Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu


Batılı Siyasi Düşünürlere Göre Osmanlı Toplumu
Günümüz Türkiyesinde öyle garip olaylar yaşanıyor ki inanmak mümkün değil.Mesela Atatürk Düşmanlığı; neden düşmansın kardeşim diye sorsanız eminim ki %80 Din düşmanı cevabını alırsınız. Çünkü laiklik diye bir kavram geliştirmiştir. Peki. Laiklik dinsizlik midir? Diye sorsanız, en ufak bir bilgileri olmadığı halde evet derler. Oysa Laiklik Dini üç kağatçı din tüccarlarının elinden kurtarıp gerçek anlamda layık olduğu yüceliğe yerleştirme anlayışı olduğu akıllarına bile gelmez. Tıpkı onun gibi son günlerde iyice ortaya çıkan Osmanlıcılık veya Osmanlı hayranlığını da, duygusal bakışın dışında anlamak oldukça zordur. Özgürlükler ve İnsan hakları uğruna yüz yıllarca mücadele etmiş, savaş vermiş atalarımız sanki boşuna uğraşmışlar. Gelin biz bazılarının bol bol methiyeler düzdüğü Osmanlı yönetimine tarihte siyasi düşünürlerin nasıl baktığını görelim.
Osmanlı Devleti’nin mutlak monarşik yapısının haklar ve özgürlükler yönünden diğer krallıklardan farkı yoktu. Osmanlı “Kapıkulları, hükümdarın iradesine kayıtsız şartsız bağlıdır, fakat o iradeyi uygulamada da kayıtsız şartsız güç sahibidir. Toplum sınıflarının yüklendiği birçok yükümlülüklerden bağışıklıdır. Ne memurdur, ne vatandaş; ne doğal hakları vardır, ne de toplumsal ve ekonomik fonksiyonları. Yalnızca devlet yönetiminin yürütme, padişaha hizmet etme sınıfıdırlar. Bundan ötürü bunlar; askeri bir sınıf sayılmışlardır. Fakat bu sözcük, bugünkü “asker” sözcüğünün tam karşılığı değildir. Sadece, siyasal yetkileri olan kişiler anlamına gelir.(1) Daha açık bir deyimle, mutlak monarşinin gönüllü kullarıdırlar. Siyasi haklar yönünden Fransız düşünürü Etienne de la Boetie (1530-1563)’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” adlı yapıtında çizdiği tablo ile benzerlikler taşımaktadır.
“... Bu kişilerin tiran’ın söylediklerini yapmaları yeterli değildir; onun ne istediğini düşünmeleri ve hatta onu memnun edebilmek için düşüncelerini daha önceden bilmeleri gerekir. Tiran’a yalnız itaat etmekle kalmayacaklar, onu hoşnut da edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, onun keyifli olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine onunkileri benimseyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değiştirmeye zorlayacaklardır. Tiran’ın söylediklerine, sesine, işaretlerine, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli nöbet durumunda bulunacaklardır.” (2)
“Bu kişiler zenginlik kazanmak için hizmet (kulluk) etmek isterler. Fakat kendilerine ait olacak hiçbir şey kazanamazlar. Çünkü kendilerinin bile kendilerine ait olduğunu söyleyemeyecek bir durumdadırlar.”
“Kötü kralların yakınlarında hiç olmazsa bir kez bulunmuş bir çok insan içinde, başkalarına karşı Tiran’ın gaddarlığını körüklemeye öncülük yapıp, bu gaddarlığa kendilerinin de maruz kalmadığı çok az kişi vardır, hatta hemen hemen hiç kimse yoktur. Çoğunlukla Tiran’ın lütfunun gölgesi altında ve başkalarının malları ve makamları sayesinde zenginleşen kişiler başkalarını kendi malları ve makamları ile zenginleştirmişlerdir.” (3)
“Gece gündüz tek bir kişiyi hoşnut kılmayı düşünmek ve bununla birlikte yeryüzündeki hiçbir insandan korkmayacak kadar bir tek kişiden korkmak, darbenin nereden geleceğini kestirmek, tuzakları seçmek ve yoldaşların entrikalarını hissetmek için sürekli olarak gözü tetikte ve kulağı kirişte tutmak, ne açık bir düşman ne de güvenli bir dost bulunduğundan her kişinin yüzüne gülüp, herkesten çekinmek, sürekli güleç bir çehre ve donuk bir yürek taşıyarak neşeli olamamak, içine kapalı olmaya da cüret etmemek.” Sanki IV. Murat veya Abdülhamit dönemini ve günümüzdeki bazı anlayışları resimleyen “Le Boethie” (4) daha 1562 yılında soruyor: “Bütün bunlar ey tanrım, ne biçim ızdıraptır, ne büyük bir acıdır? Bu, mutlu bir şekilde yaşamak mıdır? Buna yaşamak denilebilir mi? (5)”
Boetie “Gönüllü Kulluk Üzerine” adlı eserinde, Osmanlı siyasal yaşamına da Venediklilerle bir karşılaştırma yaparak, şu sözlerle temas etmektedir: “Çok az sayıda olan ve öylesine özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanının bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların özgürlüklerini en iyi şekilde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur. Beşikten beri bu şekilde öğrenmiş ve devranmış olan Venedikliler, bağımsızlıklarının en ufak parçasını bile dünyanın diğer tüm mutluluklarını elde etmek için feda etmezler. Bu insanları gören bir kişi kalkıp bizim “Büyük efendi” (Osmanlı Padişahı) diye adlandırdığımız insanın topraklarına gitse, burada sanki bu “Büyük Efendi”ye kulluk-kölelik etmek için doğmuş ve onu yerinde tutmak için canlarını veren insanlarla karşılaşacaklardır. Bu kişi, bu insanlarla diğerlerinin aynı doğal yapıya mı sahip olduklarını, yoksa bir insanlar sitesinden çıkıp bir hayvanlar parkına mı girdiğini düşünecektir? (102)”
“Büyük Türk, her şeyden çok kitap ve doktrinlerin, insanların kendilerini tanımalarına ve Tiranlıktan nefret etmelerine yardımcı olduğunu çok iyi anlamıştır. Topraklarında onun istemediğinden çok bilge kişinin bulunmadığını duydum. Oysa genel olarak, uzun zamandan beri özgürlük tutkusunu korumuş bu kişiler ne kadar fazla sayıda olsalar da, onların uğraşları ve duyguları birbirlerini tanımaları için en ufak bir etkinliğe sahip değildir. Tiran’ın hükmü altında yaşam, onlarda özgürlük adına her şeyi, yani yapmayı, konuşmayı ve hemen hemen düşünmeyi yok etmiştir. Hapsi, fantezilerin içinde birbirlerinden kopuk yaşarlar. (103)” Boetie görüşlerinde insafsız ve acımasızdır. Ancak, acaba haksız olduğunu iddia edebilmek mümkün müdür?
Diğer düşünürlerin görüşlerini bir sonraki yazımızda sunmaya çalışacağız.

DİPNOTLAR:

(1)     Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s.31 (Doğu-Batı Yayınları, İstanbul-1978)
(2)     Mete Tuncay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi-II, s.124-125
(3)     Aynı Eser, s.126
(4)     M. Tuncay, age. C-II, s.126
(5)     Aynı Eser, s.125,129
(6)     M. Tuncay, age. C-II, s.111
(7)     Aynı Eser, s.115
(X)     4 ncü Murat ölünce onun hayatta kalan son kardeşi, aynı anadan (Kösem Sultan) İbrahim, kardeşinin öldüğüne inandırılamamış, ancak naş’ı gördükten, incelediktensonra ikna edilebilmiştir.


Dr. M. Galip Baysan

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget