Makaleler "Dr. M. Galip Baysan"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Perinçeği Ayakta Alkışlayalım - Galip Baysan
Bu konuyu, 50 yılı aşkın bir süredir Ermeni meselesiyle uğraşan bir vatandaş olarak başından beri yakından izlemiştim.Yıllar önce İsviçre hükümeti ve diğer ülkeler o bilinen ve canımızı yakan Ermeni Soykırım iddialarını kabul eden ve inkar edenleri cezalandırmayı amaçlayan yasa çıkarıp bunu İsviçre’yi ziyaret eden Doğu Perinçeğe uygulamaya koyunca bundan ulusça büyük rahatsızlık duyduk.Bunun anlamı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için, Avrupa ve Amerika alanlarında yeni ve karanlık bir devrin başlamakta olacağıydı.Doğu Bey İsviçre ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava açınca bundan hem büyük bir memnuniyet duyduk ve hem de beynimizde bin bir soru dans etmeye başladı.
Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; Ermeni Diasporasının Türk Tezi karşısındaki en büyük zaafı, iddialarını resmi belgelere ve mahkeme kararına dayandıramamaları olmuştu. Bunun için ellerindeki bütün imkânları öne sürdüler. İşgal günlerinde kendi kontrollerinde kararlar çıkaran ve hatta masum görevlileri idam ettiren “Kürt Mustafa” mahkemesinin ve Almanya’daki Talat Paşanın katilini yargılayan Mahkemenin kararlarını kullandılar ve bol bol belge sahtekârlığı yaptılar. Malta sürgünleri büyük ümitlerle tutuklandılar, onları mahkûm etmek için Osmanlı Devlet Arşivleri yıllarca tarandı ama aleyhlerinde bir tek belge bile bulunamadı. ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, hatta Yunanistan, daha da fazlası müttefiklerimiz Almanya ve Avusturya, Sovyetler Birliği gibi Devler büyük gayret gösterdiler ama hepsi nafile idi, bir tek belge bile bulamadılar.
Bir de Avrupalıların bu konuda gerek ön yargılar, gerekse Hıristiyan dayanışması gibi nedenlerle Türkler aleyhindeki bütün olumsuz ön yargıların yargıçları da etkiliye bileceği ihtimal dâhilindeydi. Davanın kaybedilmesi halinde Ermeniler 100 yıldır aradığı şansı ellerine geçmiş olacaktı. Bu nedenle Devletin bütün imkânlarıyla Perinçeği desteklemesi gerekiyordu. Bu konuda ilk yazımı2008 yılında yazmıştım. Dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine intikal edince de “ Perinçeğin savunması yeterli olacakmı?” konulu bir yazıda endişelerimi özetle şöyle dile getirmiştim:
“Birkaç gün içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yeniden ele alınacak Perinçeğin İsviçre Hükümeti ve yargısı aleyhinde açtığı dava, aslında Türk insanları için inanılmaz derecede önemli bir davadır. Konunun bu kadar önemli olmasına rağmen davanın ne yazık ki Türk Hükümeti ve aydınları tarafından sadece İşçi partisi Genel Başkanlığının ve Perinçeğin şahsi davası gibi görüldüğü ve gerekli ilgiden yoksun bırakıldığı kanaatindeyiz. Biraz daha geniş bir anlayışla dava Solcuların, hatta radikal solun davası gibi algılanmakta ve netice sabırla beklenmektedir. Bize göre bu anlayış tam bir cehalet ve millet ve milliyetçilik duygusundan yoksunluğun işaretleridir.”
Bu dava bir kişinin bir devlete karşı açtığı bir dava değil, bir veya Diasporaya destek veren birçok ülke ile bir ulusun davasıdır. Türk halkı 100 yıldır bu konularda habersiz ve ilgisizdi. Ermeni meselesinin Batı ülkeleri tarafından Osmanlıyı yani Türk Devletini parçalamak ve özellikle Hıristiyanlığı doğduğu topraklarda egemen kılmak amacıyla istismar edildiği inancıyla sükûnetini muhafaza ediyordu. Buna karşılık özellikle Batıda yaşayan Ermeni Diasporası 1915 iddiasını gün geçtikçe büyüttü ve geliştirdi. Asala terör örgütü bu nedenle birçok cinayet işledi. Cinayetler Avrupa Halklarına zarar verince 1980’lerin ortalarında Batılı Hıristiyan güçler Asala ve PKK’yı bir araya getirdiler. Ermeni meselesi siyasi arenaya transfer edilirken terör ve cinayetler bölgesel kalmasına özen gösterilmesi arzusuyla PKK’ya devredildi. O dönemden beri Perinçeğin kazandığı bu tek kişilik hukuk zaferi, yüzümüzü güldüren en önemli olaydır.
Bence bu zaferi kazanan kişi bir ulusal kahramandır. Perinçeğe, onu destekleyen Talat Paşa Komitesi üyeleri ve diğer arkadaşlarına teşekkür eder, Türk Ulusuna yaptıkları bu büyük hizmet nedeniyle onları ayakta alkışlıyorum.

 Bu dönemde devletimizin katkısı odlumu bilmiyorum ama Doğu Beyin bu dönemde Ergenekon, mergenekon hikâyeleri ile yıllarca hapiste tutulduğunu biliyoruz. Bunun yanında Perinçeğin avukatının yaptığı bir açıklamadan onun hakkında yandaş basının hakaret dolu yazılar yazdığını ve Perinçeğin de bu hakaretlere karşı tazminat davaları açtığını öğreniyoruz.
Perinçek'in avukatı M. Nuri Aytekin açıklamaları şöyle:

 “Yandaş basında çıkan yalan ve iftiralar için açılan 24 davada Doğu Perinçek ve İP yöneticileri şu ana kadar toplam 140 bin lira tazminat kazandılar.
Devam eden diğer davalarda istenen tazminat tutarı 2,5 milyon lirayı buluyor.
Mahkeme kararlarında İşçi Partisi yöneticilerine ve Aydınlık Dergisi'ne "yalan ve iftira ile hakaret edildiği" belirtiliyor.
Son bir not; Doğu Beyi hiç tanımam, Vatan partisi ile de hiçbir ilişkim yoktur. Bu yazıyı Ermeni Meselesini derinden incelemiş, 50 yıldır bu iddiaları çürütmek için uğraş vermiş bir yurtsever olarak yazıyorum. Bu vatan bizim, bu Ulus bizim. Ulusuma hizmet eden kim olursa olsun onu saygı ile selamlamak benim görevim sayılır. Perinçek, Talat Paşa Komitesi ve arkadaşları bu karanlık günlerde ulusumuzun yüzünü güldürecek şahane bir hediye sunmuşlar ve her türlü onur’u hak etmişlerdir.


Dr. M. Galip Baysan

Batının Büyük Günahları–4 (Avustralya Kıtası) - Galip Baysan
Batının büyük günahlarını sadece ansiklopedik bilgiler ve birkaç kitaba dayanarak ve adeta özet olarak anlatmaya çalıştığımız bu yazı serisinin bu son bölümünde Aboricin olarak tanımlanan Avustralya yerlilerin başına gelenler en az Afrikalılar ve Amerikan yerlilerinin başına gelen felaketler kadar acıdır. Ayrıca Avrupa insan hakları mahkemesinin Türk- Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili vereceği kararın arifesinde  ders alınacak kadar ibret vericidir.
“Avustralya’nın ilk halkı olan Yerlilerin sayısı Batılı yayınlara göre hiçbir zaman çok olmamış, Avrupalıların gelmesinden önce (İngilizlerin ilk yerleşmesi 1788 yılında, Yüzbaşı Philips’in Port Jackson’a (Sydney) getirdiği suçlularla başladı) 200.000–400.000 kadar olduğu iddia edilmektedir. Ansiklopedilere bu rakamın neden konulduğunu okurların anlayışına bırakıyorum. Bu sayı daha sonra savaşlar ya da beyazların getirdiği hastalıklar sonucu, büyük ölçüde azalmıştır, ama son yirmi-otuz yıldır yerlilerin nüfusu yeniden artmaktadır. (1978’de 140.000). Avustralya Yerlileri’nin bir bölümü, kendilerine ayrılmış “rezerv”lerde avcılık-toplayıcılık yaparak gezgin bir yaşam sürer, bir bölümü Hıristiyan “misyon”ların yakınında ya da hayvancılık merkezlerinde çobanlık yapar, geri kalanlarsa, kentlerin banliyölerinde toplanarak yararlarına çıkarılmış bazı yasalarla toplumla kaynaşmakta güçlük çeken bir proletarya durumundadır.
Ülke nüfusunun aşağı yukarı tümü beyaz ırktan ve Avrupa kökenlidir. Yerleşmenin çekirdeğini, ülkeye sürgün gönderilip cezaları bitince geri dönmeyenlerle, özellikle 1851’deki “altına hücum” sırasında ve XIX yüzyıl sonunda gelen birçok göçmen oluşturmuş. 1801’de 5945 kişi olan Avrupa (Büyük Britanya) kökenli nüfus 1901’de 3.774.000’i bulmuştur”.
“Avustralya’nın nüfusu azdır, nüfus yoğunluğu km’ye 1 kişiyi zor geçer. Nüfusun hemen hemen hepsi beyaz ırktandır. Ancak 50.000 kadar yerli vardır, ... bir kısmı ilkel avla ve devşirme ile yaşar, diğerleri ise çiftliklerde çobanlık yapar.... 1945’ten sonra önemli bir göç hareketli oldu. (on yılda 700.000 göçmen) Yeni Avustralya vatandaşlarının hepsi Avrupa menşelidir. (İngilizler, orta Avrupa’nın ‘yurt değiştirmiş’ kişileri, İtalyanlar) ‘Beyaz ırktan olmayanlar’ Avustralya’ya kabul edilmezler ve burada yalnız birkaç bin Asyalı yaşar.” (1)
“Avustralya’nın güneyindeki Tasmanya adasının halkı, dünyanın en ilkel halkını teşkil eder. Maalesef ilk insana yakın görünen bu zavallılar, seksen sene önce, (1870-1880’lere doğru) müstemleke siyasetinin kurbanı oldular. Bu gün onlardan hiçkimse kalmamıştır. Avustralya yerlileri de 50.000’e inmiştir”. (2)
“İkinci ziraat devrinde bütün arazi taksim edilmiş ve devletin, iktisadiyatını korumak için (bazı) kanunlar neşredilmiştir. Arazi bulamayanlardan bazı kimseler işçi olmuş ve kuvvetli işçi teşkilatı içinde birleşmişlerdir. İşçi çok pahalı olduğundan, bazı çiftlik sahipleri Çinli işçi getirmişlerdir. Böylece 1895 senesinde, Avustralya’da 42.000 Çin’li, ya tarlalarda, yahut madenlerde çalışıyordu. Ucuz rekabet, işçilerin hoşuna gitmemiş ve yerli işçilerin baskısı üzerine, 1886 senesinden itibaren, Çinlilerin gelmesi menedilmiştir. O zamanlardan beri Avustralya ‘Beyazların Müstemlekesi’ sayılmaktadır. Buraya ancak Pasifik Adaları’nın yerlileri kabul edilir (48.000 Polinezyalı işçi vardır.)” (3)
“1851 senesinde, Victoria ve Yeni Güney Gal’ında altın bulunmuş ve 1851 ile 1865 yılları arasında İngiltere’ye senede 2,5 milyon ons altın (1.200.000 kg kadar) gönderilmiştir.” (4)
“Yeni Zelanda’nın nüfus yoğunluğu 8,5’tur. Halkın büyük bir kısmı Avrupa asıllıdır. Adalarda ancak 165.000 Maori vardır. Bu yerliler XIX yüzyıl’da savaşlar, hastalıklar ve kabile hayatının teşkilatsızlığı yüzünden azalmıştı. 1896’da sayıları 42.000’e kadar düşmüştü, kısa süre sonra ortadan kalkacakları sanılıyordu. Ama yüzyılın başından beri nüfusları olağanüstü arttı.” (5)
(Burada bir hatıramı konu ile ilgili olması nedeni ile okuyucularımla paylaşmak istiyorum. 1971 yılında İngiltere Kara Kurmay Koleji’nde öğrenciliğim sırasında Uzak Doğu’yu İngiliz menfaatleri bakımından etüt görevi almıştık. Etüd’ün bir yerinde “Bu gün Asyalılar, Asya’ya bu kadar yakın, Avrupa’ya bu kadar uzak olduğu halde, neden Avustralya ve Yeni Zelanda’nın nüfusu’nun %99’u Avrupalı beyaz ve neden bunlarında %99’u Britanya kökenli? diye soruyorlar” diye bir ifadem üzerine görevli öğretmenlerle aramızda tartışma çıktı. Hocamız ısrarla “Asyalılar böyle düşünmezler, düşünemezler, bu sizin düşünceniz diye saldırgan bir tavır alınca, kendisine “eğer ben düşünüyorsam, hiç şüpheniz olmasın ki Asyalılar daha fazlasını düşünüyorlardır” cevabı ile konuyu kapadık ancak son sözü bölüm başkanımız söyledi. Çok efendice bir davranışla “Size teşekkür etmeliyiz, bize farklı bir bakış açısını hatırlattınız” diyerek tartışmayı olumlu bir sonuca bağladı. O zaman şunu farkettim, bütün elde edilen yerlere “medeniyet götürüyoruz” iddiasında olan Avrupalılar bazı gerçeklerin hatırlanmasından, bilinmesinden büyük rahatsızlık duyuyorlardı.)
“Hawai’nin yerli nüfusu 1778’de 300.000 iken 1946’da 11.000’e kadar inmiştir. Beyazlarla melezlerin sayısı ise bu gün 400.000 kadardır. 1778’de Cook ve arkadaşları tarafından keşfedilen adalar, 1825’e kadar hemen hemen eskisi gibi kalmıştır. Beyazlar tarafından getirilen hastalıklar, yerlilerin sayısını çok azaltmıştır.” (6)
Türkiye’ye uzak diyarlardaki bu ansiklopedik gezimizi noktalamadan önce birkaç hatırlatma yapmak istiyoruz.
Eski Dünya’da bütün ticaret ve iletişim imkânlarının Türklerin hakimiyetine girmesinden sonra kıyıda ve zor durumda kalmış olan Avrupa yeni ulaşım yolları ararken inanılmaz bir talih eseri yolları üzerine koca koca kıtalar çıkmıştır. Bu yeni imkânlardan en çok yararlananlar denizci olanlar olmuştur. Yayılma XIX. yüzyıla kadar yavaş, ondan sonra hızlı olmuştur.
Amerika, Afrika, Avustralya ve Adalarda yaşayan yerli halkın başına gelen olaylar, hemen hemen aynıdır. Başlangıçta milyonlar ve yüzbinlerle ifade edilen yerli sayısı, beyazların gelişi ile birlikte süratle azalmakta, bazen sıfıra inmekte, biraz şanslıları sıfıra yakın bir seviyede yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.
Yine Avrupalılar tarafından yazılan ansiklopediler, ölümleri çoğunlukla “savaşlara ve beyazlar tarafından getirilen hastalıklara!” bağlamaktadırlar. Dikkat edilirse Kuzey ve Güney Amerika’da en iyi bir tahminle 20-30 milyon’dan fazla insan bilinçli olarak yok edildiği halde, batılı dostlarımız “soykırım”  sözcüğünü kullanmaktan ısrarla kaçınmaktadırlar.
Dikkatimizi çeken bir başka husus, ele geçirilen topraklarda yaşayan yerlilerin adeta zorla Hıristiyanlaştırılmasıdır. Bu konuda “Misyoner teşkilatı” nın çok başarı olduğunu yakından izledik. Bu zorla Hıristiyanlaştırma batı dünyasında bir hak olarak kabul ediliyordu. “Hıristiyan olmayanlar kâfirdir, gerekirse zorla onların ruhunu kurtarmak! İsa’nın çocukları arasına katmak caizdir” görüşü her yerde hakimdi. Galiba “soykırım” sözcüğü Hıristiyanların dış dünyaya uyguladığı sistematik yok etme hareketi olmuyor, Hıristiyan olmayanların (meselâ Müslümanların) uyguladıkları bir davranış olarak (1940 yılına kadar) kabul ediliyor gibi görünüyordu.
Batılıların her fırsatta öne sürdükleri “medeniyet götürmek” deyiminin de o bölgelerde yaşayan yerli ırklar için söylenmediğini farkediyoruz.. Çünkü Amerika’da olsun, Avustralya’da olsun yerlilerin kaderi değişmiyordu. 1500 veya 1600’lerde göçebe, avcı, ilkel yaşam tarzları 1900’lerde de aynen devam ediyordu. Değişiklik; altın, gümüş gibi madenlerle, bölgeye ait hammadde kaynaklarının talan edilmesi ve yerleşime geçen beyazların medeni imkânları kullanmasından ibaret kalıyordu.
Dikkatinize sunmak istediğimiz son konu, “ırkçılık ve ırk ayrılımcı”lığının boyutlarıdır. Hıristiyan-Beyazlar hangi ulustan olurlarsa olsunlar işgal ettikleri bölge halklarını, bağımsız kalmayı başarabilmiş Asyalıları (sarı, siyah ve kızılderili ırkları) daima küçük görme, ezme, hırpalama, dışlama eğiliminde görünmektedirler. (Tabii ki bu genel anlayıştan Türkler de kendilerini kurtaramayacaktır.) Emperyalist anlayış 1875’ten sonra büyük sıçrama yaptığı dönemde de Osmanlı İmparatorluğu en büyük hedeflerden biri olarak kabul edilecektir.
İşte üzerinde ısrarla durduğumuz misyonerlik böyle bir anlayış ve düşünce sisteminin ürünüdür. Avrupa’nın sömürgeleşme çabalarını Vambery şöyle sıralıyordu: “Önce kâşifler, sonra misyonerler, daha sonra tüccarlar ve nihayet bayrak!” (7) Misyonerlelerin ne kadar yararlı olduğunu Fransız Mareşali Lyautey, Fas’ta şöyle ifade etmiştir. “Bir beyaz rahip, bana bir bölüğün işinden fazlasını görmüştür.”(8) Hemen hemen bütün sömürgeler böyle ele geçirilmiştir ve hepsinde de baş rolde “misyoner teşkilatları”’nın elemanları vardır. Ancak Osmanlı topraklarındaki faaliyetlerini incelediğimizde bu teşkilâtın bölge insanlarına karşı sevabı’nın az ancak günahının çok olduğunu gördük.

DİPNOTLAR:

(1) Meydan Larousse, Büyük Lügat ve Ansiklopedisi, Cilt-2, s.348 (Sabah Yayınları).
(2) W.Eberhard, Uzak Doğu Tarihi, s.347 (Eski Devirlerden Zamanımıza Kadar, TTK, Ankara-1986).
(3) Aynı Eser, s.350.
(4) Aynı Eser, s.349.
(5) Meydan Larousse, Cilt-20, s.338.
(6) Eberhard, a.g.e., s.352.
(7) M.Kemal Öke, Vambery, s.22
(8) A.Alper Gazigiray, a.g.e., s.68.

Dr. M. Galip Baysan

Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu

Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu (2) - Galip Baysan

Batının Büyük Günahları-3 (Kuzey Amerika Kıtası) - Galip Baysan

Batının Büyük Günahları-3 (Kuzey Amerika Kıtası) - Galip Baysan
Kuzey Amerikadaki soykırımlar 19.yy sonlarına kadar devam etti ve kıtanın yerli halkı hemen hemen tamamen yok edildi.  Bazı vestern filmlerinde adeta ezberlediğimiz Kızılderililerin ve daha sonrada Afrika kökenli Zencilerin Beyazlar olarak tanımladığımız Avrupalı göçmenlerle mücadeleleri çok hüzün vericidir. Bu gün, özellikle yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızı bilinçlendirmek için, bu büyük felaketi ele almak istiyoruz.
“1588 yılındaki “Yenilmez Armada” bozgunundan önce Hawkins ve Drake gibi (İng.) korsanları, İspanyol sömürgelerinden gelen altını taşıyan kalyonlara saldırmaktadırlar. Keşiflerin büyük tarihçisi Richard Naklayt, Amerika’nın doğu kıyısında, İspanyol deniz yollarına karşı üs görevi yapacak kalelerin kurulmasını tavsiye eder. Sir Humphrey Gilbert Kraliçe (Elizabeth)’den “Diğer Hıristiyan kralların eline geçmemiş kâfir ülkeleri işgal etmek için bir ayrıcalık belgesi elde eder. Savaşa yönelik kaygıların yanında, dinde rol oynayacak ve Hıristiyan olmayanların Hıristiyanlaştırılması” (1) en önemli amaç olacaktır.
Şimdi okyanusun öbür tarafına geçirilen Afrikalılarla, Amerikan yerlilerinin durumunu gözden geçirebiliriz. Latin Amerika’da insanlar arasındaki ilişkiler çok karmaşıktır, sonraki yıllarda olumlu-olumsuz değişikliklere uğramıştır. Karışma sırasında “Irk” kavramının ne derece önde tutulduğunu aşağıdaki örnekler gösterebilir.   (2)
Kuzey Amerika’daki durum böyle gelişmedi. Beyazlar kendilerini doğuştan farklı ve ayrıcalıklı gördüler. Yerliler ve Afrikalılarla birleşmediler, karışmadılar ve onların yüzyıllarca ikinci, üçüncü sınıf (yurttaş bile değil) topluluklar olarak kalmalarını sağladılar. Anglosaksonların ırk kavramındaki bu katı tutumu, diğer bütün sömürgelerde de hassasiyetle takip edilecektir.
Avrupa’da Aydınlanma Çağı ile birlikte köylü ve Burjuva sınıflarının durumu tartışılırken bazı düşünürler “kölelik” kavramına da karşı çıkarlar. Montesquiea, Esprit des lois (Kanunların Ruhu) adlı eserinde bu konuda şu görüşlere yer veriyor: “Siyah kölelere iade edilen yeni tarım alanları sağlamaları için, Amerika halklarının kökünü kazımış olan, Avrupa halkları eğer köleleri çalıştırmasalardı, şeker onlar için çok pahalıya gelecekti. Kısacası elde edilenler baştan sona kadar siyahların sayesinde elde edilmiştir. Onlar, o kadar fazla ezilmişlerdir ki, neredeyse acımak ve üzülmek imkânsızdır. Ne yazık ki, çok bilge bir varlık olan Tanrı’nın, simsiyah gövdeye bir ruh, özellikle iyi bir ruh yerleştirdiği de düşünülemez” (3)
“1860 yıllarına doğru sadece 5,5 Milyon beyazın yaşadığı 11 eyalette 4 Milyon zenci yaşıyordu. Kölelik günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuş ve yaşama öyle sıkı bağlarla bağlanmıştı ki onu değiştirmek hemen hemen imkânsızdı. Güneyli beyazlar, zencileri azat etmenin sadece siyasi değil, aynı zamanda ekonomik bir kaos yaratacağından korkuyorlardı. Köleliğe büyük bir ekonomik yatırım yapmışlardı. Her müzayede 1.000 dolardan 1.500 dolara kadar, hatta bazen daha fazla gelir sağlıyordu” (4)
Güney Carolina’da, Charleston’daki Eski Köle Pazarı Müzesinde şöyle bir ilan görülmüştür: “Aralarında bebek ve çocukların da bulunduğu, pirinç, pamuk ve zahire işleme konularında yetiştirilmiş 89 zenci, 1860 yılının, Şubat ayının altıncı günü, öğleden evvel saat 11’de satılacaktır. (Ödemenin) Üçte biri peşin, kalanı (tercihe göre) bir, iki veya üç yılda ödenebilir” (5)
1860 sayımına göre Güneyli çiftçiler arasında, ondan fazla köleye sahip olan çiftlik sahiplerinin sayısı 1.516.000 idi. Bunun dışında kalan 383.637 kişi mevcuttu (6)
ABD İç Savaşı Anayasa’nın ünlü XIII. Değişiklik önergesiyle sonuçlandı. Bu önerge “ABD’nin hiçbir bölgesinde, suçu gerektiğince kesinlik kazanmış suçlular haricinde hiçbir kimse, köle veya zorunlu işçi olarak çalıştırılamaz” (7)
İç savaştan sonra, Güney eyaletlerinde kurulan rejimler, savaştan önceki duruma benzemeye başladı. Kölelik kaldırıldı ama Güneydeki her eyalet özgürlüğe kavuşturulan siyahların hak ve ayrıcalıklarını düzenleyen “Siyah yasalarını” kabul etti. Eyaletten eyalete değişen bu yasalar, siyahları ikinci sınıf ve bağımlı yurttaşlar olarak kabul ediyordu. Siyahların toprak edinme hakları sınırlanmıştı; silah taşıyamıyorlardı ve işledikleri suçlardan ötürü zorunlu çalışmaya zorlanabiliyorlardı. Güney’deki rejimler siyahların haklarını korumaya istekli olmadıklarını göstermişti. Memphis (Mayıs 1866) ve New Orleans (Temmuz 1866) ayaklanmalarında siyahlar acımasızca öldürüldüler (8)
Zencilerin oy kullanma hakkının tanınmasını zorunlu kılan Reconstruction act’ın (2 Mart 1867’de) kabul edilmesi; oy kullanma hakkının uygulanmasında her türlü ırk ayrımını yasaklayan 15. değişiklik önergesinin kabulüne (1869)  karşı çıkan radikaller.... Plantasyon sahipleri gizli dernekler kurdular. Beyaz Kamelya Şövalyeleri ve Ku Klux Klan gibi dernek üyeleri zencileri ve zenci sempatizanı beyazları yıldırmak için terör, tehdit ve linç gibi olaylara başvurmaya başladılar (9)
Grant, 1868’de ABD’nin 18. Başkanı seçilir. Bu dönemde kölelik sona ermiş olsa da siyahların sorunu hala devam etmektedir. Yasama gücünün zorlamasına rağmen, beyazlar, dört milyondan fazla zenci toplumuna eşitlik verilmesini reddederler. (Yüzyıl sonunda siyahların sayısı on milyona çıkacaktır.) 1877’de olağanüstü hal sona erip, son federal birliklerde çekilince, Güney eyalet hükümetleri ve yasama kurulları, zencileri siyasal yaşamdan uzaklaştırmanın yolunu bulmuşlardır. “Büyükbaba” hükmü denen, yasa hükmü (Oy hakkının, 1860’ta oy verenlerin soyundan gelenlere tanınması), seçim sınamaları (okumayı, yazmayı, Anayasanın bir maddesini doğru olarak yorumlamayı bilmek) gibi bahanelerle zenci çoğunluğu oy verme hakkından yoksun bırakılırlar. Okullarda, trenlerde, kiliselerde, lokantalarda vb. sistemli bir “Irk Ayrımı” uygulanır. Teröre, linçe, kısa yoldan idamlara başvurulur. Üyeleri kefenler giyip, zencileri dehşete düşüren gizli dernekler medeni haklarda kuramsal eşitliği bir düş’e dönüştürürler. Bu arada Kuzeylilerde olana bitene göz yumar (10)
Görüldüğü gibi zenci-beyaz eşitliğini önlemeyi başaran yazılı olan kanunlar değil, yazılı olmayan kanunlar, örgütsel kaba kuvvet, şiddet, terör ve cinayet işlemekten çekinmeyen insanların koyduğu kanunlardır. Psikolojik ve cinai baskı altında kurulan bir düzenin mimarı gizli örgütlerdir. Özellikle Ku Klux Klan örgütü en öndedir.
Ku Klux Klan: ABD’de siyahlara yönelik şiddet eylemlerinin bilinen terör örgütü. İç savaştan hemen sonra kurulan birinci Ku Klux Klan Örgütü 1870’lerde ortadan kalkmış, ikincisi ise günümüze değin varlığını sürdürmüştür.
Birinci örgüt 1866’da Pulaski (Tennessee)’de eski konfederasyon (Güney) askerleri tarafından bir dayanışma örgütü olarak kuruldu. Örgüt kısa bir süre içinde Güneyli beyazların yeniden inşa (reconstruction) dönemindeki uygulamalara karşı yürüttükleri direniş eylemlerinin bir aracı oldu. Örgüt üyeleri azat edilmiş siyahlara şiddet ve baskı uygulayarak beyazların üstünlüğünü sağlamaya çalışıyorlardı. 1867’de Louisiana’da Knights of The White Camelia (Beyaz Kamelya Şövalyeleri) adlı benzer nitelikte bir başka örgüt daha kuruldu. Üyeler hem korku salmak, hem de kimliklerini federal birliklerden saklamak için giysiler ve kukuletalar giyerlerdi. Başlıca eylemleri gece baskınları düzenlemek ve azat edilmiş siyahları ve onları savunan beyazları kırbaçlayarak öldürmekti.
Birinci Klan örgütü 1868-1870’de gücü’nün doruğuna erişmişti. Kuzey Caroline, Tennesse ve Georgiada siyahların ikinci sınıf yurttaş olarak kabul edildiği beyaz yönetimlerin yeniden kurulmasında bu örgütün etkinlikleri önemli rol oynadı. Amacına ulaşması sonucunda da ortadan kalktı.
Yirminci yüzyılda kurulan ikinci Klan örgütü 1920’lerde gücünün doruğuna ulaştı, üye sayısını dört milyonun üzerine çıkardı. Simge olarak “yanan bir haç’ı” benimseyen yeni klan üyeleri; uzun, beyaz giysileriyle ülkenin her yanında yürüyüşler, gösteriler düzenliyor, geceleri de haç yakma eylemlerine katılıyorlardı. 1929 büyük bunalım sırasında üye sayısı hızla düşen örgütün son kalıntıları 1944’te dağıtıldı. Sonraki yirmi yıl zarfından hareketsiz kalan örgüt, 1960’larda 1964 tarihli Medeni Haklar Yasası’nın Güney eyaletlerinde uygulanmasını sağlamaya yönelik eylemlerle tepki olarak yeniden ortaya çıktı ve Güney eyaletlerinde çok sayıda bombalama, kırbaçlama ve öldürme eylemlerine girişti. (Bu günlerden birinde, 1961 yılının Ekim ayı içinde Washington’da siyahların arabasına binmemiz menedilmişti, aynı renkteki beyazların otobüsüne binebiliyorduk). Başkan Lydon B. Johnson yaptığı bir televizyon konuşmasında; Alabama medeni haklar savunucusu beyaz bir kadının öldürülmesiyle ilgili olarak dört Klan üyesinin tutuklandığını bildirerek örgütü kamu önünde mahkum edince, örgüt bundan sonraki yıllarda Güney eyaletleri dâhil bütün ülkede siyahlara karşı hoşgörünün yaygınlaşması üzerine gücünü iyice yitirdi ve eridi bitti. (11)
Kızılderililere gelince, “1860’da büyük ovalar ve Rocky Mountains (Kayalık Dağlar) henüz uçsuz bucaksız boş alanlardır. Sömürgeciler, yalnızca Kaliforniya, Oregon ve Washington eyaletine gitmişlerdir. Yerli kabileler (Siular, Çeyenler, Apaçiler, Uteler, Karaayaklar vb.) ve bizon sürüleri yaylalardaki sert iklimli kuru otlaklarda dolaşmayı sürdürmektedirler.
1869’dan sonra batı’nın sunduğu topraklar göçmenlere açılır. Önce sığır sürüleri getirilir, 1875’ten itibaren bu geniş bölgelerde tarım da gelişir. Rocky Mountains’de altın, gümüş ve bakır madenleri bulununca halkın hücumları başlar ve ard arda eyaletler oluşur. Nevada, Nebraska, Colorado, Kuzey Dakota, Güney Dakota, Utah, Oklahama.. Tüm bu adlar, yerli adlarıdır ama artık yerliler yoktur. Topraklarının ellerinden alındığını gören ve yerleşik tarımcılığa dönüşmeleri mümkün olmayan avcı ve göçebe kabileler, gelişmiş silahlara sahip beyazlara karşı ilkel silahlarıyla mücadeleye çalışır ve zamanla eriyip yok olurlar. (12)
1883’ten önce kıtayı baştanbaşa geçen dört kara ve demiryolunun yapılması ve 30.000 km’lik suyolunun gerekli araç ve gereçle donatılması, ABD’nin iç nüfus yayılımını hızlandırdı. Bu gelişmeler üzerine soykırımdan kurtulabilen birkaç Kızılderili kabile Oklahama’da kamp bölgelerine yerleştirilerek (13) yok olmaktan kurtulabildiler. 1967 yılı sayımına göre ABD’nin nüfusu 200.000.000 kadardır. Bu nüfusun sadece %10’unu zenciler, Asyalılar ve Kızılderili yerliler teşkil eder. (14)
Amerika ve Afrika’da Avrupa uluslarının tavır ve davranışlarını, yönetimlerini, insani veya ticari davranışları hakkında genel bir fikre sahip olduktan sonra şimdi de diğer yöredeki davranışlarına kısaca göz atmak istiyoruz.
“1870-1880 arasında ekonomik, dinsel ve askeri nedenlerle istilâlar hızlanmıştır. Sömürge sisteminin yayılmasında İngiliz ve Fransızların (özellikle deniz) gücü önemli rol oynamıştır. Fransızlar Afrika ve Hindiçini bölgesinde etkinliğini arttırırken, İngilizler Afrika’da, adalarda ve deniz yolları üzerinde faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Öte yandan Fransız ya da Belçikalı Katolikler, İngiliz Protestanlar, Avrupa’da Hıristiyanlığın zayıflaması karşısında Afrika ve Asyayı (tabi bu meyanda Osmanlı Halklarını) Hıristiyanlaştırmak için hummalı bir yarışa girerler.” (15)
Bu faaliyetlerin sonucunda daha 1875 yılında Afrika’nın yalnızca %10’u Avrupalılar’ın elinde iken, 1902’de bu oran inanılmaz bir şekilde büyümüş ve %90’ı bulmuştur. (151) Bu toprakların önemli bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki (Sudan, Mısır, Tunus, daha önce Cezayir ve on yıl sonra Trablusgarp) eyaletleridir. Osmanlı Devleti anlaşmalı bir şekilde müşkül duruma düşürülmüş, daha önceki bölümlerde temas ettiğimiz gibi, bazen haberli, bazen de habersiz elde edilmiştir.

DİPNOTLAR:

(1) Türk ve Dünya Tarihi,  Cilt –4, s.1176.
 (2) Kölelik, a.g.e., s.86-87.
(3) Aynı Eser, s.90.
(4) Robert Paul Jordan, The Civil War, s.18 (National Geographic Society, Washington, D.C., Forth Printing –1978).
(5) Aynı Eser, s.18.
(6) Aynı Eser, s.11.
(7) Kölelik, s.100.
(8) Ana Britanica, Cilt-2, s.148 (Hürriyet Anay Yayıncılık A.Ş. ve Encyclopedia Brittanica inc. İşbirliği ile).
(9) Büyük Larousse Ansiklopedisi, Cilt-I, s.518 (Grand Dictionnaire Encyclopedique Larousse (EDEL), Milliyet Gazetecilik, İstanbul –1992).
(10) Türk ve Dünya Tarihi, Cilt 6, s.1815.
(11) Ana Britannica, Cilt 19, s.406.
(12) Türk ve Dünya Tarihi, Cilt 6, s.1815.
(13) Büyük Larousse, Cilt-1, s.518.
(14) Meydan Larousse, Büyük Lügat ve Ansiklopedisi, İkinci Cilt, s.430 (Sabah Yayınları).
(15) Türk ve Dünya Tarihi, Cilt 6, s.1803

Dr. M. Galip Baysan

Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu

Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu (2) - Galip Baysan

Batının Büyük Günahları- 2 ( Afrika Kıtası) - Galip Baysan
Geçen yazımızda Hıristiyan Batı Dünyasının yeni keşfettiği Orta ve Güney Amerika kıtasında işlediği büyük günahlara temas etmiştik. Bu gün, biraz daha yukarılarda Afrika Kıtasında neler yaşandığına tarihi belgelere dayanarak sizlere sunmak istiyoruz.
“Fransızlar, 1635’ten başlayarak belli sayıda adayı ele geçirirler... Şeker, kahve, tütün, pamuk, çivit vs. adaların ticaretine hâkim olurlar. Tarım işletmecileri, yok edilen ya da hastalıktan ölen yerlilerin yerine, hemen zenci köleler getirirler. XVII yüzyıl sonunda 20.000 beyaza karşılık 40.000 zenci vardır. Colbert bir zenci yasası çıkarır; köleler dinsel bir şekilde eğitilmelidir, Pazar günü dinlenmeye, iyi beslenmeye ve insancıl davranışlara hakları vardır. Güney Amerika’da olduğu gibi, sömürgeciler bu buyruklara pek uymazlar. Zencilerden az oldukları için onları uzakta tutarlar, zenci-beyaz evliliklerini yasaklarlar, seçkin zencileri çok ender olarak özgür bırakırlar. Kötü davranışlar yüzyıl kadar sonra korkunç ayaklanmalara yol açacaktır. Köle işgücü, şekerkamışı tarımının yaygınlaşmasıyla, giderek daha çok aranır. İngilizler, Fransızlar, İspanyollar, Portekizler milyonlarca insanı doğdukları kıta olan Afrika’dan koparıp alırlar.” (1)
“Portekizliler, XV yüzyıl sonundan başlayarak, Afrika kıyılarında köle ticareti yapıyorlardı. Bir contradator; belirli bir bölgenin tekeli karşılığında, ticaret hakkını kirayla hükümetten almaktaydı. Ayrıca köle tacirleri her yıl krala iki zenci armağan etmek ve “hayır işleri” ile “dinsel tarikatlara” para vermek zorundaydılar. Köleleri kabileler arası savaşlarda birçok tutsak elde eden yerli önderlerden satın alırlar... Zenci ya da melez olan Dombeiro denen maceracılar, iç bölgelere baskınlar düzenleyip zencileri yakalarlar. Çok geçmeden, XVII yüzyılda Angola’ya egemen olan Hollandalılar, sonra İngilizler ve Fransızlar, bu kazançlı ticarete el atarlar.
Köleler kıyıda toplanır, savanadaki tüketici yürüyüşlerden sonra iyice beslenir, sapasağlam ve güçlü görünmeleri için hurma yağıyla yağlanırlardı. Kuşkusuz bazı din adamları buna karşı çıkarlar ve 1639’de Papa VIII. Urbanus, yerlilerin de, zencilerin de köle yapılmasını yasaklar ama bu fermanı uygulanmaz. Zencileri sağlayanlar, karşılığını barut, silah, kumaş, tütün ya da kap, kaçak olarak alırlar. Vaftiz olmamış bir zenciyi gemiye bindirmek yasaktır. Sık sık, bir kafile dolusu zencinin üstünkörü, “toptan” vaftiz edildiği görülmüştür.
Köle taşıyan gemilere, “Tumberio”, yani “ölü taşıyıcıları” adı takılmıştır. Bu gemilerden biri ile denizi aşan bir İtalyan Fransiskeni şöyle yazmıştır. “Erkekler güverte altına üst üste yığılmış, ayaklanıp gemideki tüm beyazları öldürürler korkusuyla da zincirlerle bağlanmışlardı. Kadınlar için, ikinci güverte arası ayrılmıştı. Hamile olanlar arka kamarada toplanmıştı. Çocuklar birinci güverte arasında, balık istifi gibi sıkıştırılmıştı. Uyumak istediklerinde, birbirlerinin üstüne düşüyorlardı. Doğal gereksinmelerini gidermek için sintineler vardı, ama çoğu yerini kaybetmek korkusuyla bulunduğu yerde rahatlıyordu. Özellikle erkekler acımasızca üst üste yığılmış oldukları için, bulundukları yerde koku ve sıcak dayanılmazdı. Atlantik Okyanusu 35–40 gün arasında aşılmaktadır. Ölüm oranı, havasızlıktan boğulma ve salgın hastalıklar yüzünden çok yüksektir. Bu oran %50’ye ulaşabilir. Çoğu zaman salgınlarla baş edebilmek için hastalar öldürülür. (Amerika Kıtasına) varışta sağ kalanlar, açık arttırmalar sırasında iyi para etmeleri için, yeniden özenli bir bakımdan geçirilirler. Doğal olarak fiyatlar boya, yaşa, güce, cinsiyete vs. göre değişir. Tehlikelere ve kayıplara karşın, kazançlı olan bu ticaret, kaçakçılığa ve korsanlığa yol açar. İngiliz gemileri, sık sık zenci taşıyan gemilere saldırıp, yüke el koyar ve köleleri Virginia ya da Antillerde satarlar.” (2)
Avrupa’nın köle ticareti yapan kurumlarının etkilerinden Afrika’nın Ekvator kuzeyindeki bozkır ve savanalarla kaplı bölgeleri uzak kalırken, Atlantik kıyılarında durum farklıdır.
Fransızlar Senegal’de, Saint-Louis’ye, Dakar’a ve de Kasamons’a yerleşirler. İngilizler Gambiya’da, Sierra Leone’de ve Altın Sahil’de kıyı bölgelerini işgal ederler. Danimarkalıların ve Hollandalıların Benin körfezinde acenteleri vardır.
1778’de İspanyollar, Portekizlerden Fernando Poo Adası’nı alırlar. Daha önce bölgeye yerleşmiş olan Portekizliler ise Angola kıyılarını ellerinde bulundurmaktadırlar. Salt köle ticareti amacıyla kurulan Avrupa acenteleri hemen hemen yalnızca köle tüccarlarının uğrak yerini güvence altına alan bir kaleden oluşur. Kongo havzasını kanlı seferlerle yakıp yıkan Pembeiro’ların (Portekizli Melezler) dışında Avrupalılar çok ender olarak kıtanın içlerinden kendileri gidip köle toplarlar. Köleler çoğunlukla yalnızca köle ticareti amacıyla kurulmuş olan ve başkanları Avrupalılara yaptığı ticaretten elde ettiği kar ve silahları sayesinde, iç bölgelerden ya da kendi halkından köle toplamayı üstlenen küçük kıyı devletleri aracılığıyla satılır” (3)
Gine körfezinde bulunan bu tip çok sayıdaki krallıklardan birine misafir olan bir tüccarın izlenimleri şöyledir:
“Kral Peel... iç bölgelerden yollanacak binlerce zenci arasında bana iyi bir “yük” hazırlamakla uğraştığını söylüyor... Birkaç gün sonra boyunlarından uzun sırıklarla bağlı birkaç dizi zencinin geldiğini görüyorum. İşte benim yük’üm! 300 yolcumu karşılamaya hazırlanıyorum. Kadınlar kıç tarafta, erkekler ise kıç direğinden teknenin başına kadar dizilmiş ve hepsi de zincire vurulmuş. Yiyecek olarak Hint patatesi, pirinç ve bolca su. Tabanca ve hançerlerimiz kemerlerimizde, kimi zamanda ellerimizde, doktor muayenesinden geçiyorlar... Muayene bitince hepsi kızgın demirle işaretleniyor. Bunu yaparken daha zayıf yaradılışlı olan kadınların etlerini fazla dağlamamaya özen gösteriyoruz.” (4)
“XVII yüzyılda parlak dönemlerini yaşayan Kongo ya da Benin gibi kıyıdaki büyük uygarlıklar köle ticareti nedeniyle kanları emildiğinden tam bir gerileme dönemi yaşarlar. Daha içerde Aşanti Federasyonu (bugünkü Gana) altın ve fildişi ticaretinden zengin olur ve XVIII yüzyıla kadar bütünlüğünü korur.
Ticaretin amacı tarım işletmelerine ve Amerika’daki madenlere köle sağlamaktır. Büyük kârlar sağlayan ünlü ticaret üçgeni (böyle) oluşur. Avrupalılar getirdikleri işporta malları Afrikalı kölelerle değiştirirler. Bu köleleri satan Avrupalılar da Antiller’den şeker satın alır. (Onu da içki-Rom’a dönüştürerek Avrupa’ya dönerler.) Bu ticaret, gemi donatmak için kraliyet ayrıcalığını sağlayan şirketler, kapitalist ortaklıklar ve armatörler tarafından yapılır. İngiliz “Royal African Co. (Kraliyet Afrika Şirketi)”, Fransız “Compagnie des İndes (Hindistan Şirketi)” vb. XVIII yüzyılda, (Avrupa’da) özellikle İngiltere’de kraliyet ayrıcalığı olmayan, başka bir deyişle kaçak çalışan kurumlarda vardı.
İngiliz Parlamentosu’nun raporlarına göre 1768’de Afrika’dan Amerika’ya İngilizler 60.000, Fransızlar 23.000, Hollandalılar 11.000, Portekizler 1.700 köle göndermiştir. Toplam olarak (bir yılda) 97.500 köle, 1787 yılında bu sayı (yılda) 100.000’e ulaşmıştır. Köle ticareti XVIII. yüzyıl boyunca sürekli artar. Kaynaklar kurudukça, Senegal ve Leone’den Benin, Kongo ve Angola’ya doğru genişler XVIII. yüzyıl sonlarında Kuzey Amerikalı köle tüccarları da Afrika kıyılarında kendilerini gösterirler.” (5)
Yukarıdaki değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi Amerika kıtasının keşfinin üzerinden elli sene dahi geçmeden; Orta ve Güney Amerika’nın ünlü Aztek ve İnka imparatorlukları tarihe karışmışlar (6) ve ihtiyaç halinde Afrika’daki insan kaynaklarına el atılmıştır. Saint-Pierre’li Bernardin, Voyagea L’lle-de-France’da (ile-de-France’a Yolculuk), şu değerlendirmeyi yapıyordu: “Avrupalıların mutluluğu için şekerin ve kahvenin gerekli olup olmadığını bilmiyorum. Fakat bu iki ürünün dünyanın iki kıtasında mutsuzluğa yol açtığını biliyorum. Amerika, ekin yetiştirecek topraklar elde etmek için boşaltıldı; şimdi de bu topraklarla uğraşacak insanları sağlamak için Afrika boşaltılıyor” (7).

DİPNOTLAR:
(1) Türk ve Dünya Tarihi Ansiklopedisi; Cilt 4, s.1176 ( Gelişim Hachette, İstanbul–1985)
(2) Aynı Eser, Cilt–4, s.1176–1177.
(3) Aynı Eser, Cilt–5, s.1309.
(4) Aynı Eser, s.1310–1312.
(5) Aynı Eser, s.1312.
(6) Resimlerle İnsanlık Tarihi Ansiklopedisi, s.33, Amerika Kıtası II. Kıtanın Fethi, s.58 (Karacan Yayınları, İstanbul–1984).
(7) Maurice Lengelle: Kölelik, s.82 (İletişim, İstanbul–1993)

Dr. M. Galip Baysan

Batı Dünyasının Büyük Günahları- Soykırımlar (Amerika Kıtası)
Bir evvelki yazımda sizlere Batılı muhtelif siyasi düşünürlerin Osmanlı toplum yaşamı konusundaki görüşlerini anlatmıştım. Bu görüşlerin çoğu olumsuz ve kanaatimce Türkler ve Müslüman Dünyasına şaşı bakan, ön yargılı görüşlerdi. Ancak Türkler aleyhinde bu kadar olumsuz görüşlerin oluştuğu dünyada Osmanlıda çok güzel ve çağına göre çok ileri davranışlarda vardı. Tabii ki bu konudaki görüşlere ilerideki yazılarımızda yer vereceğiz. Ancak Osmanlı Yaşamını anlayabilmek ve değerlendirebilmek için Dünyada ne oyunlar oynandığını da öğrenmek ve değerlendirme yaparken göz önünde bulundurmak mecburiyeti vardır.
Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra 20 Kasım 1918’de eski İngiliz Başvekili Asquit: “Asırlardan beri ilk defa olarak en gerici bir kuvvetin, yani Türk Avrupa’sının yok oluşuna şahit oluyoruz. Büyük hasta, can çekişirken, pişmanlık göstermek için fırsatlar bulmuş, fakat bunlardan faydalanamamıştır. Milletler ailesinin kötü bir kuvvetinin son günlerini geçirdiğine şahit oluyoruz. Bu hastanın mezarının üzerine ne yazılırsa yazılsın ölümden sonra tekrar dirilmesi yolunda bir olay cereyan etmeyecektir.” (1) derken, yine bir İngiliz, General Allenby’de (1917’de) Kudüs’e girdiği zaman, “Haçlı Seferlerini tamamlıyorum” (2) sözleriyle gerçek duygularını dile getirmişti. 1. Cihan Harbi’nin ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın görüşleri de bunlardan farklı değildi. İftira, kin ve nefretle doluydu (3).
Bu acımasız sözlerin muhatabı Osmanlı İmparatorluğu ve Türkler tam 900 yıldır bu topraklar ve çevresinde yaşıyorlardı. (1071–1918) Birlikte yaşadığı gayrimüslimler sosyal ve hatta siyasi yaşam olarak Türk ve Müslümanlardan daha iyi şartlar içinde bulunuyorlardı. Bu yaşam özellikle 19’uncu yy.dan itibaren tamamen Avrupalı güçlerin isteklerine uygun bir şekilde, hiçbir baskı altında kalmadan daha iyi şartlarda devam ediyordu. Temelde her toplum kendi bölgesinde kendi din, dil, örf ve geleneklerini koruyarak ve onlara uygun bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlardı.
Osmanlı yönetimine nefretle bakan bu siyasilerin dünyanın yarısına yakın bir kesimde egemen olduklarını biliyoruz. Acaba onların yönetimi çok mu farklıydı? Çok mu insancıl, hoşgörülü ve demokratik haklar yönünden yönetilenlere büyük imkânlar tanıyan bir yönetim miydi? Zannederiz ki bu konu üzerinde biraz durmakta yarar var. Belki de böylece okurlarımıza mükemmel bir yönetimin nasıl olması gerektiği konusunda ilginç örnekler sunma imkânını bulabiliriz.
Osmanlı Sultanı, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethedip Balkanlara ve Batı Anadolu üzerinde büyük bir imparatorluk kurduğu, Müslümanların yanında büyük sayıda Hıristiyan, Yahudi ve diğer dinlere mensup halkları yönettiği bilinen bir husustur. Bu arada 10.000’lerce Ermeni’yi İstanbul’a göç ettirip, İstanbul’da bir Ermeni patrikhanesi kurmuş ve yönetilenlere daha 1463 yılında büyük bir Dinsel özgürlük vermiştir. Bu tarihten 40 yıl kadar sonra, Emevileri yenerek İspanya’ya hâkim olan İspanyolların Engizisyon mahkemesi vasıtasıyla bütün Müslümanları yok ettiği ve daha sonra Katolikler dışındaki diğer mezhep ve Yahudilere tam bir soykırım uyguladığını hatırlıyoruz. Bu kıyımlar öyle büyük seviyelere ulaştı ki sonunda dayanamayan Osmanlı Sultanı, 2. Beyazıt; bu soykırımı önlemek için özel gemiler gönderip, özel izinler alarak yüz binlerce masum insanı, Engizisyon’un elinden kurtarmış, kendi ülkesinde ve kendi kuralları çerçevesinde özgürce yaşamaları ve ibadet etmelerine izin vermiştir. Bu olayların geçtiği 1490’lardan 15–20 yıl kadar sonra, Avrupa ülkeleri yeni bulunan bir kıtadan, nasıl yararlanacakları arayışı içinde bulunuyorlardı. Şimdi bu konudaki gelişmeleri pek derin incelemeye gerek duymadan, ansiklopedik bilgiler çerçevesinde izlemeye çalışıyoruz.
“Amerika’nın fethi sırasında yapılan kıyımdan Meksika’daki Çiçimekalar ya da Şili’deki Araukanlar gibi, her türlü asimilasyona karşı çıkan kabilelerin yok edilmesinden sonra, maden ocaklarındaki zorunlu çalışmadan kaynaklanan ölümler, mikrobik hastalıklar, korkunç salgınlara yol açar. Meksika yerlilerinin sayısının 1519’da on milyon kadar olduğu sanılmaktadır. 1650’de burada yalnızca bir buçuk milyon yerli kalmıştır. Bütün Güney Amerika için nüfus azalmasının (aynı süre içinde) yirmi milyon dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Antil Adaları’nda yerliler hemen hemen tamamen yok olmuşlardır. Hıristiyanlaştırma çabası sömürgeleştirmeye eşlik eder; daha 1528 yılında 28 piskoposluk kurulmuştur… Bazı kabileler Hıristiyanlaştırılmaktan kurtulmak için ormanlara ve dağlara sığınır” (4).
“Cortes Küba’nın fethinden sonra, Santiago dolaylarındaki toprakları ele geçirerek burada yönetici olur. Ama bu görevden çabuk sıkılır. Masalsı toprakların fethine çıkmayı daha uygun bulur. Cortes 500 İspanyol askeri (32’si okçu, 16’sı tüfekçi) Avrupa’dan getirilmiş 16 at ve 10 top elde eder ve ileri harekâtı başlatır.
Meksika’ya ulaşınca 1519 Ağustosunda iç kesimlere doğru ilerlemeye karar verir. Küçük ordu, Totorak (yerli) savaşçıları eşliğinde, yüzlerce taşıyıcının da yardımıyla ve 400 piyade, 15 süvari ve 7 topla, yola çıkar. Bağımsızlığını korumuş olmakla beraber, Aztek’lerin etkisinde olan Tlaxcala yerlilerinin topraklarına gelince 50.000 kişilik bir orduyla savaşmak gerekir. Tlaxcaltek’ler bir avuç asker karşısında bozguna uğrayınca; doğaüstü hayvanlara binip, yıldırım taşıyan, dolayısıyla da yenilmeleri olanaksız olan Tanrılar karşısında bulunduklarına inanırlar. Azteklerle hesaplaşmak üzere onlar da İspanyollara katılırlar… Cortez Mexica’nın fethini böylece 400 küsur askerle ve yerlilerin yardımı ile tamamlar” (5).
“Kıyıdaki şekerkamışı tarımı işletmeleri çok erken bir dönemde sömürgeleştirmeye temel olmuşlardır ve Brezilya’nın başarısını sağlamışlardır. İlk zenciler 1530’da buraya getirildiler. 1585’te 57.000 sömürgeci ve 14,000 köle vardı” (6).
Sömürgeleştirmenin ilk anlarında yerlilerin sahip olduğu altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin elde edilmesi ve Hıristiyanlaştırma önem kazanmıştır.
“1503’te kurulan ve Amerika’yla İspanya arasında deniz ve ticaret ilişkilerini denetleyen, Sevilla Casa de la Contratacion (Ticaret Odası)’nın arşivlerine göre; 1503’ten 1660’a kadar (Amerika’dan-Avrupa’ya) 181 ton altın ihraç edilir. Bunun yanında gizli kaçakçılık da göz önüne alınırsa gerçekte 300 tona yakın altın çıkarıldığı kabul edilebilir. Çıkarılan gümüş de 16.000 tonun üzerindedir.” (7)
“Vakanüvislerin adil birisi diye tanımladıkları Bartholome de las Casas’ın (Kızılderililere karşı yapılan haksızlıklar karşısında) sesi yükselmeye başlar. Kristof Kolomb’un yakın arkadaşı olan babası ona Saint-Dommique’de geniş topraklar bırakmıştı. Tanrının bu lütfundan sonra çok etkilenen Las Casas, piskopos olduğu şehirde kölelerini serbest bırakmıştır. Kızılderililerin maruz kaldığı İspanyol canavarlarının kana susamış davranışlarından üzüntü duyan, bu pişman olmuş İspanyol serüvencisi, araştırmalar yapmış ve çarpıcı bir eser bırakmıştır. Avrupa’da çok büyük yankılar uyandırmış olan bu eser, “Historie des İndes” (Kızılderililerin Tarihi) birçok dile çevrilip yorumlanmıştır” (8).
Dindar piskoposun anlattığına göre, Küba adasında üç ay içinde yedi bin çocuk, gıdasızlıktan ölmüşlerdi. Belli bir yaşama alışmış, hayatlarını kurmuş olan ilkel topluluklar, açgözlü sömürgecilerle karşılaşınca savaşmışlar ve doğal olarak yenilmişlerdi. “İspanyollar, Kızılderililerin kadınlarını ve çocuklarını alıp onların emeğiyle elde ettikleri etlerle beslenmekteydiler. Bu insanlar yiyeceklerini büyük zorluklarla elde ettiklerinden, azla yetinmeye alışmışlardı. Fakat Hıristiyan İspanyollar bu küçük porsiyonlardan memnun değillerdi ve otuz kişi için bir ayda hazırlanmış yiyeceği bir saatte bitirmekteydiler. Şunu belirtmek gerekmektedir: Bir savaşın sonunda bütün erkekler öldürülürse ve kadınlar ve çocuklardan başka kimse kalmazsa ne yapılır? Kalan zavallı halkı İspanyollar arasında paylaştırıp, altın çıkartmak üzere madenlere göndermekten başka çare yoktur… Yiyecek olarak otlardan başka hiçbir şey vermedikleri için kadınlar çok zayıf düşüyor, çocuklarda kısa sürede ölüyorlardı. Kalan erkeklerde madenlerde açlıktan ölüyor, dolayısıyla ada kısa sürede yaşanmaz hale geliyordu.” (9)
Amerika’nın keşfinin ilk yüzyılı içinde bölgedeki yerli halk böyle kırılırken, gelişen çiftlikler ve üretim sahaları nedeni ile ihtiyaç duyulan “iş gücü” için gözler yine savunmasız kıtaya, Afrika’ya çevrilir. Afrikalıların Amerikan tarihi içinde öne çıktığı bu dönemden, günümüze kadar karşılaştığı güçlükler dev boyutlardadır. Avrupalıların bu güçlükleri nasıl yenmeyi başardıklarını bir sonraki yazımızda sunmaya çalışacağız.
DİPNOTLAR:
(1) Süleyman Kocabaş: Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar, s.231( İstanbul–1985)
(2) S.Kocabaş, a.g.e., s.231 (Altuğ, I.Dünya Harbinde., s.48).
(3) T.E.Lawrence, Seven Pillars of Wisdam, a Triumph, s.44–48 (Garden City, New York, Doubleday, Duran & Company İNC. –1935).
(4) Türk ve Dünya Tarihi Ansiklopedisi, Gelişim Hachette, Cilt 4, s.1162 (le Livre de Paris S.N.C. Biblioclub de France Hachette Et Cie ve Gelişim Basım ve Yayım A.Ş. İstanbul –1985).
(5) Türk ve Dünya Ansiklopedisi, Cilt–3, s.749–750.
(6) Aynı Eser, Cilt 4-s.1166.
(7) Aynı Eser, Cilt 4-s.1161.
(8) Maurice Lengelle, Kölelik, s.80 (Çev. Emine Su, iletişim Yayınları – Press Universitories De France, İstanbul- 1993).
(9) Aynı Eser, Cilt 4, s.80–81.

 Dr. M. Galip Baysan

Bayramlık - Galip Baysan
Kadının biri kumsalda yürürken ayağı eski bir lambaya takılmış, kadın lambayı kumların içinden çıkarmış, ovalamış. Lambadan cin çıkmış ve;
-Sadece bir dilek hakkın var, iyi düşün öyle dile demiş.
Kadın hiç tereddüt etmeden, cebinden bir harita çıkararak -Orta Doğu´da barış istiyorum. Bu haritadaki ülkeleri görüyormusun? Bu ülkelerin birbiriyle savaşmayı bırakmasını, barışın tesis edilmesini diliyorum. Diyivermiş.
Cin haritaya bakmış ve dehşetle;
- Tanrı aşkına Kadın! Bu ülkeler binlerce yıldır savaşıyorlar.
Tamam, işimde iyiyim ama o kadar da değil! Bunu yapılabileceğini sanmıyorum. Başka bir dilekte bulun. Diye bağırmış.
Kadın birkaç dakika düşünmüş ve ;
- hayatım boyunca doğru erkeği bulamadım bilirsin; hem düşünceli,
hem karizmatik, hem eğlenceli biri, sevecen, ilgili, sürekli futbol izlemeyecek ve ömür boyu sadık olacak erkek diliyorum. Demiş.
Cin derin bir iç çekmiş:
-Uzat şu kahrolası haritayı!!!
 ***

Biraz ayıpçı ama günümüz Güneydoğu Anadolu politikalarına da  uyan hoş bir fıkra:
Osmanlının bir şehrinde ayaklanma çıkmış; ol şehrin Vali Paşası, Yıldız sarayına Padişah Abdülhamit’i Saniye telle durumu bildirmiş:”Şehirde ayaklanma çıktı, dış kaleye sığındık!”Anında yanıt gelmiş:
    “İdareyi maslahat!”Vali Paşa İkinci teli de çekmiş:
    “Dış kale düştü, iç kaleye sığındık!”Anında ferman gelmiş:”İdareyi Maslahat!” Vali Paşa son telgrafı da çekmiş: “İDARE ELDEN GİTTİ; ELDE KALDI MASLAHAT!”
     ***

ÇOCUK- ASKER- POLİS

Yolda çamurla oynayan küçük bir çocuk oradan geçen bir polisin ilgisini çeker ve çocuğa sorar;
-"Ne yapıyorsun ufaklık ?..." Çocuk da;
-"Polis yapıyorum" der..,
Bu cevap polisin hoşuna gider ve sorar;
-"Anlat bakalım nasıl yapıyosun polisi ?..."
Çocuk cevap verir;                                  
-"Çamuru alıyorum içine su ve bok katıyorum polis oluyor "der...
Bunu duyan polis çocuğu bir güzel döver.Ertesi gün polis yine çocuğa rastlar ve bakar çocuk yine çamurla birşeyler yapıyor..
-"Ne yapıyosun lan sen burda !.." Diye sorar...
Çocuk yine;
-"Polis yapıyorum !.. "der.
Polis;
-"Anlat bakiim nasıl yapıyosun?..
Çocuk aynı cevabı verir...
-"Çamur alıyorum su ve bok katıyorum polis oluyor..." der ve yine güzel bir dayak yer !...
Ertesi gün yine herşey aynı...Polis bir hışımla gelir ve;
-"Ulan sen akıllanmıcakmıyacakmısın ha; piç,velet,yine mi polis yapıyorsun ?..." der...
Çocuk bu sefer;
-"Hayır,polis değil asker yapıyorum !.." der.
Bu cevap üzerine polis;
-"Anlat bakalım askeri nasıl yapıyosun ?.." der.
Çocuk;
-"Çamur ve su'yu karıştırıyorum asker oluyor !.." der.
Polis merakla;
-"Ee buna niye bok katmıyosun ?..." der...
Çocuk cevap verir;                                      
-"Katınca polis oluyor !..."
Fıkra bir yana, biz bu vesile ile bütün asker ve polis evlatlarımızı sevgi ve saygı ile kucaklıyoruz.

 ***
 LÂİKLİK...

 Muhafazakar bir Başbakan saç tıraşı olmak için berbere gitmiş.
 Berber sormuş:
 - Başbakanım lâiklik hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Başbakan duymazdan gelmiş.
 Berber beş dakika sonra tekrar sormuş:
 - Lâiklik hakkında ne düşünüyorsunuz?
 Başbakan yine duymazdan gelmiş.
 Berber beş dakika sonra tekrar sorunca:
 - Lâiklik hakkında ne düşünüyorsunuz? diye Başbakan sinirlenmiş ve
 - Sana ne ulan lâiklikten... Artistlik yapma, işine bak.
 Diye azarlamış adamcağızı... O da gülerek karşılık vermiş;
 - Öyle demeyin Başbakanım...
 Lâiklik sözünü duyunca saçlarınız diken diken oluyor...
 Daha kolay kesiyorum.
 ***
 HARDAL

Hikâyeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar.
       
Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak zorla ağzına tıkar... Hayvanın ağzı yandığı için hardalı yemez ve çıkarır...

İtalyan hemen atılır, öyle olmaz der ve hardalı makarna şeklinde ufak parçalar halinde bölerek, köpeğe yedirmeğe çalışırsa da, hayvanın ağzı gene yandığından o da başaramaz...

Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp, sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşırsa da, bu uygulama ile de bir sonuç alamaz...

Sıra İngiliz’e geldiğinde, İngiliz, önce köpeği okşayarak yanına çeker, sırtını sıvazlar, sonra, hardalı topak yaparak hayvanın poposuna yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı yani arkasını yalamaya, kısaca, canı yandıkça yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir....

Akıllı ülkeler, özellikle Avrupalılar, Siyonistler ve Amerikalılar hedef ülkeleri istedikleri çizgide tutabilmek için onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler neyi yediklerinin farkına vardıklarında çoktan iş işten  geçmiş olur! Tıpkı bize ve bizim gibi ülkelere yaptıkları gibi.

Hepinizin mübarek kurban Bayramını gönülden kutlarım.

Dr. M. Galip Baysan


13 Eylül 1922 – İzmir Yanıyor -  Galip Baysan
Yunan Kuvvetlerinin çekilirken Batı Anadolu’da ellerine geçen bütün Türk köy ve kasabalarını kurdukları özel askeri ekiplerle soyup soğana çevirdiğini ve arkasından da yakıp yıktığını, bu zulümden canlı hayvanların bile nasibini aldıklarını hatırlıyoruz. Yine unutamadığımız en önemli hususlardan biri; onların bu kıyımlar sırasında uyguladıkları taktikleri olmuştur. Şehir veya kasaba Yunan ve yerli Rum askerleri ile kuşatılıyor, ilk önce orada yaşayan gayrimüslimler tahliye ediliyordu Çoğunlukla Cami, samanlık, okul gibi kapalı yerlerde toplanan Türklere buralardan veya evlerinden çıkmama talimatı veriliyor, askerler veya çeteler evlere dalıp altın, gümüş gibi değerlerden istediklerini alıyor ve evleri gaz dökerek tutuşturuyorlardı. Şehirden veya kurulan çemberden çıkmak isteyenler kurşunlanıyor ve alevler içinde kalmaya zorlanıyordu.
Tahmin edileceği gibi batılı yazar ve gazeteciler bu olaylara asla temas etmemekte, dikkatleri Yunan kaçışı ve İzmir Yangını üzerine yoğunlaştırmaktaydılar. İzmir yangını kim, niçin çıkarmıştır sorusu yıllarca tartışıldı. (1)
Türk tarafı bütün Egeyi yakan bozguna uğramış ve kaçan Yunan askerlerinin ve İzmirli Rumların ve Adana bölgesinden kaçan Ermeni militanların bu yangını çıkardığını iddia ederken Yunanlılar tam tersini savundular. Onlara ve bazı yabancı yazarlara göre yangını “Gâvur İzmir’i” artık Türkleştirmek isteyen ve şehirdeki yoğun Gayrimüslim varlığına tahammül edemeyen fanatik Türk milliyetçilerinin çıkarmış olması muhtemeldi.
Bu konuda en önemli dayanakları; İzmir’in ünlü Türk düşmanı Patriği Hristostomos’u halkın önüne atıp linç edilmesini sağlayan(2) Ordu Komutanı Nurettin Paşa (Sakallı Nurettin Paşa olarak anılırdı) İzmir yangınının baş sorumlusu olmalıydı. Çünkü aynı şahıs bir iki ay geçmeden İzmit’te halkı tahrik ederek,(3) İstanbul’da yakalanıp yargılanmak üzere Ankara’ya götürülmekte olan Milli Mücadele Grubunun can düşmanı, gazeteci yazar Ali Kemalin linç edilmesini sağlamıştı.(4) İzmir’in Gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgesini ancak böylesine kin, böylesine nefret dolu insanlar yakabilirdi.
Bazı yazarlar da sorumluluğu Ermenilere yüklemekte, Büyük Devletlerin vaatleriyle kurulmasına kesin gözle baktıkları devasa boyutlardaki yeni Ermeni Devletinin Yunan Ordusunun yenilgisi ile bir anda buhar olup uçmasından büyük bir hayal kırıklığı ve panik yaşayan Ermeni toplumunun bu yangını kasıtlı ve planlı olarak çıkardığını ileri sürmektedirler.  

Richart Reinhart, İzmir’in külleri adlı romanında olayların arifesinde Ermenilerin durumunu şu sözlerle anlatıyor.
“Ermeniler, dehşet içinde. Ermeniler el bombaları ve asit şişeleriyle silahlı İzmir’e dolmuşlardı. Cepleri mermi doluydu, Siyahlar giyinmiş Ermeni kadınları dinamit taşıyor, erkek çocuklar duvarların dibine gaz yağı tenekelerini yerleştiriyorlardı. Kırmızı kukuletalı Şeytan söylevine devam etti.
—Kalemiz burası bizim. Hz. İsa’nın kılıcı koruyacak bizi. Bizleri buradan atmağa kalkacak olurlarsa bizlerle birlikte onlar da yanacaklar.
ve kalabalık: “Yakacağız onları! Yakacağız” diye tekrarladı.” (52)
Ereskoviç adındaki bir gözlemcinin anılarından naklen Mustafa Turan olayı şu şekilde anlatmaktadır.
“Büyük yangın, 13 Eylül 1922 sabahı Ermeni mahallesinden çıkmıştır. Ermeni kilisesi yakınındaki bir evden çıkan yangın hızla yayılmıştır. Aynı zamanda Ermeni kilisesinde de yangın çıkmış, bunu Basmahanedeki bir Ermeni’nin evinde çıkan yangın, sonra da Soğuk çeşme karşısındaki diğer bir Ermeni’nin evinde çıkan yangın izlemiştir. Bu sırada Ermeni mahallesinin en az 25 yerinde yangın çıkmıştır. İtfaiye ekipleri, Asya Dimitri mahallesindeki evlerin korunmasına çalıştıkları sırada Peştemalcıbaşı’nda yangın çıkmış ve şehrin her tarafını sarmıştır.” (6)
Olayda Ermenilerin ilişkisini belirleyen önemli bir husus “İtfaiye birliklerinin çalışmasını engellemek için birçok Ermeni’nin itfaiye birliklerinin üzerine ateş açmasıdır.” (7)

Fransızlar tarafından kurulup Kilikya’nın işgalinda kullanılan Ermeni Lejyonu o kadar çok suça karışmıştı ki bu alay 1920 yazında lağvedildi. Sadece 1920’nin Temmuz ayında, beş Ermeni ve bir Süryani kundakçı Fransız askeri mahkemesince ölüme mahkûm edilip cezaları infaz edilmişti. Ermenilerin kundakçılık yaptığından Fransız arşivlerinin yanı sıra Kilikya’da görev yapan subayların anılarında, özellikle Maxime Bergès ve Paul Bernard’ın kitaplarında söz edilir. Fransız donanmasının 15 Kasım 1920 tarihli bir istihbarat raporuna göre, görevine son verilen lejyonerlerle Ermeni halkından bazıları acı duygular içinde Kilikya’dan İzmir’e geçtiler. Aynı rapor bu kişilerin Yunan ordusunu Türk halkına karşı tahrik etmeye çalıştığından da söz eder.
(Maxime Gauin)

Biz İzmir yangınını sadece “bütün ümitleri tükenmiş ve ülkeden kaçmaya hazırlanan” Ermenilerin geride işe yarar hiçbir şey bırakmama arzusu sonucuna bağlamak istemiyoruz. Yangını Ermenilerin başlatmış olabileceğini kabul etmekle birlikte; olayın, aynı amacı taşıyan işgalci Yunan gücü’nün oynadığı son perde –yıkım operasyonunun bir parçası olduğuna inanıyoruz. Hatırlayalım “Manisa’daki 14.000 evden 13.000’i yanmış, 1.000 kadar sağlam ev kalmış, Alaşehir’de 4.800 evden sadece 100 kadar evin kaldığı yabancı yazarlarca gözlemlenmişti. Bunun yanında Camilere doldurulup yakılmış insanları da unutmuyoruz.  (8)

DİPNOTLAR:
(1) David Walder: The Chanak Affairs, S.177 ( London–1969)
(2) Rahmi Apak: Yetmişlik Bir Subayın Anıları, s.262–265 (TTK Ankara–1983)
(3) Falih Rıfkı Atay: Çankaya, s.342 (Ankara–1984)
(4) Bilge Umar: İzmirde Yunanlıların Son Günleri, s.309–321 (Ankara–1974)
(5) Richard Reinhart: İzmirin Külleri ( The Ashes of İzmir), S.419 (Hürriyet Yay. İstanbul)
(6) Mustafa Turan, İstirdatta İzmir Büyük Yangını, S.214, 220 (Nihat Atsız ve Necdet Sancar Armağanı, Medrese Kitabevi, Afyon–1995).
(7) Aynı Eser, S.224.
(8) Grace Mary Ellison, An English women in Angora, S:74–79 (Hutchinson Co. London –1923): Türkçesi Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuvay-ı Milliye Ankarası, S.69–71 (Milliyet Yayınları, İstanbul –1973), Ayrıca Bknz. Bilge Umar S.267–345


Dr. M. Galip Baysan

Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu (2) - Galip Baysan
Montesquieu (1689-1755), ünlü eseri “Yasaların Ruhu”nda, Osmanlı Sultanları ve siyasal yaşamı hakkında şu görüşleri ileri sürmektedir: “Anlattıklarına bakılırsa, Papalığa seçilen biri, kendi yeteneksizliğini bildiği için önce reddetmiş, ısrar üzerine kabul etmiş ve bütün işleri yeğenine bırakmış. Her şeyin yolunda gittiğini görünce de şaşırmış ve “Ben bu işin bu kadar kolay olduğunu bilmezdim” demiş. Doğu hükümdarları için de bu böyledir. Harem ağalarının yıllarca yüreklerini ve ruhlarını kemirdikleri, hatta durumlarını bile unutturdukları bütün o hükümdarlar, günün birinde hapisten çıkarılıp da taht’ın üzerine oturtulunca, önce şaşkına dönerler(*); ama güvenilir bir vezir bulup kendilerini saraylarında en kaba tutkulara koyuverdiler mi, sindirilmiş insanların ortasında en anlamsız isteklerini duyurma olanağını buldular mı, devlet yönetiminin bu kadar kolay olabileceğine bir türlü inanamazlar.
İmparatorluk ne kadar genişlerse saray da o kadar büyür, dolayısıyla hükümdarlar da o oranda bol zevklerin ortasında sarhoş olurlar. Böylece, bu çeşit devletlerde, hükümdarların yöneteceği insan sayısı ne kadar çok olursa, hükümdar da o ölçüde hükümet işlerini savsaklar; iş ne kadar önemli olursa onları o kadar az düşünür.” (1)
“Üç erk: yani yasa yapma (yasama), genel kararları uygulama (yürütme), suçları ya da vatandaşlar arasındaki anlaşmazlıkları yargılama (yargı) erkleri, aynı zamanda aynı kişinin ya da yüksek memurlardan, soylulardan, halktan kurulu ayrı toplulukların elinde bulunmasaydı herşey yıkılırdı. Avrupa’daki krallıkların çoğunda yönetim biçimi ılımlıdır. Çünkü bu iki erk’i ellerinde bulunduran hükümdarlar, üçüncü erk’i tüm halkın eline verirler. Padişah bu üç erk’i de kişiliğinde birleştirmiş olduğundan, Türkiye’de korkunç bir istibdat idaresi vardır. (2)”
Bir İngiliz-İrlandalı tutucu düşünür Edmund Burke (1729-1797), Türkler ve idare şekli hakkında çok daha katı, olumsuz ve kin dolu görüşlere sahiptir. 1791’de Fransa’daki Devrim Üstüne Düşünceler’i yazdığında daha cumhuriyet ilan edilmemiş, kralın kafası kesilmemişti.
“Prusya Kralı, Hollanda’yı kargaşalıktan kurtarmak üzere, bizimle birlikte soylu bir müdahalede bulunmuştu... Prusya Kralı, hiçbir anlaşma ya da kan akrabalığı bağımlı olmadığı halde, imparatorluk idaresinin Türk’lerin idaresi kadar insanlığa zararlı olmayacağını düşünerek, böyle bir davranışta bulundu. Yine salt nedenler yüzünden, bütün gücüyle müdahale ederek, Türkleri bile imparatorluğun pençesinden kurtarmak için harekete geçti. Böyle bir müdahale, Türkler gibi insanlığa zararlı, Hıristiyanların ebedi düşmanı, Hıristiyanlardan bir selamı bile esirgeyen, Hıristiyan milletlerle ateşkesten öte hiçbir anlaşmaya yanaşmayan, iç güvenliği barbarca ihmal eden, böylesine barbar bir millet lehinde bile yapıldıktan sonra, bir kralı esaretten kurtarmak için yardımda bulunmak, her halde politik bakımdan yanlış, haksız ve yakışıksız bir davranış sayılmaz. (3)”
Machievelli görüşlerini şu sözlerle belirtir.
“Bütün Türk İmparatorluğu tek bir önder tarafından yönetilir, bütün diğerleri onun hizmetkârlarıdır. (Bu önder) krallığını sancaklara ayırır ve bunları yönetebilmek için, istediği gibi tayin edebildiği ve değiştirebildiği çeşitli yöneticilere tahsis eder... Bunlar ona bağlı kölelerdir... Günümüzde hiçbir hükümdar eyaletlerin hükümet ve yönetiminde yerleşik askeri birliklere sahip değildir... Türk bir istisnadır, çünkü ülkenin güvenliğini ve gücünü sağlayan 12.000 piyade ve 15.000 süvariden oluşan bir daimi orduyu denetler, onun en yüksek iktidar ilkesi, sadakatin muhafaza edilmesidir. (4)”
Fransız Jean Bedin’in yorumuna gelince:
“Türklerin kralına, ülkesi büyük olduğu için değil... Kişilerin ve mülklerin tam efendisi olduğu için Büyük Senyör denir. Ancak onun evinde yetiştirilen hizmetkârlara köle denir. Ancak tebaaları kiracılar olan tımar sahipleri, insaflarına terk edilmiş tımarlar üzerinde yetkilidirler. Onlara bağışlanan mülkün her on yılda bir yeniden gözden geçirilmesi gerekir ve öldüklerinde, mirasçıları ancak onların taşınabilir mallarını miras olarak edinebilirler. Avrupa’da böylesine hükmedici monarşiler yoktur. (5)”
Francis Bacon’a göre “Soyluluğun olmadığı bir monarşi daima saf ve mutlak bir tiranlıktır; tıpkı Türklerinki gibi. Soyluluk (monarşinin) egemenliği(ni) yumuşatır ve halkın dikkatini sadakat çizgisinden bir ölçüde uzaklaştırır(6).
Onyedinci yüzyılın ikinci yarısında yazar Harrington, sultanın mutlakçılığıyla onun toprak mülkiyeti üzerindeki tekeli arasında da bağlantı kurmuştur:
“Eğer bir kişi bir toprağın yegâne sahibiyse, ya da örneğin toprağın dörtte üçünün sahibiyse, Büyük Senyör’dür. Ona mülkünden ötürü Büyük Türk denir ve onun imparatorluğu mutlak monarşidir. Türkiye’de Büyük Senyör’den başka birinin toprağa sahip olması yasa dışıdır. (7)”
Görüldüğü gibi batılı siyasi düşünürlerinin görüşleri pek içi açıcı değildir. Bazen Osmanlı Yönetimi, genellikle de Türkler hakkında zaman zaman ortaya atılan bu ve benzeri fanatik görüşler; daha sonra 19. ve 20. yy.larda, hatta günümüze kadar gelen olumsuz tutum ve davranışların temeli sayılabilir. Ancak bütün bunların bilinmesine rağmen 2015 yılında ülkemiz yöneticilerinin geçmiş özlemi ile dolu olmalarını anlamak mümkünmüdür?

DİPNOTLAR:

(1)     Mete Tuncay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi-II, s.3o2
(2)     Aynı Eser, s.314
(3)     Aynı Eser, s.467
(4)     Perry Anderson, Lineages of The Absolutist State s.397-398 (London-1974)
(5)     Aynı Eser, s.398
(6)     Aynı Eser, s.398
(7)     Aynı Eser, s.399.

Dr. M. Galip Baysan

Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu


Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu
Günümüz Türkiyesinde öyle garip olaylar yaşanıyor ki inanmak mümkün değil.Mesela Atatürk Düşmanlığı; neden düşmansın kardeşim diye sorsanız eminim ki %80 Din düşmanı cevabını alırsınız. Çünkü laiklik diye bir kavram geliştirmiştir. Peki. Laiklik dinsizlik midir? Diye sorsanız, en ufak bir bilgileri olmadığı halde evet derler. Oysa Laiklik Dini üç kağatçı din tüccarlarının elinden kurtarıp gerçek anlamda layık olduğu yüceliğe yerleştirme anlayışı olduğu akıllarına bile gelmez. Tıpkı onun gibi son günlerde iyice ortaya çıkan Osmanlıcılık veya Osmanlı hayranlığını da, duygusal bakışın dışında anlamak oldukça zordur. Özgürlükler ve İnsan hakları uğruna yüz yıllarca mücadele etmiş, savaş vermiş atalarımız sanki boşuna uğraşmışlar. Gelin biz bazılarının bol bol methiyeler düzdüğü Osmanlı yönetimine tarihte siyasi düşünürlerin nasıl baktığını görelim.
Osmanlı Devleti’nin mutlak monarşik yapısının haklar ve özgürlükler yönünden diğer krallıklardan farkı yoktu. Osmanlı “Kapıkulları, hükümdarın iradesine kayıtsız şartsız bağlıdır, fakat o iradeyi uygulamada da kayıtsız şartsız güç sahibidir. Toplum sınıflarının yüklendiği birçok yükümlülüklerden bağışıklıdır. Ne memurdur, ne vatandaş; ne doğal hakları vardır, ne de toplumsal ve ekonomik fonksiyonları. Yalnızca devlet yönetiminin yürütme, padişaha hizmet etme sınıfıdırlar. Bundan ötürü bunlar; askeri bir sınıf sayılmışlardır. Fakat bu sözcük, bugünkü “asker” sözcüğünün tam karşılığı değildir. Sadece, siyasal yetkileri olan kişiler anlamına gelir.(1) Daha açık bir deyimle, mutlak monarşinin gönüllü kullarıdırlar. Siyasi haklar yönünden Fransız düşünürü Etienne de la Boetie (1530-1563)’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” adlı yapıtında çizdiği tablo ile benzerlikler taşımaktadır.
“... Bu kişilerin tiran’ın söylediklerini yapmaları yeterli değildir; onun ne istediğini düşünmeleri ve hatta onu memnun edebilmek için düşüncelerini daha önceden bilmeleri gerekir. Tiran’a yalnız itaat etmekle kalmayacaklar, onu hoşnut da edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, onun keyifli olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine onunkileri benimseyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değiştirmeye zorlayacaklardır. Tiran’ın söylediklerine, sesine, işaretlerine, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli nöbet durumunda bulunacaklardır.” (2)
“Bu kişiler zenginlik kazanmak için hizmet (kulluk) etmek isterler. Fakat kendilerine ait olacak hiçbir şey kazanamazlar. Çünkü kendilerinin bile kendilerine ait olduğunu söyleyemeyecek bir durumdadırlar.”
“Kötü kralların yakınlarında hiç olmazsa bir kez bulunmuş bir çok insan içinde, başkalarına karşı Tiran’ın gaddarlığını körüklemeye öncülük yapıp, bu gaddarlığa kendilerinin de maruz kalmadığı çok az kişi vardır, hatta hemen hemen hiç kimse yoktur. Çoğunlukla Tiran’ın lütfunun gölgesi altında ve başkalarının malları ve makamları sayesinde zenginleşen kişiler başkalarını kendi malları ve makamları ile zenginleştirmişlerdir.” (3)
“Gece gündüz tek bir kişiyi hoşnut kılmayı düşünmek ve bununla birlikte yeryüzündeki hiçbir insandan korkmayacak kadar bir tek kişiden korkmak, darbenin nereden geleceğini kestirmek, tuzakları seçmek ve yoldaşların entrikalarını hissetmek için sürekli olarak gözü tetikte ve kulağı kirişte tutmak, ne açık bir düşman ne de güvenli bir dost bulunduğundan her kişinin yüzüne gülüp, herkesten çekinmek, sürekli güleç bir çehre ve donuk bir yürek taşıyarak neşeli olamamak, içine kapalı olmaya da cüret etmemek.” Sanki IV. Murat veya Abdülhamit dönemini ve günümüzdeki bazı anlayışları resimleyen “Le Boethie” (4) daha 1562 yılında soruyor: “Bütün bunlar ey tanrım, ne biçim ızdıraptır, ne büyük bir acıdır? Bu, mutlu bir şekilde yaşamak mıdır? Buna yaşamak denilebilir mi? (5)”
Boetie “Gönüllü Kulluk Üzerine” adlı eserinde, Osmanlı siyasal yaşamına da Venediklilerle bir karşılaştırma yaparak, şu sözlerle temas etmektedir: “Çok az sayıda olan ve öylesine özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanının bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların özgürlüklerini en iyi şekilde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur. Beşikten beri bu şekilde öğrenmiş ve devranmış olan Venedikliler, bağımsızlıklarının en ufak parçasını bile dünyanın diğer tüm mutluluklarını elde etmek için feda etmezler. Bu insanları gören bir kişi kalkıp bizim “Büyük efendi” (Osmanlı Padişahı) diye adlandırdığımız insanın topraklarına gitse, burada sanki bu “Büyük Efendi”ye kulluk-kölelik etmek için doğmuş ve onu yerinde tutmak için canlarını veren insanlarla karşılaşacaklardır. Bu kişi, bu insanlarla diğerlerinin aynı doğal yapıya mı sahip olduklarını, yoksa bir insanlar sitesinden çıkıp bir hayvanlar parkına mı girdiğini düşünecektir? (102)”
“Büyük Türk, her şeyden çok kitap ve doktrinlerin, insanların kendilerini tanımalarına ve Tiranlıktan nefret etmelerine yardımcı olduğunu çok iyi anlamıştır. Topraklarında onun istemediğinden çok bilge kişinin bulunmadığını duydum. Oysa genel olarak, uzun zamandan beri özgürlük tutkusunu korumuş bu kişiler ne kadar fazla sayıda olsalar da, onların uğraşları ve duyguları birbirlerini tanımaları için en ufak bir etkinliğe sahip değildir. Tiran’ın hükmü altında yaşam, onlarda özgürlük adına her şeyi, yani yapmayı, konuşmayı ve hemen hemen düşünmeyi yok etmiştir. Hapsi, fantezilerin içinde birbirlerinden kopuk yaşarlar. (103)” Boetie görüşlerinde insafsız ve acımasızdır. Ancak, acaba haksız olduğunu iddia edebilmek mümkün müdür?
Diğer düşünürlerin görüşlerini bir sonraki yazımızda sunmaya çalışacağız.

DİPNOTLAR:

(1)     Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s.31 (Doğu-Batı Yayınları, İstanbul-1978)
(2)     Mete Tuncay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi-II, s.124-125
(3)     Aynı Eser, s.126
(4)     M. Tuncay, age. C-II, s.126
(5)     Aynı Eser, s.125,129
(6)     M. Tuncay, age. C-II, s.111
(7)     Aynı Eser, s.115
(X)     4 ncü Murat ölünce onun hayatta kalan son kardeşi, aynı anadan (Kösem Sultan) İbrahim, kardeşinin öldüğüne inandırılamamış, ancak naş’ı gördükten, incelediktensonra ikna edilebilmiştir.


Dr. M. Galip Baysan


Büyük Taarruz Öncesi Siyasi  Çöküntü - Galip Baysan
30 Ağustos 2015, Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesinin 93’ncü yıl dönümünde, bu büyük olayın öncesinde cereyan eden siyasi olayları ele alıyor ve bazı gerçeklerin asla unutulmaması ve de unutturulmasına izin verilmemesi inancıyla sizlere sunuyoruz.
 Bu gibi inançsız faaliyetlerin en önemli etkisi Meclis’te kendini gösteriyordu. İngiltere’nin “Türk ordusu Saldıramaz” yorumu muhalif kanadı çok etkilemiş gibi idi. Meclis’te sık sık Türk Ordusunun güçsüzlüğünden, bir saldırı yapamayacağından, savaşsız bir sonuca gitmenin şart olduğu görüşünden bahsedilmeye başlanmıştı ve bu görüş gittikçe yaygınlaştırılıyordu. İngilizlerin ve İstanbul’un bu tartışmaların arkasında olmadığını iddia etmek mümkün değildi. Mustafa Kemal durumu şu sözlerle açıklamaktadır:
 “Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki “Sakarya savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!” Bu akıma karşı koyduk.. Muhaliflerin sonradan ortaya çıkan kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine saldırı biçimini değiştirerek başka bir iddiayı ortaya attılar. “Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan Ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilaf Devletlerini, özellikle İngilizleri de yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir kuvvet bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek istiyorsak yapılacak iş budur.
Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine yeni bir propaganda çıkardılar. “Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Karanlıklara koskoca bir ulus belirsiz, karanlık amaçlara akılsızca sürüklenir mi?”
Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasi çevrelerinden ordu birliklerine dek yaygınlaştırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçla orduya yayılmaya çalışılıyordu.
Rauf Bey, sık sık ve gizlice “Hiç olmazsa gerçek durumuna bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?” diye soruyordu.”(1)
Fevzi (Çakmak) Paşa’nın o dönemle ilgili anıları da şöyledir: “Düşmana kuvvetimizi göstermeden hakkımızı tanıtmamız imkânı yoktu. Yunanlılar İngilizler tarafından adamakıllı şımartılmışlardı. İstanbul’un sözde Halifesi, Mısır Hıdivliğinin sefil salahiyetlerini kabule bile hazırlanmış bir uşak namzedi idi. Bu vaziyette, onun tarafından idama mahkûm edilmiş bulunan bizler, mücadele meydanında ciddi bir kuvvet, ciddi bir varlık olduğumuzu göstermeden, İngilizlere sözümüzü nasıl dinletebilirdik.” (2)
Bu sözlerin sahibi Fevzi Paşa’nın şahsında, Türk subayının ruh haline dikkati çekmek istiyoruz. İngilizler, Yunanlılar, Sultan, Bolşevikler, Muhalefet her kesimin söz dinlemesini bekledikleri Mustafa Kemal ve arkadaşları, hepsine üstün gelmek ve ancak o şekilde söz anlatmak mecburiyetinde olduklarının bilincindeydiler.
Olumsuz propaganda faaliyetleri şiddetini artırınca Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden (günümüzde dahi etkinliğini sürdürebilecek) şu ibret verici konuşmayı yapmıştır.
“Baylar bilirsiniz ki Mecliste bu dönemde en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir… Baylar, maddesel ve özellikle ruhsal çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da duraksamasına ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Acizlik ve duraksamada öylesine ileri giderler ki;  “Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza olanak yoktur. Biz varlığımızı sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım” derler.
Şimdi Baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum: Bunlardan birincisi, en önemlisi ve temel olanı doğrudan doğruya ulusun varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. İkinci araç, ulus adına iş gören Meclis’in, ulusal isteği belirmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği direnç, dayanışma ve yiğitliktir. Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydan gelip düşman karşısında çıkarılmış bulunan ordumuzdur.”(3)
Ordu beklenen (daha doğrusu beklenmeyen) taarruzuna işte bu baskılı ortam içinde başladı. Saldırı ve hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde yapılmış, Türk halkının tam bir disiplin içinde ve genellikle gece yaptığı intikallerle bütün istihbarat örgütleri atlatılmıştır. Türklerin saldıramayacağından emin olan Yunanlılar, kendilerinin çekilmeye mecbur edilmeleri halinde Batı Anadolu’da Yunan hâkimiyetini devam ettirmek amacıyla; İzmir-Balıkesir arasında bir İyonya Devleti kurarken (30 Temmuz 1922); Trakya’da ki tümenleri ile İstanbul üzerine yürüme hazırlığı yapıyordu. Yunanlılar bu hazırlık içinde iken İngiliz Başbakanı Llyod George 4 Ağustos 1922 günü Avam kamarasında yaptığı konuşmasında Yunanlılara şu sözlerle büyük destek veriyordu.
 “Yunan ordusu, mevziimizi boşaltamayız ve antlaşmada kendilerini koruyacak ne gibi hükümler bulunduğunu öğreninceye kadar halkımızı arkamızda terk edemeyiz dedi. Bu mantıksız değildi. Ne olursa olsun Anadolu’nun bu bölgesindeki azınlıkları etkili bir şekilde korumak gerekmektedir. Bu güvencelerle Ankara’nın sözünü kastetmiyorum. Bu söz Ermenistan içinde verilmişti. Neye yaradı? Tek Ermeni’nin ve Rum’un hayatını kurtarmadı. Himaye, bu bilinen bölgedeki hükümetin anayasası biçiminde ve etkisinde, yeterli bir himaye olmalıdır.”(4) İngiltere Başbakanı, ağzından çıkan bu sözlerle, kurulmakta olan İyonya Devletini tanımış oluyordu. Aynı günlerde Yunanlıların İstanbul’u işgal etme hazırlıkları üzerine İstanbul’daki Müttefik orduları Başkomutanı General Harington: “Yunanlıların İstanbul’u işgal etmeleri halinde Sultan’ın şahsının himaye edilip edilmeyeceğini” soruyordu. İstanbul’a yeni bir kral, daha doğru bir deyimle Yunan Kralı Konstantin, yeni bir imparator olarak gelmek üzere idi.(5)
Mustafa Kemal çok süratli bir imha planı uygulamak zorundaydı. Böylelikle hem düşmanın bir başka savunma mevziinde direnmesine imkân vermeden imhasını sağlamak, hem Batı Anadolu’nun yakılıp-yıkılmasını önlemek ve hem de Yunanistan’ın batılı müttefiklerinin müdahalesine meydan vermeden sonuç almak mümkün olmalıydı. Bütün risklerine rağmen, hazırlanan plan aman vermeden uygulandı. Mustafa Kemal Başkomutanlık Karargâhı diye bir yerde sabit kalmadı, daima en ileri hatlara yakın bulundu ve gelişmelere süratle müdahale ederek sonuca ulaştı.(6)
İngilizler durumu ancak 2 Eylülde anlayabildilerse de Mütareke teşebbüsüne 7 Eylül günü geçebildiler. İstanbul Hükümetine gelince, Büyük Taarruzun nedenlerini kavrayamadığını ileri sürüyor, üzülüyordu. Padişahın bendeleri, Büyük Taarruzun Venedik Konferansını altüst edebileceğini düşünüyorlardı. Böyle bir konferans hazırlanırken, saldırıya kalkışmanın zamanı mıydı? Mustafa Kemalde hiç mi “takt” (yerinde davranma) yoktu.(7)
DİPNOTLAR:
(1)   Söylev-II, s.465–466 (TTK Ankara–1989)
(2)   30 Ağustos Hatıraları, s.22 (Sel yayınları, İstanbul–1955)
(3)  Söylev-II, s.467, 468; Atatürk’ün Gizli Oturumlarda Konuşmaları, s.241–244
(4)  B. N. Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e, s.310
(5)  Aynı eser, s.310–311
(6)  30 Ağustos Hatıraları, s.32, 33
(7) Sakarya’dan İzmir’e, s.341, 342

Dr. M. Galip Baysan

Milli Mücadele Döneminde Askerlerin Sorunları
Milli Mücadele döneminde Türk Halkını kurtarmaya çalışan askerlerin karşılaştığı sorunlar dev boyutlardaydı. Günümüzde ülkemiz iyi yönetilmediği için yine dev sorunlarla karşı karşıya. İçerde terör ve ekonomik kriz ve yönetim kaprisleri, dışarıda her açıdan dışlanış bunların bir kısmıdır. Türkçemizde ünlü bir deyim vardır. “İnsanın karakteri yokuşta (veya zorda) belli olur” derler. Yani en üstün yönetim kademelerinde sadece bir kişinin karar vermesi, diğerlerinin kaldır parmak, indir parmakla ona katılması ile sorunlar çözülmüyor. Sorunların çözümü için akıllı ve ilmi çalışmalar esastır. Şimdi Milli Mücadele dönemine dönüp bazı gerçekleri öğrenelim.
19 Mayıs 1920 tarihinde yayınlanan bir bildirinin subayları hedef alan ve halkı direnç göstermeye davet eden sözleri şöyledir:
 “Ey padişaha, dine, devlete beş yüz seneden beri bağlılığı ile dünyayı hayrette bırakmış olan gerçek Müslümanlar.  Bolşevik adı altında dört yüz yıllık din ve devlet düşmanımız olan Moskoflardan çıkmış dinsel yasaya aykırı ve kanun dışı olan bir görüşe kapılan bir takım eşkıya, vatanı kurtaracağız diye Anadolu’nun siz saf ve dürüst halkını aldatarak, Padişahına, Müslümanların halifesine isyan bayrağı çekmişlerdir.”
“Ancak memleketimiz ötedenberi haydutluk ve soygunculuğa alışmış, seferberlik sürdüğü müddetçe vurgun vurarak kanunun üstünde bir üst gibi bulundukları yerlerde zorbacasına hareket ve rahat yaşamayı, eğlence ve içkiye rezaletle ulaşmış birtakım subaylar ile hapishaneden kaçmış yahut her nasılsa yakasını şimdiye kadar kanunun pençesine vermemiş olanlar vardır ki bunlar kanunu, hükümeti, padişahı tanımıyorlar. Vatanı kurtaracağız, Padişahımız tutsaktır kurtaracağız diye zorla asker ve para topluyorlar.” (1)

Anzavur ayaklanmasını bastırmak için Eskişehir’den gönderilen İkinci Piyade Alayı’nın taburları Bursa’dan geçerken, Bursa halkının kötü söz ve davranışlarına maruz kalmışlardır. Hatta onlar ölümsüz sözlerle zehirlenmişlerdir. Bahçelerde çalışan kadınlar bile askerlerin karşısına çıkarak “subaylarınız sizi padişahımızın gönderdiği Anzavur Paşa’ya karşı kavgaya götürüyorlar. Padişah askerlerine karşı kurşun arttıracaklar” diyerek bir taburun daha Bursa’ya varmadan önce diğer bir taburun da Bursa’dan çıktıktan sonra dağılmasına yol açmışlardır. (2)
İç isyanlar sırasında iç ve dış durumu Llyod George’un “Satranç diplomasisi”ni geçmiş yazılarımızda incelemiştik. Orduya karşı sadece İstanbul ve halkın bir kısmı değil, azınlıklar ve hatta işgal güçleri de hakaret etmekten geri kalmıyordu. Şöyle ki:
 “Bizi (harp esirlerini) Malta’dan İstanbul’a getiren İngiliz vapuru 1920 yılının Ocak ayında Galata rıhtımına yanaşmıştı. Bütün esirler, bir an önce vatan toprağına ayak basmak, hürriyete kavuşmak için dışarı çıkmaya acele ediyorlardı. Bu esnada vapurun rıhtıma yanaşması ile birlikte, bir İngiliz subayının yanında vapura girmiş ve sırtında bir İngiliz elbisesi taşıyan İstanbullu genç bir Ermeni, esir arkadaşlarımızdan birisine: “Ulan neye acele ediyorsun?” diye bağırdıktan sonra suratına şiddetli bir tokat attı. Dikkat ettim, etrafındaki yüzlerce Türk esiri bu şamarı kendi suratlarında yemişler gibi irkildiler. Ben şahsen, bu şamarın, kendi yüzümden bir ateş çıkarır gibi olduğunu duydum. Eyvah biz esir kaldığımız düşman memleketinde bile böyle hakaretler görmedik. Biz bu vatanda nasıl yaşayabiliriz? diye düşündüm ve titredim… ve orada İngiliz vapuru içinde dışarı çıkmak için ayakta beklediğim zamanda, derhal Anadolu’ya geçip tekrar silaha sarılmak kararını verdim.” (3)
 “Mütareke yapılınca İstanbul’a geldim, bize bir emir verdiler: “İşgal kuvvetlerinin herhangi bir rütbesinde bulunan bir kumandanı, bir İtilaf Devleti subayı görürseniz, hangi rütbede bulunursanız bulunun, selam vermek mecburiyetindesiniz” daha duyar duymaz insanın tüylerini diken diken eden bir emirdi bu, şaşırmıştık… Birgün Çemberlitaş’taki muhallebicide otururken genç iki İngiliz subayının bizden bir piyade binbaşısını çevirip, zorla selam verdirdiklerini gördüm. Olay bana çok tesir etti, gidip müdahale de edemedim.. Onurumun iyiden iyiye yaralandığını hissettim.. Ertesi gün kalktım, annemle vedalaşarak yola çıktım.” (4)
Orduya karşı saldırılar 22 Haziran tarihinde başlayan Yunan ilerlemesi sonucunda inanılmaz boyutlara ulaştı. Bu haksız tecavüz karşısında, İstanbul hükümetinin bir bakanı ile yapılan bir ropörtaj ihanetin boyutlarını açıklamak için yeterlidir: Damat Ferit Hükümetinin Adliye Nazırı’nın bir gazeteci ile yaptığı konuşma şöyledir:
 “Soru    : Hükümet Yunan Ordusu tarafından yapılan hareketi protesto etmek niyetinde midir?
Nazırın cevabı: Hükümetimiz Mustafa Kemal taraftarlarını resmen mahkum etmiş ve hilafet ve vatan haini olduklarını ilan etmiştir. Binaenaleyh vazifesi asilere layık oldukları cezayı vermektir. O halde kendi programımıza dahil olan bir hareketi niye protesto edelim.
Soru    : Bu hareket mühim güçlüklerle karşılaşacak mıdır?
Cevap    : Hayır, bunun sebebi şudur ki, Mustafa Kemal ordusu öteden beriden toplanmış haydutlardan, sabıkalılardan ve sırf yağma hırsıyla hareket eden bir takım şahıslardan mürekkep, teşkilatsız, inzibatsız ve mümaresiz bir ordudur.
Soru    : Fikrinizce hareket uzun sürecek midir?
Cevap    : Asker değilim fakat intibam şu merkezde ki; General Paraskevopulos’un ordusu şimdi süratle ve şiddetle harekete devam eyleyecek olursa, birkaç hafta da Ankara sınırları önünde bulunacaktır.” (5)
Türk askeri üstün düşman kuvvetleri karşısında çekilirken özellikle Bursa yöresinde mürteciler de harekete geçirilecektir. “Milli kuvvetlerin dağılması ve Yunan ordusunun ilerlemesi tabii olarak mürteci ruhun mukavemet ve müdafaa taraftarlarına (ordu mensupları ve onları destekleyen sivillere) karşı olan hiddetini kamçıladı. Çekilen askerimize ve bilhassa subaylara karşı bazı kasaba ve köylerde çok kötü muameleler yapıldı. Bunlara yiyecek, hatta su verilmedi ve içlerinden bazıları öldürüldü. Bazı subaylar, köylülerin tecavüzlerinden korunmak için üzerlerindeki askeri elbiseleri atıp, köylü kıyafetine girmekle kendilerini kurtardılar.” (6)
Emekli Kurmay Albay Rahmi Apak’ın o günlerle ilgili anıları ibret vericidir: “Biz Yunanlıların Balıkesir ve Bursa bölgelerini işgal ettikleri zaman yerlerinden kıpırdamayan ve düşman işgali önünde çekilirken, bu kıpırdamayanların, şehirlerine, kasabalarına ve köylerine sığınan kendi milletdaşlarını ve asker arkadaşlarını istemeyen, defedip kovan Belediye Reislerini ve Askerlik Şubesi Başkanlarını da gördük. Daha sonra, Sakarya’ya doğru yapılan çekilmeden perişan halli subay ve memur ailelerinin bir gececik olsun kendi köylerinde yatmalarına müsade etmeyen ve emzikte çocuklara yüz gram sütü vermekten çekinen bazı köyler dahi gördük. Daha fenalarını da gördük. Çekilen kıtaların perakende subay ve erlerini soyan, vuran, öldürenleri de gördük.” (7)
Bu durum karşısında Bursa’da yapılacak bir savunmadan komutanlar ve hatta TBMM Başkanı Mustafa Kemal umutlu değildir. Bu nedenle TBMM Hükümetince bir bildiriyle halkın uyarılması kararlaştırıldı. Batı Cephesi komutanı Bursa halkının bu olumsuz tutumunu iyi bir değerlendirmeden geçirerek verdiği savunma emri şöyledir: “… Erleri Bursalı olan 56’ncı tümen muharebesiz çekilse bile, bütün personelin tümeni bırakarak Bursa bölgesinde kalması, bu sırada çekilenleri gören Milli kuvvetlerin de dağılması göz önünde tutulmalıdır” Bu emir üzerine Albay Bekir Sami de Bursa batısındaki savunmayı benimsemiş ve geride, seçilen savunma mevziinde hazırlık yapılması emrini vermiştir.(8)

DİPNOTLAR:
ı.  Rahmi Apak, Yetmişlik Bir Subayın Anıları, s.190 (TTK, Ankara-1988)
2   Nail Ekici, Cumhuriyete Kan Verenler, s.56 (Topçu Yüzbaşı Ferit Eliçin’den naklen, Hürriyet Yayınları,İst.-1973)
3.  Rahmi Apak, Yetmişlik Bir Subayın Anıları, s.190
4.  Nail Ekici, Cumhuriyete Kan Verenler, s.56 (Topçu Yüzbaşı Ferit Eliçin’den naklen, Hürriyet Yayınları,İst.-1973)
5.   İhsan Güneş, İkinci Askeri Tarih Semineri, s.149, 150
6.  Rahmi Apak, Yetmişlik Bir Subayın Anıları, s.190
7.   Nail Ekici, Cumhuriyete Kan Verenler, s.56 (Topçu Yüzbaşı Ferit Eliçin’den naklen, Hürriyet Yayınları,İst.-1973)
8.  İhsan Güneş, İkinci Askeri Tarih Semineri, s.149, 150

Dr. M. Galip Baysan


Sevr’de Entrikalar - Galip Baysan
Sevr Anlaşması ile ilgili görüşmeler sırasında çok büyük siyasi entrikalar çevrilmişti. Özellikle Türkler aleyhinde çevrilen dolaplar Ermeni meselesi ve günümüz ayrılıkçı Kürtler ile ilgilenen herkesin bilmesi ve unutmaması gereken bir husustur. Ayrıca Sevr’de Ermeniler için istenen topraklarla günümüz Kürt ayrımcılarının talep ettiği topraklar arasındaki eşitlik dikkat çekicidir.
Görüşmeler sırasında Sevr’de bilinen iki Ermeni gurubuna ilaveten muhtelif uluslara mensup kırk kadar bağımsız Ermeni delegasyonu da faaliyet halindeydi.  Paul C. Helmreich durumu şu sözlerle özetliyor:

“Yüzlerce gazeteci, yazar, şarkıcı, profesör, senatör ve eski bakanın Ermeni davası lehinde uzun konuşmalar yaptığı konferanslar düzenliyorlardı. Wilson, Lloyd George ve Clemeceau’nun peşinden bir dakika bile ayrılmayan Ermeni delegeler, devamlı olarak Ermenistan’a borçlu olunduğunu hatırlatıyordu. Arsızlıkları herkesi kızdıracak bir noktaya varmış ve dostları etraflarından kaybolmaya başlamıştı... Loris –Melikov – Paris’te konferansın başladığı sıralarda Ermenistan’a herkesin yürekten bir sempatiyle baktığını yazmaktadır. (ama).. bir türlü bitmek bilmeyen talepleri ve bunları ifade ediş tarzları en sonunda insanları kendilerinden nefret ettirmişti... Bu gidişle, kazanmaları gereken kişileri kendilerine düşman edeceklerdi.” (1)

Acaba Ermeni destekçilerini kızdıran bu istekler nelerdi? Onlar Konseyi’ne sunulan Ermeni isteği, Akdeniz Karadeniz ve Hazar Denizi arasında uzanan dev bir Ermenistan devletinin kurulmasıydı. Ermenistan Cumhuriyeti toprakları ile Fırat’ın güneyinde, Ordu –Sivas hattının batısında kalan topraklar hariç Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput, Sivas, ve Erzurum bu devletin sınırları içinde kalacaktı. İskenderun dahil bütün Kilikya’da talep edilen topraklar arasındaydı.

Ermeni nüfusunun bu bölgelerde çoğunluk olmadıklarını Ermeni Delegasyonu da biliyordu. Ancak kabahati tamamen savaş öncesi ve savaş sırasında Türklerin uyguladıkları zalimane davranışlarda buluyorlardı. Delegasyon’a göre Ermeni toplumu geçen savaşta diğer ülkelere nazaran çok daha ağır insan kaybına uğramıştı. Dünya’da 4.500.000 kişi olan ulusların kaybının 1.000.000 ‘dan fazlası Ermenilere aitti. Böylece delegasyon namına konuşmayı yapan Bogos Nubar Paşa; savaş öncesinde bölgede Ermenilerin daha çok olduğunu beyan ediyor, ayrıca devlet kurulunca Rusya ve Amerika’daki Ermenilerin de bir kaç yıl içinde geri dönmesiyle Ermeni nüfusunun çoğunluk haline gelebileceğini iddia ediyordu. (2) Görüldüğü gibi Ermeni görüşleri Amerikan görüşleriyle tamamen örtüşüyordu.

Kilikya (Çukurova’ya) gelince; bu bölge ile ilgili talep: bölgenin “Ermeni Platosu”nda yer aldığı gibi anlaşılması zor bir Coğrafi tez’e dayandırılıyordu. Ayrıca Ermenistan’ın Akdeniz’e bir çıkış kapısına ihtiyacı vardı. Buna benzer iddialarla Trabzon da Karadenize çıkış için Ermenilere verilmeliydi. Bütün bu toprakların Türklerden alınacağına inanmış olan Ermeniler, müttefikler için sadece 300–400 Suriyeli savaşmışken, Filistin’de 5000 civarında, Rusya’da 150.000 Ermeni’nin itilaf orduları ile birlikte savaştığının unutulmamasını istiyorlardı. (3)

Amerikan delegasyonunun istihbarat bölümü 21 Ocak 1919’da Türk karşıtı bazı tavsiyelerde bulundu. Tavsiye edilen konuların başında, Boğazlarda Milletler Cemiyeti’nin nezaretinde bir uluslararası devlet kurulmasının gerekli olduğu geliyordu. İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi’nin bütün kıyıları ve Asya Kıtası’nda Bandırma ve Bursa kurulacak devletin sınırları içinde kalacaktı.(4)
Bu arada konferans iddia sahipleri’nin tezlerini savunma amacıyla düzenlenmiş bir “belgeler bataklığına” gömülmüştü. Kaç delege veya uzmanın bunları okuyup incelediğini tahmin etmek oldukça zordur. Bowman adında bir gözlemci uygulanan Lobi tekniklerini ve belge enflasyonuna şu sözlerle özetliyor.

“Ulusal delegasyonların yanlarında, çantalar dolusu istatistik ve şematik hileler vardı. İstatistiklerin işe yaramadığı yerde renkli haritalar giriyordu devreye. Bu harita hokkabazlığı, aslında başlı başına bir inceleme konusu olmalı. Adına harita dili denilen yeni bir araç icat edilmişti. Bütün haritalar, parlak cilalı afişler kadar gösterişliydi ve harita olması itibar gösterilmesine yetiyordu. Bir görüşün savunulması için, üzerinde oynanmış bir harita hayati önem taşıyordu.” (5)

Bu tablo açıkça gösteriyordu ki Sevr’e doğru giden yolda Londra’da, Paris’te, San Remo’da, Hythe’de, Boulogne’de ve Spa’da yapılan ana ve ara görüşmelerde Türk halkının bütün iç ve dış düşmanları tam bir işbirliği içinde, istedikleri kararları alacaklarından emin ve huzur içinde idiler. Türk halkının hak ve menfaatlerini savunacak Dünyada hiç bir ulus, hiç bir kişi veya kurum mevcut bulunmuyordu.

“1918/19 kışında Amerikan kamuoyunun Türkiye’ye yönelik tavrı, ağırlıklı olarak dinsel ve insani nedenlerden kaynaklanan yoğun bir husumetti. Bu kindar tavır, Amerikan barış delegasyonunun tutumunda görüldüğü gibi, en belirgin ifadesini Birleşik Devletlerin eski Türkiye Elçisi Henry Morgenthau’nun sözlerinde bulmuştu: “Cinayet, Kuran tarafından Muhammed dininin bir parçası olarak kabul edildiği sürece, Müslümanların Hıristiyanları ya da Yahudileri idare etmesine izin verilmemelidir.” (6)

Bir Amerikalı bilim adamı Paul C. Helmreich’in “From Paris to Sevres, The Partition of the Ottoman Empire at the Peace Conference of 1919 –1920” adlı kitabından aldığımız bu satırlar batı dünyasının Türk yönetimi, Türkler ve İslamiyet hakkında ne kadar bilinçsiz olduklarının ve 500-600 yıldır Balkanlar –Ortadoğu Arabistan ve Kuzey Afrika’yı sulh ve sükun içinde yaşatmayı başarabilmiş, kendi azınlıklarını, kendi dininden olmayanları, kendi topraklarında olabildiğince özgür ve büyük bir refah içinde yaşamalarına izin vermiş asil bir yönetimin sonunu getirmek isteyenlerin buldukları mazeretlerin ifadeleridir. Bir Yahudi devleti kurmaya doğru koşan ve bu konuda Hıristiyanlara şirin görünmek isteyen, daha önceki yazılarımızda, yalanlarını net bir şekilde ortaya çıkardığımız Büyükelçi Margenthau’nun İslam konusunda söylediklerine gelince; ne yazık ki İslam dini onların dinlerine (Musevilik ve Nasraniliğe) saygı gösterilmesini emrediyor. Acaba batı dünyasında kaç kişi İslâm’ın kutsal kitabı Kuran’da; İsa peygamber ve Annesi için bir bölüm (Meryem Suresi) olduğunu, Musa peygamberin de üstün bir mevkie yerleştirildiğini ve tam 128 ayette anıldığını bilebiliyor. Keşke Morgenthau İstanbul’da bulunduğu sürede Ermenilerden biraz ayrılıp Türkleri tanımaya gayret etse idi, belki böyle garip ve çağdışı yakıştırmalarla koca bir ulusa (Amerikalılara) kin ve nefret tohumları ekerek bir insanlık suçu işlememiş olurdu.

Kabul etmek gerekir ki, İngiliz Başbakanı Lloyd George’un bütün olumsuzluklara rağmen tasarladığı planı uygulamada oldukça başarılı olmuştur. Sevre antlaşmasının esaslarını şaşkın Osmanlı Hükümetine verdiği 11 Mayıs  1920 tarihinde; Osmanlı Devleti’nin başındaki Sadrazam Damat Ferit, devletin içine sokulduğu tuzağı anlayıp ayılacağına hala Anadolu ile uğraşıyor, Halife orduları düzenlemeye çalışıyor, Türk insanını Türk’e kırdırıyordu. Anlaşma maddelerine itiraz edemeyen Sadrazam bütün suçu Mustafa Kemal ve arkadaşlarına yüklüyor ve onları Sıkı Yönetim mahkemelerinde idama mahkûm ettiriyordu.
Lloyd George plânı’nın birinci safhası başarı ile sonuçlanmış ve Osmanlı Devleti saldırmaya hazır Yunan Ordusu karşısında tamamen savunmasız kalmış ve bir yerde kendi elini, ayağını bağlayıp, kendisini kurbanlık bir koyun gibi işgal güçlerinin önüne bırakmıştı. Sevr antlaşmasına itiraz edecek en ufak bir şansı kalmamış, geleceğini İngilizlerin merhametine bırakmış olan yaşlı Osmanlı Devleti, çok güvendiği İngilizlerin zulmüne maruz kalmış ve kendi kendini bitirmişti.

DİPNOTLAR:
1. Sevr Entrikaları, S. Paul C. Helmreich’in “From Paris to Sevres, The Partition of the Ottoman Empire at the Peace Conference of 1919 –1920”,s.35 ( İstanbul, Sabah-1996)
2. Aynı Eser S.35-36.
3. Aynı Eser S.36.
4. Aynı Eser S.15.
5. Sevr Entrikaları, S.27.
6. Aynı Eser, S.15.

Dr. M. Galip Baysan

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget