Ekim 2017
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Samandağ Musa-Hızır Türbesi
Samandağ  Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (1)
14-15-16 Ekim 2017 günlerinde 25 öğretmen, akademisyenden oluşan bir grupla, Ulusal Eğitim Derneğimizin organizesi ile Hatay-Samandağ yöresinin tarihi turistik yerlerini gezmek amacı ile gezi düzenlendik.
Önce, ilk gün Samandağ yöresindeki tarihi yerleri gezdik, gördük ki arazı tarihi özelliği kadar, ürün verimliliği bakımdan da çok zengin ve verimli topraklara sahip. Tarih boyunca Araplarla yöre halkının yoğun ticaret ve akraba olmalarından dolayı, halkın çoğunluğu Arapça-Türkçe konuşuyor. Her türlü sebze ve meyve yetiştiriliyor. İklim oldukça güzel, Kasıma kadar denize giriliyormuş. Samandağ Türkiye’nin en uzun deniz sahili olan ilçemiz olup, 14 km uzunluğunda incecik kumu olan eşsiz bir yer olarak bilinir. Ayrıca başka bir özelliğini daha öğrendik, Türkiye’nin en az camisi olan il olarak biliniyor Hatay
Tarihin ilk devirlerinden beri, yöre bütün tek tanrılı dinlerin, Kudüs gibi merkezi olduğundan bu dinlere mensup insanlar yüzyıllardan beri barış içinde yaşamaktalar. İşte bu barış ortamı nedeni ile Türkiye’nin tek Ermeni köyü, muhtarından halkına kadar bu yerleşim yeri Vakıflı Köyü Hatay’da bulunmakta. Vakıflı Köyü’ne sonra değineceğim, gezi sırasına göre yöreye bir göz atalım.
Samandağ’nın-Hatay’ın hemen komşusu olan Suriye terör ve ateş içinde kıvranırken, bu yöredeki insanların refah içinde yaşaması gerçekten sevindirici bir olay.
Hatay Yöresine Gezimiz
Samandağ Musa-Hızır Türbesi
14 Ekim Cumartesi günü öğle yemeğinden sonra, Samandağ’nda bulunan Musa Peygamber ile Hızır Alehisselamın buluştukları yerin anısına yapılan türbeye uğradık. Ziyaret edenlerin bazıları bu türbeyi öylesine kutsal biliyorlardı ki, türbenin duvarlarını öpenleri gördüm. Türbenin içinde bayanlar ayakkabılarını çıkarıp, başlarına tülbent vs bir başörtüsü ile örtüyorlar, türbe tarafına yönelik huşu içinde dua ediyorlardı. Yurdun her tarafından burayı ziyarete gelenler varmış, biz ayrılırken 34 plakalı üç otobüsün ziyaretçileri getirdiklerini gördük.
Bu türbe konusunda gezi boyunca ekibimize rehberlik yapan, yazar İsmail Zübari şunları söyledi:
“Türbe yüz yıl kadar önce yapılmış, içindeki kaya yüz binlerce yıl önceden gelen bu buluşmayı simgeler. Ortasında görülen beyaz kubbe o bir kayadır, burada beyaz bir oluşum var. Çok eskiden önce çamurla, sonra da kireçle boyamışlar. Arada bir kireçle üstünden boyayarak geçerler, kirlenmesin diye. Buradaki Müslüman inancına göre, Hz. Musa ile Hızır’ın buluşma noktası. Çünkü Kuran’da keyf süresinde, Musa ile Hızır’ın bir deniz kenarında bir kaya üzerinde buluştuklarını yazar. Bizim deniz kenarında bir kaya üzerinde, iki dağ arasında bizim burada 14 km lik bir sahil şeridimizde tek kaya oluşumu burası. Deniz kenarında olduğu için buluşmanın gerçekleştiğine inanılır. Tevrat’ta veya başka kitaplarda bakarsanız, Musa’nın buraya gelmediğini yazar. Ama bizdeki inanca göre ruhların yer ve mekân mevhumu yoktur. İlahi kutsal varlıkların yer ve mekân, zaman mevhumu yoktur, her yerde hazır ve nazırdırlar.
Tevrat’ta, Zebur’da, Musa’nın Filistin’e kadar gittiğini yazar, buraya gelmemiş”, ama bizim inancımıza göre öyle sınırlama yoktur. Siz dünyanın öbür ucunda da olsanız, “ya Hıdır, ya Hızır, dediği zaman, bir güç, bir yardım bekliyorsanız, bunlar da her yerde hazır ve nazırdır. Hatta ölmediği, canlı olduğu inancı var.
Hıristiyanlar için de burası Sen Jons diye bilinir, Sen Jons Avrupa’daki adı. Buradaki yerel adı Kutsal Jorc. Dolayısıyla Müslümanların da, Hıristiyanların da aynı anda ortak mekânda ibadet ettiklerini görebilirsiniz. Onların da özel bir günleri var “Margir Corc” Mar Corc Avrupa’da “kutsal gün” diye tercüme ediliyor.
Bir kutsal mekânımız daha var o da Mızraklı Köyünde.  Putperestlerden bu yana burası kutsal bir yer. Hıdır Ellez’de burası dolup taşar gece gündüz. Türkiye’den her yerden geliyorlar. Hızır ve İlyas inancına sahip olanlar her yerden geliyorlar, ziyaret için. En çok da Suriye’den gelirler, çünkü buradakilerin orada, oradakilerin burada akrabaları var”.
Hızır İlyas Türbesini ziyaretten sonra rehberimiz İsmail Zübari: “Az önce türbeyi ziyaret ettiniz, bizim burada söylediğimiz gibi herkesin inancı kendine, ama biz günlük hayatımızda Atatürk’ün dediği gibi, ilim ve fenni rehber edinmeden vazgeçmeyeceğiz yine” dedi.
Rehberimiz sonra da, arabanın içinde, Samandağ hakkında şunları söyledi:
Samandağ farklı kültürlerin bir arada yaşadığı güzel bir memleket. Burada Ermenilerle, Alevilerle, Hıristiyanlarla, Türkmenlerle bir arada yaşayan yerleşik bir kültür var. Bunun kaynağı da biz yetiştirilirken, çocukluğumuzda okullarımız bir, mahallelerimiz bir, sokaklarımız bir, oyunlarımız bir bir defa büyüklerimizin bir deyimi var, “Allah herkese kendi dininde yardımcı olsun”. Onun için bizler yetiştirilirken büyüklerimiz tarafından farklı kültürlerin olmasını doğal ve zenginlik olarak görürdük.
Samandağ’nda M.Ö.  yüz bin yıllara giden bir doğal mağara var, şu anda kazılar devam ediyor; şu ana kadar da 5. Yıla kadar inildi daha birçok katların olduğu söyleniliyor. 15 yıldır kazılıyor, daha 15 yıl sürer, deniliyor. Bunun yüz bin yıla dayanacağını tahmin ediyorlar. Tabi o zamanın ilkel bir yaşam vardı, neondertal insanı, şimdiki bizim homospiastan biraz daha farklı bir insan yapısı anatomisi vardı. Günümüzde kazılar devam ediyor, bakalım neler çıkacak.
Şu gördüğümüz sahilimiz (denizi göstererek) 14 km uzunluğunda tamamı kumdan yazın karettakarettaların üreme yerlerinden bir tanesi. Sahilimiz ayrıca deniz canlıları, yani bitkiler için önemli bir alan, burada şimdi biraz sonra göreceğiz, insanların pek değmediği yerde daha yoğun olmakla birlikte, buralarda kum zambağı gibi bitkiler çiçek açar, güzel kokan bir yerde yer alıyor.
Şu karşıda görülen Keldağı, sivri tepeli büyük bir dağ. Dağın ön tarafı bizim olmakla birlikte arka tarafı Suriye’ye, diğer görülen küçük dağlar Suriye’ye ait. Gördüğünüz gibi sınır bölgesindeyiz.
Samandağ’nın asıl geçim kaynağı, yakın zamana kadar, özellikle önce Almanya sonra Arabistan ve diğer Arap ülkeleri olmak üzere 20 bin civarında gencimiz oralarda çalışıyorlar, belki de daha fazla, ama birkaç yıl önce yapılan sayım sonunda halkın yüzde yirmisinin çocukları Arabistan’da çalışmaktadır. Önce inanmamışlardı bana, araştırma gereğini duydum, nüfus artışının yoğun ilçelerden bir tanesidir.
Şimdi gideceğimiz bölge MÖ 300 yıllarında Büyük İskender’in komutanlarından birinin kurduğu Antik bir şehir, günümüzden 200 yıl önce. Denize yakın olduğu için dışarıdan gelecek saldırılara karşı stratejik önemi artıyor, Başkenti Antakya’ya taşıyor, burası liman olarak varlığını sürdürüyor, yaklaşık 800 yıl tarihi bir liman olarak işlev görmüş ve o kadar zenginleşmiş ki, kendi adına sikke basma elde etmiş bir şehir.
Biraz sonra göreceğimi Romalılar döneminde M.S.69 yılında tarihin gördüğü önemli projelerden bir tanesi, uzun bir tünel açılmış, dağdan gelen sellerin şehri basmasını önlemek için büyük bir tünel açılmış.  Dünyanın sekizinci harikası diyebileceğimiz bir yapı, Hemen yakınında ise büyük mağaralar var. Burada kayalara oyulmuş şehrin ileri gelenlerinin gömüldüğü kaya mezarları yer alıyor, hemen tünelin yakınında.
**
Selenkia Pieria Antik Kenti (Samandağ)
Öğle yemeğini yedikten sonra yola koyulduk. Samandağ yöresindeki antik yerleri ziyarete devam ediyoruz.
(Öğle yemeğinde içli köfte yenilirken bir arkadaş şu fıkrayı anlattı: “Adamın biri ilk kez yiyeceği içli köfte yemeğini görmüş, bakmış ki her tarafı kapalı bir kocaman köfte,  köfteyi yerken yanındakilere demiş ki: “köfteyi anladım da bunun içindeki kıyma vs bunun içine nasıl girmiş” demiş.)
Samandağ sınırları içinde kalıntıları harabeleri bulunan ilk çağın bu antik kentinin başkenti olan bölgeyi rehberimiz İsmail Zubari eşliğinde gezdik.
Kentin girişinde kocaman odun parçası şeklindeki kitabede şunlar yazılı idi:
“Selenkia Pieria sınırları, batıda Sardes (Manisa), doğuda Semerkand’a kadar uzanan ve Seleuş Krallığına başkent olarak. l. Seleuş tarafından kurulmuştur. Kent İ.S. 526-528 de yaşanan bir deprem felaketinden çok büyük zarar görmüş ve giderek terk edilmiştir.
Kent, ova düzlüğündeki doğal bir lagunde oluşan doğal liman ve etrafında biçimlenen Aşağı Şehir ve hemen kuzeyinde yükselen yamaçlar ve tepelik alan üzerinde kurulan Yukarı Şehir olmak üzere Helenistik dönem şehir anlayışı ile kurulmuştur. Antik kentin yayılım alanı yaklaşık 300 hektardır. Aşağı Şehir barındırdığı limanı agorası ve yamaç yerleşimleri ile kentin ticari hayatının merkezi olmuştur.
Samandağ  Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (1)
Kent’de günümüze ulaşan başlıca kalıntılar Dor düzeyindeki Tapınak kentin ilk kuruluşundan itibaren var olan ilk limanı ve İ.S. 4 yy ortalarında inşa edilen dış limanı aşağı ve yukarı şehirlerde mozaik  tabanları müzelerde sergilenen ancak günümüzde duvar ve temel kalıntıları tahrip olmuş Roma villaları vespasyanus Titus Tunelleri, şehir surları ve Liman kapısı, iç limanın çevresindeki depolar, yapımı bitirilememiş tiyatro, aşağı şehri yukarı şehre bağlayan kayaya oyulmuş basamaklar, Beşikli mağara mezar anıtı, lahitler ve kaya mezar odalarından oluşan Doğu ve Batı nekropol alanlarıdır”.
Kent İsa’dan önce (İ.Ö.) 300 yılında, Musa Dağı’nın yamaçları ve Delta düzlüğü üzerinde kurulmuştur.
Kent kurucusu olan Selaokus’un adını taşımakta olup diğer Selokıa adını taşıyan kentlerden ayırt etmek için kentin yaslandığı Pleria Dağı (Musa Dağı) ından dolayı Plerla’daki Seleukla olarak adlandırtmıştır.
Mısır’da kurulan diğer bir Helenistik krallık olan Pitolemaloslar’ın İ.Ö. 246 da Selekuea’ya taşınması ile deniz ticaretindeki rolü nedeni ile bir liman kenti olarak öne çıkmıştır.
 “Bütün yollar Roma’ya çıkar deyimi Romalılardan  geliyor.
Bölgede bulunan mağara, tüneller, antik kalıntıları anlatan rehber İsmail Zubari şunları anlattı:
“-Zamanın insanları çevre tepelerden gelen sel sularının taşkınlığını önlemek için bu mağara kanallarından selin yönünü değiştirebiliyorlarmış. Şimdi bile, oca yıpranma ve aşınma olmasına rağmen tüneller işlevini sürdürüyor. Ama su buradan değil de oradan denize dökülüyor, sadece şu bir bölümde aksama var. Yoksa iki bin yıldır yağmur sularını direne ediyor. Şurada bir yazıt görüyorsunuz, bakın “İmparator Sezar” diye okunabiliyor. Diğer taraftaki okunamıyor, ben bunu arkeologlara sordum. Sezar adını okuyoruz, ama Sezar’dan sonra gelen imparatorlar Sezar lakabını kullandıkları için Sezar diliyle yazılmış. Bu yazıt Sezar’dan yaklaşık yüz yıl sonra büyük ihtimalle tünelin bitiş tarihi veya onarım görmüşse onarım yapıldığı tarihi betimlemek için duvara kazılmış, bir yazıt. Bu tünel tarihin ilk elle kazılan projelerinden biri, tarihin ilk jeomorfolojik projesidir aslında, Titus Tünelleri. Romalılar buranın açılmasına o kadar önem veriyorlar ki, kendi askerlerini bile getirip burada çalıştırmışlar. Buradaki tarihi kayıtlara göre, Bilecik’te konuşlu Roma lejyonu gelip burada çalışmış, bu konuda tarihi belgeler var. Ve düşünün o zaman ücretli işçiler, köleler vs binlerce insanın el emeği ile yapması yaklaşık 12 yılda. Bu kayaları oyan, kesen Romalılar taş işçiliğinde bir numaradır. Romalılar bütün fethettikleri yerleri, yollarına taş döşediler. Ayrıca binlerce insanın el emeği ile bu tüneller kazılmış, kayaların arasından, amaç aşağıdaki şehirlerinin yukarılardan gelen sel sularından korumaktır. Onun için “bütün yollar Roma’ya çıkar deyimi oradan geliyor. Romalılardan önce yoktu böyle işler, Romalılardan sonra oluştu. Niye, tüm askeri ve istihkâm malzemelerini kolayca bir yerden başka bir yere nakledebiliyorlardı. Onun için Hindistan’a kadar, Mısır vs bütün Avrupa’nın bütün
Anadolu’nun tamamını alabildiler.
Samandağ  Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (1)
Devam edelim ıradan kapalı bölüme de geçeceğiz. “Ocağına incir dikmek” buradan geliyor, bakın incir ağacı taşı bile çatlatıyor.
Bu gördüğünüz mağaralarda 93 adet kaya mezarları var hepsinin üzerinde kapakları vardı, zamanla kapakları kırılmış, burası Fransız işgali yıllarına kadar yukarıya kadar toprakla gömülüydü, o zaman ait fotoğraflar var. Sonra bunu açıyorlar,  mezarlıklar ilk çağlarda değerli eserlerle gömüldüğü için, tarih boyunca depremlerle, sel, yangın ve öteki afetlerle ilk zarar gören yerler mezarlıklar olurdu. Burada değerli bir şey çıkmadı bizim dönemlerde. Duvarlarda istiridye kabartmaları var, bakın; sağ başta tarafta da sarmaşıklar var, oyuklarda, hayat ağacını temsil eder, ölümsüzlüğü temsil eder. Desti mağara denilmesinin sebebi de şu ortada görülen mezarın destiye benzemesinden dolayıdır, süslemelerin, içeride.
Eğer Antakya’yı biraz bilenler için, insanların ilk yayılma yıllarında Selenkia şeklinde, Kudüs’ten sonra insanlar ilk defa bura yükseliyorlar, adını Antakya’dan alıyorlar. Fakat Selenkia Pieria uzun süre özeliğini korumuş. Burada gördüğünüz kabartmalar çok tanrılı inancına tekabül ediyor, o yılları sembolize diyor. Bakın şu mezarın alnın da kırılmış bir haç işareti var”.
Antik yerlerin kenarlarında yöre köylüleri defneyaprağından, zeytinyağından ve daha birçok bitkilerin karışmış yaptıkları sabunları, zeytinyağı, nar ekşisi gibi yöre ürünleri satıyorlardı. Kaynak: İsmail Zubari
Titus Tuneli ve Beşikli Magara- Samandagı
Samandağ  Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (1)
Antakya’nın 35 km. batısında, Musa Dağı’nın güneyinde kurulmuş antik bir kenttir. Bu bölgede ilk iskân M.Ö. 4500 yıllarına kadar iner. Bütün dünyaca bilinen tarihi Seleukoslarla başlar. Büyük İskender’in ölümünden sonra generalleri arasında paylaşılan ve burayı da içine alan topraklar Seleucus’a kalır. Seleukoslar merkezleri Babil olmasına rağmen buradan Akdeniz’e hükmetmek istiyorlardı. Bunun güçlüğünü anlayan imparator önce burayı devletinin başkenti yapmayı düşünürdü. Ancak her an denizden gelecek saldırıya uğraması mümkün ve savunması güç olan bu şehri başkent yapmaktan vazgeçerek Antakya’ya yöneldi.
Roma egemenliğine geçtiğinde de önemi daha da artmıştır. Daha sonra Bizans hâkimiyetine geçmiştir. Bu dönemde liman eski önemini kaybetmiştir.
Seleukeia Pieria şehri aşağı ve yukarı olmak üzere iki kısımdan kurulmuştur. Yukarı şehir deniz seviyesinden 300 metre yüksekliktedir. Burada büyük malikâneler, mabetler ve resmi binalar bulunmaktadır. Aşağı Şehir, liman ve çevresinde kurulmuştur. Aynı zamanda burada büyük bir hamam ve küçük bir tiyatro bulunmaktadır.
Şehrin çarşı ve El-Mina ismini taşıyan iki kapısı bulunmaktadır. Şehrin tamamın bir surla çevrilidir.
Buradaki buluntular:          
Titüs Vespasianus Tüneli, Beşikli Mağara ve Dor Mabedi. Titus (Vespasianus) Tüneli
Samandağ ın 5 Km. kuzeyinde denize hâkim yamaçlarda M.Ö. 300 yıllarında Seleuykos Nikator tarafından kurulan ve kurucusunun adı ile anılan şehirdir. Şehrin, dağın hemen bitiminde, dağdan gelen derelerin ağzında bir iç limanı vardı. Sellerin bu limanı Doldurması tehlikesi ortaya çıkınca imparator Vespasianus zamanında dağ delinerek bir tünel açılması kararlaştırıldı tünel Titus zamanında tamamlandı ve derenin önü bir duvarla kapatılarak sel suları, yüksekliği 7 mt genişliği 6 mt olan bu tünel vasıtası ile uzaklara akıtıldı, böylece limanın dolması engellenmiş oldu. 130 mt si tünel, kalanı açık kanal halinde olan tünelin uzunluğu girişten Çevliğe kadar 1380 mt. dir
Tünelin deniz tarafındaki girişine göre sağ tarafta, 100 mt kadar uzaklıkta kaya mezarları vardır burada kayalara oyulmuş mağaraların içinde bulunan çok sayıda mezarın en çok ilgi çekeni, çukurun tabanındaki geniş mağaradır. İçinde çok sayıda mezar bulunan bu mağara diğerlerinden farklı yapılmış yüksek ve gösterişli bir mezar yüzünden halk arasından ”Beşikli Mağara” olarak anılmaktadır
Antik şehrin yerleşim yerinin yukarı kısımlarında tapınak kalıntılarına da rastlanır, bunlardan başka, Mağaracık köyü civarında da çok sayıda mağara vardır.
Defne Yolu- Musa Ağacı:
Samandağ  Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (1)
Samandağ’nın Hıdırbey Köyünde bulunan asırlık Hıdırbey Çınarı (Plontanus orientalis) yalnız ilçemizin değil, Hatay’ın da en ünlü ağacıdır.
800-1000 yaşlarında olduğu tahmin edilen ve halk arasında  2000-3000 yaşlarında olduğuna inanılır. Köyün Merkezinde bulunan ağacın gövde çapı 7.50 m dir. Dıştan çevresi yaklaşık 20m’dir. İki oyukla ağacın gövdesine girilmektedir.
Köylüler arasında “Musa Ağacı”diye bilinir. Yöredeki insanlara göre Hz. Musa’nın asası olduğu inancı hâkimdir ve bu konuda ilginç bir hikâye anlatılır.
Rivayete göre, Samandağ sahilinde buluşan Hz Hızır ile Hz Musa birlikte dağa çıkarlar. Tam bu noktaya geldiklerinde Hz. Musa elindeki asayı yere saplar ve eğilip su içer. Tekrar dönüp baktığında fidanın yeşerip fidana dönüştüğünü görür. Halk arasında ABI Hayat suyundan can bulan fidanın binlerce yıl gelişerek bu günkü halini aldığına inanılmaktadır. Yaşı 600-1500 yıl arasında, ağacın gövde çapı 7.50 m. İç kısım çapı 5.40m, Dıştan çevresi 21 m yüksekliği ise 17metredir. Ağacın dallarının alanı yaklaşık 1000 m. Alanı kaplamaktadır. Ağaç Gayri Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Başkanlığının 09.05.1981 Gün ve A-2895 sayılı kararı ile tescil edilmiştir ve koruma altına alınmıştır.
Samandağ  Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (1)
Musa Ağacı’nın hemen yanından gürül gürül gümüş gibi Abı Hayat suyu akarken, Bir de çeşme yapıp adını “Abı Hayat Çeşmesi” demişler, çevresindeki düzenlemelerle, köylüler sebze, meyve, nar ekşisi, zeytinyağı, bitki sabunları vb her türlü ürünlerini satıyorlardı. Musa Ağacı için gelip gidenlerle bu ulu ağacın çevresine öyle bir Pazar kurulmuş ki, sanki kendinizi Pazar yerinde sayıyorsunuz. Yine yöre köylerinden gelen kadınlar saç üstünde içli gözleme yapıp satıyorlardı. Hata taşıma sıkıntısı olanlar için az bir ücretle kargo ile de gönderebiliyorlardı.  Sanki Pazar kurulmuş gibi, seyyar dükkânlar yan yana dizilmiş, elle yapılmış eşyalar da satıyorlardı. Bu da bir çeşit turizm ve yoksul için bir gelir kaynağı.
Ermenilerin yaşadığı tehcirden önceki dönemlerde çekilmiş bir resimde görmüştüm, Musa Ağacı’nın etrafına oturan Ermenilerin görüntüsü yanında, Musa Ağacı’nın kocaman kovuğuna kapı yapmışlar, resimde görülüyordu.

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR

Samandağ  Musa Dağı Yolcuları- Hatay Yöresine Bir Gezimiz (1)
Samandağ Mızraklı Köyü . Hacı Bektaş Veli Dergahı'ndan bir sembol "Süleyman Mührü", dergahın girişinde bulunan Üçler Çeşmesi'nin üzerinde yer almaktadır. Tarih boyunca çeşitli kültürler tarafından kullanılan bu yıldız sembolü hakkında bilgiler şöyle; “Davud Yıldızı” veya “Davud Mührü” veya “Davud Kalkanı” gibi değişik isimlerle adlandırılan altı köşeli veya altı uçlu bir yıldızdır ki, iki eşkenar üçgenin eşit noktalardan birbirini çapraz olarak kesmesiyle meydana gelmiştir. Fakat ne Ahd-i Atik’te ne de Talmud’da bu tabirlerin hiçbiri geçmemektedir. Altı köşeli yıldızın, bronz çağından çok daha önceleri bir süs ve bir büyü işareti olarak kullanıldığı görülmüştür. Bazı kültürlerde, Yukarı Mezopotamya ve Britanya’nın bazı bölgelerinde Demir Çağı örnekleri bulunmuştur. Bazen de Yahudiler tarafından zaman zaman lamba ve mühür gibi Yahudi eşyaları üzerinde, herhangi bir özel anlam ifade etmeksizin kullanıldığı görülmüştür (Atasağun, 2001; 125). Buna dair en eski ve çarpıcı örnek M.Ö. VII. yüzyılda Sidon’da bulunan Joshua b. Asayahu’ya ait bir mühürdür. İkinci Mabet döneminde altı köşeli yıldız, Süleyman Mührü olarak bilinen beş köşeli yıldızla birlikte Yahudi ve Yahudi olmayanlar tarafından sık sık kullanılmıştır. Altı köşeli yıldız, süs amacıyla Ortaçağ’da özellikle X. ve XI. yüzyıllarda Müslüman ve Hıristiyan memleketlerinde de kullanılmıştır. Abdal Musa Türbesi’nde de Süleyman mührü olarak adlandırılan şekilde bir kuyu taşı bulunmaktadır. Barbaros Hayrettin Paşa’nın sancağında yine bu işareti görmekteyiz. Bu mühür, birçok İslam eserinde mevcuttur. Yıldızın yukarı bakan kısımları iyiliği aşağıya bakan kısımları ise kötülüğü sembolize etmektedir.

https://www.facebook.com/mızraklıkoyumısrekıy/photos/a.10153758596975291.1073741826.114063340290/10159459924560291/?type=3&theater 

http://www.mekan360.com/360fx_titustuneliBeşiklimagara-hatay-samandag.html Kaynak: Bu ifadeler bu dev ağacın yanına yazılan kitabeden alınmıştır.

Cevat Kulaksız

(Tarihten bir yaprak) Şimdi gerçekten öldüm işte!
Ben, Van ve Erciş de yüzlerce kişinin enkaz altında kalarak öldükleri depreme Erciş de yakalanarak enkaz altında yaşamını yitiren onlarca öğretmenden biriyim.

Ben, Cumhuriyet çocuğuyum, bu nedenle, Cumhuriyetin kazanımlarından yararlanarak ve Cumhuriyetin ilkelerini benimseyerek okudum ve öğretmen oldum.

Cumhuriyetin kazanımlarını ve ilkelerini benimseyerek, bunların savunuculuğunu yapacak ve Türkiye Cumhuriyetini daha da ileriye götürecek olan genç nesiller yetiştirmek üzere, tüm sıkıntılarına, yokluklarına ve zorluklarına katlanarak, Erciş ilçesinde severek ve isteyerek öğretmenlik yapmaya başladım.

Hayatın cilvesi işte, her şey iyi ve yolunda giderken, tabii bir afet olan depremin, Van ve Erciş'i vurması üzerine, yıkılan bir binanın enkazı altında kalarak, hayata veda ettim.

Beni bu fani dünyadan uzaklaştıran depremden üç beş gün sonra, 29.Ekim.2011 de, Cumhuriyetimizin 88. kuruluş yıl dönümü kutlanacaktı. Tek arzum; öğrencilerimle birlikte 29.Ekim Cumhuriyet Bayramını kutlamak ve bu vesileyle, ülkemizde Cumhuriyeti kuran Atamızı ve diğer büyüklerimizi anıp, onlara şükranlarımızı sunmak ve öğrencilerime, Cumhuriyetin ilkelerini ve pozitif kazanımlarını anlatarak, onların Cumhuriyetin ilkelerine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletimize dört elle sarılmalarına katkı sağlayabilmekti.

İnanın, depremde enkaz altında kalarak bedenen sizlerden ve aile yakınlarımdan ayrılmış olmam, beni  hiç üzmedi, tek üzüntüm, 29.Ekim.2011 tarihinde Cumhuriyetimizin 88.kuruluş yıl dönümünü kutlama imkanından mahrum kalmış olmamdı.

Aslında daha yolun başındaydım ve bu vatana ve bölge halkına yapacağım ve yapmak istediğim daha çok güzel şeyler vardı. Ancak, benim için kısmet bu kadarmış.

Ülkemizde, Cumhuriyetin ilkeleri doğrultusunda yetişmiş, insan hak ve özgürlüklerini ve demokrasiyi benimsemiş ve özümsemiş çok sayıda insan ve öğretmenin var olduğunu bildiğim için,  deprem yüzünden hayatımı kaybederek, Cumhuriyetimizin 88. kuruluş yıl dönümünü kutlayamamaktan kaynaklanan üzüntüme rağmen, teselli buluyor ve gözüm arkada kalmıyordu.

Canlı bedenim sizlerden ve ülkemden kopmuş olsa da, ruhum sizlerle ve ülkemle birlikte tüm canlılığı ile yaşamaya devam edecek, Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının yadigarı olan, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik ve laik sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin yaşatılması ve daha da ileriye götürülmesi için yapılacak olan icraatları uzaktan izleyerek, teselli bulacaktım.


Biliyordum ki; benim yapamadıklarımı, arkamda bıraktığım arkadaşlarım yapacaklar, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 88.yıl dönümü, tüm ülkede coşkuyla kutlanacak, Cumhuriyetimizi kurarak bize emanet eden Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşları, minnetle anılacak, bu coşkulu kutlamalarla, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetinin her kesimden tüm iç ve dış düşmanlarına korku salınacak ve  hak ettikleri cevap verilecekti.

Heyhat!

Bir de ne duyayım; her fırsatta insan hak ve özgürlüklerinden, demokrasiden, Cumhuriyetten dem vuran ve daha özgür bir yeni Anayasa yapma hazırlığında olan Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN, bir genelge yayınlamış ve tüm yurtta, çelenk sunumu ve tebriklerin kabulü dışında, Cumhuriyetimizin 88.kuruluş yıl dönümü olan bu seneki Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve resmi geçit törenlerini  iptal etmiş.

Gerekçe olarak da, benim de enkazı altında kalarak hayata veda ettiğim Van depremini göstermiş. Asıl beni üzen husus da, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının iptaline, benim de enkazı altında kalarak bu hayattan göçmeme neden olan  Van depreminin gerekçe yapılarak, benim cansız bedenimin, bu gereksiz iptal kararına alet edilmiş olmasıdır.

Oysa ki, benim tek arzum ve vasiyetim, geride bıraktığım arkadaşlarım tarafından, Cumhuriyetin 88. kuruluş yıl dönümü olan 29.Ekim.2011 bugün, Cumhuriyet Bayramının coşkuyla kutlanmasıydı. Şunu da ilave edeyim; Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal ettiniz ama, görüyorum ki, ölenle ölünmüyor ve herkes, olduğu gibi günlük yaşantısına aynen devam ediyor.

Kaldı ki, ülkemiz, tabii afet olsun, PKK terörü olsun çok sık aralıklarla onlarca toplu ölümlere maruz kalıyor, bu koşullarda, Milli Bayramlarımızı iptal etmeye kalktığımızda, hiçbir bayramı kutlama imkanı bulamayacağımız çok açık. Önümüzde, bir de dini Kurban Bayramı var. Kurban Bayramı için Sayın ERDOĞAN ne düşünüyor bilemiyorum.

İşte, en önemli Milli Bayramız olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının, hem de, benim de içlerinde bulunduğum Van depreminde ölenler gerekçe gösterilerek iptal edilmesiyle, şimdi ben gerçekten öldüm.

Sizlerin, kutlanması yasaklanan, ancak hepinizin gönüllerinizde yürekten kutladığınızdan emin bulunduğum 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızı kutluyorum.

Hoşça kalın.

29.Ekim.2011
Güner YİĞİTBAŞI

Güner Yiğitbaşı

Beni Koruyunuz - Gündüz Akgül
Ben kimim?
19 Mayıs 1919 da Samsun’da bir güneş gibi doğan büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün üstüne titrediği çocuğuyum.
Anam ANADOLU,
Doğum tarihim 29 Ekim 1923,
Adım LAİK CUMHURİYET.
Bu gün 94. Doğum yıldönümüm,
Ben;
-Ülkede aydınlanmanın başlangıcıyım,
-Çocuklarınız ve torunlarınızın aydın geleceğiyim,
-Devrimlerin beşiğiyim,
-İlime ve bilime varılan yolun ilk köşe taşıyım,
-Yüce din duygusunun vicdanlarda yaşatılmasının güvencesiyim,
-Din, dil, ırk, cinsiyet ayırımı yapanların düşmanıyım,
-Kadınların birinci sınıf yurttaş olmanın ödünsüz savunucusuyum,
-Bana güvenen ve beni içselleştiren tüm yurttaşlarımın koruyucu şemsiyesiyim,
-Yurtta barış, dünyada barışın temsilcisiyim.
-Sizi, Kulluktan-bireye, Ümmetten- ulusa, Cemaatten-topluma, taşımanın simgesiyim.
-Ata’mın dediği gibi, kimsesizlerin kimsesiyim.
-Daha sayamadığım onlarca niteliğim var.
Tüm bu niteliklerimi kaybetmek istemiyorsanız, yarınlarda çocuklarınız ve torunlarınız, “Baba/dede, laik cumhuriyet yok edilmeye ve aydın geleceğimiz karartılmaya çalışılırken sen neredeydin?” sorusuna verebilecek bir yanıtınız olması için beni koruyunuz.
Ben, ad olarak değişik Cumhuriyetlerle anılabilirim.
Ancak, bu Cumhuriyetlerde laiklik ilkem yoksa sadece adı Cumhuriyet olur.
Aydınlığımın, bilime önceliğimin,  demokrasiye kaynaklığımın olmazsa olmazı laiklik ilkemdir.
Bu ilkeme titizlikle ve kıskançla sahip çıkarak beni koruyunuz.
Benim, ülkeyi bölmeye çalışan terörle, insanların yaşamına kast eden anarşiyle, yurttaşların özgürlüklerini kısıtlamayla, yasa dışı işlerle hiçbir bağlantım yoktur.
Onun için beni bu yasa dışı yollarla değil, Anayasada yer aldığım meşru varlığımla, yasal yoldan koruyunuz.
Ne demişti Ata’m;
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Eğer aydınım, demokratım, Kemalist’im, laik Cumhuriyet sevdalısıyım diyorsanız, Ata’mın dediği gibi beni “ilelebet payidar” kılmak için koruyunuz.
Artık açıkça, “Doksan yıllı reklam arası sona erdi” diyerek beni yok etmeye çalışıyorlar. Yukarıda söylediklerimi doğru buluyorsanız, beni koruyunuz.
Söylemesi benden, oturup bu dediklerimi düşünerek karar vermek sizden.
Çünkü ben, sizin için varım.
Son sözüm gençlere: Aydınlık geleceğinizin karartılmasını istemiyorsanız, tek seçeneğiniz beni korumaktır.  Ata’mın dediği gibi “muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.” 
Tüm Cumhuriyet sevdalılarının Cumhuriyet Bayramını kutluyorum.

29.Ekim.2017
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in Kuruluşu, Ulusal Egemenlik ve Demokrasi
Osmanlı İmparatorluğu’nda ,egemenlik padişahındı. Devlet başkanlığı, babadan oğula geçen bir sistemdi.Cumhuriyette esas olan,  devlet başkanının  seçimle gelmiş olmasıdır.
Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimidir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sahibi olduğu yönetim biçimi demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" sözcüğünden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim sözcüklerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğüyle de ilgilidir.Cumhuriyet,halk yönetimidir.Halkın,halkların demokratik ilkelerle yönetilmesidir

“Demokrasi” kavramıyla “cumhuriyet”i karıştırmamak gerekiyor. Kuşkusuz,bu iki kavram birbiriyle  ilgili ve  iç içe  olmakla birlikte birbirinin özdeşi değildir.Ancak,demokrasiye dayanmayan,demokrasiyle beslenmeyen bir cumhuriyetten söz edilemez,adı cumhuriyet olsa bile. Demokrasi,yasalarla  halkın kendi kendini yönetmesidir.Demokrasilerde, insanlar ,yasalar karsısında eşittir.Demokrasiyle yönetilen ülkelerde; hak,hukuk,adalet işlerlik kazanmıştır.Oysa, Tek kişiye dayalı  yönetimlerde,yasalar işlerlik kazanmamış;tek kişinin istek ve düşünceleri ,kararları yasaların önüne geçmiştir.Bu tür yönetimlerde,anayasa,yasalar önemli değil;geniş yetkilerle donatılmış yöneticinin kararları önemlidir.Bu kişilere göre demokrasi, amaç değil,araçtır.Bu yönetim sistemi "mutlakıyet”tir.

Osmanlı Devleti,mutlakıyetle yönetilen bir imparatorluktu.1876 ve 1908 yıllarında olmak üzere iki kez meşrutiyet yönetimine kavuşmuş; ancak Birinci  Meşrutiyet çok uzun sürmemiş, II. Abdülhamit, Doksan Üç Harbini bahane göstererek meclisi kapatmıştır.
Son Osmanlı Meclisi, 12 Ocak 1920'de toplanır, Anadolu hareketinden yana tavır alır. 16 Şubat'ta Misak-ı Milli beyannamesi' ni oybirliği ile kabul eder. 16 Mart'ta müttefik devletler İstanbul'u işgal altına alarak Meclis başkanı Rauf Bey'i ve bazı milletvekillerini  tutuklar. 18 Mart'ta toplanan Meclis kendini süresiz olarak tatil eder. 11 Nisan'da padişah Mehmet Vahdettin meclisi kapatır.Milletvekillerinin birçoğu Ankara'ya geçerek, 23 Nisan'da 1920’de toplanan Büyük Millet Meclisi'ne katılırlar.
29 Ekim 1923 Türk ulusunun yeniden varoluşudur.Cumhuriyet devriminin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’tür.Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı,Samsun’a çıkarak düş evreninde oluşturduğu Cumhuriyeti ilmik ilmik dokur.Yoluna çıkan engelleri; bilimin,askeri yeteneğinin ışığında eritir,yok eder.19 Mayıs 1919’da Samsun’da bir kıvılcım çakarak,karanlıkları yırtar; Anadolu’yu aydınlatır.Bu aydınlıkta uyanır; yürür düşman üstüne eriyle,kadınıyla,kızıyla Anadolu insanı. Tutsaklıktan kurtulmanın yollarını arar.Kurtuluşa, Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal’in izinden giderek ulaşacağına inanır; çünkü Mustafa Kemal’e güvenmektedir.:O,tutsak bir ulusu,bağımsızlığına kavuşturmak için emperyalizme savaş açan ilk Doğulu liderdir.Emperyalizmin olduğu yerde; nemelazımcılık,kadercilik her şeye boyun eğiş vardır. .Sivas ve Erzurum Kongreleri’nin amacı,ulusu bu felsefedenkurtarmaktır.Mustafa Kemal, tutsaklığın Türk ulusunun yapısına aykırı olduğunun bilincindedir.Anadolu insanına ulus olma bilincini aşılamaya çalışır. (Osmanlı,imparatorluktur.Uluslar vardır.Bu uluslar, imparatorun uyruğudur.)


Türk toplumu,ulus olma bilincine Cumhuriyet’le erişir.Misak-ı Milli’yle bağımsız,çağdaş bir devletin sınırları çizilir.Bu sınırlar içinde yaşayan tüm toplumlar,Cumhuriyet’in bireyleri olarak yaşamlarını sürdürür; ülkenin kalkınıp gelişmesine katkıda bulunurlar.Her birey,yasalar karşısında eşit haklara erişir.Osmanlı’nın yıkılışıyla ağalık,şeyhlik tarihe karışır.Ağalık,şeyhliklerini sürdürmek isteyenlere de fırsat verilmez; çünkü Cumhuriyet, özgürlüğe,toplumsal uyanışa,değişime de yol açmıştır.Mustafa Kemal Atatürk,dünyaya kapalı bir doğu ülkesini; cumhuriyete,aydınlanmaya, uygarlığa,çağdaşlaşmaya adım adım hazırlar.”Ama  ya Atatürk’ün büyüklüğünü anlamayan vatan kardeşlerimiz ?Onların anlamaması yetişmelerinden,telkinlerden kaynaklanıyor.Böyle yetiştiriliyorlar.Oysa tarihimizi bilseler,düşünseler,kafalarına yerleştirilen önyargıları,yanlış bilgileri aşabilseler onlar da bu büyüklüğü benimseyecek,Atatürk’ün Allah’ın bir lütfu olduğunu anlayacaklar” (Özakman,2010,s.9) 

Doksan dördüncü kuruluş yıldönümünü kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti,”20.yüzyılın geniş kapsamlı birçok devrimsel atılımları içinde tek başarılı olanıdır.Bu devrimin öncüsü,mimarı,uygulayıcısı olan Mustafa Kemal Atatürk de başka devrimcilerle hiç karşılaştırılamayacak bir biçim ve ölçüde,yalnız kendi ulusunun değil,tüm uygar insanlığın kalıcı sevgi ve saygısını kazanan tek büyük kişilik olarak belirmiştir.Evet,20.yüzyıla damgasını vuran devlet ve siyaset adamı,hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Atatürk’tür”(Ozankaya,1994,s.1). Cumhuriyete giden yolu, Kurtuluş Savaşı’nı başlatarak, O açar.

İnsanca yaşamak için yapılır; İnönüler, Sakaryalar, Dumlupınarlar...30 Ağustos 1922’de mezar olur düşmana Anadolu. Mehmetçik sel olur dokuz günde Afyon’dan İzmir’e akar.İzmir’e girişimiz,zaferin çabukluğu,geniş ve kesin neticeleri itibariyle bütün dünyada büyük hayret yaratan bir psikolojik ortama rastlar.Yunanlılar,bozgundan sonra Anadolu’dan çekilme koşuluyla ateşkes için İngilizler ’e başvururlar...3Ekim 1922’de Mudanya Konferansı başlar.Konferansta İngiltere’yi General Harrington,Fransa’yı General Charpy,İtalya’yı da General Mombelli temsil ediyordu.Ateşkes Sözleşmesini 11 Ekim 1922 sabahı saat 6’da imza ettik.(İsmet İnönü,Lozan Antlaşması,29-46)  Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli de Lozan’da atılır.Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 günü imza edilir.İmza törenleri uygar bir ölçüde ve Türkiye için onurlu bir biçimde düzenlenmiş ,neticelenmiştir.(ade.s.67)


Lozan Antlaşması,Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yolunu açar.Mustafa Kemal Atatürk,28 Ekim 1923’te bazı arkadaşlarını (Fethi Bey,İsmet Paşa,Kazım Özalp Paşa,Halit Paşa,Kemalettin Sami Paşa,Fuat Bulca,Ruşen Eşref  Ünaydın...) yemeğe davet eder.Yemekte,”Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz !”der.

29 Ekim Pazartesi,Halk Partisi grubu toplanır. Gündemde hükümet krizi vardır. Söz alan milletvekilleri Gazi'nin neden meclise gelip fikrini söylemediğini sordular. Bu aşamada önceki gece Köşk’te yapılan plan uygulamaya kondu. Gece sofrada bulunanlardan Kemalettin Sami Paşa, hükümet krizini çözmek için Mustafa Kemal'in görevlendirilmesini istedi.

Mustafa Kemal, toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktı ve şunları söyledi; "Efendiler! Bakanlar Kurulu seçiminde görüş ayrılıklarının hasıl olduğu anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım çözümü arz edeceğim."

Krizi çözecek sihirli formül ilk maddede yazılıydı: "Türkiye Devleti'nin Hükümet şekli Cumhuriyettir." Başbakanı atama yetkisi ,Cumhurbaşkanı'na verilecekti. Mustafa Kemal Paşa; meclis, ordu ve partiden sonra  hükümetin de başkanı olacaktı. Cumhuriyet’e karşı olan kimi milletvekilleri,padişah taraftarıydı.Bazıları halifeye yürekten bağlı tutucu kişilerdi. Cumhuriyet'in dinsizlik getireceğinden endişeliydiler.

Bir saatlik süre dolunca grup yeniden toplandı. Mustafa Kemal Paşa salona sessiz adımlarla girdi. Kendinden emin gözüküyordu. Kürsüye çıktı ve şunları söyledi:

Muhterem arkadaşlar, hallinde müşkülata düştüğünüz meselenin sebep ve bağlantılarının, bütün arkadaşlarca anlaşılmış olduğu kanaatindeyim. Hepinizin topluca Bakanlar Kurulunu seçmeye mecbur olmanızda görülen müşkülatın halli zamanı gelmiştir. Görülüyor ki, bu usul bazen birçok karışıklıklar doğuruyor. Yüce kurulunuz bu müşkülün halline beni memur kıldınız. Ben de bu arz ettiğim kanaatten ilham alarak düşündüğüm şekli tesbit ettim. Onu teklif edeceğim. Teklifim kabule değer bulunursa kuvvetli ve kendi içinde tutarlı bir hükümet teşkili kabil olacaktır. Devletimizin şekil ve mahiyetini tespit eden ve hepimiz için gaye olan Anayasamızın bazı noktalarına açıklık getirmek lazımdır. Teklifim şudur:"dedi ve sonra teklifi okuması için elindeki kâğıdı kâtip beylerden birine uzatarak kürsüden indi. O daha kürsüden inerken kâtip ilk maddeyi okudu: "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyettir."


Rauf Bey ve diğer muhalif ağır toplar Ankara dışındaydılar. O an mecliste olan muhaliflerin itirazları zayıf kaldı. Çıkıp konuşan vekiller genelde ilk şaşkınlıklarını dile getiriyor, süreci yavaşlatmak için fikir beyan ediyorlardı. Paşa grubun ilk sırasında oturuyor, konuşulanları birer birer not alıyordu. Bu notları daha sonra Nutuk'ta yayınlanır. Hilafet taraflarını rahatlatacak çözüm,Anayasa’nın 2. Maddesi olan  "Türkiye Cumhuriyeti'nin dini İslam'dır" maddesidir. Kemal Paşa 2. Maddeyi istemeyerek onaylamış;ancak “Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyettir” . garantilemiş oldu.(1.madde) (1928 yılında;  devletin dini İslam'dır ifadesini Anayasa'dan çıkarıldı)


Milletvekilleri krize çözüm beklerken Cumhuriyet önerisiyle karşılaştılar. İpler meclisten yeni seçilecek cumhurbaşkanının eline geçecekti. Kimin seçileceğini de istisnasız herkes biliyordu: Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri. Rauf Bey ve diğer muhalif ağır toplar Ankara dışındaydılar. O an mecliste olan muhaliflerin itirazları zayıf kaldı. Çıkıp konuşan vekiller genelde ilk şaşkınlıklarını dile getiriyor, süreci yavaşlatmak için fikir beyan ediyorlardı.

Paşa grubun ilk sırasında oturuyor, konuşulanları birer birer not alıyordu. Bu notları daha sonra Nutuk'ta yayınladı.


Grup anayasa değişikliğini önce tümden sonra madde madde oylayıp kabul etti. Şimdi sıra Anayasa komisyonu ve genel kuruldaydı. Anayasa değişikliği mecliste apar topar Adalet Komisyonu'na gönderildi. Komisyon 1 saat içinde teklifi, "acil görüşülmesi istemiyle" genel kurula sevk etti. Normalde haftalar alacak işlemler birkaç saat içinde halledilmiş ve değişiklik meclise getirilmişti.

Genel kurulda söz alan vekiller artık itiraz etmediler. İşin ilginci, 287 vekilli mecliste sadece 158 vekil hazır bulunuyordu. Muhalifler oylamaya katılıp red vermektense gelmemeyi tercih etmişlerdi. Bu yüzden anayasayı değiştirmek için gerekli çoğunluk neredeyse sağlanamıyordu. Durum anlaşılınca o güne kadar meclise hiç gelmemiş 9 mebus apar topar Ankara'ya çağrılıp yemin ettirilmişti. Böylelikle yeterli çoğunluk mecliste hazır bulundu ve oylamaya geçildi.

Başkan kabul edenleri sordu; bütün eller havaya kalktı. Anayasa değişikliği saat 20.30'da 158 üyenin tamamının oyuyla, "Yaşasın Cumhuriyet!" nidaları eşliğinde kabul edildi. Türkiye artık bir Cumhuriyet'ti.

Başkan kabul edenleri sordu; bütün eller havaya kalktı. Anayasa değişikliği saat 20.30'da 158 üyenin tamamının oyuyla, "Yaşasın Cumhuriyet!" nidaları eşliğinde kabul edildi. Bir de Cumhurbaşkanı seçilmeliydi. Cumhuriyetin ilanından sadece 15 dakika sonra, cumhurbaşkanının hemen seçilmesi teklif edildi. Aday yoktu aslında. Gizli oylamada mebuslar istediği vekili yazmakta serbesttiler. 158 mebusun tamamı  oy birliğiyle Gazi Mustafa Kemal'in adını yazmıştı.


29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in bayrağı dalgalanır. tek başına, bağımsız bu gökyüzünde. Savaştan sonra, emperyalizmin kıskacından kurtulmuş, tam bağımsız bir devlet kurulur. Bu devlet, cumhuriyet ilkeleriyle gelişir, kalkınır, yücelir…


Cumhuriyet Dönemi

Atatürk’ün “Benim en büyük eserim” dediği Cumhuriyet’in 94. yıldönümü.
Cumhuriyet’in sabır taşını çatlatacak bir kararlılık, olağanüstü bir savaşım ruhu ve bilinciyle kurulduğunu en iyi ortaya koyan yapıt, Nutuk’tur.94. yılda bu büyük yapıta nasıl bakacağız? Cumhuriyet ’in Bilim ve Teknoloji ekinin ikinci sayfasında Atatürk’ün şu sözü yer alır:

“Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek değerler olduğunu ileri sürmek, aklın ve bilimin gelişimini yadsımak (inkâr etmek) olur... Benim Türk ulusu için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, benim manevi mirasçılarım olurlar. Mustafa Kemal,19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak Cumhuriyet’in temellerini atar.

Ali Naci Karacan, antlaşmanın imza törenini ‘Lozan’ adlı yapıtında şöyle anlatmaktadır:

23 Temmuz sabahı Lozan Palas’ta uyananlar bir gece içinde otelin, barış şerefine gelin gibi donatıldığını görerek şaşakaldılar. Büyük girişten holün sonundaki pencerelere, koridorlara kadar her tarafa bayraklar asılmıştı. En göze çarpan köşelere dostluk belirtisi olarak kırmızı-beyaz bir Türk armasıyla mavili beyazlı bir Yunan arması takılmıştı.

Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yolunu açar. Mustafa Kemal,28 Ekim 1923’te bazı arkadaşlarını (Fethi Bey, İsmet Paşa, Kazım Özalp Paşa, Halit Paşa, Kemalettin Sami Paşa, Fuat Bulca, Ruşen Eşref Ünaydın...)yemeğe davet eder. Yemekte,”Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz !”der.29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in bayrağı dalgalanır. tek başına, bağımsız bu gökyüzünde. Savaştan sonra, emperyalizmin kıskacından kurtulmuş, tam bağımsız bir devlet kurulur. Bu devlet, cumhuriyet ilkeleriyle gelişir, kalkınır, yücelir…
İnsanca yaşamak için yapılır; İnönüler, Sakaryalar, Dumlupınarlar...30 Ağustos 1922’de mezar olur düşmana Anadolu. Mehmetçik sel olur dokuz günde Afyon’dan İzmir’e akar. İzmir’e girişimiz, zaferin çabukluğu, geniş ve kesin neticeleri itibariyle bütün dünyada büyük hayret yaratan bir psikolojik ortama rastlar. Yunanlılar, bozgundan sonra Anadolu’nun tahliyesi şartıyla mütareke teklifi için müracaat fikrine gelmiş bunu İngilizlere söylemişlerdir...3Ekim 1922’de Mudanya Konferansı açıldı. Konferansta İngiltere’yi General Harrington, Fransa’yı General Charpy, İtalya’yı da General Mombelli temsil ediyordu. Mütarekenameyi 11 Ekim 1922 sabahı saat 6’da imza ettik.(İsmet İnönü, Lozan Antlaşması,29-46)  Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli de Lozan’da atılır. Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 günü imza edilmiştir. İmza törenleri medeni ölçüde ve Türkiye için şerefli bir şekilde tertip edilmiş, neticelenmiştir.(ade. s.67)



Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yolunu açar. Mustafa Kemal,28 Ekim 1923’te bazı arkadaşlarını (Fethi Bey, İsmet Paşa, Kazım Özalp Paşa, Halit Paşa, Kemalettin Sami Paşa, Fuat Bulca, Ruşen Eşref Ünaydın...)yemeğe davet eder. Yemekte,”Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz !”der.29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in bayrağı dalgalanır. tek başına, bağımsız bu gökyüzünde. Savaştan sonra, emperyalizmin kıskacından kurtulmuş, tam bağımsız bir devlet kurulur. Kurulan bu devletin temel ilkeleri cumhuriyetçilik laiklik ulusçuluk, halkçılık, devrimcilik devletçiliktir. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz devrimcilik ve laikliktir. Özellikle bu ilkeler doğrultusunda ulus olma özelliğini kazanmış; teokratik yapıdan demokratik yapıya geçilmiş böylece ekonomik ve politik bağımsızlığa erişilmiştir. Geniş anlamıyla Atatürk bağımsızlığı siyasal, mali, ekonomik, adli, kültürel ve askeri bağımsızlıktır. Bu düşünceyle sömürülen yoksul Doğu insanına, yeni bir ruh, yeni bir biçim, yeni bir yön verilir. İmparatorlukla birlikte, medrese ve ulema düşüncesi de tarihe karışır. Ne yazık ki günümüzde medrese düşüncesi yeniden filizlenmiştir. Genç dimağları şeriatçılık suyuyla yıkayıp ümmetçiliğe doğru kaydırmak isteyenler vardır. Medrese düşüncesinin egemen olduğu kimi çevrelerde Atatürk devrimlerinin yerini nurculuk ilkeleri almaktadır. Böyle yetişen gençler, elbette ekonomik emperyalizmin bir ahtapot gibi ülkeyi sardığını algılayamayacak, dünyadaki gelişmelerden ve yeni sömürü sisteminden habersiz olarak yetişecek, ülkenin ilerlemesini, kalkınmasını bir orta çağ görüsü olan ümmetçilikte arayacaktır. Şeriatçı yapı ümmetçiliğe yol açar. Demokrasiyle şeriat bağdaşmaz; çünkü şeriatta farklı düşüncelere yer yoktur. Dogmatiktir. Ümmetçi toplum, belli çerçevenin dışına çıkamaz; araştırmaz, incelemez, irdelemez. Düşünceleri, aklın süzgecinden geçirmez. Türkiye’yi diğer Müslüman ülkelerinden ayıran Atatürk’ün açtığı aydınlık yoldur. Bu yoldan sapmak, ülkemizi çıkmaz sokaklara taşır. Müslüman ülkelerin hangisinde Türkiye ölçüsünde uygarlık, çağdaşlık, demokrasi, özgür yaşam vardır. Bu yaşam tarzını Atatürk’e ve onun devrimlerine borçlu olduğumuzu unutmayalım. Arap ülkelerinin düştüğü duruma düşmememizin nedeni, Atatürk Cumhuriyeti’nin aydınlığıdır. Cumhuriyetin değerini ”Cumhuriyet” adlı yapıtında Turgut Özakman şöyle vurguluyor:

Sevgili gençler!
Cumhuriyetin ne kadar büyük nimet olduğunu anlamak için Afganistan’ı, Irak’ı, İran’ı, Pakistan’ı, Emirlikleri, Suudi Arabistan’ı, Mısır’ı, Libya’yı, Tunus’u, Cezayir’i, Fas’ı Müslüman Afrika’yı düşünün.

Cumhuriyetin önünde hazır bir model yoktu. Yolunu düşünerek, arayarak, deneyerek açtı. Şartlardan, ihtiyaçlardan, imkânlardan, tarihten yararlandı. Para yok, kredi yok, yetişmiş yeterli sayıda elaman, uzman yok, araç-gereç yok. Osmanlıdan borca batık bir miras kalmış.

O altın kuşağın iki gücü vardı sadece: Akıl ve yurtseverlik. Bu iki güçle yola çıktılar. Mucizeler yarattılar.

“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler geleceğimizin gülü, yıldızı, talih ışığısınız. Memleketi asıl aydınlığa sizler boğacaksınız. Ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Kızlarım, çocuklarım, sizlerden çok şeyler bekliyoruz.”

Durdu, sordu:”Çok çalışacaksınız değil mi?”
Çocuklar avaz avaz bağırdılar: “Söz!”
Arkadaşlarımla birlikte ne yaptıksa sizler için yaptık. Sizin mutluluğunuz onurunuz için yaptık. Başınız dik gezin, kimsenin kulu kölesi olmayın diye yaptık. Bir daha bu acı günleri yaşamayın diye yaptık. Ödülümüz sizin temiz, güzel sevginizdir.”


Fevzi Paşa’nın gözleri yaşardı.


Cumhuriyet’in İlkeleri
Cumhuriyet’in ilkeleri, çağdaşlaşma yönünü belirleyen ve Atatürk Devrimleri'ne temel teşkil eden fikir ve düşüncelerdir. 1937'de çıkarılan bir yasayla 1924 Anayasası'na eklenir.
Atatürk İlkeleri, çağdaşlaşma yönünü belirleyen ve Atatürk Devrimleri'ne temel oluşturan fikir ve düşüncelerdir. Bu düşüncede; tarikatlara, tekkelere yer yoktur. Atatürkçü Düşünce Sistemi içinde birbirine bağlı bir bütün oluşturan Atatürk İlke ve Devrimleri, Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırabilmek için bilimsel düşünceyi esas alan aklın ve mantığın çizdiği yollardır. Bu nedenle Atatürk İlke ve Devrimleri’nin temelinde yapıcı olup doğruya ve yararlıya yönelmek vardır
Atatürk İlkeleri, başlangıcından beri Türk Devrimi içinden doğmuş ve onun uygulamalarına yön vermiştir. Bu ilkeler, Atatürk'ün devlet anlayışına egemen olan ulus devlet, tam bağımsızlık, ulusal egemenlik ve çağdaşlaşma hedefinden kaynaklanmaktadır.
. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerini bilim adamları iki başlıkta toplarlar: Temel ilkeler ve bütünleyici ilkeler
 Temel ilkeleri laiklik, cumhuriyetçilik, ulusçuluk, halkçılık, devrimcilik, devletçiliktir. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz devrimcilik ve laikliktir. Devrimcilik ilkesiyle eskimiş, yıpranmış, çağdışı kalmış Osmanlı kurum ve kuruluşları atılmış; yerini Cumhuriyet kurumları almış, Türk toplumunun giyim kuşamı, özetle yaşam tarzı, düşünce yapısı çağın gereklerine uyarlanmıştır. En önemlisi tembellik yuvaları olan tekkeler, zaviyeler kapatılmış; tutucu çağ dışı tarikatların buralarda yuvalanması önlenmiştir.

2017 yılında Cumhuriyetin İlanının 94. yılını kutluyor olacağız. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet yönetimi ilan etmesinden bu yana tam 94 yıl geçti


Cumhuriyet Bayramı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet yönetimi ilan etmesi anısına her yıl 29 Ekim günü Türkiye'de ve Kuzey Kıbrıs'ta kutlanan bir ulusal bayramdır.

29 Ekim 1923'te TBMM, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (1921 Anayasası)’nda yaptığı değişiklikle, devletin yönetim biçimini cumhuriyet olarak ilan etmiştir. Aynı gece bu ilan, atılan 101 pare top ile kutlanmıştır. 1924 yılında ise cumhuriyetin ilanı şenliklerle kutlanmıştır.

2 Şubat 1925'te, Hariciye Vekâleti’nce (Dışişleri Bakanlığı) düzenlenen bir kanun teklifinde 29 Ekim'in bayram olması önerilmiştir. Bu teklif Meclis Anayasa Komisyonu tarafından incelenmiş ve 18 Nisan'da karara bağlanmıştır. 19 Nisan'da ise teklif TBMM tarafından kabul edilmiştir. 628 sayılı bu kanun ile 29 Ekim, 1925'ten itibaren ülke içinde ve dış temsilciliklerde bayram olarak kutlanmaya başlamıştır.

Cumhuriyet Bayramı'nın kutlandığı ülkelerde 28 Ekim öğleden sonra ve 29 Ekim tam gün olmak üzere bir buçuk gün resmî tatildir. 29 Ekimlerde stadyumlarda şenlikler yapılır, akşam ise geleneksel olarak fener alayları düzenlenir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin onuncu yılı kutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10. Yıl Nutku'nda, bu günü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir

Atatürk Cumhuriyeti; laik, çağdaş, sosyal bir hukuk devletidir. Türk Devrimi’nin ürünüdür. İnsan hak ve özgürlükleri temeline dayalı, bu yolda tüm uygar insanlığa örneklik edecek bir başyapıt değerindedir. Bu baş yapıtı, her türlü sömürgeci, bölücü anlayış ve düşüncelerden korumak, Türk ulusunun hem de tüm uygar ulusların üniversiteleriyle, bilim, düşün ve sanat çevreleriyle üzerlerine düşen bir insanlık görevidir. Çünkü Cumhuriyet; özgürlüktür, kardeşliktir, erdemdir. Tasada, kıvançta ortak olmaktır. Bu ülkede yaşayan her birey, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’e gönülden bağlanmalı; cumhuriyetin temel ilkelerinden, değerlerinden sapmamalı ki bu başyapıt sonsuza değin yaşasın, ışığıyla ülkemiz aydınlansın. Gelecek kuşaklar, böyle aydınlık bir ülkede huzurlu, mutlu yaşasınlar.

Hüseyin Başdoğan 

Kaynakça:
1.Ali Naci Karacan, Lozan
2.Andrew Mango, Atatürk
3.Falih Rıfkı Atay, Çankaya
4.İsmet İnönü, Lozan Antlaşması
5.Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı
6.Sabahattin Selek, Milli Mücadele
7.Turgut Özakman, Cumhuriyet
 8.bugraderci.blogspot.com/2014/10/anlatlmayan-hikâye-cumhuriyet-nasl-ilan.htm
9. http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=648
10.Paul Dumont (1999). Kemalist İdeolojinin Kökenleri. Jacob M. Landau (Yay. Haz.) (1999). Atatürk ve Türkiye'nin Modernleşmesi, İstanbul: Sarmal, ISBN 975-8304-18-6 (s. 49-72) içinde. s.53.

Elinizi tutan yok gösterin samimiyetinizi ve yiğitliğinizi
AKP  Genel Başkanı ERDOĞAN'ın; İstanbulun bugün getirilmiş olduğu imar kirliliğini ve talanını kast ederek, “İstanbul'a ihanet edildi,bu ihanette benim de payım var,ben de İstanbul'a ihanet ettim” demesi üzerine CHP ve AKP arasında başlayan ihanet ve vatan hainliği tartışmaları havada uçuşuyor.

AKP sözcüleri diyorlar ki; genel başkanımız bir yiğitlik yaptı ve İstanbul'a kendisinin de ihanet ettiğini samimi bir şekilde itiraf etti,genel başkanımızın bu yiğitliğini niye başka yönlere çekiyorsunuz.

Evet doğrudur, insanların ve politikacıların,ülkeye hizmet ederlerken yapmış oldukları kötülükleri,hataları ve ihanetleri,itiraf ederek sorumluluklarını kamuoyu önünde kabul etmeleri, bir erdemdir,faziletli bir davranıştır ve yiğitliktir.

Ancak, bu itirafın; samimi olması,insanların gazını almaya yönelik sözde kalan kuru bir laftan ibaret kalmaması gerekir.

Tayyip Bey'in İstanbul'a yönelik ihanet itirafını da,bu çerçevede değerlendirmek gerekir.Tayyip Bey, bu itirafında samimi olduğunu,bu itirafının;halkın gazını almaya ve yandaşlarınca kendisine yiğitlik payesi verilmesine,seçimlerde vay be ne yiğit insanmış,korkusuzca suçunu itiraf etti,içi neyse dışı da oymuş dedirtmeye yönelik olmadığını ispat etmek zorundadır.

Meşhur bir söz vardır,”ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”

Biz de bundan sonra, her türlü yetkiyi elinde bulunduran, verdiği bir emrin demiri kestiği,kendisinin haberi olmadan bu ülkede bir kuşun dahi uçamadığı kadar güçlü olan Tayyip Bey'i izlemeye devam edeceğiz ve bundan sonra ortaya koyacağı icraatlarıyla ve eylemleriyle,İstanbul'a yönelik itirafında gerçekten samimi olup olmadığını,bu itirafıyla gerçekten yiğitliği,erdemli ve faziletli bir davranış sergileyen bir politikacı profilini hak edip etmediğini hep birlikte göreceğiz.

İstanbul'a yönelik ihanet itirafında samimi olup olmadığını,bundan sonra İstanbul'a ihanet etmeyeceğini göstermesi ve ispatlaması için, Tayyip Bey'in önünde çok büyük bir imkan ve sınav bulunmaktadır. O da Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesinin yaklaşık 900 dönümlük yüzlerce ağacı barındıran,Bakırköy'ün olduğu kadar, tüm İstanbul'un can damarı, akciğeri ve soluklanma alanı olan arazisidir. Basında yer alan haberlere göre İstanbul'un değerli arazilerini,yeşil alanlarını,deprem toplanma merkezlerini parsel parsel paylaşan ve buralara gökdelenler, rezidanslar ve alışveriş merkezleri yaparak kendilerine rant elde eden rantiye çetesi, şimdi de Bakırköy Akıl Hastanesinin bu yeşil alanına gözlerini dikmiş ve imar planı değişikliklerine başlamışlar bile.

Evet Sayın ERDOĞAN; ihanet itirafınızdan sonra, bu itirafınızda gerçekten samimi olup olmadığınızı, sadece kuru bir  lafla ve  beyanla değil, somut bir eylemle de göstermeniz gereken ilk ve çok önemli bir sınavın eşiğindesiniz.Hadi bakalım, Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesinin 900 dönümlük yeşil alanını rantçıların talanından kurtararak Bakırköylülere ve tüm İstanbullulara kazandırarak, samimiyetinizi,yiğitliğinizi ve İstanbul sevginizi gösteriniz.

26/10/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güner Yiğitbaşı

NASIL BİR ÖĞRETMEN 
Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 10)
“Eğitim Öğretimde Öğretmen bir araçtır” “Öğretmenler ders anlatan değil, öğrenenin sorunlarına yardım eden, bu sorunları çözmek için yetki bilgileri nereden bulacağı, nasıl kullanacağı konusunda ona yol gösteren bir insan olmalıdır”. “…üzülerek söylüyorum, eğitim fakültelerimizde ve diğer fakültelerde gerekli fakültelerde öğretmen yetiştirilmiyor…”  “Özellikle, öğretmen bilimsel eğitim almış olmalıdır ki aldanmasın, öğrencilerini de aldatmasın, yarın onlar aldatıldım türküsü de söylemesin”. AKP nin 15 yıldan beri çağdaşlıktan çıkarmaya çalıştığı eğitim öğretimimizdeki yozlaşma ve gerileşmeyi, eğitim öğretim uzmanlarının objektif olarak anlattıkları görüşlerini yansıtmaya devam ediyoruz. M. Eğitim Bakanlığının, okulların nasıl bir çağ dışı yönetimle yönetilip yönlendirildiğini, bile bile bunu yapıp en sonunda da, “Milli Eğitimde, kültürde başarılı olamadıklarını” söylemeleri, insana üzüntü veriyor. Konu çocuklarımızın ve de yurdumuzun geleceği olduğuna göre, bu konuda asla çağ dışı uygulama ve söylemlere yer vermemeliyiz. O nedenle bir an önce bu çağ dışı uygulamalardan kurtulmalıyız.Çankaya Belediyesi, Eğitim-İş Ankara 1 ve 2 nolu Şubeler, Tüm Öğretim Elemanları Derneği ve Ulusal Eğitim Derneğince birlikte düzenledikleri “Eğitimimizin Son 15 Yılı ve Seçeneklerimiz” konulu sempozyum (bilgi şöleni) yapıldı. Sabahtan akşama üç bölüm halinde devam eden sempozyumun konuşmaları uzun olduğu için, ayrıca konuşmacılar,  gerileyen eğitimimiz konusunda çok önemli açıklamalarda bulunduklarından, bu konuşmaları kısaltmaya kıyamadık, biz de bu konuşmaları tüm olarak bölüm bölüm sunacağız.  Ancak, 280 kişilik salonda ne yazık ki 85-90 kişi dinleyici olarak bulunuyordu. (Önceki yazılarda salona 500 kişilik denmişti ama aslında salon 280 kişilikmiş, düzeltiyoruz).Bu güzel konuşmaların çok az kişiyle dört duvar arasında kalmasını istemedik, okuyucuya sunmak için emek sarf ederek yazıya döktük.
7 Eylül 2017 günü Çağdaş Sanatlar Merkezinde yapılan sempozyumda, 15 yıllık eğitimimizin gerileyen süreci üç bölümde incelendi.
Daha önceki yazılarımızda birinci ve ikinci bölümleri sunduk. Üçüncü oturumda “Biz Ne İstiyoruz” başlığı altında konuşmalar yapıldı. Bu bölümde konuşmacı olarak Nasıl Bir Eğitim İçeriği konusunu Prof. Dr. Semih Koray (Bilkent Ünv. Öğretim Üyesi); Eğitim Teknolojilerinden Nasıl Yararlanmalıyız konusunu Prof. Dr. Soner Yıldırım (ODTÜ Bil. ve Öğr. Tek. Böl. Baş. Mazeretinden dolayı katılamadı); Nasıl Bir Öğrenme Ortamı konusunu Prof. Dr. Recep Akdur (Anka. Ünv. E. Öğretim Üyesi)sunumuyla açıkladı.
Sempozyumun son bölümünü yöneten Suay Karaman, son konuşmacısı olarak, (Hacetp. Ünv. E. Öğr. Nasıl Bir Öğretmen konusunda şu konuşmayı yaptı:
Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 10)
Üyesi Hüseyin Başar’a söz verdi, Başar sunumunun konusu olan
“- Diğer konuşmacı arkadaşlarımız bir durum betimlemesi yapmaya çalıştırlar, bu gerekliydi de çünkü öğretmen bir araçtır, bir aracın hangi durumda kullanılacağı bellidir. Belli durumlar için de belli araçlara ihtiyaç vardır, her aracı her yerde kullanamayız. O zaman kendi durumumuzu ortaya koyalım, bu durumda nasıl bir öğretmen gerekir, sorusunu yanıtlamaya çalışalım.
Hani “çatıdan indiremiyoruz” diye Nasrettin Hoca’nın yanına geldikleri zaman, ne demişti Hoca, “kolay, beline bir ip bağlayın çekin”. Hocaya:
“-Deli misin adam, çatıdaki adamın beline ip bağlayıp çekersek düşer ölür” demişler. Hocanın yanıtı çok güzel:
“-Valla ben geçen sefer bir adamın beline bir ip bağlayıp çekerek kurtardım, ama çatıda mıydı, kuyuda mıydı unuttum” demiş.
Şimdi biz bakalım, çatıda mıyız, kuyuda mıyız bir görelim, çatıdaysak neye ihtiyacımız var, kuyudaysak nasıl bir öğretmene ihtiyacımız var.
Ülkemizin bugün içinde bulunduğu durum hepimizin bildiği bir gerçektir.  Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Yani basit bir anlatımla bir anımı paylaşayım. 80 li yılların sonunda, beni Batman’dan Diyarbakır’a getiren arabanın şoförü, Batmandan Malabadi Köprüsüne geldiğimiz zaman, yaklaşık 30 km üzerinde bir yoldu o zaman. Şöyle dedi bana,”Batman’dan çıktık, bu kadar süre içinde bir kenarından gidiyoruz. “Bu derenin bir kenarındaki arazilerin tamamı bir ağanın dedi. Yani o derenin bir derebeyi var. Derebeylik Ortaçağın tipik bir özelliğidir.   Biz 80 li yılların sonunda orta çağı yaşayan bir ülkeyiz, ortaçağ’da yaşamıyoruz üstelik. “Çağ atladık” diyoruz. Gidiyoruz, ilk çağa, taş devrine nerelere gideceğimizi tahmin ediyorsunuzdur, bu gidişle.
Elbette ülkemizin temel gerekçelerine parmak bastı arkadaşlarımız. Bizi aldatmayan bilimsel bilgi yerine insanımızı karanlık düşünceli insanların kuklaları olan ve sakallı, sarıklı bazen da çağdaş giysili aldatıcıların bilim dışı, gerçek dışı safsatalarıyla aldatıyor, yalanlığı ile besliyoruz. Neredeyse 80 yıl önceki Nazım’ın şiiri geliyor insanın aklına,
“…Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
oysa açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız…”
(2)
-Bu kadar karanlık,  gerçekten çok karanlık durumda insanımız-. Gerçekte şöyle bir bakalım dedim, insanımıza. Biz insan olarak düşüncelerimizi oluştururken, kazançlarımızı belirlerken, kullandığımız bilginin türüne pek dikkat etmiyoruz. Bu bilgi bilimsel bir bilgi değilse aldatıcıdır. Kullandığımız bilgi bu anlamda bizi aldatmayan bilgi olmalıdır. Bizi aldatmayan bilginin adı bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi dediğimi şey defalarca yapılmış denemelere karşın, yanlışı aranmış ama bulamamış olan bilgidir. Bilimsel bilgi üretmenin temel yöntemi budur. Bir bilgi tasarlarsanız çeşitli şekillerde oluşturduğunuz bilgi, sonra bunun neresi yanlış diye araştırmalar yaparsınız. Çok şey, yanlışı bulamadığınız zaman da o bilgi için ne deriz Bu bilginin yanlışın bulamadığına göre bu bilgi sahicidir ve bizi aldatmayan bir bilgidir. Kullanmamız gereken bilgi bu, eğitimde de öyle, günlük yaşamımızda da öyle. Bunu kullanmadığınız zaman bizi yanıltıcı bilgiler kullanırız ve yanılırız.
Bana göre, benim düşünceme göre diye başladığımız konuşmalardan tehlikenin içine hemen ilk adımı atarız. Çünkü bana göre, sana göre dediğimiz şeyler görelidir. Sonunda belli bilgi için göreliği taşımaz. Olasılık taşır belki, özellikle sosyal bilgilerde ama görelilik taşımaz.
Eğer bilim konuşurken, tartışırken kullandığımız bilgiler bilimsel bilgiye dayalı değilse, bu bilimsel bilgi de işlek bir akılla bu bilgiyi işleyemiyorsa, bana göre derken bütün yanlışları size sayıp dökebiliriz. Ve biz konuşmalarımızda önce dinleriz karşımızdaki insanları. “Bana göre” diye başladıysa ben şöyle düşünürüm, tamam bunun söyleyeceği bilgilerin bilimsel bilgi olmadığını kabul edeceğim. Yani bu bilgiler, ilginç olabilir, yanlış olabilir, yanıltıcı olabilir. Ama bizim en çok güvendiğimiz bilgiler de budur. Yani birisinin bir söylemini okuduğumuz yazısının değerlendirirken, şeyler bildiklerimizle geçer.
Benim bildiğimi söylüyorsa, n kafamdaki gibi şeyler konuşuyorsa ama bunu tasvip ediyoruz.
Öğretmen eğitimin araçlarından biridir. Bir araç ve onun nasıl olması gerektiği de eğitimin amaçlarına bakar. Eğitsel sonuçlar, eğitsel araçların hangi sonuçlara ulaşmak istiyorsak, bizi o sonuçlara götürücü bir öğretmene ihtiyacımız var. Örneğin bir ülkede okumayan, okusa da okuduğunu anlamayan sadece kendine verilen kitapları okuyan, dinlemeyen, düşünmeyen, her söyleneni yapan, birilerinin kulu kölesi olan sürekli aldatılan insan mı vatandaşlar, insanımsı vatandaşlar olmasını istiyorsak, onun öğretmeni birinden uzak, hurafe ezberlemiş, bir tarikata bağlı, şıhının, mürşidinin kulu kölesi olan, beynini hurafe deposu yapmak dışında kullanmayan biri olmalıdır. Böyle bir öğretmene ihtiyacımız var. Bu öğretmen size çok tanıdık geliyor olmalı. Bu öğretmen vahşi kapitalizmin sömürü araçları içinde baskıcı mı, özgürlükçü mü, haksızlık dolu mu adaletli mi? Emirle yönetilen mi uzlaşılan mı? Dayatmacı mı, seçenekçi mi? Köle mi özgür veya bilinçli insanlar mı, olsun istiyoruz ülkemizde. Buna göre öğretmen seçimimizi yapalım.
Ben hemen herksin nasıl bir öğretmen dediğiniz zaman söylenecek birçok şeyi burada yenilemek yerine, ne yazık ki üzülerek söylüyorum, eğitim fakültelerimizde ve diğer fakültelerde gerekli fakültelerde öğretmen yetiştirmiyor. Öğretmen yetiştiren kurumlarımızda genellikle hiç değinilmeyen tamam bizim gereksediğimiz insan özellikleri bilimsel bir eğitim için öğretmen özelliklerinden değinilmeyenleri pek fazla bilinmeyenleri ulaşınca sizinle paylaşılmaya çalışacağım.
Birinci özellik, öğretmen bilimsel eğitim almış olmalıdır ki aldanmasın, öğrencilerini de aldatmasın, yarın onlar “aldatıldım” türküsü de söylemesin. Ama bu öğretmen bilimsel bilgiyi sadece taşıyan değil, anlayan olmalıdır. İsterseniz çevrenizde paylaşın, mesela birisine sorun, “damlaya damlaya göl olur ne demektir” ya da bakın bu sözün anlamını kendi yaşamında kullanıyor mu? Ben çok az insan gördüm. Kırmızı Başlıklı Kız Masalını biliriz, anlamasak da birileri anlatır; peki bundan ne anladın, dediğimiz zaman, Anladığını söyleyecek, o anlamı yakalayabilecek insan sayısı çok azdır.
Öğretmenlerimizin öğretmenlik sınavlarında okuduğunu anlama başarısının ne kadar düşük olduğunu biz daha iyi biliyoruz. Okuduğunu anlama dinlediğini anlama. Üniversite mezunu iki hanımla birlikte yürüyorum, müezzin efendi ezan okuyor, camide yeterli sayıda hoparlör var, sonuna kadar açılmış ve o da kendini tatmin etmek istercesine bağırıyor. Bütün vahşetiyle haykırıyor. Sizin duyup duymadığınız önemli değil onun için, onlara, hemen fırsatını bulmuşken, dedim ki hanımlara, -şu ezanın sesini birazcık kıssalar da duyacağımız kadar bize seslenseler. Ezan adı üstünde çağrı, bizi çağırsa bizi itmese, iğnelemese- dedim. Hanımların ikisi birden itiraz ettiler, “biz ezanımızı isteriz, ezansız yaşayamayız”,  dediler. Ya size “ezansız yaşayın” diyen oldu mu? Söylediğim birkaç kelimelik bir cümlenin anlamını bile anlayamayan üniversite mezunları olsun istiyorsak, ama onları başka bir öğretmen okutmuş olmalı.
Öğretmen sürekli okuyan ve gelişen biri olmalıdır. Öğretmenlerinize sorun gerçekleri söylesinler, ne kadar okuyorlar. Ben emekli bir insanım, emekli olduktan sonra günlük okuma saatim çoğalttım, çünkü başka zamanlardan ayırabileceğim zamanım olmuştur. Üniversiteyken günde altı saatin altındayken okumuyordum ben. Şimdi yedi saat okuyorum. Acaba öğretmenlerimiz ne kadar zaman buluyorya da istek buluyor, bunun için. “Ben oldum artık tamam, lazım olan bilgileri öğrencilere aktarırım, bu iş biter” mi diyorlar.
Öğretmenler ders anlatan değil, öğrenenin sorunlarına yardım eden, bu sorunları çözmek için yetki bilgileri nereden bulacağı, nasıl kullanacağı konusunda ona yol gösteren bir insan olmalıdır. Biz hala internet çağında öğretmenlerimize ders anlattırıyoruz. “Bu gün dersimi anlattım çok yoruldum” diyor öğretmen. Bu anlamda belki öğretmenin adını da değiştirmemiz, “kolaylaştırıcı” yapmamız lazımdır. Eğitimin kolaylaştırıcısı; öğretmen öfke, nefret, kin gibi yıkıcı duygular taşımamalı ve bunu öğrencilerine taşıtmamalıdır. Velev böyle yetiştirdiğimiz insanları yarın bu duygularını toplum üzerinde de sergiler. Vurur, kırar, bozar, kırdırır, öldürür, dağıtır, yakar, yıkar öfkenin, nefretin, kinin götüreceği yer böyle bir sonuçtur.Topta şiddet var”, diyoruz, nerede yok ki. Ve çocuğumuzu şiddetle yetiştiriyoruz. Baba bile, “oh benim oğlum vur vur” diyor.
Öğretmen…….. suçlu çocuk yoktur, suçu toplum hazırlar ve işler. Bir insanın suç işlemesinde hepimizin az y da çok payı vardır. O nedenle çocuğun suç işlediği zaman cezalandırılması yerine, öğretmen bunun kaynaklarına iner ve öğrencinin bu gereksinimini gideren bir tutum sergileyebilmelidir. Biz bilinçli birey yetiştirmeliyiz, bilinçli birey, ne yaptığını bilen, ağzından çıktığını kulağı duyan, sorumluluk almaya hazır, o davranışların hangi sonuçlara yol açacağını, hangi sorunların kendisine ne getireceğini bilen insan bilinçli insan z. Bilinçsiz bir kişi, insanı başkalarının kölesi yapar.
Eğitimimizin son 15 yılı ve seçeneklerimiz sempozyumu (Bölüm 10)
Öğretmen öğrencilerine her şeyden önce dinlemeyi öğretmelidir. Bir insana dünyaya geldiğinden sonra ilk öğretmemiz gereken şey dinlemektir. Çünkü dinlemezsek öğrenemeyiz. Dinlemezsek, tabi bunu yapmak için de öğretmen öğrencilerini dinlemelidir, veliyi dinlemelidir, veliyi dinlemelidir, öğretmen arkadaşlarını dinlemelidir, başkalarını dinlemelidir.
O televizyonlarda gördüğünüz küçücük küçücük oturumlarda üç kişi koyuyorlar, üçü birden konuşuyor. Birisi tam bir cümle söylüyor, cümlenin bitmesini bekliyorsunuz, bir an oluşacak öyle hemen araya giriyor, tıpkı kuyrukta araya giren insanlar gibi. Bu gün birçok üniversitelerde sade uyguladığımız uygulamalarla bu öğretmeni yetiştirmeyi hayal bile edilemez. Eğitimi ne olduğunu bilmeyen insanların öğretmen yetiştirebilmesi mümkün değildir.
Eğitim değdiniz bir olay 15 parçadan oluşan bir bütündür. Bu bütünün daha birinci adımı bilgi edinmektir ve bu birinci adımı bile doğru dürüst yerine getiremiyoruz. Her bilgi edinme işin savsaklatıyoruz, hem de bilimsel bilime safsata deyip geçiyoruz. Eğitimin ne olduğuna ilişkin bir sunumumu 20 Ekimde TOP Üniversitesinin en tort etkinliğinde işlemeye çalışacağım. Umarım eğitimci arkadaşlarımızı, özelikle çalışan arkadaşlarımızı onlarla birlikte buluşma şansını yakalarız. Bununla salonumuzdaki dinleyicilerin çoğunluğunu oluşturan emeklilerimize haksızlık etmek istemiyorum. Herhalde on kişilik on beş kişilik salonlarda kendi kendimizle konuşup dinlemeyiz”.
Bizzat Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın da “eğitim ve kültürde başarılı olamadıklarını” kabul edip açıkladığı gibi ve konularında her biri ayrı uzman olan yukarıda ve önceki sunumlarında uzmanların açıkça anlattıkları gibi, M. Eğitimin her alanında ne kadar yetersiz, başarısız ve geri olduğumuz genişçe açıklandı. Ayrıca çağ dışı, laiklik dışı uygulama ve eylemleri, laik devletimize ihanete varan eylem ve ihmalleri uzmanların sunumlarında üzüntüyle gördük. Ülkelerin kalkınması aydınlanması, çağdaşlaşması için mutlaka laik ve bilimsel eğitimin şart olduğunu bilmemiz gerekir. Sempozyum süresince, iktidarın da 15 yıldır uygulamaya çalıştığı bilim dışı, laikliğe aykırı devlet organlarındaki dinsel uygulamalardan vazgeçmesi gerektiği konusunda endişeler dile getirildi.
SON

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR
 (1)Sempozyum nedir? Belli bir konuda, çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen, bilimsel ağırlıklı toplantı

(2)Ellerinize ve Yalana Dair
Bütün taşlar gibi vakarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
insanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgân saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.
Nazım Hikmet Ran

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 1)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 2)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 3)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 4)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 5)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 6)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 7)

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 8) 

Eğitimimizin Son 15 Yılı Ve Seçeneklerimiz Sempozyumu (Bölüm 9)

Cevat Kulaksız

Deyimler Ve Öyküleri (5) - Gündüz Akgül
Sevgili Dostlar
Verdiğimi sözde durarak “Deyimler ve Öyküleri”  dizisinin beşincisini bilginize sunuyorum.
Keyifli okumalar.

25.10.2017
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK
Giyim kuşamına özen göstermiş şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık ”iki dirhem bir çekirdek” sözü kullanılır. Bu yakıştırma ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır.Belki biliyorsunuz bir okka bugünkü ölçülerle 1283 gram tutar.Okkanın dört yüzde birine dirhem adı verilir (Şimdiki gram ile aynı birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi hatalıdır.). Dirhem daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür.Ancak sarraflar dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kullanırlar. Buna çekirdek denir ki toplam 5 santigram karşılığıdır.
Eski devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını toplam iki dirhem bir çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere iki dirhem bir çekirdek yakıştırmasında bulunanlar mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki bizce pek zarif bir nüktedir.

GÜME GİTMEK

Zamanında yeniçeriler suçluları yakalayıp zindana kapatırlarken "Hoooopp gümm!" şeklinde nara atarlarmış. Ancak aynı "kurunun yanında yaş da yanar" atasözünde olduğu gibi bazen zindana atılanlar arasında suçu olmayanlar yani masum kişiler de bulunurmuş. İşte halk suçsuz bir vatandaşın zindana atıldığında günahsız yere hapse götürülüyor anlamında "Adamcağız güme gitti, yazık oldu." demiş.

DEVLET KUŞU KONMAK
Bir rivayete göre, vaktiyle İran"da hükümdarlar öldüğü zaman, bütün şehir halkı sarayın önündeki meydanda toplanırmış. Sarayın balkonundan, adına devlet kuşu denilen bir kuş uçurulur, kimin başına konarsa, o adam ülkeye hükümdar olurmuş.
Gerçi tarihte, gerek İsa"dan önce İran"da yaşayan Medler ve Persler, gerek İsa"dan sonra yaşayan kavimler zamanında, böyle garip bir yolla hükümdar seçildiğini gösterir bir kayıt yoktur; üstelik böyle bir seçim yapılmış olması, mantığa da uygun düşmemektedir. Ama hak etmediği yerlere, şans eseri gelenler için, "başına devlet kuşu kondu" denmesi, yukarıda sözü edilen masaldan gelmiş olsa, yerinde ve anlamlı bir sözdür.

DİNGO’NUN AHIRI

Dingo, İstanbul’un atlı tramvaylar döne-minde (1871-1915) bu kentte yaşamış ve Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi maksemi ile Fransız Konsolosluğu’na ait yapı arasında ahır işleten bir Rum vatandaşımızdır. O dönemde tramvaylar iki atla çekilirken dik Şişhane yoku-şunu çıkabilmek için Azapkapı’dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş. Tramvay bu haliyle Taksim’e kadar gelir, burada koşumundan çıkar-tılan atlar Dingo’nun ahırında bir süre dinlendiril-dikten sonra tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı’ya götürülürmüş. Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından ötürü “Burası Dingo’nun ahırı mı, giren çıkan belli değil” sözü dilimize girip yerleşmiştir.
KAYNAK: Deyimleri açılayan ilgili İnternet siteleri

Osmanlı’dan bugüne göçer kalan bir şey var!
Yıllardır yaşamın benim bilmediğim boyutlara ulaştığını düşünüyorum. Birkaç gün önce Bauhaus’a gittim. Ürün zenginliği karşısında şaşırdım. Yıllardır İstanbul’un azmanlaşmasına şaşkınlıkla bakıyorum. İlkokulu, nüfusu 15 milyon olan bir ülkede okumuşken, bugün 80 milyon olan bir kargaşada ayakta kalmamıza da şaşırıyorum.  
Bauhaus, İstanbul, ya da Türkiye’de bu denli baş döndürücü bir değişikliğin sonuçlarını kestirmek olanaksız. Bu hızlı değişme bir tükenme de olabilir. Özellikle kırılgan ve görgüsüz bir tüketim toplumunda! Değişimin doğasını anlamak için günü gününe yaşayan Göçer Türk’e dönüp bakmak zorunluluğu hissettim. Bozkır Türkleri fırtına gibi yaşamış, Osmanlı İmparatorluğu’na uzanmışlar. Bu yaşamın tarihi günümüze kadar oldukça iyi biliniyor.
Son aşamanın başında, 1920-1938 arasındaki 18 yılda, Türkiye Cumhuriyeti Anadolu ve Trakya’nın, Müslüman ve Türkçe konuşan halkını barındıracak ve koruyacak bir yeni politik çatı olarak kuruldu. Kurtuluş Savaşı’nı yapan Osmanlı ordusu Osmanlı devletinin ordusu idi. Osmanlı devleti ise kuruluş ilkesi olarak, Osman ailesinin malı idi.
Bu mülkiyet üzerinde biraz durmak gerek. Beylik İmparatorluk olunca, aşiret başının adını taşıyarak Osmanlı İmparatorluğu oldu. Gerçi Türk geleneğinde aşiret beyinin adını devlete vermek var. Anadolu’yu fetheden Türklerin kurdukları beylikleri biliyoruz. Devlet Doğu Roma’nın varisi olunca Beylik Osmanlı İmparatorluğu’na terfi etti. Türk İmparatorluğu olmadı. Genelde dünyada imparatorluk coğrafya ve ulusla adlandırılıyor. Roma, Avusturya, Alman, Çin, Rus, İngiliz.
Eriyen Türkler ve ayakta kalanlar
Türkler, bozkırda at oynattıkları zaman çok devlet kurmuşlar. Fazla maddi iz yok. Fakat dünya coğrafyasını harmanlamışlar. Fethettikleri yerleşik ülkelerde, Çin’de, Hindistan’da, İran’da, Arabistan’da erimişler.
O tarihten arta kalanı biliyoruz. Asya’daki Türkler Hristiyan Rus Çarlığı ve Sovyet egemenliğinden daha yeni kurtuldular. Tatarlar Rus idaresinde. Gelişmemiş diğer ülkelerde aydın sınıf, ülkede kalan Ruslar. En büyüğü Kazakistan, bağımsızlığına kavuştuğu zaman, nüfusun %40’ı Rus’tu.
Uygurlar, Batı Türkistan da dâhil, Çin idaresinde. Hindistan’daki Türkler Türkçe konuşmuyorlar. Pakistan’ın dili Urdu. Azerbaycan’da Türkçe konuşanlar İran kökenlidir. Ama dillerine ulusun ‘ana’sı olarak bakıyorlar. Bulgar Türkleri dillerini Slavlaştırdılar ve Hristiyan oldular.
Anadolu’yu fetheden Türkler o zamanki nüfusun onda birini geçmiyordu. Fakat Anadolu’yu Türk dilli yaptılar.
İstanbul’un fethinden önce, Sultan Orhan zamanında Müslüman esirlerden yeniçeri yapmaya başladık. Hacı Bektaş Veli’yi de onlara mürşit seçtik.
Kraliçesi (Hatun’u) olmayan tek imparatorluk
Fatih, fetihlerin Türk göçerleri tarafından yapılamayacağını ve yeni devletin Hristiyanlara da gereksinmesi olduğunu düşünerek, onları kiliseleri ile birlikte imparatorluğun vatandaşı yaptı. Anadolu ve Rumeli’de Rumlar, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar Çerkezler, Balkan Slavlarından bazı gruplar, Arnavutlar Müslüman oldu.
Osmanlı bir Müslüman devleti idi. Bir Türk devleti değildi. Devleti Osmaniye’ye Türk diyen, Avrupalı, Arap ve İranlılardır.  Türkleri etrak-ı biidrak diye tanımlayan ise İstanbul uleması idi. Osmanlı beyleri Hristiyanlardan ordu ve sultan haremi kurdu. Sadrazam yaptı. Ama Valide Sultan Hatun olmadı. Dünyada imparatoriçesi olmayan tek imparatorluk Osmanlı İmparatorluğu’dur. Bu da incelenmesi gereken önemli bir konudur. Ama bizde tarihçilerin tabusudur. 19. yüzyılda Rus Tatarları ve Azerbaycanlılar Türklük ideolojisini canlandırdılar. Osmanlıdan da birkaç kişi katıldı.
“Türkçe konuşan Türk’tür”
Dünya tarihinde ‘Türkçe konuşan Türk’tür’ diyerek ilk Türkiye devletini kuran Atatürk’tür. Cumhuriyetin kurgusu ve dili onun vizyonudur. Ona saldıranlar Türklüğe saldıranlardır. Müslüman Türkiye’yi uygar dünya çerçevesine sokan, Cumhuriyet için savaşanlardır.
Cumhuriyetin olağanüstü reform ve devrimlerinin ülkeye çağ atlattığı kesin olmakla birlikte, toplumun her köşesine eriştiğini savlamak olanaksızdır. Türkiye’de 80 milyon kişi yaşıyor. Bunların içinde Cumhuriyet dâhil, Türk tarihinin herhangi bir aşamasını bilenlerin 40-45 yaştan küçük olanlar arasında olduğunu söylemek olanaksızdır.
Fatih bir imparatorluk varisi
İlkokulda iken 15 milyon nüfus vardı. Atatürk 1938’de öldü. 2. Dünya Savaşı 1939’da başladı. 1946’da dünyanın kaderi ABD’ye teslim edilmişti. 1949’da Türkiye’nin nüfusu şimdiki İstanbul nüfusu kadardı. Bugün söylenenler 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ve Amerika’nın İslam politikasını kavrayamayan ve hesap bilmeyenlerin gevezelikleridir. Anadolu’nun da az okumuş köylüsü büyük kentler yığılınca, aydın burjuva olmadı.
Türkler Doğu Roma’nın mirasçısı oldular. Fatih bir Müslüman olarak değil, bir imparatorluk varisi olarak davrandı. Tuna’ya kadar uzanan topraklardaki bütün toplulukları, din, dil ve ırklarını gözetmeden imparatorluğun vatandaşları yaptı.
Bu bir Romalı hükümdar davranışıydı. Toplumun her alanda deneyi olan vatandaşlara gereksinimi vardı. Felsefe danışmanı Amirutzes olmuştu. İtalya’yı tekrar imparatorluk topraklarına katmak istiyordu. Ona Bazileus diyen Bizanslılar vardı. Rönesans’a açılım yapabilirdi. Kendi portresini yaptırması, tutucu geleneklere kulak asmadığını kanıtlar.
Kaçan şansı, Cumhuriyet umudu yakaladı
Fetih ile Osmanlı’ya Avrupalı olma, Türk’ün göçerlikten çıkması, Türk dilinin bir büyük kültür dili olma şansı açılmıştı. Sultan Cem, babasının yerine geçseydi belki bu gerçekleşebilirdi.
Uygarlık kapısı açılmadı. Avrupa ekonomi, bilim ve sanata eğildi. Biz asker kaldık. Uygarlıkla din karıştı. Sanat, bilim, felsefe, matematik, tıbba veda edildi.
Cumhuriyetin 15 yılı bu karanlığı aydınlatan ışıktır. 1950’den sonra Batı kuzusu Demokrat Parti’nin yabancı ortakları ışıkları kıstılar. Türkler Kore’ye gitti. 1952’de Amerikalılarla eğitim anlaşması yaptık.
Günümüzde baş döndürücü, sonsuz odaklı bir yaşamın ortasında, sırtımıza politik sistem denilen 19. yüzyıldan kalma çuvalları geçiriyoruz. Kavga gürültü içinde kimsenin anlamadığı sözde demokratik bir jargon var. Her kalıba giren bir politik esperantodan başka bir şey değil.
Bir çöl Amerika’sı isteği
Halifelik getirmek isteyen Menderes’in Küçük Amerika’sından, şimdi kapitalist kent proletaryasının sunduğu Suudi aşireti benzeri bir çöl Amerika’sına dönme isteği ortaya çıktı. Cahil için Amerika New York’ta da, Abu Dabi’de de olabilir. Bozkır göçerinden çöl göçerine terfi etmişiz.
Yazıyı bitirirken Simon-Garfunkel ikilisinin New York’ta verdikleri bir konseri dinledim. Amerika Osmanlı İmparatorluğu’ndan on beş kat daha kalabalık. Her ırk ve dinden insan barındıran ve siyahiler ile yerlilere vaktiyle yaptıkları eziyet ve katliamlardan sonra, birbirini öldürmeyen bir insan agglomerası. Müzik onları birleştiriyordu.
İçinden posamız çıkarak geçirildiğimiz yaşamsal metamorfozun farkında olmamak bir akıl durmasıdır. Toplumun millet meclisinde buluşamayan ortak beyni Bauhaus’ta mı, alışveriş merkezlerinde mi, gökdelenlerde mi yoksa gecekondularda mı buluşuyor? Yoksa trafikte mi sıkıştı? Kadıköy çarşısında, Bebek ya da Nişantaşı’ndaki genç kızlar imam hatiplerde okuyanlarla Facebook’ta mı bir araya geliyorlar? Yoksa bir araya gelemedikleri için mi ne yapacağımızı bilemiyoruz? Bu bir kıyamet basamağı olabilir.

Doğan Kuban / herkesebilimteknoloji.com

Doğan Kuban

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget