Genç Kalmak - Cevat Kulaksız

Ulusal Eğitim Derneğince geleneksel olarak her hafta cumartesileri düzenlenen konferanslardan “Genç Kalmak” konulu konferansta Prof. Dr. Ahmet İnam konuşmacı olarak katıldı.

Genç Kalmak - Cevat Kulaksız

Ulusal Eğitim Derneğince geleneksel olarak her hafta cumartesileri düzenlenen konferanslardan  “Genç Kalmak” konulu konferansta Prof. Dr. Ahmet İnam[1] konuşmacı olarak katıldı. Derneğin kendi salonunda 25. 6. 2016 günü düzenlenen konferansa emekli akademisyen ve emekli öğretmenler katılarak konuşmayı ilgi ile izlediler.  Konferansta, genç kalma konusunda Prof. Dr. Ahmet İnam’ın ilgi çekici konuşmasını dinleyenler karşılıklı açıklama ve sorularla destek verdiler. Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Nazım Mutlu, “bu öğretim yılının son konferansını düzenliyoruz, her hafta cumartesi yaptığımı konferansların bununla 37.sini gerçekleştiriyoruz.
  Prof. Dr. Ahmet İnam, yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“-Genç kalmak değil de genç olmak konuşulabilir. Genç olursak bir de onu genç kalması söz konusu, tabi garip de bir paradoks yani şöyle bakıyorum. Biyolojik yaşı, kendim de dâhil olmak üzere genç arkadaşlar var. Genç kalmak nasıl bir iştir. Bunu anlatmaya çalışayım. Epeydir bu konu üzerinde konuşmalar yapıyorum. Kimi arkadaşlar başlangıç Geriatri, tıbbın yaşlılıkla ilgili çalışma alanıdır. Son zamanlarda ülkemizde de, geriatri çalışmaları ve o konularda konferanslar, konuşmalar etkinlikler yapılmaktadır. Ben genellikle her sene bu geriartrikle ilgili sempozyumlara(bilgi şöleni), çalışmalara çağırılırım nedense. Orda tabi bir tıp elemanı değilim ama tıp biliyorsunuz sadece insanın bedeni ile ilgili değildir, çünkü insan sadece bedenden ibaret bir varlık değildir. Hastalıklar da yalnız bedenimizden çıkmıyor.

İnsan bir candır, dolayısıyla bu gençlik, yaşlılık sorunu meselesini de sorunu da insanı bir can oluşundan yola çıkarak anlamak uygun olur, diye düşünüyorum. Ne demek insan bir can? Burada can kavramını özel bir anlamda yorumladığımı belirteyim. Bizde kültürümüzde bilgelik geçmişimizde çok kullanılan bir kavramdır tasavvufi anlamları da vardır. Ben oralara girmiyorum. Daha çok can sözcüğüne yüklediğim anlam çerçevesinde size canı açıklamaya çalışacağım.
Türkçe bir sözcük değildir can, Farsçadır. Ama örneğin İranda da üzerine yaptığım bir konuşmada, İranlılar da “biz can’ı hiç böyle anlamıyorduk”  demişlerdi. Dolayısıyla bir yorum, can a yüklediğim; can ı önemsiyorum, belki Batılı insana da anlatılması gerektiğini düşünürüm, aslında Batılı bu can dan, can ın bu yorumundan tarih boyunca sözü etmiştir. Ronesasla birlikte, Rönesans insanı dediğimiz bir insan bir bütün insandır, can da bir insan bütünlüğünü gösteren bir kavramdır.
Can” dendiği zaman anladığım şey, insanın bedeni bir, duyguları, sevinçleri, üzüntüleri, korkuları, bilincine vardığı ya da varamadığı kaygıları, yani tamamen duygusal dünyasıdır cana dâhildir. Bedeni ki duygular da büyük ölçüde bedenden ortaya çıkar. Çünkü bu gezegende bedensiz yaşayamıyoruz. Bedensiz bir varlığımız var mı onu bilmem, olduğunu söyleyenler vardır. Ama ben yeryüzünde zaman ve mekân içinde yer tutan insandan söz ediyorum. Bedeni duyguları var. Tabi üçüncü olarak düşünme yetisi ve gücü vardır, dil kullanır, kavramlar oluşturur, anlamlar verir, anlamlar yaşar, onların yaşantısına yani tecrübesine sahiptir.
Üçüncü boyutu da, insanın böyle bir boyutu yani düşünme ve anlam verme değerleri yaşayabilme, adalet, hak, emek, sevgi, kardeşlik gibi bunlar can ın bu üçüncü bileşeni katkısıyla yaşayabildiği durumlardır.
Ve dördüncü olarak insanı, canlı ilişkilerinden oluşur. İnsan bir ilişkiler varlığıdır. Bir başınıza da kalmış olsanız, yine dünyayla ilişki halindesiniz. Çünkü dünya gerçeklik, hem sizin dışınızdadır, hem de içinizdedir. Yani düşüncelerinizde, tasarılarınızda, anılarınızda, bir anımda yaşayan babam vardır, bir de ölmemişse dışında olan bir varlık olarak anam vardır. Ben ikisiyle de ilişki halindeyim. Çünkü ilişki sosyolojik, sosyal psikolojik anlamda ilişkiden söz ediyoruz, yüz yüze ilişkilerden söz ediyoruz. Ama sosyal medyada da insanlar uzaktan uzağa ilişkide olabiliyorlar. Mektupla ilişkide olabilirsiniz, belki de telepatiyle ilişkide olabilirsiniz, ama insan ilişkiler varlığıdır, can da bir ilişkidir, aslında bir çevredir, çünkü ilişkimiz çevremizle oluyor; çevre, hep içimizde çevre var, hem dışımızda doğal çevre var, kültürel çevre var, toplumsal çevre var, mimari çevre var, çok değişik çevrelerden de söz edebiliriz.
Genç Kalmak - Cevat Kulaksız

18 YAŞINDA YAŞLILAR GÖRÜYORUM
Şimdi o zaman, insanın genç olma sorunu, bunun üzerine kafa yoracaksak, “nedir gençlik” dediğimiz zaman, kesinlikle bir can kesikliğinden söz ediyoruz. İnsan bir can olduğuna göre, sadece biyolojik gençlikten söz edemeyiz. Ben yıllardan beri, 40 yıl oldu nerdeyse öğretmenlik yapıyorum, tabi de bir de fazla belki de 50 yıl olmuştur. 18 yaşında yaşlılar görüyorum, yani elinde telefon, siz istediğinizi konuşun umurunda değil, hiç bir merak yok, heyecan yok, yani can ın diğer üç ögesi ölüdür. Hani tıpçılar diyor ya “eks olmuştur”, bir tek bedeni yerinde duruyor,  belki de azıcık da duyguları olabilir, belki biz birazcık biyolojik yaşı ilerlemişler, kendimize “yahu bedenim eks olmadığı sürece ki bunu sorabildiğinize göre eks olmamıştır. Yani tıpçılar kullandığı için kullanıyorum, yani ölü değiliz, hala canlıyız, o zaman can ımı oluşturan hangi bileşenlerin can ımı sürmesine, can ımın zinde olmasına (zinde sözcüğü de Farsçadır, Kürtler de kullanıyor, sanıyorum), katkıda bulunmaktadır.
Bedenimiz ister istemez yaşlanmaktadır, ama onu da diri tutma olanağımız vardır; beslenme, spor, tıpçı arkadaşlar uğraşıyorlar, sağlık sorunlarıyla ilgili olanlar veya genetik mühendisliği, genetik bilimiyle, moleküler biyolojiyle uğraşan arkadaşlar da bu gençlik meselesiyle uğraşıyorlar. İnsanın yaşam süresinin uzatılacağı söyleniyor.

YAŞAMAK GENÇ YAŞAMAKTIR.
Öyle elin ayağın tutmuyor,  bunamışsın, dünyayı kavrayamıyorsun, biyolojik fonksiyonlarımız yerli yerinde değilse, örneğin altına kaçırıyorsam, alzaymır olmuşsam, anlayabilirim. Belki yavaş yavaş yürüyorumdur,  onu ben yaşlılık olarak anlayamıyorum, “yürüyorum ya şükür, yürüyemeyebilirim de hani tekerlekli sandalye ile hareket eder amma can lı olması, genç olması gereken can bütünlüğüme sahipsem, tabi tümüyle elimizde değil, bunu kabul etmek lazım”.
Genç kalmak için acaba ne yapabilirim. Bunu küçücük yaşlardan itibaren bize öğretseler ve ölünceye dek genç kalsak, genç ölsek, “her ölüm genç ölüm” derler ama yani bir can bütünlüğünün can ın genç olması söz konusu. Tabi en ürkütücü şey bedeniniz hala canlı olarak uzayda yer tutuyor zamanda, fakat duygu dünyanız sönmüştür, heyecanınız gitmiş, merakınız gitmiş. Tabi biz öğretmenler için can gençliğinin en önemli özelliği öğrenebilmedir, öğrenemiyorsanız gittiniz. Onun için genç kalma kendinize bir ölçüt alırsanız, “hala öğrenebiliyor muyum” evet; gencim yav öğreniyorum, bak 75 yaşındayım kemana başladım ha”, olsun keman çal, dümbelek çal, yani bir şey yapabilirsin, herkesin “başlamak” genç kalmak başlayabilmek. Hani bir “başlarım ha”  diye bir şey var ya, o anlamda değil, çünkü her yataktan kalkışımız bir başlangıç; insan başlayabilen bir varlıktır.  Başlamak geçmişte yaşadıklarınızı, yeniden gözden geçirip tazeleyebilmekle oluyor. Tazelenebilme, tazeleme olanağımız olmayabilir, gerçi şimdi mühendisler çalışıyorlar, yani genetik mühendislerinden söz ediyorum; tıpçılar, belki ilerde o da olanaklı olabilir, birtakım vitaminler, sporlar falan Ama beden tazeliği can tazeliği içinde yer aldığında anlamlıdır. Çünkü insan sadece beden değildir, maalesef bu kapitalist dünya bizi beden dışı bedenmişiz gibi, kendimizi algılamamıza yol açıyor.
“Nasıl genç kalırım”  deyince,  ne yiyeceğim, ne içeceğim, spor; peki ne düşüneceğim, ne duyacağım, hangi kitapları okuyacağım, kimle ilişki kuracağım, hep içi geçmişlerle konuşursam, içiniz geçer; taze tazelenmek önemlidir. Taze nedir bir tebessümdür, biz illa 17-18-25-30 yaşında olsun anlamında demiyorum. Ben öyle 80 lik insanlar biliyorum, gözlerinin içine baktığınızda, oradaki bahçelerin çiçek açmakta olduğunu ve o gözlerindeki bahçelerin hala tomurcuklar verdiğini oradaki gülleri görebiliyorsunuz.
Türkiye’de de gördüm, Avrupa’da da gördüm, yani 80 lik bir kadın bisikletle ıslık çala çala gidiyor, yaşama sevinci dolu, kesinlikle dizlerinde bir şey vardır, bir yerinde bir şeyler vardır, orası akıyordur, burası tutmuyordur, filan. Olsun bisiklete binip pedal çevirebiliyorsa ve orada yüzüne çarpan havayı duyabiliyorsa, “şükür yaşıyorum” bu da çok önemlidir.
Bizi yaşlandıran şeylerin bir tanesi kendimizi hep alacaklı hissetmemizdir; tarihe bak be, burada doğmayacaktın arkadaş, Oksford’da doğacaktın be, bu olur mu ya, Türkiye’nin haline bak ya, biz salak Hüseyin’le biz ilkokulda birinciydim. Şimdi o genel müdür yaptılar, biz buralarda sürünüyoruz, alacağım var hayat, bana vermiyorsun, bu çok ayıp bir şey, borcunu ödedin mi ki, yaşamak borçlu olmak demektir. Bu kadar, her birimizin bu yaşama borcu var. Ne denli ödesek bizim gibi ülkelerde her birimizin yapabileceği o kadar çok şey var ki, “aman yav gençler yapsın, ben ne yapacağım yav Allahaşkına yav, biraz da başkaları yapsın. Peki, oldu şimdi ohh keyifime bakacağım, her sabah kalk git işe, daire daire diye bir şey var bir çember, daireye gidiliyor,  daire devamlı boğazımızı sıkar, orada sevmediğimiz insanlar, müdürler, bilmem neler, iğrenç varlıklarla geçer. Ohh Allahım emekli oldum şimdi, göbeğimi atabilirim, istediğim gibi, hiçbir şey yapmama gerek yok. Vallahi yatacağım, günlerce yatacağım; gitmişsin be öğretmenim gitmişsin. Yat, zıbar yat, sanki karpuz kavun, oh bu sıcak günlerde yatmayıp da ne yapacağım; yani çocukları evlendirdik, şükür başımızı sokacak bir şeyimiz de var damaltı, bundan sonra kim öğrenecek, neyi öğrenecek, öğreneceğim kadar öğrendim be, öğrenecek ne var her şey birbirine benziyor. Gez diyorlar, geçenlerde tura katıldık, tur diyorlar, koştur Allah koştur, gitmem bir daha tura mura, (seyircilerde gülüşmeler), “evimin önünde bir tur atsam yeter, ne turu, öğreneceğim bir şey de yok, kitaplar aynı şey, okuduk onları biz gençliğimizde hepsini biliyoruz. Hala bedeni yerinde ama öbür taraflar gitmiş, yani yüzde 25 çalışıyorsun çünkü dört bileşenden söz ediyorsak üçü gitmiş, heyecan yok, merak yok, yaşama sevinci yok, sorumluluk yok, ben yaptım yapacağım kadar siz yapın, ben yeterince yaptım, getir çocuğum şu koltuğu”.
Bir defa yaşlılık, öğrenmek diye bir şey var. Babandan öğreniyorsun dedenden, belli bir yaşa geldiğin zaman takvime bir bakıyordun, “ulaan 70 geldim o zaman böyle yürümem lazım, kamburun da çıkacak, bi de güzel bir şey yaşlısın ya, etraftan “buyur amca otur, teyze buyur”, yaşlı böyle, yani biraz saygı bekleme şeyi.
Genç Kalmak - Cevat Kulaksız

BİRLİKTE YAŞLANIR
Şimdi geçende metroda gençler konuşuyorlardı, bir tanesi, “yav bu yaşlılara yer vermeyeceğim” dedi. “Çünkü koşa koşa geliyorlar metroya hücum ediyorlar, böyle itiyorlar filan, ayakta kaldıkları zaman da oturmak istiyorlar, vermem, çünkü benden beraber koşa koşa girdi yav içeri,  şimdi bunlara neden ver vereyim…” Haklı bence. (Salonda gülüşmeler).
Hani çevre dedik ya, can ın bileşenlerinden biri, bir de taze insanlarla konuşacaksınız. Öyle devamlı hastalık, ah buram ağrıyor, şuram ağrıyor, hep şikâyet eder, tansiyonu ölçer, şekeri bilmem ne baktıran, devamlı hastalık hastası tiplerle ne diye konuşayım ki,  bir insanın bir insana verebileceğini, başka türlü bir kaynaktan almak mümkün değil. Birbirimize çok şeyler verebiliriz, genç kalmak birlikte genç kalmaktır. Yani dünyadan elinizi ayağınızı çekip bir arkadaş, bir yoldaş, bir dost bulamadınızsa bir başıma kalırım, sporumu yaparım, gençliğimi sürdürürüm” düşüncesi o da çok gerçekçi değildir. “Birlikte genç kalınır, birlikte yaşadığınız evde ihtiyarlar egemense, siz de yaşlanıyorsunuz, biyolojik yaşınız genç de olsa, onlar arasında çok yaşlanıyorsunuzdur. Onun için kendini yaşlı gören artiki yapacağını yapmış, ununu elemiş, eleğini duvara asmış, insanlarla birlikte yaşamak, insanın can ının gerçekten bitirir. Onun için bunlardan da uzak durmak gerekir; çünkü biyolojik yaşı yani geçmişi zengin deyimini kullanayım belki yaşlı yerine, yani zengin yaşamış, çok görmüş, güngörmüş, olmak ne kadar büyük olanaklar önümüze açabilir. Yani o bakımdan yaşamış olmak, birçok yaşantıya sahip olmak, deneyime sahip olmak ve hala bu deneyimle birlikte elimizin ayağımızın hala tutuyor olması, bundan sonraki hayatımızı yaşama olanaklarını zenginleştiren bir şeydir. Çünkü insanın biyolojik olarak gençliğinde yeterince deneyimleri, görgüsü, görgü sözünü önemsiyorum, şu anlamda kullanıyorum görgüyü. Şimdi bakın başımıza gelenler vardır, sürekli olarak bu yaşamda bir şeyler başımıza gelir durur. Ya biz kaşınırız başımıza gelir veya durduk yerde gelir.
Genç Kalmak - Cevat Kulaksız

BAŞIMIZA GELENLERİ DENEYİMLERE NASIL DÖNÜŞTÜREBİLİRİZ.
Öyle şeyler gördüm ki ben akademik hayatta. Gitmiş 15 sene Amerika’da kalmış, doktora yapmış gelmiş. Bir bakıyorsunuz ki İngilizce sınavından kalıyor. Yav 15 sene sen ne yaptın? “Vallahi evden bulgur, tarhana onları getirdik, bizim Türklerin gittiği bir kahve vardı, oradan çıkmadık, sabah akşam Türk kanallarını seyrettik, vallahi bir test falan yazdırdık birilerine, parayla yazıyorlar, Fransa’da da vardı, belli bir miktar para verdin mi yarım yamalak, çat pat böyle İngilizce’yle veya Fransızcayla dönüyorsun. Yaşamadın yavu, nereye gitsen köyünü götürüyorsun, yani dünyanın istediğin yere git, hiç fark etmiyor, çünkü ne yaşarsan hep indirgiyorsun onu. “Yav burası da bizim köydeki Mehmet Ağa’nın evine benziyor”, yav öyle değil, orası Paris, orası başka bir şey, indirgeme be adam, o yeni yeni.
 Genç kalmak yeniliği yaşayabilmek,  yeni demek indirgemediğim bir şey, canının sıkacak yeni çünkü o.  Rahatsız olacaksa yeni demek o, “bizim turşuya benziyor” deme. O aşka bir şey, zenginlik turşuya indirgeme onu, o başka bir şey ve zenginleş, bak böyle turşuya benzeyen şeyler turşuya benzemez, başka tatlar var,  incelikler var, ince yaşantılar var,  farklılıklar var,  zenginlikler var. Hayat bizim sandığımızdan her zaman fazladır, zengindir, büyüktür, yaşamın bu büyüklüğünü alıp küçücük deneyim, alanımıza indirgemeyin, deneyim alanınızı genişletin. Hâlbuki siz sabit tutuyorsunuz ben 18 ime kadar ne yaşadımsa yaşadım, bundan sonra yaşadıklarım 18 e indirgenecektir. Oysa 18 artı hayat 18 in içinde kal, demek ki ölüsün, yani can ın bir tarafı ayakta kalıyor, diğer taraflar hep 18. İşte yaşlılık böyle bir şey, alışkanlık kaçınılmaz bir şey elbet, ama tazelemek lazım. Hepimiz hatırlarız sanıyorum, içimizdeki çok genç arkadaş hatırlamayabilir, eskiden yorgancılar vardı, böyle tıs tıs yorganı atmak lazım, bahar temizliği, geldiği zaman bahar, yastık yorgan çıkarılır serilir, dövülür. Havalandırmak lâzım canımızı havalandıracağız. Hâlbuki biz kalın kadife perdelerle, ağır zaten mobilyalar, bir tane büfe ne arıyorsa orda zebella gibi bir şey, dedemden kaldı, hiç bir şey değişmiyor. Koca koltuklar, kapalı perdeler, ışık girmesin mobilyalar eskir, eskiyen senin kafan, havalandır at, onları da at, tek ayaküstünde dur, evini boşalt (salondan gülüşmeler) ne korkuyorsun, ihtiyarlık bu korkaklıktır, ben bakıyorum ne kadar korkuyorum. Ya bir yere gideceğiz kalbime bir şey olursa, bilmem ne şu olursa ne yaparız, işte demek ki gidiyoruz, yani, yaşamak göze almaktır, cesaret isteyen bir şey, korkuyorsun, korkuyu aşılanmışsın demek ki. Ama olsun o can ımızın azıcık bir şeyi. Kitap var okuruz, 15 de yaşlanmama kitabı, en iyi kitap bir başka insandır, bir başka insandan öğrendiğin şeyi hiçbir kitaptan öğrenemezsin. Çünkü bakın psikologlar şöyle ayrımlar yaparlar, bir bilgi vardır, bu dile getirilebilir bilgidir, mesela yeni bir alet aldınız evinize, nasıl çalışır, bunu okursunuz, oraya bakarsınız düğmelere basarsınız, çalıştırırsınız. Ama öyle bilgiler vardır ki, böyle tarif edilerek kazanılamaz bunlara örtük bilgi diyoruz,  öbürüne Türkçe’de belki belirtik dile getirilebilen bilgi diyebiliriz.
Örtük bilgiyi ben çok önemsiyorum, çünkü örtük bilgi kitap okuyarak, hatta ders dinleyerek, ders notu alarak da edinilmiyor. Örtük bilgi birlikte yaşanarak, eskiler ruberu derlerdi. Yüz yüze ilişkilerle oluyor. Yani eski okullarda, eski Yunandan başlayarak, bizim medreselerde filan eğitim, öğretmen, öğrenci yüz yüze, hatta yalnız kitapla da değil, geziyorlar, dünyayı görüyorlar, bilgiyi görgüye dönüştürmek o.
Birçok akademisyen arkadaşın bilgisinin, tabi bir de malumat var, üçlü bir ayırım yapmak lazım ama malumat, enformasyon, bilgi ve görgü. Görgü deyince adabı muaşeret anlamında kullanmıyorum. Çünkü o anlamı da olabiliyor, gör çatal bıçak nasıl tutulur, kravat nasıl takılır, ceket falan. O anlamda değil. Görgü bilgimizi yaşadıklarımızı, öğrendiklerimizi içselleştirmekle ilgili, bizim kılmakla ilgili bir şey ve bedenimiz, onu belli eder, hani sözlüye kalkmış öğrenci tipi vardır, ezberlemiştir bir şeyi. “örtmen buradan sorcak” lololop söyler oturur. Onun üzerinden o malumat akıyordur. Sözlüden sonra büyük olasılıkla unutacak. Bizde maalesef eğitim böyle yapılıyor.

BİLGİ YAŞAMLA YOĞRULABİLİRSE BİLGİ OLUYOR
Hâlbuki insanlar, görgüye dönüştürebilmeli bilgilerini. Yani size ait olmalı. Onu o öğrendiklerinizi yorumlayıp endi gözünüzle, kendi kulağınızla duyup kendi gözünüzle dünyayı gerçekliği görebilecek düzeye çıkmaya çalışarak o bilgiyi kendi bilicikliğiğnizde yoğurabilmeniz önemlidir. Bilgi yaşamla yoğrulabilirse bilgi oluyor. Öbür türlü akademisyen arkadaşlar, bir kısmına bakıyorum böyle kocaman kitaplarla girerler derse ve her birini çeker ordan bir şey okur, budan bir şey, gerçi şimdi Pairpoint gibi şeyler var, onu yazmış bilgisayara, işte bir de kırmızı şeyi var noktası, onları gösteriyor, oh ne rahat, orda hepsi yazıyor. Yani kendisini hiç katmıyor, hâlbuki biz orda öğretmeni, kendimizi görmek istiyorum, kitabı görmek istemiyorum arkadaş. Ben zaten kitabı okurum, ben kimi görmek istiyorum, kitabı okumuş da neye benzemiş insan onu göreceğim, “örtmen” o işte. Ha matematik, seni akıllı yapar, bakıyım sen öğretmenim, sen akıllı mısın, felsefede, bizim felsefeciler felsefeyi satıyorlar. Felsefe eleştirel düşünmeyi öğretir,  hava; “her şeyi sorgular, ulan diyorsun, bu adam hayatında doğru dürüst ne eleştirmiştir, bunu ezberlediği lafları söylüyor, eleştirilebilir, bir de eleştiri alabilmelisin, kızmadan, gücenmeden, sorgula, acaba bir defa sorgulamış bir insan olsa, papağan gibi konuşmaz. Felsefe şunu yapar, felsefe bunu yapar, Lokman Hekimin ilacı gibi bir şey. Yani her şeyi felsefen dem vurur, “Türkiye neden batıyor, Felsefe derslerini kaldırdılar, aslında böyle bir şey de yok ya. Ondan batıyor; felsefe dersini koy bak nasıl çıkıyor. Bizim kafaya bak ders, dersi koydun mu çıkıyorsun, aldın mı batıyorsun. Böyle bir şey olabilir mi yav.  Bu ne biçim kafadır yav. Bu işte tedris kafası, müderris, ders kafasıdır. Hâlbuki bizim Türkçede öğrenci diye bir sözcük var, ne güzel eğlence gibi bir şey, öğrence ders yerine bunu kullanıyorum.
Genç Kalmak - Cevat Kulaksız

GENÇ KALABİLME YENİ OLANA AÇIK OLABİLMEDİR
Genç kalabilme, ne demiştik, genç kalabilme yeni olana açık olabilmedir. Bunu söylemesi kolay ama uygulama zor, çünkü insanda yeniye karşı bir tepki vardır, genellikle. Bir şey yeni çıktığı zaman, “ama canım sende yeni şeyler, ikide bir teknolojide yeni çıkarıyorlar, eğitimde de bir sürü yöntem deneniyor, bu da yeni bir şey”; yani yeniye elimizde olanı korumak isteriz, bu da doğal bir özelliktir. Evet, insan yenilenmek isteyen bir varlıktır ama korumak isteyen de bir varlıktır. Bir şeyi muhafaza edebilmek oysa koruyabilmek için yenileyebilmek gerekir, yenileyemeden koruyamazsınız, yenilemeden koruyamazsınız, bu çok önemli bir şey.
Bu bir görgü işidir, bu yeniyi yaşayabilme, evet böyle bir bilgi, bir malumat, sizin canınızın bir tarafında duruyordur ama bunu görgü haline getirdiğinizde artık o sizin yaşam biçiminiz haline gelmiştir, yani yeni olandan beslenebilmeyi anlayabilme bu eskiye yadsıyacaksınız, eskiyi tamamen inkâr edeceksiniz anlamına gelmiyor. Çünkü hiç kimse kendisiyle başlayamaz, hep bir gelenekten başlarız, geçmişimiz var, her birimizin şimdiye dek, yaşamış olduğu bir yaşam var, anılar var; dostluklar, düşmanlıklar, değerler, alışkanlıklar var. Ama onlar üzerine koyabileceğimiz yaşamış olduklarımızı dönüştürebileceğimiz, yeni bakışlar, yeni dostluklar, yeni ilişkiler var. Var da bizim hiç karşımıza çıkmıyor; ha çıkmıyor ise, hakikaten çok fazla düşünecek bir şey yoksa da, ama orada öncelikle sizin kendinizi sorgulamanız gerekir. Yani yeniye hakikaten açıtınız da, yeni karşınıza çıkmadı m? Ondan emin değilim, yeni her zaman her yerde vardır. İki gençlik öğrenebilme, araştırabilme işidir. Ölünceye dek veya bunayıncaya dek anlamamız gereken bu kainatta, bu evrende o kadar çok şey var ki, görmemiz yaşamamız, öğrenmemiz tabi bunu öğrenen bir can dır demiştim. Can da ilişkilerden oluşur. Onun için bir köşeye çekilmemenizi öneririm. Öğrendiklerini paylaşabilmeyi, öğrendiklerinizi konuşabilmeyi, başkalarından öğrenebilmeyi, gençlerle örneğin hakikaten biyolojik olarak genç amma can olarak genç insanlardan öğrenebilmeyi, dinleyebilmeyi, anlamak isteme gücünü kazanmayı, anlamak.  Genellikle dinleme şeyimiz de yok, sıkılırız da, ben gençler onu çok fazla görüyorum, yani çabuk sıkılıyorlar derslerde. Belki iyi bir öğretmen olmadığımızdan da olabilir amma, bizi dinlesinler diye hokkabazlık da yapacak halimiz yok. “Hemen araya bir fıkra anlatırım,” bazı öğretmenler, “baktım ki çocuklar sıkılıyor, bir fıkra bir fıkra daha herkes yerlere yatmış” devam ederim”.  Valla ben fıkra mıkra anlatamam, ama “tek elle hamuta kalkıp, ters perende attın mı” vay be, şu anda fizik anlatmaya devam edebilirsiniz. (salondan gülüşmeler).
Oysa yoğunlaşma gücü, hokkabazlığa ne gerek var, eski Yunan insanlık tarihine katkıda bulunmuş önemli bir kültür. Eski Yunanlılar üç dört saat tiyatro seyrediyorlardı, oradan büyük filozoflar, bilim insanları çıktı. Çünkü dinleyebiliyor, düşünmek istiyor, sorguluyor, Eski Yunan hep çocuktu. Heredot Tarihin’de de geçer, belki bazılarınız okumuştur. Mısır’lı rahip soruyor Heredot’a söylüyor, “siz Yunanlılar çocuksunuz” çocuk işte, şimdi bir çocuk olsa masanın altına bakar, onu çekiştirir, oraları kurcalar sürekli cıvıl cıvıl bir yaşam enerjisi vardır, ama “biz her şeyi biliyoruz, kitap “bakmaya lüzum yok, sıcak her şey yerli yerine oturmuş bir daha”. Kımıldama yok, Özay Gönlüm’ün bir türküsü var, “gımıldanıve”, kımıldanamıyor.

 GENÇLİK KIMILDANMAK DEMEK.
Bir de yaşa duygunuzu ve mizah duygunuzu kaybetmeyeceksiniz. Bir matematik sempozyumunda (bilgi şöleni) öyle hafif sırıtarak bir şeyler anlatıyorum, anlatmaya çalıştığım şey, yani matematik vs kavramların yapılarına ilişkin ama daha çok nasıl bir matematik eğitimi verilebilir üzerineydi. Böyle benim sırıtarak ve böyle şimdi konuştuğum gibi böyle çarşı pazar diliyle konuşmamdan bir öğretmen, ak saçlı biriydi, birdenbire bir kalktı, “siz matematikten ne anlarsınız, böyle sırıtarak matematik mi anlatılır” dedi. “Matematik ciddi iştir, lütfen, kim çağırdı bu adamı buraya”. (Salondan gülüşmeler), hâlbuki ben demiştim ki, “arkadaşlar, mesela davul zurna eşliğinde çocuklara çarpım cetvelini öğretebiliriz” veya Pisagor teoremini oh oynaya oynaya anlatabiliriz. Adam bir kızdı, “eyvah dedim herhalde dövecek”. Ciddiyeti biz ıstırap olarak algılıyoruz, çatık kaşlı, hepimiz ıstıraptan gebereceğiz, het hut, bir tek öğretmen biliyor bir de önde oturan iki kişi, arkadaki çocuklar, hiç anlayamıyoruz, ula bu matematik öğretmeni herhalde Mars’tan gelmiştir, bunlar dahi, biz salak arkalarda oturanlar, ama bu duyguyu yaratıyorlar. Yani aptal muamelesi yapıyor. Bir anlatıyor, “anlamayan var mı?” Mecburen anlıyorsun çünkü (salondan seyirciler ve anlatımcı kahkaha ile gülüştüler, empati (duygudaşlık) yaptılar). Hâlbuki o öğretmen genç olsa, yani biyolojik anlamda can, sevinç getirir, yani matematiğin bir sevinç olduğunu duyurabilir. Orta zekâlı insanlar bile, “ben de bir şeyler yapabiliyorum”,  diyebilir. Elbette yetenekler vardır ama biz düzeyi akıllılara göre ölçüyoruz. Kazanabileceğimiz çocuklar var, bazıları genç anlar, genç anlayanlardan bir matematikçi de çıkabilir. Çünkü her şeyi çabuk anlamak iyi bir şey değil. “Leb demeden leblebiyi anladı maşallah” böyle insanlar yetiştirmeye çalışıyorlar. Hâlbuki dur ya, yavaş, yavaş, düşünen insan bu, bilim insanı böyle çıkar. Açlıkla oluyor, yani böyle hızlı hızlı gidecek arabayı hızlı kullanacak, hızlı konuşacak, hızlı düşünecek böyle bir şey yok ki.
Demek ki yeniye açıklık, araştırma dedik; tabi aşk, aşkı unutmamak lazım, aşk deyince erotik bir şeyler anlaşılıyor. “haa bizden geçti artık, yengenle bacı kardeş olduk…”. Bu manada değil. Şimdi biyoloji bölümünde yıllar önce hatırlıyorum, gençlere “bilim aştır diye böyle palavra devam ediyordum,  genç bir çocuk dedi ki, “valla ben doktoramı bitirmek üzereyim, hiç sizin dediğiniz gibi aşk filan duymuyorum” dedi; “yani ben bilim insanı değil miyim”. Yoo, hakikaten bu yapılması gereken bir şey, buraya asistan olduk, doktora yap” dedi, “yapıyoruz işte, biraz sonrada yardımcı doçent oluruz, sonra terfi eder profesör oluruz aşk meşk ne laübaliğin lüzumu yok, aşk neymiş Allah aşkına, hepsi yanlış, hormon çalışıyor aşık oluyor, hormonu çalışması bitti mi aşk da bitiyor. Bu çok tehlikeli bir bakıştır. Aşk burada bir alt küme, yani o anlamda hormonlarla özdeş eşleştirdiğiniz şey, o ayrı bir şey, ama aşk bir hayat tarzıdır. Yani Batılının Eros dediği şey, şimdi çamaşır markası olmuş ama eros bir yaşam biçimi ve enerjisidir. Ben mesela güya çocuklara anlattığım zaman, hatta meslektaşlarıma bana garip bakıyorlardı, “bu adam herhalde yaşlandıkça, aşk meşk ne ayıp bir şey yav, biz bu işleri bırakalı yıllar oldu adam, aşk maşk ne oluyor” diyorlar.
Şimdi dedim ki, felsefe kelimesi, filya Sofyadan geliyor, filya sevgi demek, Sofya da bilgelik, demek Bilgelik sevgisi. Ben diyorum ki, bunun adını değiştirmek lazım, filya sevgidir, ama dostluk sevgisidir. Erosefe demek lazımdır, yani Eros ve Sofya. Çünkü eros büyük bir şevktir aslında, coşkudur, heyecandır, tutkudur, aşk dediğim şey o. Hâlbuki akademik hayata baktığımda, benim kendi yaşam biriminden heyecansız birçok insan var. Bunlar memur, yani memur akademisyenler var. Yani bunlar başka bir şey olmak istiyormuş, belki bir şirket sahibi olmak istiyormuş, puanı tutmamış, hasbelkader belli bir bölümü kazanmış biraz zeki olduğu için orda ne yapılması gerekiyor, onları öğrenmiş, terfi etmiş, akademisyen olmuş, hiçbir şey duymuyor yaptığı işe dair. Heyecan yok, şimdi örtük bilgi dediğimiz şey, böyle bir şey, aktarılabilecek bir şey. Tahtanın başına, öyle öğretmenlerimiz vardı, o insanın yüzünü göremezdik, arkasını bir döner, tahtaya bir yazar, yeni çıkan tahtalar vardı, yazar yazar gider. Yav o yazacağın şeyi bir kâğıt ve ordan yazayım. Ne konuşur ne anlatır, ne tartışır, böyle bir şey olamaz, ben sendeki heyecanı görmem gerekir, öğretmenim bana öğrendiğinden öğrenmiş olduğundan ve öğrenmiş olduğunu bana aktarama tarzından senin öğrendiklerinle olan ilişkindeki gençliği görmek istiyorum. Bir öğretmenin yaşlı olma hakkı yoktur, yaşlı öğretmen ahlaksızdır. (salondaki dinleyicilerin hepsi yaşlı öğretmenler olduğu için gülüşmeler başladı) “kesinlikle bu doğrudur. Ama can gençliğinden söz edelim. Orada gözünüzün bir parlaması lazımdır. “Aman bu salaklara Pisagor anlatılacak, ne iş, bu anlamayacak bu anlayamayacak, gürültü yapacak, yani bir an önce bu ders bir an önce bitse de çıksam”. Ama bu duygunuz olduğu gibi öğrenciye yansıyor. Elektrik yayıyorsunuz, hayvan biliyor, sizin sevmediğiniz zaman kucağınıza gelmiyor. İnsan da öyle anlıyorsunuz. Geçmişte birkaç defa anlatmışımdır mesela ilkokul ikinci sınıfta sürekli matematik öğretmeni değişiyor, Fen Fakültesini bitirmiş öğretmenler geliyor. Her gelen öğretmenin matematik iyi bilip bilmediğine karar verirdik. “Bu anlamıyor”; neden, çünkü duruşundan dersi anlatışından, soru sorduğumuz zaman kızıp kızmayışından. “Bunu üçüncü sınıfta göreceksiniz aptal”. Muhtemelen o onu düşünmemiştir. Hâlbuki daha yumuşak anlatabilir. Bize hep aptal muamelesi yapıp, kendi bilgisizliklerini, biliyordur muhakkak veya heyecan duymayışlarını, “yav bu maaşa da bu yapılır mı Allah aşkına, 80 kişilik sınıfa günde sekiz saat aynı şeyleri anlatılır mı, eyyy”. Belki onun hasta çocuğu vardır, karısıyla kavga etmiştir falan filan tonla sorunu vardır. Geçim problemi vardır. Bize bir şey anlatacak, çocuklar gürültü yapıyorlar falan. Ama zarar veriyorsun, tıpta öyle bir ilke var ya, tedavi edemiyorsan bari zarar verme. Matematik özürlü insanlar, görüyoruz, yapılan sınavlardaki durumu, ben bunu gençliğe bağlıyorum, çok ilginç bir şey, yani bir ülkedeki zihni gençlik soyut kavramlarla o ülkedeki insanların soyut kavramlarla matematiksel ve mantıksal düşünceyle ilgileriyle ortaya çıkan bir şeydir. Çünkü soyut kavramlarla düşünemeyene mantıksal ve matematiksel düşünme yetisi gelişmemiş insanların yaşadığı bir ülkenin zihni olarak, bilimsel olarak yaşlı olduğunu söyleyebilirsiniz. Çünkü zihni bir sözcük aklıma geldi, cevvaliyet (cevval, canlılık, hamarat buradan geliyor) soyut düşünebilmekten geliyor.
Hâlbuki bizim insanımız pragmatik (faydacı), bunun kolayı ne, yani bu kadar lafı dinleyip de bunu böyle çabucak halledebilecek bir yol var mı? Hangi şıkkı işaretleyeceğiz ki nasıl, hangi ilk sorulursa işaretlediniz, bu kafayla olmaz ki, yani sanatçı da çıkmaz, bilim insanı da çıkmaz, politikacı da çıkmaz, iyi bir dindar da çıkmaz. Burada çıkmaz, manevi bir çöküş demektir.  Onun için gençliğin ülkenin gidişiyle ilgili olduğunu da unutmayalım. Bana sorarsanız, bizim politikacıların çoğu yaşlıdır. Hakikaten hem biyolojik olarak da öyledir. Adam oturmuş ordan gitmiyor, tazele yav gençler gelsin gençler. Çünkü o baştaki genç olmadığı için gençlikten korktuğu için, değişmekten korktuğu için ve bir tek kendisinin bu işi başarabileceğini düşündüğü için. Tamam, sen de danışman ol, bırak onlar yapsın. “yoo, bu işler senin bildiğin gibi değil, gençleri getirirsen izi tekmelerler dışarı atarlar, bunlar yanlış yollara saparlar, ülkeyi satarlar, onun için bunun başında sopayla duracağın”. İşte bu genç kalamamakla ilgili bir şeydir.
Son olarak bir şey söylüyorum, vaktim geçmek üzere, geçti bile. Yeniye açıklık araştırma, aşk dedim ve sorumluluktur, gençlik genç insanın sorunsuz olabileceği düşüncesi vardır.”Oohh başımızda kavak yelleri esiyordu, ne günlerdi”, yani gençliği biraz öyle anlarız ve insanın omuzlarına sorumluluk bindiğinde yaşlandığını düşünürüz. Bu bakış ta yanlıştır. Bu sorumluluk genç enerjiyle kaldırılabilecek düzeydeyiz.
Yaşamak sorumluluktur. “Çocukları daha küçük yaşlarda üzmeyelim, onların omuzlarına büyük sorumluluklar yüklemeyelim. Büyüdüğü zaman zaten yeterince sorumluluk alacak. Sorumlu olup, dinç enerjik, aşk dolu, yaşama sevincini yitirmemiş, insanlar, bu ülkede yetişebilir, diye düşünüyorum. İşte eğer gençsek, gençlik üzerine de kafa yormaya devam etmemiz lazım. Hep düşüneceğiz, gençlik acaba nasıl olabilir, yaşamak genç olarak yaşamak mıdır, bence öyledir, yani olgunluk denen şey gençliktir aslında. Beşikten mezara kadar genç kalma yahut yaşlanıp bunayıncaya kadar, genç kalmayı birbirimize öğretebiliriz, ama bunun bir daha söyleyeyim, bunun örtük bilgi olduğuna inanıyorum. Yani ben birtakım sözcüklerle bunu betimlemeye, tasvir etmeye çalıştım ama bu birlikte yaşanarak anlaşabilecek bir şeydir. Örnekler görerek, biyografi okuyabilirsiniz, mesela bu çok önemlidir. Büyük sanatçılar, genç insanlar Picasso hep gençti; Atatürk yaşlanmadı ki, hep öyleydi, genç olmak yaratıcı insan olabilme, büyük bilim insanı olabilmek, büyük sanatçı, büyük komutan, büyük yönetici, hep gençlikle olanaklıdır. Genç olmakla, genç kalmakla olanaklıdır. Teşekkür ederim”.
Bu konuşmadan sonra, salondaki dinleyiciler tarafından sorular yöneltildi, konu ile ilgili karşılıklı soru ve açıklamalarda bulunuldu.
Cevat Kulaksız
 ckulaksizster@gmail.com

SONNOT

[1] Prof.Dr. Ahmet İnam 1947 Sandıklı doğumlu, 1971 de ODTÜ Elektrik Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1972 de İs.Ün. Felsefe Bölümüne doktora öğrencisi olarak girdi. Doktora süresince aynı fakültede Eski Yunanca ve Latince derslerini izledi. 80 de yardımcı dalı eski Yunan Edebiyatı, ana dalı sist6ematik Felsefe ve mantık olmak üzere doktora sınavlarını pekiyi derece ile verdi.  80 de beşeri ilimler bölümüne asistan olarak girdi. Sırasıyla 81 de öğretim görevlisi, yardımcı doçent, 83 de doçent oldu. Nisan 1989 da profesör oldu. Felsefe bölüm başkanlığı, Anadolu Üniversitesi lisans ve yüksek lisans dersleri, Dil. Tar. Coğ. Fakültesinde felsefe dalında doktora dersleri verdi. Sonra Gazi Üniversitesinde çalıştı. İngilizce, Fransızca,  Latince ve ski Yunanca biliyor. Evli bir çocuk babası. Çeşitli üniversitelerden başarı ödülleri var.

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget