Biz demek ki çocuklarımızın geleceğini düşünmüyor, onları eğitimin çıkmaz sokağına götürüyoruz.
Bilimsel verilere dayanmayan, oldubittiye getirilen, oy kaygısıyla hem MHP hem de BDP’nin desteklediği bir eğitim sistemi “reform” adıyla Meclis’ten geçti...
Her okula bir kütüphane değil bir mescit!
Bakalım sırada başka neler var, önümüzdeki günlerde birlikte görürüz!

Laiklik nedir? Tayyip Erdoğan son olarak geçen sonbaharda Mısır’da dile getirmişti:
- Laiklik devletin bütün dinlere eşit mesafede olmasıdır...
Yeni eğitim yasasıyla tüm ilk ve orta derece okullarda Kur’an ve Hz.Muhammed’in hayatı seçmeli ders olarak konuldu... Diğer dinler unutuldu. Veya umursanmadı...
O yüzden bu yasa için aynı zamanda laikliğin sonu deniyor.
Seçmeli kuran dersi de pek seçmeli kalamayacak...
Bu seçmeli dersleri almayanlar (özellikle taşra illerinde) “ateist” olarak damgalanacağı için çocuklar zoraki de olsa bu seçimi yapacaklar.
CHP Milletvekili İhsan Özkes fırtınalı oturumda konuşuyor:
“Kısa bir süre de olsa Din ve Ahlak bilgisi öğretmenliği yaptım. Bu derste Kur’an’dan szreler, açıklamaları, Hz. Muhammed’in hayatı bilgileri verilmektedir”
Özetle.. Çocuklara bu dini bilgiler zorunlu din dersinde zaten veriliyordu...
Kritik zamanlarda kah AKP’ye payanda olan, kah din istismarına başvuran MHP’nin işgüzarlığı sayesinde böyle bir seçmeli ders yasaya eklendi.
Sakıncalı olan; Çocuklar bu derse girmeye zorlanarak başka seçmeli derslerden feragat edecekler...
Bu satırlar yazılırken eğitim yasası kabul edildi...
Başbakan Erdoğan kendi milletvekillerini: ”Sizler bugün 28 Şubat’ın son izini sildiniz” sözleriyle kutladı...
CHP Milletvekili Engin Altay ise dedi ki:
- Biz 28 Şubat’tan rövanş almaya çalıştığınızı sanıyorduk ama şimdi anlıyoruz ki almak istediğiniz rövanş, 29 Ekim 1923’tür, Cumhuriyettir...
Rövanş alındı, 20 milyar dolarlık ihalenin yandaşlara verilmesi garantiye alındı... Ama bu yasa ile eğitimin kalitesine hiçbir şey eklenmedi...

Okur tespiti...
Hayret ki hayret... Ne idüğü belirsiz gizli tanıklara itibar eden ve onları saatlerce dinleyen mahkeme, Balyoz davasında Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman gibi kimliği belli önemli tanıkları dinlemek istemiyor...


“Aslında 4+4+4 politikasının en büyük özelliği bir asimilasyon politikası olmasıdır. Amaç Sünni İslam dışındaki bütün inançları asimile etmektir.
Bunun başında da Alevilik gelmektedir.”
CHP Milletvekili Veli Ağbaba


Enerjik politika...
Geçen hafta Enerji Bakanı Taner Yıldız, “Birleşmiş Milletler Kararı olmaksızın, İran’dan petrol almaya devam edeceğiz” demişti.
Önceki gün ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Ricciardone, “Türkiye kararını versin, İran’dan petrol almayı durdursun” diye konuştu...
Dün Enerji Bakanı Taner Yıldız, “Petrolü İran yerine Libya’dan alma çalışmalarını başlattık” diye demeç verdi.
Biz de yaşasın bağımsız dış politika diyoruz...
Ülkeyi ABD Büyükelçisi mi yönetiyor gibisinden maksatlı ve muhtemel soruları şimdiden kınıyoruz.

Hamamın arkası!
Hemen hemen kimsenin dönüp bakmadığı Ankara’nın Hamamönü semtinde 25 bin liraya bir ev alıyorsunuz. Partili belediyeniz o semtte restorasyon çalışması yapınca evinizin değeri iki yılda füze hızıyla yükselerek bir anda 300 bin lirayı buluyor.
Spor Bakanı Suat Kılıç’ın bu ballı ticaretine şans mı yoksa yılların emlakçılarını kıskandıracak müthiş ticari öngörü mü denir, bilemiyor(!), takdiri sizlere bırakıyoruz.
Peki, Sayın Bakan’ımızın tek ticari başarısı! Hamamönü’yle mi sınırlı? Başka yerlerde ve alanlarda da böyle müthiş başka ticari başarıları da var mı? Varmış. CHP Manisa Milletvekili Hasan Ören anlatıyor:
- Bu arkadaş 2004 yılının Şubat ayında, AKP milletvekiliyken o zamanki fiyatı 37 bin ile 40 bin lira arasında değişen sıfır km. Volkswagen Transporter TDI model bir minibüs alıyor. Minibüsün içini 5 - 6 bin lira daha masraf ederek seçim kampanyasında kullanacağı şekilde.... Televizyon, VCD, deri koltuk vs. ile donatıyor. Kampanya döneminde aylarca tepe tepe kullandıktan sonra bu minibüsü ne mi yapıyor?
- Ne yapıyor?
- AKP’li Manisa Turgutlu Belediyesi’nin yan kuruluşu TURKAP A.Ş’ye... Aylarca kullanılmış ikinci el aracı kendisine maliyeti yaklaşık 45 bin lira olmasına rağmen 49 bin liraya satıyor. Şimdi ben kendisine soruyorum: Ey Suat Kılıç; sen AKP milletvekili, alıcı da AKP’li belediye olmasaydı o araç o fiyata satılabilir miydi? Böyle bir satış ahlaki midir?
- Sorunuza, bu iddia doğru değildir, ispat etmeyen namerttir, yanıtını verirse?
- Derse, söz veriyorum, bir daha aday olmayarak siyaseti ebediyen bırakacağım. Ama diyemez.

Ahmedinecad’dan Erdoğan’a öneri: “Emperyalizme karşı uyanık olalım.”
İran lideri kibar biriymiş meğer... “İçli dışlı olduğunuz emperyalist dostlarınızın tuzağına düşmeyin” dememiş...
Haldun Ertem


Cezaevlerindeki öğrenci sayısı artık yüzlerle anılıyor.
İyi iş! “Üniversitelerde ikna odaları kurulmuştu” diye eleştiren AKP iktidarı hapishaneleri ikna odası olarak kullanıyor...
G. Elmas


Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, tutuklu Müyesser Yıldız’a gönderdiği mektupta, “Haksızlıkları yazmaya devam et” demiş.
Dışarda yazsa olmuyor mu?
F. Fidan

“National Geography” belgesellerinde karşımıza sık sık çıkar.
Bir yırtıcılar sürüsü, gövdece kendilerinden çok büyük bir başka hayvanı gözlerine kestirmişlerdir.
Bir otobur olan bu iri hayvan tek başına ya da sürüsünün içinde ilerlemekteyken onu gözlerine kestiren yırtıcılar, yanından yöresinden ufak ufak saldırıya başlarlar.
İri otobur neler olup bittiğinin farkında değildir henüz.
Aptallığından, vurdumduymazlığından ya da belki korkusundan, bir şey olmuyormuş gibi yoluna devam etmeyi sürdürür.
Yırtıcıların saldırısı artar ve sıklaşır.
Onlar kurnazdır ve kendi aralarında örgütlüdürler.
Çıkarları ortaktır.
Koca gövdeden koparılacak et parçalarından her birine bir pay düşecektir çünkü.
Çok geçmeden, eğer sürü içindeyse sürüsünden koparılarak, tek başınaysa üstüne gitgide daha çok çullanarak o koca gövdeyi yere sermeyi başarırlar.
Gerisi bir yağma ve yırtıcılar için bir şölendir.
Ülkemizin bugün içinde bulunduğu durum bu görüntüyü andırıyor.
***
AKP ileri demokrasi savlarıyla geldi ve ahmak liberallerin, birtakım eski solcu taslaklarının gözlerini boyamayı da başardı.
Sonra örnekteki yırtıcılar gibi, kurnaz ve örgütlü, hedeflerine adım adım ilerledi.
Bugün geldiğimiz noktada ileri bir demokrasiden değil, olabilecek en kötü, en baskıcı, en ikiyüzlü, en ürkütücü bir yönetim biçiminden söz edebiliriz.
Ülke siyasetinde yalan ve demagoji hiçbir zaman bu kadar ikiyüzlü bir kılığa bürünmemişti.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde alışık olunan şey, sağ ve sol arasındaki çatışmalardı ve bunların da yöntemleri, söylemleri belliydi.
Bu ise bambaşka bir şey…
Karşımızdaki güç gerekli gördüğünde kuzu postuna bürünerek sesinin en alt ve yumuşak tonundan konuşurken, bazen ve giderek çoğu kez yırtıcı dişlerini gösteriyor ve kararlı adımlarla hedefine doğru ilerliyor.
Gerçi ilerleyecek pek bir hedef de kalmadı.
Çünkü Cumhuriyet Türkiyesi yine örnekteki koca gövdeli, aptal otobur gibi yerlerdedir ve gövdesinin etleri parça parça koparılmaktadır.
Kalbine ve beynine ulaşılması çok yakındır.
***
Ankara’da ülkenin ve dünyanın gözü önünde sergilenen polis vahşeti, bir iç savaşa doğru sürüklenmekte oluşumuzun çok açık bir fotoğrafıdır.
Ülke bu despotluğa boyun mu eğecek?
Her fırsatta “milletim” deyip duran, Cumhuriyete karşı işlediği suçları “milletim böyle istiyor” kılıfı ardında haklı ve yasal göstermeye çalışan bir siyasal iktidar, bu milleti ikiye böldüğünün ve bölünmüş bu iki parça arasında öfke, kin ve nefretin giderek dizginlenemeyecek bir hız ve şiddetle yükseldiğinin farkında değil mi?
Sen milletinin dört artı dört artı dört denen Cumhuriyet düşmanlığını, ya da Kutsal Kitabın ders kitabı gibi okutulmasını istediğini, desteklediğini nereden biliyorsun?
Millet sadece sen ve sana oy verenler midir?
Kaldı ki sana oy verenlere doğru dürüst anlatılabilse, acaba bütün bu ihanetler, yalanlar, dini siyasete alet etmeler, uygulamada zaten var olan “dindar çocukluk” hedefini de kapsaması kaçınılmaz “dindar gençlik” safsataları, sana oy verenler arasında bile bir çoğunluk desteği bulabilecek midir?
Öyle bile olsa, millet sadece onlar mıdır?
Sen belli bir kesimin oyuyla iktidara gelmiş ve yine ister istemez oradan gidecek olan geçici bir siyasal iktidarsın.
Nasıl bütün bir milletin temsilcisi olarak konuşabiliyor, aynı zamanda da bu milletin en seçkin evlatlarını, gençlerini, emekçilerini, memurlarını, öğretmenlerini, polislerinden oluşturduğun ordunun zulmü altında inletiyor, yerlerde sürüklüyor, yaralıyor, katlediyorsun?
İleri demokrasi dediğin şey her ne ise şurada dursun, herhangi bir sıradan demokraside bu soruların yanıtı var mı?
***
AKP Türkiye Cumhuriyeti’ni teslim almıştır.
Ülkeyi bir iç savaşa doğru sürüklüyor.
Bu ABD emperyalizminin de istediği şey midir, bilmiyorum.
Fakat her ne olursa olsun, Cumhuriyetin teslim edilecek tek bir kalesi, tek bir kişisi artık kalmamıştır.
Ya örnekteki iri gövdeli, aptal otobur gibi yırtıcılar tarafından parça parça edilerek yok edilmeyi kabul edecek; ya da kalbimiz ve beynimiz de yok edilmeden direnecek, silkinecek; her alanda, her ortamda, her olanağı kullanarak karşı koyacağız.
Bunun başka bir yolu ve çaresi yoktur.


Sanatçılar Girişimi’nden Silivri’de Buluşma Çağrısı
6 Nisan Cuma günü saat 09.30’da duruşmayı yerinde izlemek üzere Silivri Cezaevi önünde buluşuyoruz. Kendi olanaklarımızla, gitarımızı, bağlamamızı da alarak, buluşma noktasına gelelim. Çok olalım, birlik olalım. Sanatçılar Girişimi

Başbakan’ın “Dindar nesil yetiştireceğiz” sözü, büyük taarruzu haber veren işaret fişeğiydi sanki.
Sonra her şey hızlandı.
Sekiz yıllık kesintisiz eğitimi 28 Şubat kalıntısı diye lekeleyen bir başlangıç, kimsenin beklemediği yeni bir düzeni birkaç haftada adeta gökten indirdi!
İmam hatip ortaokullarının kanunla açılacağı, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in hayatının seçmeli ders olarak ortaokul ve liselerde okutulacağı bir düzenin kurulacağını çok kimse başta hayal dahi etmemişti.
Siyaset dünyasında yaratılan kutuplaşmanın da etkisiyle hepsi birkaç gün içinde gerçekleşmiştir.
AKP Grup Başkanvekili Canikli, kanun teklifine yapılan bu eklemeler ardından “Bugün tarihi bir gün; onur ve gurur günüdür” dedi.
Yapılan işin Anayasa (24’üncü madde) emri olduğunu öne sürdü.
Anayasa’yı akıl gözüyle okuyan herkes 24’üncü maddenin Canikli’yi doğrulamadığını görecektir.
Evet, din ve ahlâk eğitim ve öğretiminde Anayasa devlete görev yüklüyor ama sonraki paragraf şunu diyor:

Din istismarı yarışı

“Kimse (...) siyasi veya kişisel çıkar (...) sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”
Meclis müzakerelerindeki istismar yarışı tam da böyle bir cürmün işlendiğini ortaya koyuyor.
Yasada seçmeli dersleri bakanlık kararına bırakan maddeye Kur’an-ı Kerim ve meali ile Peygamber’in hayatından örnekler ve ilmihal bilgileri derslerinin açıkça yazılması ve imam hatiplerin orta kısmının açılacağının belirtilmesi önerisi başta AKP’den değil MHP’den geldi.
İktidar grubu öneriyi “Seçmeli dersleri belirleme yetkisi bakanlığa ait” gerekçesiyle reddetti.
Ama sonra oy kaygıları devreye girdi:
“MHP önerisinin reddini seçmen yanlış anlayabilir. Sahiplenmek daha yerinde olur.”
Böylelikle AKP’liler reddettikleri MHP önerisinin aynısını kendileri verip oylarıyla kabul ederek, yapılan değişikliğin sağlayacağını düşündükleri rantı hiçbir partiyle paylaşmamayı başardılar!
Bu gidiş “Bir gün bütün okullar imam hatip olacak” iddiasının yeni bir adımı mıdır?

Ünümüze gölge düşmesin

Din son yıllarda siyasal kimliğin neredeyse yegâne temeli olmaya başladı. Toplumun dikkatinin dağıldığı her dönemde siyasal İslâmcı talepler canlanıyor, atağa kalkıyor ve hiçbir fırsat da kaçırılmıyor.
Cumhuriyetin laik karakteri her gün biraz daha eriyor, boşalıyor.
Türkiye yıllarca “İslâmı demokrasi ile bir arada yaşayan tek örnek” olmanın ayrıcalığı ile övüldü, övündü.
Bir yandan laikliğe karşı hamleler, öbür yandan hak ve özgürlükler alanında oluşan hoşgörü kıtlığı öylesine bir tedirginlik yarattı ki toplumun bir kesimi Türkiye’nin bu şöhretini daha kaç yıl sürdürebileceği konusunda şüpheler beslemeye başladı.
Dün Meclis’ten geçen yasa yalnız içerdiği sakıncalar sebebiyle tedirginlik vermiyor.
İki endişe nedeni daha barındırıyor:
Biri, bu temel yasanın bakanlıkça yürütüleceğidir. Bakanlığın başında “Cumhuriyetin temel değerlerinin yerlerini daha Müslüman bir yapıya bırakması zamanının geldiğine” inanan bir bakan ve onun oluşturduğu takım var.
İkincisi, iktidar partisi sayısal üstünlüğünü kaba kuvvet olarak kullanmayı çok sevdi.
Eğitim düzenini bu yolla değiştiren AKP’nin Anayasa yaparken aynı yoldan gitmeyeceğini kim garanti edebilir?

1960’lı yıllar. Pembe Konak’tayız.
O yıllarda bütçe görüşmeleri şubat ayında yapılır ve 1 Mart’ta yürürlüğe girerdi. Bu nedenle fazladan bir de mali yılımız vardı.
Cumhuriyet’teki çalışma ağabeylerimizden biri de Türkiye’nin önemli naif ressamlarından Agop Arad’dı (Resmi soyadı Büyükandonoğlu).
Türkçesi de güzeldi ama zaman zaman Ermeni lehçesine öncelik verirdi. Daha çok da çocuklaşmaya niyetlendiği dönemlerde...
Martın ilk günleri de böyle dönemlerdi .
İstihbarat servisine gelir ve sorardı:
- Mayrik merak edoor. Tütün ikramiyesi belli oldu mu?
Nedeni şuydu:
Yine o yıllarda sigara, puro, tömbeki, enfiye gibi tütün ürünlerinden alınan vergilerin bir bölümü ayrılır ve hayattaki şehit yakınlarına eşit olarak bölüştürülürdü. Yanlış hatırlamıyorsam ödemeler de mal müdürlükleri ya da askerlik şubelerinden yapılırdı.
İşte Agop Arad’ın annesinin merakının nedeni buydu. Çünkü oğullarından biri Çanakkale’de ya da Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşmüştü.
Nereden nereye geldik? Ya da getirilmek isteniyoruz?
Dinin devletin her kademesinde eylemli olarak yer almasını yaşama geçirme çabaları bir başka ayrımcılığı da gündeme getiriyor.
Vatan sevgisi zaten “tu kaka” edilmişti. Vatan görevi de sıraya girmiş gibi.
Ey laik devletin ruhu, geldinse üç kez vur...
***
Çok partili siyasal yaşamın ilk kez 1946’da sandığa yansıdığını kabul edersek bu süreçte dört ayrı olağan dışı mahkemenin var olduğunu görürüz.
Birincisi sıkıyönetim mahkemeleridir. İkincisi Yüksek Adalet Divanı’dır. Üçüncü olarak hukuka aykırı diye kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri anılabilir.
Dördüncüsü de kimi hukukçunun “özel yetkili”, kimisinin de “özel görevli” olarak adlandırdığı şimdiki mahkemelerdir.
Birincisinde üç kez yargılandım.
İkincisini de adliye muhabiri olarak izledim.
Üçüncüsü yüzünden İlhan Ağabey’le birlikte ağır ceza heyetinin karşısına çıktım.
Dördüncüsünde ise terörist(!) meslektaşlarım ve arkadaşlarım yargılanıyor. Hasbelkader hepsi ile de bir ilişkim olduğu için karşılaştırma yapabileceğimi sanıyorum.
Peşinen söyleyeyim. Yargı için “bağımsız” derler ama, hem yargılayacağı sanıklara ilişkin suç tanımlarını, hem yargılama koşullarını, hem de kimlerin atanacağını dolaysız ya da dolaylı olarak egemen siyasal güç belirler.
Demokrat Parti iktidarı ile suç ortağı olduğu iddia edilenleri Yassıada’da yargılayan Yüksek Adalet Divanı da özel bir yasayla oluşturulmuş ve görevlendirilmişti.
18 ayrı iddianın davasını gördü. En kalabalık dava Anayasayı İhlal Davası idi. Savunmalar bitince divan toplandı. İncelemeye başlarkenki yaklaşımını teksirle çoğaltılan karar gerekçesinin 70’inci sayfasında aynen şöyle yansıttı:
“Bu yazılı müdafaalar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörlerinden Ord. Prof. Sulhi Dönmezer, Ankara Üniversitesi Ceza Hukuku Prof. Burhan Köni, Prof. Faruk Erem, İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden Nurullah Kunter, Prof. Naci Şensoy, Prof. Sahir Erman’dan müteşekkil 6 kişilik bir heyete tevdi edilerek (Bu yazılı müdafaalarda ceza hukuku sahasındaki yabancı mevzuat ve müelliflere yapılan atıfların doğru olup olmadıklarının, yabancı müelliflerin bahis konusu hususlarla ilgili görüşlerinin ve gerektiğinde yabancı mevzuatın ilgili maddelerinin şahsi herhangi bir mütalaa ve kanaat katmadan aynen tercümesi ile yazılı olarak tevdii) hususunda vazifelendirilmiş ve bu heyet tarafından imzaları altında 53 sahifeden ibaret yazılı bir tetkik Divan’a tevdi edilmiştir.”
***
Yüksek Adalet Divanı’nın kararları haklı haksız eleştirilmiştir. Hâlâ da eleştiren, hatta kızanlar vardır.
Ama Divan’ın yukarıya alıntıladığım bölümdeki yaklaşımına bugüne kadar hiçbir özel görevli mahkeme ulaşamamıştır.
Benzerlik ne kelime! Günümüzde kimi iddiaların dayanaklarının kurmaca ya da düzmece olduğuna ilişkin resmi raporlar bile tutuklu sanıklar yönünden ele alınmayı beklemektedir.
Olağandışı denilince durup düşünmek gerekiyor. Ama Yüksek Adalet Divanı’na kızanların büyük çoğunluğundan çıt çıkmıyor. Hatta mutlu olanlar bile var.
Yazıya noktayı, ünlü(!) Mussolini’nin bir vecizesi ile koyalım:
“Fiil önden gider; doktrin onu takip eder.”

Köşe yazarlarının bir bölümü, “Ergenekon” diye bir örgüt olmadığını, bunu Hükümet’in, muhalifleri içeri tıkmak için uydurduğunu düşünüyor.
Bir bölümü ise Sivas yangınından darbe hesaplarına, Danıştay baskınından şike davasına kadar her şeyin altında Ergenekon olduğuna inanıyor.
Bir de benim gibiler var. Yani “Ergenekon diye tehlikeli bir derin devlet yapılanması var; ama Hükümet, bununla uğraşmak yerine, muhaliflerine ‘Ergenekon’ yaftası yapıştırarak davayı başka bir hesaplaşmaya alet ediyor” diyenler...
Dava ilerledikçe bu sonuncu grup giderek kalabalıklaşıyor .
* * *
Metropol araştırma şirketinin yeni açıkladığı veriler, halkın çoğunluğunun da böyle düşündüğünü ortaya koydu.
Buna göre kamuoyunun yarısından fazlası Ergenekon’u “terör örgütü değil, çıkar amaçlı bir suç örgütü” sayıyor.
“Rejimi kurtarma amacıyla kurulmuş vatansever bir örgüttür” diyenlerin oranı yüzde 16’da kalıyor.
Davayı “hukuki” sayanlar yüzde 33...
“Siyasi bir dava” diyenler yüzde 54...
Kamuoyunun yarısı bu davadan etkili bir sonuç çıkmayacağına inanıyor. “Sonuç çıkar” diyenler yüzde 37...
Halkın yarısı “Bu dava, bizi dünyaya rezil etti” fikrinde...
Yani savaş, kamuoyu nezdinde kaybedilmiş vaziyette...
* * *
Milliyet’in dünkü manşeti, “Siz Ergenekon’u değil, muhaliflerinizi ezmeye çalışıyorsunuz” diyenlere yeni bir kanıt sundu.
Hrant Dink davasının savcısı, suikastın ardında örgüt bulamayan mahkemenin kararına itiraz etti.
“Trabzon merkezli bir örgüt var ve bu örgüt, Ergenekon’la aynı DNA ve gen özelliklerine sahip” dedi.
Bu irtibatları delillerle ortaya koyduklarını belirtti.
“Ancak mahkeme ‘Ergenekon’ adını bile anmamaya özen göstermektedir” diye itiraz etti.
* * *
Her taşın altında Ergenekon’u arayan bir iktidarın, buradaki örtbas çabası karşısında suskun kalması tuhaf değil mi?
Birçok davada yaptıkları gibi “Suç örgütü gizleniyor. Suçluların örgüt bağları görmezden geliniyor” diye feveran etmeleri, sipariş yorumlar yazdırmaları, her zamanki yöntemleriyle kamuoyu oluşturmaları gerekmez miydi?
DNA testlerinde “Ergenekon ailesinden” olduğu belgelenen bir örgüte ilişkin bu sessizlik niye?
Nasıl oluyor da o örgütün eline bayrak verip fotoğraf çektirtenler AKP tarafından “Ergenekoncu” diye yaftalanmadığı gibi bir de üstüne üstlük terfi ettiriliyor?
* * *
Cevabı, yine Milliyet’in dünkü 1. sayfasında bulabilirsiniz:
“Kırmızı bültenle aranan Sivas katliamının firari hükümlüsü Polonya’da yakalandığı halde iade talebi zamanında yollanmadığından salıverildi.”
Oysa “Sivas yangını da Ergenekon tezgâhı” demiyorlar mıydı? Niye bunu kanıtlama fırsatını teptiler?
Diyelim Deniz Feneri savcılarını yargılamakta gösterilen cevvaliyetin burada yerini “ihmalkârlığa” terk etmesi niye?
İşte başta söylediğim nedenle:
Mesele, Ergenekon’u çözmek değil... Mesele, çoğu kez Ergenekoncuları kollama, örgütü saklama pahasına yargıyı siyasi hesaplaşmaya alet ederek muhalifleri ezme, iktidarı perçinleme meselesi...
Neyse ki artık halk da yemiyor bunları...

Bizim lise yıllarımızda gösteri yürüyüşleri ve protesto eylemleri ünlüydü. Lise çıkışında topluca yürüyüş yapılıp marşlar söylenmesi, sloganlar atılması, bazen iki karşıt görüşlü okulun karşılaşıp kıyamet kopması alışılmış şeylerdendi.
Demirel’in ünlü sözü, “Yollar yürümekle aşınmaz” bu döneme aitti.
Ardından 12 Eylül darbesi geldi. Protestoyu, gösteri yürüyüşünü bırakın, üç kişiden fazla insanın sokakta bir araya gelmesi bile suç sayılmaya başlandı .
Aradan 30 yıl geçti, “yollar yürümekle aşınmaz”dan, “yollar yürümekle aşınır” demokrasisine geldik.
Artık yürüyüş yalnızca sağlıklı yaşam için ve tek başına yapılınca kabul görüyor.
Herhangi bir protesto, herhangi bir konuda talep dile getirmek için yapılan gösteri, herhangi bir konuda ses duyurmak için yapılan bir yürüyüş demokratik bir tepki değil bir suç olarak görülüyor.
***
Emniyet güçleri, biber gazından tazyikli suya tam teçhizatlı olarak göstericilere saldırmaya hazır bekliyor.
Oysa demokratik toplumlarda emniyet güçleri, gösterinin olaysız geçmesi için tedbir almakla, göstericilerin başkalarına zarar vermesini olduğu kadar kendilerinin de zarar görmesini önlemekle görevlidir.
Göstericilerin yanına artık milletvekilleri gidiyor ama o da fayda etmiyor.
Belli bir noktada yolu kapattığı gerekçesiyle dağıtılan göstericileri ara sokaklarda kovalamaya devam etmek durumun yalnızca gösteriye izin vermemekten öte bir şey olduğunu gösteriyor.
Korkarım yakında Meclis’te fazla gösteri yaptı diye bazı milletvekillerinin başına da iş açılabilir.
***
Demokrasinin en önemli özelliklerinden biri, duymaktan hoşlanmayacağımız görüşlerin de dile getirilmesini kabullenmekse bizim böyle bir durumumuz olmadığı ortada.
Katılımcı demokrasi sözü zaten tarih oldu. Kimsenin bir şeye katılması söz konusu değil. Eğer politikayla uğraşacaksan “İşini gücünü bırak seçimlere gir, yoksa karışma” düsturu ağır basıyor günümüzde.
Politika, bütün toplumu ilgilendiren kararların alındığı, çocuklarınızın geleceğini etkileyen reformların yapıldığı bir alan değil de sanki profesyonel bir iş gibi algılanmaya başlandı galiba...
Eğitim reformu yapılırken, öğretmenlerin, velilerin ve tabii öğrencilerin görüşlerinin sorulmaması, onların sorulmadan dile getirmesine de izin verilmemesi, “reform” kavramının zaten içini boşaltmış olmuyor mu?

Yalancının mumunun en fazlası ile yatsıya kadar yanacağından kuşkumuz yok. Sorun yatsıya kadar yaşanabilecek ağır insan hakları ihlallerinde, kayıpların geri dönülemez, onarılamaz boyutlarında....
Bugün geldiğimiz noktada geçmişin insan hakları ihlalleri üzerinden ağıt yakmanın, günün moda deyimi ile “tarihimizle hesaplaşmanın” şüphesiz demokrasi, insan hakları, hukuk devleti düzeni kültürü edinme boyutunda bir yararı, işlevi olsa da geri dönülemez, onarılamaz yaraları kapatmada yetersiz kalması kaçınılmaz. Kaldı ki kirli siyaset oyunlarında söz konusu kavramlar üzerinden de gerçekleri çarpıtma, yeni kirli çıkarlar sağlama uğruna çok fazla yeni yalanlar söyleniveriyor... Doğrusu gerçekten hukuk devleti düzeni, demokrasi, insan haklarından yana yol alış için, öncelikle bugün yaşananlar üzerinden, yalanlardan yola çıkılmasının önünün alınması gerekiyor...
12 Mart, 12 Eylül askeri derbe hukukunun yaşattığı ağır hukuk, insan hakları ihlallerine, gazeteci kimliği ile tanıklıklarım olmuştu... İleri demokrasiye doğru yol alma adına gündeme getirilen Erdoğan hükümetleri iktidar icraatlarının, geçmişle hesaplaşma gündemli yargının işletilmesinin daha ilk örneklerine bakarak, “İnsan hakları, demokrasiye ters, sivil darbe hukuku örnekleri... Birbirinden ağır geri dönüşü olmayan yaralar açacaklar..” kaygılarımı güncel örnekleriyle, elden geldiğince sizlerle de paylaşmaya çalışmıştım... Yine de şeklen demokrasi düzeninde, sivil iktidar eliyle ortaya çıkacak sonuçların, askeri darbeler süreçlerini mumla aratacak ağır boyutları olabileceğini öngörememişim...
Yandaş, cemaat, teslim alınmış medya gücü ile işleyen, çok ağır gerçekleri çarpıtan yönlendirmeler, bilgi kirliliği, otosansür duvarlarının aşıldığı, gelişmelerin giderek daha görülür yaşandığı günlere geliyoruz... Daha doğrusu gerçeklerin çarpıtılarak kolayca pazarlanabildiği günler geçiyor, kaçınılmaz yatsı zamanı geliyor. Hak-hukuk çiğnenmiş, suç-ceza ilişkileri çarpıtılmış, tersyüz edilmiş, yalanlar üzerinden yazılabilen senaryoların gerçek olamaması ile bir bir yüzleşiliyor... Sistemin çarklarının işletilmesinde sıkıştıkça, sistem adına yeni yalanlara, yeni senaryolara gereksinim artıyor... Askeri darbeler, diktatörlüklerde kaba gücün, baskının kolayca kullanılabilir olmasının doğal avantajları bir yana, sivil iktidarlar sürecinde yalanların, haksızlıkların kapatılmasında farklı yöntemlere, stratejilerle, daha da ağır baskı gücüne gereksinim ortaya çıkıyor...
***
Doğrusu en başında askeri darbelerle hesaplaşma, sivil iktidarlarla sürekli demokrasiye geçişi sağlama adına yola çıkma senaryoları çok çekiciydi. Medyanın da katkısı ile doğal toplumsal destek de alması kaçınılmazdı. Toplumun yetersiz insan hakları, demokrasi kültürü, medya güdülemesinde, sivil iktidarlar, demokrasi düzenlerinde yeri olamayacak hukuk devleti düzeni, insan hakları ihlallerinin hafife alınmasını da getirdi. Hukuk devleti düzeni, bağımsız yargının olmazsa olmazları, suçlunun yargılanmasında suç-ceza ilişkisinin bire bir kurulması ilkesi, pek çok hukuk ilkesi ile birlikte bol bol çiğnendi...
Aslında gerçek suçluların yargılanması amacına da zarar veren bir genel tabloya, toptancı suçlamalara, sivil diktatoryal boyutlardaki baskı gücü kullanılmasına, her türden demokratik çıkışı susturmaya yönelik tırmanışa nerede ise alkış tutuldu. Yerleşik demokratik düzenlerde bile güçlü iktidarlar için hep geçerli, iktidar gücü sarhoşluğunda, demokratik denetim çarklarının bir bir kırılmasından beslenen diktatoryal eğilimlerle bugünün işin içinden çıkılmaz boyutlarına gelindi...
Dünün gelişmelerini, haberlerini veren gazeteci arkadaşlarımız; “Meclis’te eğitimdeki değişiklikler, çocuklarımızın ortak geleceği görüşülürken, yaşanan çatışmaları, ağır suçlamaları, bu konuda söz söyleme hakkı olan eğitimcilere sokaklarda uygulanan şiddeti açıklamakta zorlandıklarının” altını çizip duruyorlar... Aynı türden şaşkınlıklar, özel yargıda süren davalar üzerinden gelen yeni haberlerde yaşanıyor. İddianamelerde yer alan suç kanıtı olarak kullanılmış belgeler için bilirkişi raporları, “suçun işlendiği tarihte değil yıllar sonra kayda alınmış, geçerli kanıt niteliği taşımıyor..” sonucuna varmışken, mahkemeler yıllarca tutuklu kalmış sanıkların lehlerine olacak tanıklıkları, belgeleri de almadan, hukukun olmazsa olmaz pek çok ilkesini çiğneyerek, sonuç savcılık görüşünü almaya kalkışıyorlar... Özel yargılamaların gelinen yeni sürecinde, yıllardır yapılmış tek yanlı suçlamaların tersine, insan hakları hukuk ihlalleri için vahim sonuçları olan bilgi, hukuksal belgelerin her yerden birden adeta fışkırıyor olmasının önü alınamıyor...
Türkiye zamanla bağlantılı işleyen gelişimi yaşıyor. İktidarın gündem, strateji değiştirerek, toplumu sindirerek, örgütleri teslim alarak, diktatoryal eğilimleri katlayarak istediği yolda yürüyebilme gücü, çarkların işleyişi bir biçimde kırılıyor...

Bilgim yetersiz. Hukukçulara sormak istiyorum.
Diyelim ki bir nedenden ötürü birine çok öfkelendiniz ve onu öldürmeye karar verdiniz.
Bunun için pusuya yattınız .
Öldürmek istediğiniz kişi geliyor.
Tüfek elinizde, nişan alıyorsunuz, parmağınız tetikte.
Tetiğe tam dokunacakken bir nedenle vazgeçiyorsunuz.
Vazgeçme nedeniniz önemli değil, vicdanınız elvermemiş olabilir, yakalanıp hapiste ömür tüketmekten çekinmiş olabilirsiniz, öldürdüğünüz kişinin ailesinin kan davası güdeceğinden korkabilirsiniz, yani neyse ne.
Sonuçta pusu kurduğunuz, nişan aldığınız ve tetiği çekmeye hazır olduğunuz halde vazgeçmişsiniz.
Aradan 3-4 yıl geçmiş.
Bu süre içinde belki de o öldürmek istediğiniz kişiyle tekrar dost olmuşsunuzdur. Ortak işiniz bile vardır.
Ama hiç hesaplamadığınız bir şey oluyor.
Meğer siz pusuya yatmış, nişan almış, tetiği çekmeye hazır olduğunuz sırada biri sizi görmüş. Sizi izlemiş.
3-4 yıl sonra da polise gitmiş ve “Şu adam var ya, bu adamı öldürecekti, pusu kurdu, nişan aldı.”
Herhalde polis soracaktır: “Peki sonra?”
Sizi ihbar eden “Sonrası yok, öldürmedi, silahını toplayıp gitti” diyecektir büyük olasılıkla.
Sorum şu: Bu ifade üzerine savcı sizin için cinayete teşebbüs suçundan dava açabilir mi?
Konu şuradan aklıma geldi.
Yıllardır devam eden bazı siyasi davalar hep “eksik teşebbüs” olarak değerlendiriliyor.
“Yapacakmışlar ama yapmamışlar.”
Yine hukuk bilgimin eksikliğine rağmen şunu biliyorum, “bir suça teşebbüs, eğer o an yakalanırsa teşebbüs sayılır.”
Yani suç işlemeyi düşünmüş olabilirsiniz, bunun için hazırlıklarınızı da tamamlarsınız, ama sonuçta suçu işlemezsiniz.
İşte tam bu sırada yakalanırsanız “teşebbüs” olarak nitelenebilir bu.
Çünkü siz “vazgeçtim” deseniz bile görüntünüz suç işlemeye hazır görüntüsüdür.
Ama suç düşünülmüş fakat hiç harekete geçilmemiş, üstelik o suçu işleme kabiliyetiniz ancak belli bir görevde bulunduğunuz sürece geçerli ve emekli olarak bu kabiliyeti tamamen yitirmişsiniz.
Yine de “teşebbüs” olarak nitelenebilir mi?
“Darbe yapacaklardı” iddialarına bir de bu gözle bakmak gerek diye düşünüyorum.
*****

Demokrat paşalar sahnede
Hiç kuşkusuz Cumhuriyet tarihinin en ilginç Genelkurmay Başkanları’ndan biri Hilmi Özkök’tür.
Önce Ergenekon sonra Balyoz davaları ile yüzlerce Türk subayının tutuklanmasına neden olan “darbe yapılacaktı” iddialarının tam odağında olmasına rağmen kayda değer, dişe dokunur hiçbir şey söylemiyor.
Oysa asker kişiler arasında en rahat konumda olan O.
İktidar seviyor, yandaşları seviyor, öyle ki “Türk Silahlı Kuvvetleri’nde demokrasiye ve hukuka inanan tek komutan” olarak bile niteleniyor.
Yani konumu gereği Hilmi Özkök’ün ille de mahkemeye gidip ifade vermesine bile gerek yok.
Şimdi de bir dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman “gizemli” duruşu ile bir yerlere selam çakıyor. “Çağırsınlar konuşurum” diyor, tabii biliyor ki mahkeme onun da tanıklığını istemiyor.
Oysa bu iki “demokrat” paşanın ille de mahkemeye gitmelerine gerek yok. Lüzumlu lüzumsuz herkes televizonlarda konuşuyor. Madem sizi mahkeme çağırmıyor, çıkın bir televizyona ve konuşun.
“Efendim, yargıyı etkilemek istemiyoruz.” Yapmayın. Ne mahkemeyi etkilemesi Allah aşkına.
Yapacakları sadece üç kelimelik bir açıklama; “Darbe girişimi olmuştur” ya da “darbe girişimi olmamıştır” diyecekler.
Bu kadar basit bir beyanda bulunmaktan kaçınıyorlar.
Şerefli birer asker olarak belki birçoğuyla ta ortaokul yaşlarından beri birlikte oldukları arkadaşlarının hapislerde süründürülmesinden, itilip kakılmasından ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu kadar hakarete uğrayıp aşağılanmasından keyif almıyorlardır herhalde.
Peki, hayattan ne bekliyorlar acaba?
*****

Kuran dersi kurnazlığı
AKP ve MHP Kuran’ın okullarda seçmeli ders olmasını kabul etti. İki parti bu kararı “Bugün tarihi bir gün onur ve gurur günü” diyerek kutladılar.
İsteyen herkesin dinini, Kuran-ı Kerim’i, peygamberimizin hayatını öğrenme hakkı var mı? Elbette. Ama eğer bunu yaygın eğitim sisteminin içinde yapmaya kalkarsanız hem dini siyasete alet etmiş olursunuz hem de bizzat dine zarar verirsiniz.
Ancak oy kaynaklarını dini istismardan alan iki parti çağdaş dünyanın kabul ettiği bu gerçeği görmezden geldiği gibi bunu bir gurur vesilesi olarak da kutlayabiliyor.
Daha da önemlisi ve vahimi, safiyane dini duyguları olan milyonlarca insanın önünde bunun doğru olmadığını söyleyenleri “İslam dinine karşı çıkmakla” suçlamaları.
“Sen neden İslam dininden korkuyorsun?” veya “Çocukların dinlerini öğrenerek büyümesi seni neden rahatsız ediyor?” türü popülist sorulara verilecek bir cevap yoktur.
İşte AKP ve MHP bu kurnazlıkla hareket ederek milyonların duygularını istismar etmekten çekinmiyor.
Bunun adı da “siyaset” oluyor, “milli irade” oluyor.
*****

Kapatalım okulları, hepsi özel olsun
Başbakan Kore-İran gezisine çıkmadan önce “Ben yokken gündem sıkıntısı çekmeyin” diye düşünmüş olacak ki, “Üniversitelere sınavsız girilecek, dershaneler kalkacak” demişti.
Gerçi tam iki yıl önce yine aynı cümleleri sarf etmişti ama, Menderes’in “hafızayı beşer nisyan ile maluldür” sözüne inandığımızdan, iki yıl sonra gelen aynı gündem maddesine yine kurtarıcı gibi sarıldık.
Böylelikle Başbakan yurt dışındayken oyalanacak bir gündem maddemiz oldu.
Başbakan bu konudaki görüşlerini belirtmeye uzun yurt dışı gezisinde de devam etti.
Örneğin “4+4+4 sistemi ile herkese özel okul fırsatı sağlayacağız” dedi. Başbakan “özel okula” özel vurgu yaptığına göre, özel okulların devlet okullarından daha iyi olduğuna inanıyor.
O halde boşuna uğraşmaya ne gerek var, Milli Eğitim kendi okullarını kapatsın, hepsini özel girişimcilere devretsin, her çocuk özel okula gitme şansı bulmuş olur zaten.
Ama sorun özel okul-devlet okulu ayrımında değil ki, sorunumuz kalite.
Özelde ya da devlet okullarında çocuklarımız nasıl yetişiyor? Eğitim ve öğretmen kalitesi ne alemde?
Özel okulların daha iyi olduğunu varsayanlar olabilir, çünkü bu okullar paralı olduğu için daha iyi öğretmenlere daha yüksek maaş verebiliyorlar. Ama özel okul sayısı arttıkça kaliteli öğretmen sayısı da artmış olmayacak ki.
Bu iş sonunda yine parası olana yarayacak demektir.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget