Suriye’de Arkeolojik Taşların Gizemi - Cevat Kulaksız

Suriye’de Arkeolojik Taşların Gizemi - Cevat Kulaksız IŞİD’in balyozla tarihi eserleri yok etmesi bir yana, hele Suriye’nin kendi vatanındaki kültür mirası tarihi eserlerin uçaklarla yok etmesi insana hüzün veriyor.

Suriye’de Arkeolojik Taşların Gizemi - Cevat Kulaksız
Gerek Suriye Hava Kuvvetleri, gerekse kültür düşmanı IŞİD tarafından Suriye’de nice tarihi eserler iç savaşla birilikte yok ediliyor. IŞİD’in balyozla tarihi eserleri yok etmesi bir yana, hele Suriye’nin kendi vatanındaki kültür mirası tarihi eserlerin uçaklarla yok etmesi insana hüzün veriyor.
İşte bu kültür mirası paha biçilmez tarihi eserler, çağdaş dünyada bile yok ediledursun, biz aynı yörede günümüzden 160 kadar önce yaşanmış yine tarihi eserlerle ilgili garip olaylara yer vereceğiz.

Şimdilerde Türkiye’nin ve de dünyanın gündeminde olan, iç savaşın başladığı Suriye, Osmanlı’nın 1517 den beri bir eyaleti idi. 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalan Suriye, iç savaşla gündeme otururken, biz yörede günümüzden 160 yıl önce olmuş, hurafe ve cehalet kökenli ilginç bir olayı sizinle paylaşmak istedim.
Osmanlının son yüzyılında Batıdan gelen birçok arkeologlar, yurdun pek çok yerinde tarihi eserlerde araştırmalar yaparlar; bu arkeolojik kazılar sonunda bulunan, nice birbirinden değerli tarihi eserler, yurt dışına kaçırırlardı.
Ne yazık ki değil halk, devletin başındakiler bile bu tarihi eserlerin değerini bilmiyorlar, her gelen arkeologa rüşvetle arama ruhsatı veriyorlar; binlerce buluntu da, kamyon, tren olmadığı için yöre halkının köylüsünün işçiliği ve kağnıları ile taşınıyordu. Yöre halkı da akıllarına göre, Batılıların bu garip heykel ve taşları (tabletleri) taşımalarına şaşıyorlardı! Oysa ülkenin binlerce yıllık kültür mirası tarihi zenginliklerini göz göre göre çalıp götürülüyordu. Bilmiyorlardı ki, gümüşten, altından yapılan bir tarihi eser, yerine ve konumuna göre, altın ve gümüş değerinden kat kat fazla olabilirdi.
Şimdilerde TC hükümetleri de, başı gitmiş, gövdesi yurtta kalmış, öteki uzuvları, parçaları gitmiş bir kısmı yurtta kalmış nice tarihi eserleri geri almak için milyonlar harcayarak uluslararası mahkemelere davalar açıyor.
Suriye’de Arkeolojik Taşların Gizemi - Cevat Kulaksız

TAŞLAR (TABLETLER) ANADOLU MEZOPOTAMYA TARİH HAZİNELERİ İDİ.
1800 lü yıllarda Osmanlı yurdu içinde bulunan Suriye eyaletinin Halep, Hama dolaylarında ilginç arkeolojik olaylar olur.
Yerli halk, ne ki Osmanlı idaresi bile, arkeolojik taşların tarihsel değerini bilmedikleri bir yana, çeşitli hurafe ve söylenti içinde idiler. Tarihi belge niteliğinde olan çok değerli bu kil tabletler, halk için bir “taş ve tuğla” değerinde idi, o nedenle de nice çok değerli pişmiş tabletler, pişirilmiş tuğla gibi evlerin duvar yapımında kullanılıyordu. Oysa bu tabletler Hitit, Sümer ve öteki Mezopotamya uygarlıklarının tarih belgeleri idi. Ne yazık ki yöre halkı, yüzlerce Hitit, Sümer tabletlerinin yurt dışına kaçırılışına ses çıkarmadıkları gibi, üstelik taşımasına da bedenleri, kağnıları ve öküzleri ile yardım ettiler. Hem de kağnıları, öküzleri ile iş buldukları için seviniyorlardı. Oysa padişahın verdiği ruhsat veya kaçakla kendi vatanımızdan kendi insanımız, kendi kağnılarımız, limanlarımıza doğru, şimdilerde Avrupa müzelerini süsleyen nice paha biçilmez eserleri üç otuz paraya taşıyorlardı.
Suriye’de Arkeolojik Taşların Gizemi - Cevat Kulaksız

BÖLGEDE LAVRENS DE TARİHİ ESER KAÇAKÇISI İDİ:
Belki şaşıracaksınız, şimdilerde Gaziantep Hasan Süzer Müzesinde motosikleti korunan İngiliz Casusu Lavrens de, Osmanlı aleyhine casusluk yaparken, motosikleti ile Suriye’de tarihi ören yerlerini dolaşır, tarihi eserleri yurt dışına kaçırırmış. Lavrens’in yöre halkını, Arap Şeyhlerini Osmanlı aleyhine kışkırtıp, Güney bölgemizin işgalini tarihi kaynaklara ve başka yazımıza bırakıp, biz kendi konumuza, Suriye’deki taşların kerametine dönelim.
Suriye’de Arkeolojik Taşların Gizemi - Cevat Kulaksız

TABLETLERİN GİZEMLİ SIRRI MI VARDI
Batılı arkeologların tarihi heykellerin, tabletlerin eskiz, resim, krokilerini çizdiklerini gören halk, bu taşlarda (tabletlerde) olağanüstü bir tılsımın, gizemin olduğunu sanmaya başladılar. Önceleri Batılı arkeologların, tarihi eser kaçakçıların tarihi eserleri götürmelerine göz yuman, en değerlilerini uç otuz paraya satan yöre halkı birden bire bu taşlara ilgi duymaya başladılar.
Bu nedenle, bazı tarihi taşların çeşitli hastalıklara iyi geldiğini söyleyen halk, arkeologların bu amaç için ellemek amacıyla taşlara yaklaşınca,  her seferinde yerli halktan feryatlar kopar, vahşi gösterilerde bulunarak eyleme geçeceklerini belli ederken, onlara göre belki taşların tılsımı bozulacaktı!
İşte böylesine bilgisiz, bilinçsiz Ortadoğu halklarının ülkelerinden birbirinden değerli tarihi eserler, Avrupa müzelerine gitmek üzere İskenderun ve öteki limanlara, halkın kağnıları ile taşınır. Gıcırdayan kağnılar bölgenin tarihi zenginliklerini en yakın limanlara taşırken, köylüler, kağnıcılar bir iş bulduklarının sevinci içinde idiler.
Zamanla taşlardaki esrarlı işaretler zamanın akışı içinde batıl inanca dayalı bir dokunulmazlık değeri kazanmıştı. Bu batıl inanç öğesi, kısa bir süre sonra Halep’te buldukları üstünde aynı “hiyeroglif” yazılı taşlar daha da belirgindi. Yerli halk bu taştaki işaretlerde hastalık iyileştirme gücü bulunduğuna inanıyor, özellikle göz hastalığı olanlar uzak yerlerden gelerek, artık iyice aşınıp düzelmiş taşa alınlarını sürüyor, böylece dertlerinden kurtulmayı diliyorlardı.
25 Kasım 1872 de Osmanlı Valisinin arkeologlara güvenlik için, asker vermesi ile çeşitli işaretli hiyerolif taşlar evlerin duvarlarından çıkartılır. Halk, kimi artık taşların göz hastalığına, kimilerinin romatizmaya iyi geldiğine inanıyorlar ve arkeologlara tepki duyuyorlardı. Yani bir cehalet, hurafe sonucu, taşların tarihi değeri için değil de, hastalıklara iyi geldiğinin kör inancı içinde idiler.
Sökülen tarihi taşlar valinin Hama’daki konağının önünde muhafaza altına alınır. Halk konağın önünde toplanarak, “bu taşları vermektense parçalayacaklarını” söylüyorlardı. Halk galeyan halindedir. Şam Valisi Suphi Paşa, bu taşlara karşı para verileceği, halka duyurularak, halk teskin edilmeye çalışılıyor.
Suriye’de Arkeolojik Taşların Gizemi - Cevat Kulaksız

METEOR TAŞININ KERAMETİ, KUTSALLIĞI
Ne var ki, valinin parayı ödediği gün, tehditle yatıştırılmış ve parayla geçiştirilmiş olan halkın öfkesi birden bir olayla kabarıyor. Tam o sıralar geceleyin görülmemiş parlaklıkta bir göktaşı düşmüştür; bu olay ateşler saçan bir yıldızın gökten iniş şekline dönüşüyor. Sokakta koşuşan dervişler, bilen bilmeyen herkes bunu bir felâket habercisi olarak duyuruyorlar. Yerliler hemen bir topluluk meydana getirip paşanın huzuruna çıkıyorlar. Bu olay, bu tarihi “taşların buradan uzaklaştırılmaması gerektiğini gösteren göksel bir belirti değil midir” diye düşünüyorlar? Bu tarihi taşlar halk için tarihsel bir zenginlikten ziyade, hastalıkları iyi eden, tanrısal gizemli bir varlıktı.
Gerçi Mekke’de Kâbe yakınlarında bulunan bir meteor taşından başka bir şey olmayan Hacer-ül Esved de, halk nazarında cennetten gelme şifalı, sihirli bir taş olduğu için, her yıl yüz binlerce “hacı” günümüze kadar yüzlerini, gözlerini bu taşa sürerek taştan şifa bekliyorlardı. Bazı tarihçilerin, seyyahların yazdığına göre, binlerce insanın öpüp yüz sürdüğü kutsal sanılan bu taş salya sümük içinde kalırdı.
Suphi Paşa uzun uzadıya düşündükten sonra, göktaşının herhangi bir zarar verip vermediğini, insan ya da hayvanın ölümüne yol açıp açmadığını soruyor. Böyle bir zararın olmadığı tespit edilirse paşa, kurnazca bir soru yöneltiyor. “Bu ışık acaba yapılan işi göklerin de onayladığına işaret değil midir? Halk ikna olur ve böylece izin çıkar.
Zaten gizli, açık Osmanlı toprağından çıkan nice tarihi eser, bundan sonra daha da serbest bir halde, bu tarihi taşlar ve öteki arkeolojik eserler, İskenderun’a İstanbul’a, daha sonra da Londra, Berlin gibi Avrupa kent müzelerine taşınmaya başlar. Son iki yüz yıl içinde Anadolu’dan, Suriye ve Mezopotamya’dan binlerce tarihi eser yağmalanarak Avrupa müzelerine taşındı. O yıllardan günümüze kadar tarihi eser kaçakçılığı devam etmekte. Bu yazıyı derlediğim 7.3.2012 günlü Milliyet sf 4 de şöyle bir haber yazı vardı: “Tarihi Eserleri Tırın buzdolabında saklamışlar. Kapıkule Sınır Kapısından tır ın çekicisinin içindeki araç tipi buzdolabında, MÖ.3000 yıllarına ait olduğu tahmin edilen, paha biçilemeyen kadın başı ve insan figürü heykeli ele geçirildi”. Aynı gün, aynı gazetenin değişik sayfalarında daha başka tarihi eser kaçakçılığı ile ilgili yazılar bulunuyordu”.
Aynı gazetenin yine dördüncü sayfasında Avustralya’dan gelen baba oğlun Çanakkale Anzak koyunda, ANZAK lara ait tarihi eser için kaçak kazı yaparken yakalandıkları yazılı idi.
Yani kaçakçılar bir yandan, kendi bazı bilisiz halkımızın para hırsı ile Anadolu’nun nice tarihi kültür eserleri durmadan akla hayale gelmeyen yöntemlerle satılıyor, kaçırılıyordu.

Kaynak: Tanrıların Vatanı Anadolu C.W.Ceram Remzi Kitabevi Sf: 19–20–21

Cevat Kulaksız ckulaksizster@gmail.com.tr

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget