Haziran 2016
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Bir Çanakkale Gezisi Anıları - 3 - Cevat Kulaksız
Ankara-Batıkent İnönü Mahallesi halkından bir grup, Muhtar Sema Deniz’in organize ile Çanakkale Şehitliklerine 40 kişilik mahalle grubu, 3-5 Haziran 2016 günlerini kapsayan üç gün süren gezilerinde, Çanakkale savaşlarının geçtiği yerleri, şehitlikleri gurur ve hüzünle gezdiler.
Gezi sırasında rehberimiz Emekli İmam Ahmet İnan savaşların geçtiği yerlerde ilginç açıklamalarda bulunurken, gezi ekibi konuşmalardan bazen hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. İmam kökenli rehberin, konuşmalarında sık sık Osmanlı’dan bahsederken Mustafa Kemal Atatürk’e yer vermemesi,  olayları dini hurafelerle süslemesi,  geziye katılanlar tarafından eleştiri konusu oldu.  En iyisi biz, rehber İmamın gezi yerlerindeki resimleri ile konuşmalarıyla gezi anılarını anlatalım. Çanakkale savaşlarının geçtiği yerleri, şehitlikleri gezmeleri ile anılara 3. bölümle devam ediyoruz.

İptal Kararları Bazı Hallerde Geriye Yürür - Güner Yiğitbaşı
Anayasamızın 153 maddesine göre, kural olarak Anayasa Mahkemesinin iptal kararları geriye yürümez. Bu prensibe göre, Anayasa Mahkemesi bir yasanın bazı maddelerini anayasaya aykırı bularak iptal ederse, iptal edilen o yasa madde ve/veya maddelerine göre tesis edilen işlemler, geçerliliğini yitirmez.İptal edilen yasa maddeleri, iptalden sonra,ileriye dönük olarak geçerliliğini kaybederler.

Kural budur. Ancak bunun istisnaları vardır.

Bunları niçin gündeme getiriyoruz?

Hepinizin bildiği gibi, mecliste bir yasa tasarısı va. Bu tasarı ile Danıştay ve Yargıtay gibi yüksek mahkemeler yeniden dizayn edilmekte ve bu mahkemelerin üyelerinin görevleri, bu tasarıda yer alan bir hükümle sonlandırılmakta ve buralara iktidar yanlısı yeni üyelerin atanmaları öngörülmektedir.

Siz Bu B.ku Niye Yediniz!? - Mehmet Halil Arık
Aziz Nesin’in bilinen ve sevilen hikayelerinden birisidir bu: Biz Bu Boku Neden Yedik!?...
Bazı olaylar sonrasına cuk oturur. Bu nedenle sıkça tekrarlanır.
Kim ne derse desin ben de o tekrarı yapanlardan birisi olacağım. Bilen sussun Unutan hatırlasın, Bilmeyen öğrensin…
Bu arada biz de Büyük Usta’yı anmış olalım. Laf da gediğine otursun.
Evet.. Siz Bu Boku Niye Yediniz!?...
**
Köyün Ağa’sı kurulmuş traktörüne kasabaya – pazara gitmektedir. Yolda, erkenden yola çıkmış Çoban Memet’e yetişir o da kasabaya inmektedir.. Traktörü olacak değil ya gariban çobanın… Yayadır.
Ağa; Çoban Memet’i traktörüne alır. Yol alırlar bir süre… Ağa ile Çoban Memet’in bitmez tükenmez ortak noktaları olacak değil ya; üç beş cümleden sonra biter ortak muhabbet.

Sözün başladığı yerdeyiz - Yılmaz Özdemir
Böyle günlerde hep ‘’Sözün bitiği yerdeyiz’’ denir.

Ben tam tersini söylüyorum.

Bilinen sözleri yine yeniden söylemeye devam edeceğiz.

Ne diyordu Nazım Hikmet bir şiirinde,

’’Canımız yanmış gibi değil, canımız yana yana haykırıyoruz.’’

İstanbul Atatürk Havalimanı’nda patlatılan bombalar ve yitirdiğimiz onca cana rağmen ülkeyi yönetenler yine basit, sığ, sıradan ve akıllara zarar açıklamalar yapıyorlar.

Genç Kalmak - Cevat Kulaksız

Ulusal Eğitim Derneğince geleneksel olarak her hafta cumartesileri düzenlenen konferanslardan  “Genç Kalmak” konulu konferansta Prof. Dr. Ahmet İnam[1] konuşmacı olarak katıldı. Derneğin kendi salonunda 25. 6. 2016 günü düzenlenen konferansa emekli akademisyen ve emekli öğretmenler katılarak konuşmayı ilgi ile izlediler.  Konferansta, genç kalma konusunda Prof. Dr. Ahmet İnam’ın ilgi çekici konuşmasını dinleyenler karşılıklı açıklama ve sorularla destek verdiler. Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Nazım Mutlu, “bu öğretim yılının son konferansını düzenliyoruz, her hafta cumartesi yaptığımı konferansların bununla 37.sini gerçekleştiriyoruz.
  Prof. Dr. Ahmet İnam, yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“-Genç kalmak değil de genç olmak konuşulabilir. Genç olursak bir de onu genç kalması söz konusu, tabi garip de bir paradoks yani şöyle bakıyorum. Biyolojik yaşı, kendim de dâhil olmak üzere genç arkadaşlar var. Genç kalmak nasıl bir iştir. Bunu anlatmaya çalışayım. Epeydir bu konu üzerinde konuşmalar yapıyorum. Kimi arkadaşlar başlangıç Geriatri, tıbbın yaşlılıkla ilgili çalışma alanıdır. Son zamanlarda ülkemizde de, geriatri çalışmaları ve o konularda konferanslar, konuşmalar etkinlikler yapılmaktadır. Ben genellikle her sene bu geriartrikle ilgili sempozyumlara(bilgi şöleni), çalışmalara çağırılırım nedense. Orda tabi bir tıp elemanı değilim ama tıp biliyorsunuz sadece insanın bedeni ile ilgili değildir, çünkü insan sadece bedenden ibaret bir varlık değildir. Hastalıklar da yalnız bedenimizden çıkmıyor.

Bir Çanakkale Gezisi Anıları - 2 - Cevat Kulaksız

Ankara-Batıkent İnönü Mahallesi halkından 40 kişilik mahalle grubu, Muhtar Sema Deniz’in organize ile Çanakkale Şehitliklerine, 3-5 Haziran 2016 günlerini kapsayan üç gün süren gezilerinde Çanakkale savaşlarının geçtiği yerleri, şehitlikleri gezmeleri ile anılara devam ediyoruz.
Çanakkale Savaşlarını imam rehberin anlatımlarıyla sürdürüyoruz. İmam Rehberimiz Ahmet İnan, savaştaki olayları, kahramanlıkları gerçek dışı dini hurafelerle süslüyordu.  Yani savaşlar, insan gücünün, bilim ve teknolojinin değil de dini duygularla savaşın kazanıldığının vurgusunu yapıyordu, rehber imam; bu da geziye katılanların eleştirilerine neden oluyordu. Onun anlatımlarını bu ikinci bölümle aktarmaya devam ediyoruz.

YARALI YÜZBAŞI KEMAL
Birinci Kerevizdere, İkinci Kerevizdere savaşlarının yapıldığı alanda Cephe Komutanı Yüzbaşı Kemal göğsünden bir Fransız mermisi giriyor, sırtından çıkıyor. Ağır yaralı bir şekilde o Yüzbaşı Kemal bu yolan hastaneye getirilirken ayılıyor, sedyeden başını kaldırıyor iki askerin onu sedyeyle hastaneye götürmekte olduğunu görüyor. Yüzbaşı Kemal sıhhiye erlerine diyor ki, “beni nereye götürüyorsunuz?” Er, “seni en yakın hastaneye götürüyoruz”. Yaralı Yüzbaşı Kemal diyor ki,  “hayır beni hastaneye götürmeyin”;  er,”Komutanım sen ağır yaralısın, kan kaybettin seni en yakın hastanelerden birine götüreceğiz” diyor. Yüzbaşı Kemal, “hayır oğlum beni hastaneye götürmeyin” deyince, askerin biri, “hayır komutanım sen çok kan kaybettin, her an şehit olabilirsin, seni hastaneye götürmek zorundayız” diyor.
Yüzbaşı Kemal o silah arkadaşlarına meramını anlatamayınca onlara şunu söylüyor: “Size emrediyorum, beni hastaneye değil, beni Kerevizdere Savaşlarının yapıldığı alana götürün. Karargâh çadırına götürün” diyor. O askerler, “emredersin komutanım” diyerek bu yoldan geriye dönüyorlar. Kerevizdere Savaşlarının yapıldığı alandan karargâh çadırından içeriye girince, yaralı Yüzbaşı Kemal’in komutan arkadaşları şu savaş kararını alıyor, “yeterinden fazla zayiat verdik Birinci Kerevizdere Savaşları’nın yapıldığı alandan siperlerden üç yüz adım geriye çekilelim, ikinci siperlerden vatanı oradan müdafaa edelim”  diye karar alıyorlar. Yaralı Yüzbaşı Kemal diyor ki,”hayır öyle yapmayın, yanlış yapıyorsunuz, savaşın yapıldığı birinci siperlerden bir adım geriye atmayacaksınız”, diyor. Onun komutan arkadaşları şunu söylüyorlar:”Komutanım, yeterinden fazla zayiat verdik 300 metre geriye çekilelim, savaşı 300 metre geriden kabullenelim” deyince Yüzbaşı Kemal, komutan arkadaşlarına meram anlatamayacağını anlayınca onlara şu uyarıda bulunuyor,  O yaralı taşıyan sıhhiye erlerine diyor ki, “evladım, sen ezan okumasını bilir misin”, er de “bilirim komutanım”  deyince, Yüzbaşı, “yüksek sesle bir ezan oku” diyor. Asker ezan okumaya başlıyor. Komutanlar ezana saygısından susuyorlar. Ezan bittikten sonra o yaralı Yüzbaşı Kemal şunu söylüyor, “arkadaşlar, bu topraklar üzerinde minarelerden okunan ezanların susmasını ister misiniz?” Komutan arkadaşları şunu söylüyor, “hâşâ öyle şey olur mu? Biz de minarelerden ezanlar dinmesin diye u topraklar üzerinde mücadele ediyoruz”, deyince, Yüzbaşı Kemal, “  o zaman siperlerden geriye bir adım atmayacaksınız”.  Yüzbaşı Kemal, “şu karşıdaki gönderlerde dalgalanmakta olan Osmanlı Bayrağının yerinde başka bir Fransız, İngiliz bayrağının sallanmasını ister misiniz?” Yanındaki komutanlar, “hâşâ komutanım öyle şey olur mu? Biz de onun için mücadele veriyoruz”.  Yüzbaşı Kemal, “o zaman siperlerden bir adım geriye atmayacaksınız”. O yaralı Yüzbaşı Kemal şöyle karar aldırtıyor, “Birinci Kerevizdere kara savaşlarının yapıldığı alandan bir adım geriye adım atılmayacak, son neferine kadar, vatan müdafaasına devam edilecek” diye karar aldırtıyor. Ondan sonra imzasını atıyor, o sıhhiye erlerine diyor ki, “artık bani en yakın hastanelerden birine götürebilirsiniz, tedavi ettirebilirsiniz”, diyor. Yüzbaşı Kemal bu yoldan giderken hastaneye varmadan yolda kan kaybından şehit oluyor.
Arkadaşlar burada savaşan dedelerimiz, burada savaşan atalarımız, “gönderden bayraklar inmesin, bu vatan işgal edilmesin” diye bu topraklar üzerinde hiç canının hesabını yapmamış, “beni hastaneye değil, beni karargâh çadırına götürün” diyen askerlerle savaşıldı, kurtarıldı, kazanıldı.
Biz kara savaşlarında 260 günde 253 bin ana kuzusunu şehit verdik. 253 bin ana kuzusunun içinden 90 bin tanesi bulaşıcı hastalıklardan şehit verildi. Bu bulaşıcı hastalıklara sebebiyet neydi?
Bir Çanakkale Gezisi Anıları - 2 - Cevat Kulaksız

KARASİNEK, BİT, PİREDEN ASKER BİZARDI
Birinci Dünya Savaşında akşam olduğu zaman beyaz bayraklar sallanıyor, bu ne demek, bu ateşkes ilan edildi demek. Herkes toprağın üzerinde yatmakta olan şehit ve gazisini alıyor, şehit olanlar toplu mezara, yaralılar ise hastanelere götürülüyor. Ama kendini medeni sanan o İngiliz, kendini medeni sanan o Fransız, o toprağın üzerinde yatmakta olan ölüsünü hiç almamış. Savaş 25 Nisan 1915 sabahı başlamış, o 25 Nisan sıcaklarını kafanızda tasavvur edin, 25 Mayıs bir ay, 25 Haziran iki ay, 25 Temmuz üç ay, 25 Ağustos dört ay içinde o cesetler o toprağın üzerinde kokmuş, her taraf leş gibi kokmaya başlamış. O karasinekler larvalarını, kurtçuklarını o cesetlerin üzerine bırakmış, çoğalmış, yüzlerce milyonlarca karasinek askerlerin yüzünde gözünde.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kuzey cephesinde savaşan birçok soru var, o cephede Yarbay Cemil Conk adında Mustafa Kemal Atatürk’ün bir doktoru var. Savaş günlüklerine şunu yazmış:
O karasinekler İngilizlerden daha hain idiler. Cephenin içinde oturduğumuz yerde her dakika ağzınızdan burnunuzdan, kulağınızdan içeriye girmeye çalışıyor. Cephenin içinde on dakika oturduğumuz yerde bize şekerleme uyku yaptırmıyorlar. Ya kulağınızdan, ya burnunuzda, ya ağzınızdan içeriye girmeye çalışıyorlar. İşte bu karasinekler enfeksiyonu yayan çok önemli bir unsurdur”.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Kuzey cephesindeki o Cemil Conk adındaki Yarbay doktoru şunu söylüyor:
“-Bir asker bir bardak suyu içebilmek için cebinde tülbendi varsa, cebinde mendili varsa o bardağın üzerine mendili kapatıp, testiden suyu süzerek o asker o suyu içiyor. Ama cebinde tülbendi yoksa testiden suyu direk dökerse yüzlerce, binlerce karasinek o bardağın içine giriyor karasinekler su içiyor, asker su içemiyor. Cephede bir de bu bit, pire, karasinek sıkıntısı var. Mustafa Kemal Atatürk’ün Cemil Conk adlı yarbay doktoru şunu söylüyor, ikinci örneğinde:
“-Bir asker elindeki bir yudum ekmeği yemek için o karasinekleri ne kadar kovalarsa kovalasın o lokmayla üç beş tane karasineği çiğneyip yutmak zorunda”. Böylece cephede bir de karasinek sıkıntısı var. O çocuklar bu şartlar altında vatanı müdafaa etmişler, tam olarak vatanın emanetini bizim omuzlarımıza yüklemişler.
Bir Çanakkale Gezisi Anıları - 2 - Cevat Kulaksız

HEP SON NEFESLERİNDE “ANAM” DEDİLER.
Anadolu’dan genç kadınlarımız, genç kızlarımız Birinci dünya savaşına gelmişler, gönüllü olarak gelmişler, hiç aylık istememişler, yaralı askerlere çorbalarını içirmişler, onların yaralarını temizlemişler, o Cemil Conk adlı yarbay doktorun muayenehanesinde Hüseyin Halide adlı bir hasta bakıcı var. O hastabakıcıya gazeteciler, İstanbul’da soruyorlar, savaştan sonra. “Hüseyin Halide Hanım sen onların yanındaydın, son nefesinde onların yanındaydın, onlar neyi istediler, kimin yanında olmasını istediler”  diye soruyor. Hüseyin Halide adındaki kadın, “İster İngiliz askeri olsun, İster Fransız askeri olsun, İsterse Türk askeri olsun son nefesinde hep “anam” dediler, “analarını yanında istediler”, diyor. O kadın hadiseyi bu şekilde anlatıyor.

NAMLU UCUNDAN YAPILAN YÜZÜKLER
 Bu kadınlara savaştan sonra devlet verecek bir şey bulamamış, o kadınlar maaşı kabul etmemişler. Parayı kabul etmemişler, askerler, komutanlar Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki askerler, şunu düşünüyorlar, “İngiliz silahlarının ucunda, namlusunda sarı bir maden var, o madeni sökelim, İstanbul’da sarraflara onu verelim, İstanbul’daki sarraflar cihadiye adında, o kadınlara birer tane yüzük yapsın, onlara yüzük hediye edelim”, diyorlar. Kadınlar o isteğe bağlı olarak toplanıyorlar, o kadınlar bir toplantı yapıyorlar, o hemşire kadınlar toplantıda şunu diyorlar:
“-Devlet bize hediye verecekmiş, kimse hediyeyi almasın, ya da o hediyeleri alalım, bir kişi toplasın, tekrar devletimize teslim edelim. Çünkü devlet savaştan çıktı, bizim öyle bir hediye almamız doğru değil, onları tekrar devlete iade edelim, o devlet kendine silah alsın, yetimini, öksüzünü o büyütsün, o parayı o kullansın”. Sonra Cihadiye adlı yüzükler yapılıyor, o yüzükler yapıldıktan sonra burada dağıtılıyor, kadınlar tekrar kendi aralarında o yüzükleri topluyorlar, komutanlara teslim ediyorlar. İşte bu vatan bu birlik ve beraberlik içinde kurtarıldı. Osmanlıya, İngilizler “Hasta Adam diyorlar; o hasta adam hemşiresiyle, sağlıkçısıyla, askeriyle bir bütün bir birlik içinde oldu. Millet olduğunu, ulus olduğunu ispat eyledi.
Şimdi Şahindere Seyyar Askeri hastanesini gezeceğiz. Dedelerimiz orda nasıl tedavi edilmişler, hangi hastalıklardan kaç şehit vermişiz, hangi ilacı bulmuşlar, hangi ilaçları bulamamışlar onları anlatacağım size. Burası Güney cephesi, sağ tarafımız kuzey cephesi. Mustafa Kemal Atatürk’ün cephesi Kuzey cephesi, bu taraf Almanların cephesi, burada bizim Weber Paşa adlı merkez komutanımız vardı. Weber Paşa devamlı olarak “hucum” emrini veriyor. Hucum emrini verdiği zaman M.K. Atatürk ve cemiyeti Kuzey Cephesinden Güney Cephesine savaş raporlarını almaya geldiği zaman o Weber Paşa’ya diyorlar ki, “bize toprak lazım değil, biz toprak almayacağız, onlar bizim topraklarımızı almaya geliyorlar, sen hep neden hücum emrini veriyorsun da, askerimizi milletimizi neden kırdırıyorsun, diye Weber Paşa’yı sıkıştırıyor. En sonunda Weber Paşa’yı açığa alıyorlar. Onun yerine Mustafa Kemal Atatürk’ün hocası 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’nın oğlan kardeşi Şerif Paşa’yı göreve getiriyorlar. Ondan sonra Şerif Paşa görevinin başına geçince zayiatımız biraz azalıyor.
Şahindere Seyyar Hastane Şehitliği. Bir km ilerisi kara savaşlarının yapıldığı yer. Yaralılar buraya sedye ile getiriliyor, yaralıların tedavi edildiği, yaraların sarıldığı yer burası. Çünkü cephenin gerisi burası, hastaneyi cephenin içine yapamazsın, orda bir tane var, İngilizler bombardıman etti o namussuz İngiliz askerleri, 20 bin yaralı askerimizi orada şehit etti. Hastane olduğunu bile bile yaptı bunu. Onun için hastaneleri geri yaptılar, çadırların içinde çadır hastaneleri.
Seyyar hastane diyoruz, çadırdan yapılma bina olarak yapılma yok. Çünkü savaş bu, savaşın ne zaman çıkacağı bilinmez. Allah bize o günleri bir daha yaşatmasın. Ne zaman çıkacağı, şu saatte, şu günde diye bir şey yok. Onun için büyük çadırdan yapılma çadır hastaneleri; burası seyyar hastanemizin bulunduğu yer.
Bir Çanakkale Gezisi Anıları - 2 - Cevat Kulaksız

ASKERLER HASTALIKTAN KIRILIYOR
Osmanlı devleti bu hastanelerin altına, hasta durağı yapmış, nasıl büyükşehirlerde belediye otobüs durakları varsa, hastane durağı yapmış. Hastanede tedavi edilemeyecek şekildeki ağır yarlılar, sedyenin üzerinde kısa durağına indiriliyor. Kısa durağında bırakılıyor. Cepheden gelen ambülânslar, öküz arabası, at arabası, kağnı arabası o hasta durağından geçerken hastayı alıyor, arabanın içine koyuyor, Eceabat’a gidiyor. Sonra sabahleyin kahvaltı yaptığınız yere gidiyor. Ondan sonra Eceabat’tan 5 km ileride Akbaş şehitliği var. Akbaş şehitliğinde Osmanlı Devletinin üç tane hastane gemisi var. Şirketi Hayriye gemileri iki tane 60 ve 61 nolu gemi, üçüncü gemi ise Gülnihal adındaki gemilere dolduruluyor, Çanakkale Devlet Hastanesi, Tekirdağı, Çorlu, Silivri İstanbul Devlet hastanelerine dağıtılıyor. Hastaların taşımacılığı böylece gemilerle yapılıyor. Taşımacılık burada, dört hastalıktan bin şehit verdik dedik. Dizanteri, tifo, veba, kolera, bu dört hastalıktan 90 bin şehit verdik. En fazla şehidi dizanteri hastalığından verdik. Halk arasında ishal bilinen hastalıktan en fazla şehit verdik. Asker ishale yakalanıyor, neden yakalanıyor, o karasinekleri hiç aklınızdan çıkarmayın; enfeksiyonu yayan o karasinekler.
Asker hastalığa yakalanıyor, başındaki komutanı diyor ki, oğlum sen rahatsızsın, senin sevkini yapayım, hastaneye göndereyim. O asker diyor ki, komutanım beni vatanımdan ayırma, beni hastaneye götürme, bu ishal gelir geçer, sen ona kulak asma” diyor, görevine devam ediyor. Vatan müdafaasına devam ediyor. Ama ishal devam ede ede kanlı ishale çevirirse, hastaneye geliyor. Burası Şahindere Askeri Hastanesi, hastanemizde ishali giderecek ilacımız yok, Anadolu’dan ve Trakya’dan gelen askerler annesinden, babasından, dedesinden, ninesinden duymuşlar. Killi toprağı su ile karıştırıp ishal olan hastaya içirirsen ishalini keser” diye, sirke şişelerinin içinde o killi toprağı bulmuşlar, askerlere içirmişler ama tedavi edebilmişler mi? Hayır, yüzde bir dahi başarılı olamamışlar. En fazla şehidi dizanteri hastalığından veriyoruz. En fazla şehit verdiğimiz ikinci hastalık ise, iskorpit hastalığı, ağızda yaralar oluşmuş, damakta alt ve üst damakta yaralar oluşmuş, diş çekilmeleri başlamış. Zaten yedikleri kuru ekmek, taze ekmek diye bir şey yok. Asker o kuru ekmeği ısırdığı zaman diş ya kırılıyor, ya yayılıyor. O damağına battığı zaman o kuru ekmek, yanlışlıkla battığı zaman acısından çıkarıyor çamın dibine bırakıyor yiyemiyor. O 70 kilo, 80 kilo gelen o Anadolu delikanlıları 40 kiloya kadar zayıf, halsiz, mecalsiz bir şekilde bu çam ağaçlarının içinde gezerken, canının sıkıntısına, stresinden gezerken, çam ağacından altındaki otları çiğnemeye başlıyor. Doktorlar akşam sabah bakıyor onların ağızlardaki yaralarına iyileşme görünce o askerlere diyor ki,”oğlum siz ne yapıyorsunuz, ağız yaralarında iyileşme var”, askerler de,  “komutanım bir şey yapmıyoruz” diyorlar.  Komutan,  “siz ne yiyorsunuz, ne içiyorsunuz” deyince askerler şunları söylediler: “Biz bir işe yaramadığımız için, çam ağacının altındaki otları çiğniyoruz”.
Doktor merak ettiği için, askerlere, “otları bana gösterin” diyor. Doktor kasaturasıyla o otları biçiyor, karavanada kaynatıp gargara yoluyla o askerleri tedavi etmeye çalışıyor. Olan meşakkati görüyorsunuz.
BAĞIRTA BAĞIRTA AMELİYAT
Üçüncü en çok şehit verdiğimiz hastalık değil bu, bu melanet, biz iki denizin arasındayız; Saroz körfezinden havaya kalkan hava balonları, dürbün ile bakıyor, hangi tepenin üzerinde, hangi derenin içinde, hangi ovanın içinden kimlerin savaşa geldiğini görünce koordinatlarını veriyor orayı savaş uçakları bombardıman ediyor. Bombardıman bittikten sonra bir de askerini hastaneye götürmesin, zayiat fazla olsun diye İngilizler dört ayaklı çivi atıyor, nasıl atarsa bir ayağı hep havada, ucuna da zehir sürmüş, otun, sapın içine atıyor onu. Asker gece karanlıkta ihtiyaç için dereye veyahut da askeri hastaneye götürmek için yola çıkıp da fark etmeden o çivinin üzerine basarsa, o ayaktan hiç hayır gelmiyor, ucuna zehir sürmüş, bir tuzak, o ayaktan hiç haber gelmiyor. Çivi battığı zaman çiviyi de çıkarsalar, çivi battığı zaman o ayak aşağıdan yukarıya doğru kızarmaya başlıyor, onun arkasından morarma başlıyor, onun arkasından kuruma başlıyor, bunun adı kangren, o ayağın kesilmesi lazım. Hastanemizde ishali giderecek hapımız yok, iskorpit hastalığını giderecek hapımız yok, ağrı kesici hapımız hiç yok, burası çok büyük hastane olduğu için burada sıvı morfinimiz var, ama sıvı morfini damardan vuracak yetişkin doktorumuz yok. O askere sıvı morfini ağızdan veriyorlar, gerisin geriye istifra ediyor, morfini dışarıya çıkarıyor, o morfini dışarıya çıkarmaması için iskorpit adında ikinci hapın verilmesi lazım, o hap da burada yok, onu da veremiyorlar. Kalp atışlarını hızlandırıcı, istifrayı kesici o da burada yok.

ANESTESİZ AMALİYATİ HASTA DİŞİNİ KIRMASIN DİYE AĞZINA KEÇE
Onları nasıl ameliyat etmişler, dört parmak genişliğinde apak dediğimiz keçe dar uzun kesiyor, ameliyat olacak askeri yere yatırıyorlar. Doktor diyor ki : “Oğlum yere yat” asker yatıyor yere, “oğlum ağzını aç”, doktor, askerin dişi kırılmasın diye ince üç parmak genişliğinde kavak ağacından tahta yapıyor, ince uzun, keçenin orta yerine koyuyor, keçeyi ikiye katlıyor, askere diyor ki,”oğlum ağzını aç”, asker açıyor, o keçeyi ağzının sonuna kadar depiyor, o keçeyi tahta ile ağzının sonuna kadar depiyor, askere diyor ki, “aslanım şimdi ısır”, asker o keçeyi ısırıyor. Sağlam bacağına bir asker oturuyor, iki omzuna iki asker oturuyor, doktor eline testereyi alıyor, o bacağı bağırta bağırta ameliyat ediyor. Eğer bugün bir dişimizi, bir bacağımızı ameliyatımızı duymadan rahat bir şekilde tedavi ediliyorsak, o çocukları düşünelim bu gün. Onlar o ıstırapları o acıları çekmişler. Eğer çekmeselerdi, “bana ne yav, ne yaparlarsa yapsınlar” deyip çekip gitselerdi, bu gün biz bu topraklar üzerinde olamazdık, her şeyimizi onlara borçluyuz. Onlar buralarda öyle acılar içinde ameliyat olmuşlar.
DÜŞMAN HAVADAN BALONLA GÖZETLERDİ
Dördüncü en fazla şehit verdiğimiz yer, dördüncü unsur ise, o balonlar havaya kalkıyor; en fazla bize melaneti yapan o balonlar. En fazla zayiat verdiğimiz dördüncü şey ise şu karın bölgesinden yaralanan askerin bu hastanelerde hiç tedavi edilme imkânı yok. Neden?
Bir Çanakkale Gezisi Anıları - 2 - Cevat Kulaksız

DOKTOR BABA YARALI OĞLUNA YARDIM EDEMİYOR
,1915 yılında kan nakli yok, organ nakli zaten dün çıktı. Kan nakli yok, karın bölgesinden yaralanan asker, iki tane mermi girip çıksın arkasından, o bağırsaklar önüne akıveriyor. İkinci fetva ile Cihad-ı ekber adında ikinci fetva ile 16 yaşından 20 yaşına kadar çocuklar buraya getiriliyor, o16 yaşındaki gençlerden, lise öğrencilerinden bir tanesi karın bölgesinden yaralanmış sedyenin üzerinde bağırsakları kucağında, burasının doktoru Balıkesir’li Salih Dörtbudak. Hastayı o doktorun yanı başına koyuyorlar, doktor bakıyor, askerin yüzüne “sen öleceksin” demiyor o an ona. “Ben buna gerekeni yaptım, bu hastayı buradan alın karşıdaki tarlanın kıyısına bırakıverin” diyor. Bu ne demek, o hasta orada kan kaybede kaybede ölümünü bekleyecek, ecelini bekleyecek, ama bir dakika sonra, ama bir saat sonra. O hasta oraya gidiyor, o çocuk hastaneden çıkıp da stabilize yoldan tarlanın kıyısına giderken o çocuk, “baba baba baba”  diye üç defa sesleniyor. Doktor da babadır, memleketinde bir kızı bir oğlu vardır, bir kere “ahh diyor, kader acaba bana mı güldü, o kara yüzünü bana mı gösterdi”   diye bir kere doğruyor, kendi kendine düşünüyor, benim oğlum 16 -17 yaşında, askerlik çağında bu değildir, bu değildi” diyor. İnim inim inleyen o askerlerin tedavisiyle ilgilenirken, o çocuk sedyesinin üzerinde nefesini toparlıyor, “baba ben senin oğlunum, baba sen beni niçin tanımadın, baba sen beni nasıl tanımazsın, ben senin oğlunum”, diyor. “O hastayı bana getirin” diyor, o hastayı doktorun önüne koyuyorlar. Yüzündeki, gözündeki kanı siliyor, öz evladı olduğunu tanıyor, öz evladına diyor ki, “oğlum 16-17 yaşında liseye giden bir öğrencisin, sen bir çocuksun, bu savaşta ne işin var”. Çocuk da, “baba senin haberin yok, padişah ikinci bir “cıhad ı  ekber” adı altında emir çıkardı, 16 yaşından 20 yaşına kadar hepimizi topladılar getirdiler, baba ben de geldim, ama yaralandım, baba sen doktorsun, beni kurtar” diyor. Ama babanın yapabileceği bir şey yok, baba, “oğlum ben sana gerekeni yaptım, tedavini yaptım, sen ölmeyeceksin, ama bana hakkını helal et evlat” diyor. Çocuk bağıra bağıra ağlamaya başlıyor, doktor soruyor, “ neden ağlıyorsun oğlum?” Çocuk, “baba benden helallik istedin ben ölecek miyim, benden helallik istedin ölecek miyim ondan ağlıyorum” diyor. Çocuk, “bana torpil yapmayacak mısın, beni kurtarmayacak mısın”  diyor. Çocuk damardan giriyor, ama babanın yapabileceği bir şey yok, çünkü kan o zamanlar kan nakli yok, kan nakledilemiyor.
O sıradaki sıhhiye erlerine diyor ki, “evladım, bunu buradan alın, bu benim canım, bu benim kanım, bu benim her şeyim, bunu buradan alın elim ayağım titremeye başladı, takatim kesildi, düşüp bayılacağım, sıradaki vatan evlatlarına bakamayacağım, görevimi yapamayacağım alın bunu buradan” diyor. “Ama onu tarlanın içindeki sıcağa bırakmayın, onu şu çam ağacın altındaki yaralı askerleri biraz sıkıştırın da babadan oğla torpil olsun, o çam ağacının altında gölgede kalsın babadan oğla torpil olsun”  diyor.
Bu gün 1915 yılında babaların evlatlarına faydalı olamadığı topraklar üzerindeyiz. Vatan bu şartlar altında kurtarıldı.
…………………………………

Cevat Kulaksız
 ckulaksizster@gmail.com

Dinime Küfreden Bari Müslüman Olsa - Gündüz Akgül
Yazının başlığı güzel özdeyişlerimizden biridir…
Anlamı da başkalarını eleştirirken kendisi de aynı yanlışı yapan kimse için kullanılır…
Yazılı medyaya yansıyan bir haber bir AKP klasiği olarak bu özdeyişe tıpa tıp uygundur…
Haber şöyle;
"İçişleri Bakanlığı, kısa adı BİMER olan Başbakanlık İletişim Merkezi'ne adını açıklamayan bir vatandaşın şikâyeti üzerine Çiğli Kaymakamlığı'na yazı gönderiyor. Kaymakamlık da yazıyı Çiğli Belediyesi'ne gönderdi. Yazıda Çiğli Belediyesi Eğitim Merkezi (ÇİBEM) bünyesinde örgün eğitim öğrencilerine destek kursu açıldığı, başına da herkes tarafından Marksist, Leninist ve Ateist olarak bilinen Serdal Sandal isimli birinin getirildiği ve bu kişinin bu mekânı parti propagandası olarak kullandığı ifade edildi.”


Bir Çanakkale Gezisi Anıları  Bölüm: 1 - Cevat Kulaksız
Ankara-Batıkent İnönü Mahallesi halkından bir grup, Muhtar Sema Deniz’in organize ile Çanakkale Şehitliklerine 40 kişilik mahalle grubu, 3-5 Haziran 2016 günlerini kapsayan üç gün süren gezilerinde Çanakkale savaşlarının geçtiği yerleri, şehitlikleri gurur ve hüzünle gezdiler.
Çoğunluğunu bayanların oluşturduğu geziye katılanlar, savaş yerleri ve şehitlikleri gezerken hüzünlendiler, gururlandılar ama yolda,  Ankara’ya gelirken ve giderken otobüs içinde çok neşeli idiler. Öylesine neşeli halleri vardı ki, otobüsün ara koridorunda oyun oynayıp halay çekiyorlardı, bazıları, “arka koltukları kaldırın biz halay çekeceğiz” diyorlardı.
Bu arada, deniz kenarında kaldıkları otelde,  gecenin saat ikilerinde gezici bayanlarının birinin kalp krizi geçirip hastaneye kaldırılması, ayrı bir üzüntü vermesi dışında, geziye katılanlar için çok yararlıydı. Bu arada engelli bir bayanın engelli arabası ile geziye katılası ayrı bir ilgi odağı haline gelmişti; 75 yaşındaki bayan, “ölmeden önce atalarımızın kahramanca savaştıkları yerleri göreyim dedim” diyordu.
Gezi sırasında rehberimiz Emekli İmam Ahmet İnan savaşların geçtiği yerlerde ilginç açıklamalarda bulunurken, gezi ekibi konuşmalardan bazen hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. İmam kökenli rehberin, konuşmalarında sık sık Osmanlı’dan bahsederken Mustafa Kemal Atatürk’e yer vermemesi,  olayları dini hurafelerle süslemesi,  geziye katılanlar tarafından eleştiri konusu oldu.  En iyisi biz, rehber İmamın gezi yerlerindeki resimleri ile konuşmalarıyla gezi anılarını anlatalım.

Bir Çanakkale Gezisi Anıları  Bölüm: 1 - Cevat Kulaksız
ÇANAKKALE BOĞAZI
-Şu anda bulunan yerimiz Çanakkale İlinin ilçesi; 1915 yılında bu ilçemiz Maydos kenti idi, burada Rum vatandaşlar yaşıyorlardı. Birinci Dünya Savaşını Osmanlı Devleti kazanınca Rumlar buradan gittiler, Bulgaristan’dan, Romanya’dan,  Yanya’dan Balkan ülkelerindeki mübadele muhacirleri buralara yerleştirildi.
Osmanlı Devleti’nin Avrupa yakasındaki hâkimiyeti MS 1354 yılında Lâpseki’den Gelibolu’ya, sallarla geçiyorlar, birazını Ece Halil Bey adında bir komutan fethediyor, onun ismiyle Ece diyarı Abad kelimesi Osmanlıca bir kelime, yerleşim birim anlamına gelmekte, Abad kelimesini ilave ediyorlar Eceabad olarak günümüze kadar gelmekte. [1] 
Çanakkale Boğazı 70 km uzunluğunda, ortalama derinliği 50-60 metre derinlikte, boğazın en derin noktası Kilitbayır Kalesi’nin önü 106 metre derinlikte. Boğazın en dar yeri yine Kilitbayır Kalesi ile Çanakkale Çivinlik Kalesi’nin arası 1250 metre. Osmanlı Devleti boğazın en derin noktasına kalelerini, topçu birliklerini yağmış, bu milletin namuslarını, bu milletin vatanını onurunu, bu milletin vatanını oradan müdafaa etmiş.
Boğazda iki tane akıntı var. Üst akıntı İstanbul Boğazından Çanakkale Boğazına, Çanakkale Boğazından Ege Denizine doğru akıntı olmakta; alt akıntı ise 10-11 metre derinlikten bu sefer ters akıntı Ege Denizinden Çanakkale Boğazına, Çanakkale Boğazından İstanbul Boğazına doğru akıntı olmakta.
Dünyanın yaratılışı ¾ ü sularla kaplı ¼ ü karalarla kaplı, suların karaları basmamasındaki sebep de iki tane ters akıntının bütün denizlerde, bütün okyanuslarda dünyanın yaratıldığından beri devamlı devri daim olduğundan sular karaları basmamakta. Biz Allahın yarattıklarını görüp ona iman edeceğiz.
Buralar, bu yol 1915 yılında dedelerimizin hareket alanı. Atalarımızın ayak izleri bu yol güzergâhı üzerinde, onlar buradan savaş giderken, savaştan gelen kolu kopmuş, bacağı kopmuş yaralı askerler, yaralı askerleri görünce yanındaki asker arkadaşına diyor ki,  “arkadaşım ben de savaşa gidiyorum, biz de savaşa gidiyoruz, benim de başıma böyle bir hal gelirse, benim anam babam çoluk çucuğum her şeyim sana emanet, gözün arkada kalmasın sen onlara iyi bak” diyerek kavilleştikleri, sözleştikleri yerin güzergâhı üzerindeyiz.
Bu gün sizlerle önce deniz savaşlarının yapıldığı alanı, ondan sonra seyyar hastane şehitliklerini, ondan sonra kara savaşlarının yapıldığı alanları sırasıyla sizlerle ziyaret edeceğiz.
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşında en ağır yaralıların tedavi edildiği Ağderesi  Seyyar Hastanesi hemen şu sağ taraf. Hastaneye gelip de tedavi edilemeden 5 bin atamız şu çalılıkların bulunduğu toplu mezarların içinde yatmakta. Ağderesi Hastanesi, en ağır yaralıların tedavi edildiği hastanemiz burası. Beş bin şehidimiz var burada. Burası ziyarete açılmadığı için, burasını sizlerle ziyaret edemeyeceğiz. Sağ tarafımızda bulunan Değirmin Tabyaları, topçu birliklerimizin bulunduğu yer. Sol tarafımızda küçük bir iskele var, orası bizim birinci Teymiz mayın hatlarımızın bulunduğu yer. Buradan karaya doğru on deniz mayın hattında 430 adet deniz mayınımız var. Düşman gemilerinin İstanbul’a gitmemesi için, deniz mayın hatlarımızın bulunduğu yer burası.
Bir Çanakkale Gezisi Anıları  Bölüm: 1 - Cevat Kulaksız

BİTMEYEN TESTİ-SU DAĞITAN EVLİYA
Sağ tarafta, Necmettin Halil Onan’ın, “dur yolcu, bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir” mısralarının bulunduğu yer. İçine girdiğimiz köy Kilitbayır köyü (denizin kilidi anlamına gelmekte) Burada Osmanlılardan kalma iki tane yadigârımız var. Nasuhçu Mehmet Efendi, 23 Nisan 1915 sabahı bu yoldan Birinci Dünya Savaşına giden 17. Alayın önüne geçiyor. Bölük komutanına diyor ki, “komutanım askerleriniz çok susuz, onlara su verebilir miyim”.  ?Komutan da, “o zatın elindeki testi üç beş kişiye ancak yeter, sonra biter” diyor. Çünkü alay 3500 kişi. Senin elindeki testi ancak üç beş kişiye yeter, bizim alay 3500 kişi”  derse de, dede askerlere su vermeye devam eder. Bakıyorlar ki testideki su bitmiyor.  3500. asker diyor ki, “yahu dede, bizim alay 3500 kişi senin testin küçük bir testi, üç beş kişiye verdikten sonra bitmesi lazım olan bir testi, sen bir alaya su verdin, 3500 kişiye su verdin hala suyun bitmedi”  deyince, askerin sırtını sıvazlıyor, askere diyor ki: “Bana Kilitbayır köyünde Kaşıkçı Mehmet Efendi derler, savaştan sonra beni ziyaret et, der. Neyse o asker savaştan bir yıl sonra Kilitbayır köyün geliyor, Kilitbayır köylülerine diyor ki, “Kaşıkçı Mehmet Efendi’nin evi nerede” Köylüler, “sen onu nereden tanıyorsun” deyince, asker diyor ki, “biz savaşa giderken bize birer bardak su verdi, mataralarımız doldurdu”. Kilitbayır köylüleri, “olamaz” diyorlar, “neden olamaz”,  asker diyor ki, “ben onun suyunu içtim, ben onu gördüm”  der. Kilitbayır köylüleri de diyor ki, “olamaz, olamaz çünkü Osmanlılar zamanında yaşamış onun evi yok onun sadece mezarı var” derler,  Sonunda onun evliya olduğunu çözerler.
Bu arada, gezideki bazı arkadaşlar, “bu adam hurafe anlatıyor, böyle şey olur mu?”  diye fısıldaşmaya, söylenmeye başladılar.
Bir Çanakkale Gezisi Anıları  Bölüm: 1 - Cevat Kulaksız

KALEDEN TABYAYA
Şu gördüğünüz Kilitbahir Kalesi, 1464 yılında Fatih Sultan Mehmet zamanında yaptırılan kalemiz. Osmanlı Devleti bu kaleleri karşılıklı yaptırmış, bunun karşısında Anadolu tarafında ikinci kalesi var. Şu an boğazın en dar noktasından geçiyoruz. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra, o top ustasına topları döktürdükten sonra Osmanlı Devleti kaleleri bırakmış, şu gördüğünüz tabyalara geçmiş. Sol tarafımız namazgâh tabyaları. Tabya ne demek, Osmanlı Devleti, en ağır topların, bir yerden bir yere taşınması mümkün olmayan toplara ve bulunduğu kamuflajlı yere tabya demiş. Sol tarafımızda namazgâh tabyaları; neden namazgâh tabyaları demişler buraya, yol üzerinde beş tane tabyamız var. Askerimiz Cuma ve bayram namazlarını burada kıldıkları için Osmanlı Devleti buraya “namazgâh tabyaları” demiş. Burada 16 tane topumuzu 32 tane si denetiminin olduğu en modern tabyaların bulunduğu yer burası. 1870 yılında Abdülaziz zamanında yaptırılan tabyalarımız, namazgâh tabyaları olarak değiştirilmiş, namaz kıldıkları için buraya namazgâh tabyaları denilmiş. Öbürü Anadolu tabyaları, en ağır en uzun toplarımız camların altında. İngiliz istihbaratı bu silahların burada olduğunu biliyor, boğaza girdiği zaman burasını hallaç pamuğu gibi toprağın altını üstüne getiriyor. Boğaz komutanı Cevat Paşa oranın perişan halini görüyor, ağlayarak geliyor ama savaş bu, kimi kime şikâyet edeceksin, kim kimden hak isteyecek. O yenilmez armadayı yedi saatin içinde yeniyoruz.
Bu arada engeli, daha doğrusu yürümekte zorlanan yaşlı bayan sık sık beklenir olunca, bir yakını rehbere, “ne yapalım yaşlı ama ölmeden önce buraları bir göreyim” dedi.
Şimdi Mecidiye Tabyalarına geldik, o Seyit Onbaşının 276 kg mermiyi kaldırıp, savaşın kazanıldığı noktayı sizlerle ziyaret edeceğiz.
Şimdi deniz savaşlarının yapıldığı alandayız. Düşman şu bizim hizamıza kadar geldi, buradan aşağı birkaç tane gemisi geçti ama arkadan gemiler gelmeyince geçti sayılmadı, buradan geriye çekildiler, o yenilmez armadayı yedi saatin içinde 21 tane şehit 58 tane gazi ile Çanakkale deniz savaşlarını kazandık. Ama içimize 26 Marttan itibaren Almanlar girdi, Almanlarla ittifak kurduk, bir insan değirmeni kurdular, 260 günde 253 bin ana kuzusunu kara savaşlarında şehit verdik.
Bu gün iki tane gerçek şehit mezarını göreceksiniz. Onlar nerede acaba onlara ayağımızın altında mı? Acaba üzerinde mi geziniyoruz, dikildiğim yerde mi, hiç kafamıza düşünmeyelim. Osmanlı Devleti onlara şöyle yapmış. Toprağın renginde haki renginde elbise giydirmiş, bir tek elbise giydiriyor, tek tip elbise. Kolu bacağı kopmuş, askerleri ne kadar haki renkli varsa onları bir mezara toplamışlar, 25 kişilikten 750 kişilik toplu mezarlar var. Osmanlı devleti çok güzel bir arşiv yapmış, hangi derenin içine, hangi tepenin üzerine, hangi ovanın içine yaptıysa, kaç kişiyse yukarıdan aşağıya sıralama yapmış. Ama onları bize bildirmiyorlar, bilmemelerinin sebebi, içimizde öyle çakallar var ki dedektör ile onların üzerindeki paraları alıyorlar. (yani mezar soyuyorlar.)
Şimdi iki tane şehit mezarı arkamızda, 21 tane şehit verdik dedik, 13 tanesi bu arkamızda Balıkesir’li, şöyle bir sıra asker, ikinci sıra asker, üçüncü sıra asker, dördüncü sıra asker…
Bir Çanakkale Gezisi Anıları  Bölüm: 1 - Cevat Kulaksız

ÖĞRETMEN TEĞMEN AHMET FEYZULLAH EFENDİ
Hemen şu arkamızdaki Osmanlı mezarı ise Ahmet Feyzullah Efendi. Matematik ve fizik alimi, yedek subay olarak görev yaparken, bir ramazan bayramı sabahı arkadaşlarıyla buradan Namazgah tabyasına Bayram namazını kılmaya gidiyorlar. Nöbetçiler diyor ki, “komutanım ne gelen var, ne giden var, iki rekât bayram namazının vacibini kılalım, nöbet yerlerimize biz koşarak geliriz, siz namaza devam edin” diyor. O da bizden biri olduğu için asker kökenli olmadığı için, “hadi geçin” diyor. Onlar orada namaz kılarken hiç olmayan şey oluyor, teknoloji o kadar gelişik değildi. Karşıdan yedi tane düşman zırhlısı İstanbul’a devam ediyor. İstanbul halkına diyor ki, Osmanlı devleti, Rus savaşından çekilin bağımsız kalın, İstanbul halkı diyor ki, “sen bizim içişlerimize karışamazsın” ayaklanıyor, yüz bulamayınca buradan yedi donanma geçiyor iki tanesini batırıyorlar, ama bu Ahmet Feyzullah Efendi Osmanlı askeri mahkemesinde yargılanıyor. “neden ihtiyari tedbiri bozdun, neden nöbetçileri namaza götürdün, neden o gemileri İstanbul’a geçirdin görmedin”  diye sorgulanır, cezası idam. Sehpayı buraya kuruyorlar, sehpanın altına da mezarını yapıyorlar. Hani bir atasözümüz var ya, “kulağına küpe olsun”  dercesine onun mezarını da buraya defnediyorlar. Burdaki iki mezar bunlardan ibaret. Birer fatiha okuyalım.
Gruptan biri ne kadar çok tabya var, diye sorunca, rehber şöyle dedi, “Osmanlı zaten böyle olmasaydı 650 sene hüküm süremezdi”. Şu gördüğünüz ortadaki demir topu sabitleme demiridir. Ray sistemi ile çalışır, ray sistemi ile o tabya içine stoklanan 276 kg ağırlığındaki mermi topun yanına geliyor, vinç denilen jaraskal ile yukarıya kaldırılıyor. Bu gördüğünüz öbekler bonet cephanelik anlamına geliyor, raylı vagon sistemiyle mermiler oradan çıkıyor, topa vinçle sürülüyor. Lozan Barış Antlaşmasıyla bu toplar buradan söktürülmüş, Anadolu’ya götürülmüş, deniliyor ama Anadolu’da yok o toplardan, söylemesi biraz zor ama savaştan çıkmışız, tarihin kıymeti bilinmemiş yokluk bir taraftan, toplar satılmış oluyor. Devlet de biraz göz yummuş. Fakirlik bir yandan, cahillik bir yandan, o büyüklerimizin hatası, o ortama biz girmeyelim, girersek akşama kadar mücadele ederiz bir birbirimizle.
Burası Mecidiye tabyaları, Abdülmecit zamanında yapılmış, hangi padişah zamanında yapılmışsa o padişahın adıyla anılıyor. Hamidiye tabyaları aşağıda geçtik onları, mesela Abdulhamit zamanında yapılmış. Şu kapılı pencereli yerlere Fransızca bir kelime “bonet” diyor, cephanelik anlamın geliyor.
Kara savaşlarında mevzi var, çukur var, o çukurun içine giriyor. Karşı taraf sana top mermisi atıyor, o toptan sakınmak için çocuklar kapılardan içeriye giriyor, Bunlara hem mızrak, hem mevzi, hem de mermilerin konulduğu yerler. Şu tümsek toprak Osmanlı Devleti tarafından hem derin toprakla örülürsek, hem de o yiv ve setten kendi ekseni etrafında dönerek geliyor. Toprağa değdiği zaman 4-5 metre derinliğinde çukur açıyor, patladığı zaman on ton toprağı ters şemsiye halinde etrafa dağıtıyor. Mermi taşa değip de, taşa çarpıp da fazla zayiat vermesin diye bu toprağın üzerine öküz arabalarıyla kazma kürek ile taşımış. Az emek değil. Boğazdan geçerken burasının bir toplu birliği diyemezsin. Ne zaman top patlatırsa, ateş çıkarsa o zaman anlaşılır. O kadar gizlemiş,  o kadar farklı mimarisi var, denizden bakınca bir toprak yığını gibi, bir çöplük gibi görünüyor. Mermi taşa çarpıp da fazla zayiat vermesin diye, Osmanlı devleti öküz arabalarıyla, kazma kürek ile toprak taşımış bu tabyaların üstünü örtmüş. Boğazdan geçerken bir topçu birliği diyemezsin, ne zaman top namlusu patlarsa o zaman o kadar gizlemiş, o kadar.
Deniz savaşlarının yapıldığı alandayız. Bir imanın teknoloji ile çarpıştığı topraklar üzerindeyiz. Teknoloji ne, 1915 yılında o İngilizlerin 403 adet gemiyle buraya geldiler.  103 adet gemiyle boğazdan içeriye girdiler. O 103 adet geminin içinde Royal savaş uçaklarını taşıyan savaş gemileri vardı. İki tane gemilerin üzerinde monok adlı havaya çıkan hava balonları vardı, 1915 yılındaki teknolojiden bahsediyorum, 20 nin üzerinde denizaltıları vardı. Osmanlıyı, Çanakkaleyi bu gün anlamak için, kara savaşlarını anlamak için bu millet neden bu kadar boşumuş dememeniz için Balkan Savaşlarını hiçbir zaman kafanızdan çıkarmayın. 1912 Balkan Savaşı, 1913 Balkan Savaşının sonu. Osmanlı ağlayarak Çatalca’ya kadar gelmiş, elinde avucunda hiçbir şey yok, son gerileme dönemi, Avrupa’dan para geliyor diye sırtüstü yatmışlar. Hiçbir şeyine bakamamışlar. İki tane savaş uçağımız var, kontağına bastıkları zaman, başı sıkılıp da kontağına bastıkları zaman bir tane savaş uçağı çalıştı. Biz deniz savaşlarına bir deniz uçağı ile girdik. Adamlar 50 tane deniz savaş uçağı ile girdiler. 23geminin üzerinde 20 nin üzerinde deniz altı gemileri vardı. Bizde bir tane bile denizaltı gemimiz yoktu. Sonradan Almanlar ile getirildi. O savaş gemilerinin içinde 13 km ye kadar savaş menzili olan silahları var, top mermileri var. Fransızların ise 9 km ye kadar, bizim Gros marka Almanlardan borç para ile kredi borcu ile aldığımız o Gros marka topların da menzili 4 km. Teknoloji dediği bu, kafanızda bir kıyaslayın. Her şeyi bizden üç dört kat fazla.
Biz o donanmayı yedi saatin içinde burada yendik. Bir teknoloji ile imanın demek zorundayım. İman ne oluyor?  Buranın tabya komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey, savaştan bir hafta önce askerlerine diyor ki, 11 Mart 1915 sabahı sabah namazını namazgâh ta kılıyor, askerlerine diyor ki, o komutan, “arkadaşlar”  diyor, “bu gün” diyor “savaşa bir hafta var, sabah namazlarınızı kıldınız, abdestlerinizi bozmayacaksınız; eğer namaz abdesti bozmaya ihtiyacınız olursa, abdestinizi bozacaksınız ama tekrar abdestinizi alacaksınız. Herkes namaza abdeste alışmış olarak gireceksiniz”.İkinci kat bu. Bu baretlerin üzerinde onar kişilik gözetleme postaları var.           Dürbün ile düşman gemilerini gözetliyor, menzile girdi mi girmedi mi? O gözetleme gruplarının içinden, sağdan birinci asker görevine devam edecek, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı asker topun arkasında savaş yapılırken devamlı olarak tekbir getirecek diyor, ikinci karar bu.
Üçüncü kararı ise, topçu birliklerinin içinde üniversite mezunu olanlar, o zaman üniversiteler yoktu medreseler vardı, “medrese mezunu olup da Kuranı Kerim okuma bilenler topun arkasından devamlı olarak Yasin süresini okuyarak savaşa gireceğiz. Savaş bitene kadar Yasin süresi okunacak” diyor.
Arkadaşlar burada yedi tane topumuz var bizim. Üçüncü topun sabitleme kaması Almanya’dan gelmediği için en sona koyuyorlar. Topun başında hiçbir asker mermi yok. Çünkü arızalı top, sabitleme demiri olmadığı için top patladığı zaman, bir ileriye bir geriye itme yaptığı zaman askerleri çiğner, ezer diye, kaza olur diye orada onu açık bırakıyorlar. Yüzbaşı Hilmi Bey savaş diyor 18 Mart 1915 sabahı kırbacı indirip savaşı başlattığım zaman 6 tane top ateş ediyordu, yedinci topun başında ne mermi var, ne insan var, ama o topun da ateş ettiğini gözlerimle seyrettim” diyor. (Rehber hoca biraz hurafe katıyor) “Arkadaşlar laf olsun diye anlatmıyorum, Genel Kurmayın arşivlerine girdiğiniz zaman, Çanakkale Savaşları Genel Kurmayın arşivlerine girdiğiniz zaman bu olayı yine orada okuyacaksınız. (Veya rahmetli Yüzbaşı Hilmi Bey, o kargaşada öyle görmüş olabilir) bu olay orada var, onlar bunları yaşamış. İngilizlerin, Yunanlılar şunu söylüyor. “Biz Osmanlı Devleti İngilizleri yenmeden önce biz onu hep Tanrı biliyorduk, hep Allah biliyorduk, ama ne zaman Osmanlı yendi biz onun Tanrı olmadığına inanmadık” diyor. Hep gözlerinde o kadar büyütmüşler.      [2] 
O Genel Kurmay Başkanları da şunu söylüyor. Burada bu hadiseler yaşanıyor, onlar bizi seyrediyor, yaşanıyor. Savaş günlüğüne şunu yazmış, “biz Çanakkale’de Türklere yenilmedik, biz Çanakkale’de Türklerin Tanrısı Allah’a yenildik” diyor. Bu iki veciz sözü de hatırlatmak istiyorum. Bunlar burada yaşanan hadiseler.
Düşman bize üç defa saldırdı savaştan önce. Birinci saldırışı, Ege Uluslar arası kara sularından geldiler. Orada bizim Seddülbahir Kalesi var tam burunda, Kilitbayır kalesi gibi. O kalenin içinde on bin ton ağırlığında savaş barutumuz var. Bombardıman sonucu o barut ateş alınca, büyük bir yangın, büyük bir patlamayla beş tane subayımızı 81 tane erimizi orada yanarak şehit verdik. Çanakkale ilk şehitlerini 3 Kasım 1914 yılında Seddülbayır Kalesinde yanarak şehit verdik. Ondan sonra düşman bize 25 Şubat 1915 sabahı saldırdı, ama o boğazın akıntısı sert rüzgâr ile birleşince, başarılı olamadılar geriye çekildiler.
Bir Çanakkale Gezisi Anıları  Bölüm: 1 - Cevat Kulaksız

BOĞAZDA İLK SAVAŞ
18 Mart 1915 sabahı 103 adet gemiyle Ege uluslar arası kara sularından girdiler, oradaki topçu birliklerimizi yıkarak, yakarak o çocukları o çocukları çiğneyerek o boğazdan içeriye girdiler. Tabya komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey o topun bulunduğu yerde bir toplantı yaptı, askerlerine dedi ki, “düşman karşınızda yarım saat sonra, bir saat sonra burasını cehenneme çevirecek, bize cehennemi yaşatacaklar. Komutanınız olarak benim de kolum kopmuş olabilir, bacağım kopmuş olabilir, toprağın üzerinde neden benimle ilgilenmiyorsunuz, neden beni doktora götürmüyorsunuz diye bağırabilirim; sakın arakamda kardeşim dahi olsa, öz kardeşim dahi olsa şehit ve gazi ile hiç ilgilenmeyeceksin, kulağın bende gözün düşmanda olacak. Hadi gazanız mübarek olsun” diyor. Kırbacı indiriyor savaşı başlatıyor. Saat 11,30 saat sabahında savaş başlıyor. Saat 12.30 oluyor bizde güm sesi yok, neden çünkü onların menzilleri 13 km, bizim menzilimiz 4 km. İngiliz istihbaratı bunu öğrenmiş, 13 km den ateş ediyor, burasını dövmeye başlıyor, yakıp yıkmaya başlıyor, o çocuklarda güm sesi yok, menzilimize gelsin” diye bekliyor. Ondan sonra saat 12 buçuktan bir buçuk oluyor, yine güm sesi yok. Artık o Hudanın da hesabı meydana çıkıyor.
Degılok adlı Amiral şunu söylüyor, çok küçük görüyorlar bizi, çok hakir görüyorlar bizi, zaten Hemilton da savaş günlüklerinde şunu yazmış: “Bizim en büyük suçumuz Osmanlıyı çok küçük görmemiz” diyor. Degılok adlı amiral de şunu söylüyor, “artık Hasta Adam Osmanlı sustu bize bir şey yapamıyor, iki saatten beri bombardıman ediyoruz, güm sesi yok, artık bombardıman edemez”, diyor.
(Gezicilerden bir bayan, “pardon bunları Atatürk mü yapıyor, Osmanlı mı” diyor, Rehber İmam da, “burası deniz savaşları, Atatürk’e geleceğiz”.
Güm sesi yok, Degilek adlı amiral şunu söylüyor, “Hasta adam sustu bize bir şey yapamadı iki saatten beri bombardıman ediyoruz bir top mermisi bile bize gönderemedi güm sesi yok, amacımıza ulaşalım”. Amaçları ne? Buradan aşağıdaki deniz mayınlarını toplayacaklar, akşam saat beş çayını Topkapı açıklarında içecekler, gaye ve amaçları o. O gemiler 103 adet gemi boğazdan çekilmeye başlayınca, kafile halinde çekilmeye başlayınca, neden çekiliyorlar, araya mayın toplama gemilerini sokacaklar, mayın gemileri uğraşırken, boğazdaki akıntıyla beraber onun hesabını yapamıyorlar, kıyıya bombalar düşmeye başlıyor. Buradaki topçu birliklerimiz, düşman menzile girince ateş etmeye başlıyoruz. Agamemnon adındaki gemi 12 yerinden isabet alıyor, gemi batmıyor, buradan U dönüşü yapıp Kabatepe Gökçeada ada limanına sığınıyor. O savaşa giremiyor, Irresistable (Eksbıll) adındaki gemi baş köprü üstü tarafından yara alıyor, yan yatık şekilde savaşa devam ediyor. Saat iki doğru en büyük gemileri Bouvet  adındaki gemi iki isabet alıyor büyük bir yangın büyük bir patlamayla, o gemi 650 personeliyle üç dakika içinde Nüsret mayın gemisinin döşemiş olduğu mayınlara çarparak o gemi orada batıyor. İngiliz Osmanlının tokadını yanağında ilk defa hissediyor, ilk defa hissediyor saat ikide. Ondan sonra savaş devam ediyor, saat üçü çeyrek geçe 15.15 de üçüncü en büyük gemileri İnstebl adındaki gemi isabet alıyor, o gemide isabet alınca bu boğazın akıntısıyla beraber sürüklenir, Karanlık limanda Nüsret mayın gemisinin döşemiş olduğu mayınlara çarparak o gemi de orada batıyor. Ocean gemisi onu kurtarmaya gidiyor, ama denizin içindesin, suyun içindesin tutunacak dalın, tutunacak toprağın yok hiçbir şey yapamıyor. 30 tane İngiliz askerini geminin üzerine alıyor, gerisin geriye U dönüşü yapıp bu topun olduğu yeri bombardıman etmeye başlıyor. Bir bomba 470 kg ağırlığında, benim boyumda içinde on bin tane misket var, yiv setten ötürü kendi ekseni etrafında dönerek geliyor, toprağa burnunu değdirdiği zaman 4 buçuk 5 metre derinliğinde çukur açıyor on ton toprağı ters şemsiye halinde etrafa dağılıyor. Seyit Onbaşı o toprağın altında kalıyor. Elini kolunu sallıyor, imdat diye bağıramıyor, ağzına da toprak gitmiş, “imdat” beni kurtarın diye bağıramıyor. Onun o perişan halini gören Yüzbaşı Hilmi Bey Seyit’in elinden tutuyor ayağa kaldırıyor. Seyit ayağa kalkınca bağıra bağıra ağlamağa başlıyor, o şok ile beraber. Diyor ki, “komutanım bize ne oldu”, diyerek o topun etrafında dönmeye başlıyor. Yüzbaşı Hilmi Bey Seyit’in şoktan çıkamayacağını anlayınca Seyit’e bir tokat çakıyor. Seyit şoktan çıkamıyor. “komutanım arkadaşlarım nerede onları göremiyorum, onlar nereye gittiler, onlar neden bize yardım etmiyorlar” diyerek o topun etrafında dönerek ağlamaya başlıyor. Seyit’in şoktan çıkamayacağını anlayan Hilmi Bey, Seyit’in eteklerine yapışıyor. “Seyit’im kendine gel bu memleketin namusları, bu memleketin ezanları, bu milletin bayrağı, bu milletin vatanı üç kişinin elinde kaldı, bu topun başında üç kişi kaldık, diğer arkadaşların şehit ve gazi oldu toprağın üzerinde yatıyorlar, Seyit kendine gel, ne yapalım onu düşün Seyit”, diyor. Seyit kendini toparlıyor, üzerindeki toprakları silkiyor, calaskanın başına gidiyor, vincin başına gidiyor. O 276 kg mermileri makara sistemiyle havaya kaldıran sistem bozulmuş, o merminin dehşetiyle bozulmuş, seyit onun bozulduğunu görünce koşa koşa o mermi çukurunun içine giriyor. Niğde’li Ali Çavuş’a diyor ki, “komutanım bu mermiyi bana buradan kaldırmaya yardım eder misin” diyor. Ali Çavuş, “Seyit sen o mermiyi oradan kaldıramazsın” diyor; Seyit, “neden komutanım” deyince, Ali Çavuş,  Seyit Onbaşı, “evet komutanım o merminin 276 kg olduğunu biliyorum ama vinç bozulmuş, calaskal bozulmuş, komutanım sen ona karışma sen bana yardım eder misin”, Ali Çavuş, “evet arkandayım Seyit” diyor.
Seyit, “Ya Allah bismillah” deyip mermiyi dizkapağına kadar kaldırıyor, yere düşürüyor. Tekrar “ya Allah bismillah”  deyip göbek hizasına kaldırıyor, tekrar mermiyi elinden kaçırıp yere düşürüyor.
Neden mermiyi yere düşürüyor, burası denize sıfır olduğu için, sabah çiyi yağmur gibi yağar buralara, mermilerin dışı küf yapmasın diye Osmanlı devleti gres yağı ile yağladığı için elinden kaçırıyor. Ama bizim gibi küfretmiyor, kıbleye dönüyor, euzu besmele çekiyor. “Lailahe ilallahi vallahü aliyil azim yarabbi senin gücünü benden eksik etme, bu milletin namusları için bu milletin vatanı için bu milletin bayrağı için bu mermiyi buradan kaldırmaya yardım et yarabbi” diyor. Y Allah bismillah deyip mermiyi göbek hizasına kadar kaldırıyor, Niğde’li Ali Çavuş’un yardımıyla mermi Seyit’in sırtına veriliyor. Seyit’in mermiyi sırtına aldığını gören Yüzbaşı Hilmi Bey, Niğde’li Ali’ye diyor ki: “Ali tekbir getir, senin getireceğin tekbirler o kâfirin gemisini batırmasına sebep olsun, Ali tekbir getir” diyor.  Ali tekbir getirmeye başlıyor, Seyit Onbaşı beş tane merdivenden (basamak olsa gerek) yüksekliğe çıkacak, tekerlekli top, topun namlusu yukarıda.
Niğde’li Ali Çavuş savaş günlüklerine şunu yazmış:  Biz onların yanında değildik, ama onların savaş üstünlükleri var, onlar uhdemize geçtiği zaman onları okuyoruz. Savaş günlüklerine şunu yazmış: “Seyit’in 276 kg altındaki kemikleri kırılmadı ama kulaklarımla, kemiklerin çatır çatır öttüğünü duydum” diyor. O mermiyi çıkarıyor, komutanı yüzbaşının yardımıyla topun namlusuna veriyor, topun namlusuna verildikten sonra Oışın gemisi isabet alıyor. Dümen tertibatından isabet alan geminin dümeni kilitleniyor. O gemi sürüklene sürüklene hâkimiyetini kaybediyor, Karanlık Limanda döşenen mayınlara çarparak akşam saat altıda gemi batıyor. Derobek adındaki amiral şunu söylüyor: “Artık biz hedefimize ulaşamayacağız, biz İstanbul’a gidemeyeceğiz, Çanakkale Boğazı’nı geçemeyeceğiz geri dönelim” diyor. Geriye dönmeye başladıkları zaman U dönüşü yapıp geriye dönmeye başlayınca Boğaz Komutanı Cevat Paşa Çanakkale’de topçu birliklerinin başında, aynı tabyalar karşıda var. Onların başında, çocuk gibi tek ayaküstünde “Allah”  diyerek zafer işareti vermeye başlıyor. Hemen tahta teknesine biniyor, Kilitbayır köyüne geliyor. Seyit’i buluyor, “o delikanlıyı bana getirin” diyor. Seyit’i kucağına bir kere alıyor, iki koluyla sıkıyor, “aslanım seni tebrik ederim, bu milletin namuslarını, bu milletin ezanlarını, bu milletin vatanının bayrağını sen kurtardın, şu yanımda gazeteciler var, Seyit, şu mermiyi bir daha kaldır, senin fotoğrafını çekelim. Senin arkandan gelen nesline, torunlarına seni ebedileştirelim”, diyor. Seyit, “emredersiniz komutanım” diyor Seyit. Mermiye sarılıyor ama mermiyi iki parmak yerden kaldıramıyor. Boğaz Komutanı Cevat Paşa diyor ki, “Seyit  nen oldu, be mermiyi sen kaldırmamış mıydın”. Seyit, “evet komutanım” diyor. Komutan, “ne oldu niye kaldırmadın” diyor. Seyit, “batan Oışın gemisi Karanlık limandan çıkan o savaşı bana tekrar yaşat, tekrar bana Huda nasip eder, diyor.
Hani bizim bir atasözümüz var, “kul sıkışmadıkça Hızır yetişmez ha”. Seyit onu ima etmeye çalışıyor, bir defa kaldırıyor, onu. Seyit’in sırtında gördüğümüz o mermiler ağaçtan yapılmış mermilerdir. Seyit bir defa kaldırıyor, ikinciyi kaldıramıyor. Ondan sonra ağaçtan yapılma maket mermilerdir. Ondan sonra millet dağılınca, komutanlar herkes işine dağılınca, Yüzbaşı Hilmi Bey, “bu çocuğa ne hediye vereyim, bu çocuk insan gücünün yapamayacağı işi yaptı buna ne hediye vereyim” diye düşünüyor. Seyit’in savaştan bir hafta önce Balıkesir’den hanımından mektup gelmiş. Seyit’in okuması yazmamsı yok, Yüzbaşı, okuduğu için biliyor. Seyit, savaştan önce, hanımından bir hafta önce mektup geldi ya, senin bir kızın dünyaya geldi ya, git kızının ismini koy, annen babanla helalleş”.
Seyit: “Hayır komutanım” diyor. “İngiliz’in bu hain hançeri Osmanlının bağrında iken bana ne ana lazım, ne baba lazım, ne hanım lazım ne de evlat lazım. Bu İngiliz’in hançerini çıkaralım, Osmanlıyı rahatlatalım, bu işten kurtulalım, giderim görürüm” diyor. “Nasip olmazsa öbür dünyada buluşuruz” diyor. Onlar böyle insanlardı.
Yüzbaşı Hilmi Bey düşünüyor, bu çocuğa nasıl bir hediye vereyim, nasıl memnun edeyim diye düşünüyor, akşam olduğu zaman askerin karnı aç, bu savaş nasıl aç olur nasıl gitmez, demeyin çünkü düşman bombardıman ettiği zaman ilk başta yolları, ondan sonra yerleşim birimlerini, ondan sonra köprüleri yok ediyor, yardım gelmesin diye. O çocuklar bir gün, iki gün, üç gün ağzına ekmek atmıyorlar. Askerin karnı aç ama alnı dik. “Karnımız aç komutanım açlıktan ölüyoruz” demiyorlar. Alnı dik, komutan da onu bildiği için, Seyit’e iki ekmek veriyor, diğerlerine birer tane veriyor, herkesin gözü Seyit’in ikinci ekmeğinde, “karnı doyacak, yine bu sofradan aç kalkacağız” diye hayal ediyorlar. Seyit kendi vücut diliyle onların vücut dilini okuyor; birinci ekmeği arkadaşlarıyla yiyor, ikinci ekmeğinde herkese birer yudum olarak dağıtıyor. Tabya Komutanı Yüzbaşı Hilmi Bey, Seyit kızın için izin verdim kabul etmedin, iki ekmek verdim onu da yemedin oğlum bana neden bu kadar dargınsın, neden bu kadar bana kızgınsın, her şeyi ret ediyorsun, neden öyle yapıyorsun”  deyince, komutanım, sen bizim babamızsın, ben sana darılamam, sen bizim başımızdan yok olursan biz burada dağılırız,  diyor. Biz asana darılabilir miyiz, ekmeğin burada olmadığını biliyoruz komutanım, ama biz açız deyip de sizi üzmüyoruz, sizi üzmüyoruz, size itaat ediyoruz, komutanım, öyle şey olur mu? Kimimize iki ekmek, kimimize kuru ekmek verip de bizi bizden ayırma” diyor.
Arkadaşlar o hasta adam Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abazasıyla bir millet olduğunu ispat etti. Biz şimdi neyin mücadelesini veriyoruz, dedelerimiz hangi mücadeleyi vermiş, biz ne yapıyoruz. O ayrı bir muamma. Bu vatanın kıymetini çocuklarımıza güzel anlatalım. Yoksa bizim imtihanımız biraz uzun sürecek. Onları güzel anlatalım.
Seyit buradan Balıkesir İlinin Edremit İlçesinin Havran nahiyesinin Çamlık köyüne gazi olarak gidiyor sağlam olarak gidiyor. Gururlu delikanlı, gazilik maaşını kabul etmemiş, almamış, ben onu Allah rızası için, millet için kaldırdım, alamam” demiş. Memleketine gitmiş, dağda odun kömürü söndürüyor, mangal kömürü.
Mustafa Kemal Atatürk Balıkesir’e Çanakkale yolun açılışını kazma kürek ile yapılan yolun açılışına gittiği zaman, “o delikanlıyı bana bulun” diyor.  Balıkesir’e gittiği zaman, Êdremit kaymakamında bir telaş, bir panik Seyit’i arıyorlar, dağda odun kesiyormuş, yüzü gözü kömür tozu içinde, Atatürk karşısına çıkacak fizik yapısı yok. Edremit kaymakamı hemen hamama sokuyor, hamamdan çıkarıyor, elbiselerini giydiriyor, fakirlik, savaştan çıkmış, yırtık pırtık elbiselerle Atatürk’ün karşısına çıkaramıyorlar. Edremit kaymakamı, “hemen evime gidin bir takım elbise alın, Seyit’e gelen elbiseyi giydiriyorlar.”
Atatürk’ün karşısına iri yarı bir delikanlı, seçme bir delikanlı var, çünkü ağır mermi kaldırdıkları için. Kaymakam da benim gibi minyon tipliymiş, ceketin kolları kısa kalıyor. Pantolonun paçası kısa kalıyor. Atatürk’ün karşısına çıktığı zaman, “paşam memleketime hoş geldin, sen benim misafirimsin, benden bir isteğin, benden bir emrin var mı? Paşam deyince, Atatürk hafif gülümsüyor. Dişleriyle hafif gülümsüyor. Atatürk’ün karşısında ağlamaya başlıyor. Atatürk diyor ki, “Seyit neden ağlıyorsun? Oğlum sen ağlanacak yerde savaşta ağlamadın, burası savaş değil neden ağlıyorsun”.
“Komutanım, o elbisenin bende olmadığını biliyorsun, neden yaramı kaşıyorsun komutanım?”  diyor.  Atatürk, “Aslanım gel yanıma otur, yine delikanlısın, Çanakkale’deki delikanlısın gel yanıma otur, diyor gururla, “o elbise kısa geliyorsa”,  Atatürk’ün o tahta sandalyeye oturacağı sırada pantolon aşağıdan paçasına kadar açılıyor  (sökülüyor) terden bir kere yapışıyor. Atatürk şunu söylüyor: “Aslanım sen utanma,  Seyit’in ölçüsünü alın, iki takım elbise yaptırın”.  Seyit, “benim ölçümü almayın, Kaymakamın ölçüsünü alın” alın, diyor.  Atatürk “Maaş bağlayın”
“Bu bana ikinci teklifin ben o mermiyi Allah rızası için, millet için kaldırdım, ben maaş da istemem, alıp da yiyemem”,  diyor. Atatürk “benden bir isteğin var mı oğlum gideceğim”. Acı ama gerçek, Seyit, Atatürk’e şöyle diyor: “Komutanım her hafta dağdan iki eşek yükü odun sarıyorum,  Edremit pazarında satıyorum, o odunların parasıyla çoluk çocuğuma elma portakal alıyorum, ormancılar beni bellediler ceza yazıyor, şunlara bir şey söyle de bana ceza yazmasın”.
Çağırıyor ormancıları, “Seyit’e ceza yazmayın bu orman, ormanları millete teslim eden adam bu adam”. “Ceza yazmayacaksınız” diyor ama orman müdürü değişene kadar Seyit rahat ediyor ama Orman müdürü değişince cezalar yazılmaya başlıyor”. Biz böyle bir milletiz hemen geçmişimizi unutuveriyoruz.
Her neyse bu memleket bu şartlar altında kurtarıldı. Bu milletin, bu memleketin bir çakıl taşını kimselere vermeyelim, elimizden geldiği müddetçe.
Ankara’dan gelen İnönü Mahallesi ekibi, kapıları ve penceresi kapalı, kapısı kilitli olan tabyanın birisine bakmak istedilerse de, Rehber İmam Ahmet İnan şunları söyledi: “Eskiden bu tabyaların kapısı açıktı fakat bizim insanımızın bazıları ne yazık ki zarar veriyorlar; inanın tabyaların içine büyük-küçük abdestini yapanlar da var, onun için kapattılar”.
Tabyadaki büyük bir topa bakılırken, Rehber Ahmet İnan şunları söyledi:
“Şu gördünüz top 1915 yılından kalma topumuz, savaşa giren savaş şahidi. Seyit’in gerçek mermileri karşıda duvarın dibinde. Bu top Alman Gros marka top, bunlar iki çeşit, 4 km ye kadar tesirli atış yapabilen, aşağıdaki toplar ise 10 km ye kadar tesirli atış yapabiliyor. Seyit bu mermileri buradan alıp, beş basamak yukarıdaki topun yanına götürüyor. Bu topla Oışin gemisini vuruyorlar.
Lozan barış antlaşmasıyla bunlar buradan sökülmüş attırılmış, Boğazları güya silahsızlaştırmak için İngilizler tarafından söktürülmüş, Seyit’in topu özellikle tekrar buraya getirilmiş. Bunlar gemilerle, trenlerle taşınıyor, özel mazisi olan bunun gibi topları parçalamamışlar, büyük zorluklarla gemilere yüklenmiş, ya da trenlere yüklenmiş o şekilde götürmüşler, parçalamadan. Bu özel bir top olduğu için bunu hiç bozmamışlar.
Kara savaşları yapıldıktan sonra, sonbahar yağmurları başlayınca şehit kemikleri meydana çıkmış.  O kemikler toplanarak sağ yanımızda havuzlar bölgesi burada seyyar nekahet hastanemiz var. O yoğun bombardımanda kulak zarları yırtılmış, iltihaplanmış, orta kulak iltihapları ve yırtılan kulak zarlarının tedavi edildiği nekahethaneler sağ tarafta. Bir de mecruri hastalıkların tedavi edildiği hastaneler var. Mecruri, savaşta derin siperlerde bir ay boyunca aç, susuz kaldıkları için aşırır sinirlilik gösterenler burada tedavi olurlarmış.
Bir Çanakkale Gezisi Anıları  Bölüm: 1 - Cevat Kulaksız

BİT PİRE İÇİN ETUV FIRINLARI
Bir de bizim burada edüv fırınlarımız var, asker iki denizin ortasında bir sene savaş yapmış, bir sene boyunca bir defa denize gidip banyo yapamamış, üstleri kokmuş, bitlenmiş pirelenmişler. O bitli pireli elbiseleri askerler savaş yapılan yerlerde karınca yuvalarının kıyılarına koymuşlar. O karıncalar bitleri, pireleri temizlemiş. Ama her yerde karınca yuvası bulmak mümkün olmayabilir. Onlar ne yapmışlar, onları öküz arabalarına doldurup bu etüv fırınlarının içine atıp elbiseler yanmamış ama bitler pireler o elbiselerde yanarak elbiseler temizlenirmiş.

FIRINLAR AŞEVLERİ
Bir de şu havuzlar bölgemizde büyük aşevlerimiz, büyük ekmek fırınlarının bulunduğu yerler. Burada pişen yemekler, burada pişen ekmekler, bu yoldan altı km ileride kara savaşlarının yapıldığı alana yemekler buradan gidiyor. O zaman böyle otobüsler, minibüsler, taksiler yok. Öküz arabaları, at arabaları, kağnı arabaları ile yemekler taşınıyor. Düz asfalt da yok, stabilize yolun içinde bir sağa bir sola çalkalandıkça yemekler dökülmüş, askerler aç susuz, o çocuklar bu vatanı o şartlar altında kurtarmışlar.
Sol tarafımızda deniz mayınlarının bulunduğu yer. Bu deniz mayın hatları boğaza dik olarak birer buçuk km aralıklarla boğaza dik olarak döşenen deniz mayın hatları sol tarafımızda.

Cevat Kulaksız
 ckulaksizster@gmail.com

SONNOTLAR

[1] Abad: 1. şen, bayındır 2.Sonsuz gelecek zamanlar
[2] Rehber burada atıyor ve bu sözü Osmanlıya yorumluyor. “Mustafa Kemal İngilizleri yeninceye kadar biz İngilizleri Tanrı zannediyorduk”   Mahatma Gandhi

İnanılması zor olaylaylar! - Gündüz Akgül
Bu yaşıma (77) geldim, güzel ülkemde son yıllarda meydana gelen olaylar kadar insan kanını donduran olaylara tanık olmadım…
Yazılı medyaya yansıyan bu haberlerin bir kaçına bakalım mı?
-“Kayseri'nin Hacılar İlçesi'nde bir camide imam olarak görev yapan 39 yaşındaki F.M. önceki gün sahurda rahatsızlanınca ambulansla eğitim ve araştırma Hastanesi’ne getirildi. İddiaya göre burada yapılan cerrahi müdahale ile makatından salatalık parçası çıkarılan imam F.M.'yi açığa alan müftülük soruşturma başlattı.”
İstanbul Tabip Odası (İTO), bu habere “Hasta Hakları Yönetmeliği’nde hastanın kişisel bilgisinin basına sızdırılmasının suç olduğunu belirterek” sert tepki gösterdi…

Haydaaaa! - Tünay Süer
İçine cin mi girdi yoksa şeytan mı çarptı?
Ne oluyor be usta?
Apık sapık konuşmaya başladın…
Söylenecek sözlermidir yani?
Teröristler kadar onurlu, gururlu olmalıymışız.
Sultan ol, padişah ol, dünya lideri ol,
İçinden ne geçirip istiyorsan,
Kendince ol…
O entari giyen canilerle…
Gözünü seveyim ama sakın beni karıştırma.
Onlarda gurur, haysiyet olsa zaten terörist olmazlardı.
Askeri, polisi kendi vatandaşını kahpece sırtından vurmazlardı.
Bombalarla bigünah insanları katletmezlerdi.

CHP Genel Başkanının hata lüksü yoktur - Tünay Süer
Kılıçdaroğlunun, bu haftaki grup toplantısındaki konuşmasını
sağlık nedenlerimden ötürü hastanede olmam dolayısı ile izleyemedim.
Basından takip edebildim.
Konuşmasının bir bölümünü Özgür Gündem adlı PKK gazetesinin bir günlük yayın yönetmenliğini üstlenen üç yazara ayırmış!
Ve şöyle konuşmuş.
"Dün 3 aydın tutuklandı, hapse atıldı.
Niçin 'terör örgütüne yardım yataklık yapmaktan'
Ben o savcıya soruyorum, terör örgütüne yardım ve yataklık yapan arıyorsan hepsi Ankara'da oturuyor” .
“Bu aydınlar, ellerine bomba alıp eylem yaptılarsa hapse atın, valilere telefon açıp bunlar dokunmayın dedilerse bunları alın içeriye” demiş.
Bence yanlış konuşmuş.
Çünkü aydın kişi insanların sözcülüğünü yaparken toplumun tüm kesimlerinin sesi olmalıdır.
Aydın, düşünür, gerçeği arar.
Sorunlara çözüm ararken tamamen bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Vs.Vs…

Anzak Ömer - Cevat Kulaksız
3-5 Haziran günlerinde, mahallemiz muhtarının düzenlediği Çanakkale gezisine katıldım. Savaş yerlerini gezerken, rehberimiz bir emekli imamdı. Bu rehber imam, savaş yerlerini anlatırken, olayları hurafelerle süslüyordu. Katılımcı arkadaşlar, bu imamın anlatımlarında Mustafa Kemal’i duymayınca kendine itiraz ettiler. “Hayret bir şey, nice üniversite mezunları varken bir imamı nasıl rehber olarak görevlendiriyorlar” diye yakınıyorlardı. Bu imam rehberin anlatımlarını size bundan sonraki yazımda uzun bir metin olarak sunacağım.

Ancak, bu gezi nedeni ile araştırırken, aşağıdaki ilginç öyküye rastladım, bunu sizinle de paylaşmak istedim.

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olan Dr. Ömer Musluoğlu, ihtisas için Amerika’ya gider. Nevyork’taki Medical Centerden (tıp merkezi) görev alır. Görevi ise kan alıp kan vermek elektrokardiyografi gibi işler. Hastalara orada çok değer verilmektedir.

Ne bekliyordunuz beyler? - Gündüz Akgül
Sayın Melih Aşık, 23.06.2016 tarihli Milliyet gazetesindeki köşesinde  CHP İstanbul milletvekili Mehmet Bekaroğlu’nu yazmış…
Bekaroğlu’nun bir rapor hazırladığını ve bu raporda…
“- CHP laiklik anlayışını yeniden gözden geçirmelidir...
- Türk değil Türkiyeli kavramı kullanılsın...
- CHP, sürekli olarak ‘Laiklik elden gidecek’ gerekçesi ile hak ve özgürlüklerin tam olarak kullanılmasının karşısında olmuştur...
-Ulus inşa projesi bugün Türkiye’yi parçalanmaya doğru sürüklemektedir...
-CHP’nin ‘Camileri ahır yapmadık’ şeklindeki savunmaları AKP’yi güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor.”
Yazdığını açıklıyor…
Sayın Aşık yazısında, ayrıca raporun, CHP’yi karıştırdığını ve CHP’lilerin, “raporda AKP’nin görüşleri var, HDP’nin var, RP’nin var. Bir tek CHP’nin yok. Birazcık siyasi dürüstlüğü varsa istifa eder” dediklerini belirtiyor…

Burası ne muz cumhuriyetidir, ne de Tayyipbistandır - Tünay Süer
İç savaş çıkartmayı ne ABD ne de diğer haçlılar başaramadılar.
"Cesur olacağız. Taksim Gezi Parkı'na o tarihi eseri inşa edeceğiz. Adım atacağız, bir an önce yürüyeceğiz" .
Üstüne üstlük, ”Topçu Kışlasını yeniden inşa edeceğiz, AKM’yi de (Atatürk Kültür Merkezi) yıkacağız” demekle Erdoğan acaba onların yapamadıklarını yapmak mı istiyor?
Öyle ya, durup dururken neden böyle sözler etti acaba?
Gezicilere gözdağı mı vermek istiyor, yoksa bazı güçleri eline geçirdiğine mi güveniyor?
Yoksa kurusıkı atıp gündem mi değiştirmek istiyor?
Ne olursa olsun, söylediği sözler bir işaret fişeği idi adeta.
AK troller hemen harekete geçtiler ve içki içiliyor dümeni ile bir kitapçıyı bastılar.

Gazi Belgesini Neden İptal Etmişler - Cevat Kulaksız
Seçimden Önce Sahte Gazilik Belgesi Vermişler

İstiklal Savaşına katılan tüm gazilere ve yakınlarına yasa gereğince İstiklal Madalyası ve beratı verilirdi. Bu gün 2.6.2016 günü tanık olduğum bir İstiklal Savaşı gazisi oğlunun nasıl “Gazi” belgesinin iptal edildiğinin öyküsünü anlatacağım.
İstiklal Madalyası, 15 Mayıs 1919'dan, 9 Eylül 1922'ye kadar süren Kurtuluş Savaşı'nda, bizzat kıtası başında kahramanlık ve fedakârlık gösteren devlet büyükleri, amirler, subaylar, milli ordu kahramanları ve cephe gerisinde büyük mücadele verenlere 66 sayılı kanun gereğince verildi. Bu kapsamda, 66 sayılı kanunun yürürlüğe girdiği 20 Kasım 1920'den itibaren 1926'ya kadar toplam 6 bin 920 kişi İstiklal Madalyası aldı. 525 sayılı yasa ile bu şanlı madalyanın ebediyete kadar yaşaması için varislerine intikali sağlandı.

Ülke nereye götürülüyor? - Gündüz Akgül
Sevgili Dostlar,
Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının yok sayıldığını, dış ve iç politikada yanlışlar yapıldığını, özellikle laik rejimin tehlikede olduğunu,  tüm komşularla sorun yaşandığını, uzmanlara göre ekonomide alarm zillerinin çalındığını, eğitimin  imam okulllarına dönüştürüldüğünü, demokrasiden uzaklaşılarak diktatörlüğe doğru gidildiğini söyleyenlere, iktidar ve yandaşları tarafından verilen yanıtlarda, pembe tablolar çiziliyor ve demokrasi söylevleri atılıyorsa da…
Ben gidişi hiç iyi görmüyor ve sizlere sunduğum yazılarda gereken endişelerimi açıkça dile getiriyorum…
Son birkaç yıl içinde yazılı medyaya yansıyan haberleri topluca bilginize sunarak…
Bu haberlerin arkasındaki zihniyetle, ülkenin nereye götürüldüğünün yorumunu ise bu kez sizlere bırakıyorum…

Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget