Ekim 2022
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Gereği yapılmış öyle mi?
TRT Haber Spikeri Deniz Demir'in, bülten sonrası yazılı metin dışına çıkarak yaptığı kapanış konuşmasında “Bizi ümmet olmaktan çıkarıp birey olma bilincini,  Cumhuriyet aydınlığı ilmini armağan eden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü ve tüm şehitlerimizi sevgi ve saygı ile anarken büyük Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşasın.  Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun” ifadelerini kullanmış olması,  AKP iktidarında ve yandaş çevresinde adeta bir suç olarak algılandı.  

Nitekim, AKP iktidarının tahakkümü altındaki sözde devlet kuruluşu olan TRT yönetimi de,  adı geçen spikerin bu doğru ve yerinde olan laik bir devletin TRT Kurumunun spikerine yakışan konuşmasında,  kendince bir sakınca ve suç unsuru bulmuş olmalı ki; haber spikerliği görevine son vermiştir. 

TRT Spikeri Sayın Deniz DEMİR'in konuşmasında yer alan; ” Bizi ümmet olmaktan çıkarıp birey olma bilincini,  Cumhuriyet aydınlığı ilmini armağan eden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü ve tüm şehitlerimizi sevgi ve saygı ile anarken” sözünün neresi yanlış, neresinde bir sakınca ve suç unsuru var Allah’ınız aşkına?

Deniz DEMİR; laik bir ülkenin resmi bir kurumu olan TRT'nin, aydın ve ATATÜRK kadını olan  bir spikerine yakışacak şekilde,  olması gereken doğru bir söz sarf etmiş ve ATATÜRK ve onun kurduğu Cumhuriyetin;  bizi,  bir ümmetin kulları ve tebası olmaktan çıkararak, kadınıyla ve erkeğiyle özgür ve eşit yurttaşlar ve bireyler haline getirmiş olduğu gerçeğine vurgu yapmıştır. 

Sayın DEMİR'i, bu davranışından dolayı kınamak, dışlamak ve spikerlik görevinden almak yerine,  millet olarak ona teşekkür etmeliyiz ve kendisine sahip çıkmalıyız. 

Anayasamıza göre T. C. Devleti; Laik ve demokratik bir ulus devleti olup, Türk Milleti de,  Dünyada var olan tüm Müslümanların birliğini temsil eden, Müslümanları aynı çatı altında toplayan, İslam’ın katı kurallarının dayatmaları ile onların yaşamlarına yön veren, kendi aklını ve iradesini kullanamayan kullardan oluşan bir ümmetin parçası olamazlar. 

Kul esasına dayalı Ümmet; İslami ve dini bir kavram olup, dinine, mezhebine ve etnik kökenine bakılmaksızın,  vatandaşlık bağı ile T. C.  Devletine bağlı olan eşit ve özgür kadın ve erkeklerden oluşan birey esasına dayalı, laik Millet kavramı ile taban tabana zıt bir kavram olup; aklına ve iradesine göre yaşayan,  eşit ve özgür bireyleri dışlayan, kul esasına dayalı bir ümmet anlayışını savunanların,  hala siyasal iktidarda söz sahibi olmaları, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu değerlerine ve laik devlet anlayışına açıkça aykırı olup, AK Partili Mücahit Birinci'nin; TRT spikeri DEMİR hakkında gereği yapıldı diyerek mesaj atması, çok büyük bir talihsizliktir. 

Akla ve bilime dayalı eşit ve özgür birey ve vatandaşlık esasına dayalı laik T. C. Devletini,  İslami esaslara dayalı olarak, ümmet zihniyeti ile yönetmeye kalkışanlara; 2023 seçimlerinde Türk Milleti, sonrasında da bağımsız Türk Adaleti gereğini yapacaktır.

Güner Yiğitbaşı

31/10/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu


Bayramların en büyüğü, Cumhuriyet Bayramını, Cumhuriyetimizin ilanının 99.  yıl dönümünü kutlamaya başladık bugün. 

Bu sene de,  en büyük bayramımız olan Cumhuriyet Bayramını, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi,  yine buruk kutlayacağız. 

Cumhuriyet ve onun temel kurucu ilkeleri ve Cumhuriyetin kurucusu ATATÜRK  ile sorunları olan AKP iktidarı döneminde,  tüm milli bayramlarımızı, özellikle de Cumhuriyet Bayramımızı,  kısıtlı ve buruk kutlamaya alıştık artık. 

Daha doğrusu,  bizler alışmadık ama, AKP iktidarı bizi bu duruma alıştırmakta ısrarlı. 

Mutlaka bir bahane bularak, Cumhuriyet Bayramı Kutlamalarına sınırlandırma getirmeyi alışkanlık yaptılar. 

Biraz önce mensubu olduğum İzmir Barosundan bir mesaj aldım. İzmir Valiliği bir karar almış ve Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına kota getirerek, 20 kişilik bir protokol sınırlaması getirmiş. Yani, iktidar cephesinde, değişen hiçbir şey yok bu senede, AKP iktidarı,  Cumhuriyet Bayramını kısıtlı ve buruk kutlamaya zorluyor Türk Milletini. 

Cumhuriyet Bayramı bugün (28/10/2022) resmen başladı.  

Siyasal iktidar, bu bayram gününde partisinin yaptıklarını ve yapacaklarını anlattığı parti propagandası mahiyetindeki Türkiye’nin 100. Yıl vizyon belgesinin açıklandığı bir toplantı düzenledi. Yarın,  yani 29. Ekim Cumhuriyet Bayramı gününde de fabrikadan çıkan sözde yerli ve milli otomobilimizin tanıtımı törenini icra edecekler, başka bir gün kalmadı mı bu tören için? Cumhuriyet Bayramı kutlama törenlerini bir kenara bırakarak, yerli otomobili hizmete alma  törenini devreye sokmak,  Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına gölge düşürmek değil de nedir sizce?

Ancak, Cumhuriyetin;  en başta laiklik olmak üzere,  tüm değerlerine sadık bizler,  Cumhuriyet Bayramını, hak ettiği coşkuda kutlamakta kararlıyız. 

Hepinizin Cumhuriyet Bayramını yürekten kutluyor, bu vatanı ve Cumhuriyeti bize kazandıran ve emanet eden  ATATÜRK ve tüm silah arkadaşlarını, rahmetle, minnetle ve şükranla anıyoruz. 

29. Ekim. 2011 yılında,  Cumhuriyetin 88. yıl dönümünü,  yine çok kısıtlı ve buruk olarak kutladığımız Cumhuriyet Bayramı nedeniyle,  on bir sene önce yazdığımız ve güncelliğini hiç kaybetmeyen,  “ŞİMDİ GERÇEKTEN ÖLDÜM İŞT!” başlıklı yazımızı sizlerle paylaşmak üzere, aşağıda aynen yayınlıyoruz. 

28/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI 


ŞİMDİ GERÇEKTEN ÖLDÜM İŞTE!

29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun
Ben,  Van ve Erciş de yüzlerce kişinin enkaz altında kalarak öldükleri depreme Erciş de yakalanarak enkaz altında yaşamını yitiren onlarca öğretmenden biriyim. 

Ben,  Cumhuriyet çocuğuyum,  bu nedenle,  Cumhuriyetin kazanımlarından yararlanarak ve Cumhuriyetin ilkelerini benimseyerek okudum ve öğretmen oldum.  

Cumhuriyetin kazanımlarını ve ilkelerini benimseyerek,  bunların savunuculuğunu yapacak ve Türkiye Cumhuriyetini daha da ileriye götürecek olan genç nesiller yetiştirmek üzere,  tüm sıkıntılarına,  yokluklarına ve zorluklarına katlanarak,  Erciş ilçesinde severek ve isteyerek öğretmenlik yapmaya başladım. 

Hayatın cilvesi işte,  her şey iyi ve yolunda giderken,  tabii bir afet olan depremin,  Van ve Erciş'i vurması üzerine,  yıkılan bir binanın enkazı altında kalarak,  hayata veda ettim. 

Beni bu fani dünyadan uzaklaştıran depremden üç beş gün sonra,  29. Ekim. 2011 de,  Cumhuriyetimizin 88.  kuruluş yıl dönümü kutlanacaktı.  Tek arzum;  öğrencilerimle birlikte 29. Ekim Cumhuriyet Bayramını kutlamak ve bu vesileyle,  ülkemizde Cumhuriyeti kuran Atamızı ve diğer büyüklerimizi anıp,  onlara şükranlarımızı sunmak ve öğrencilerime,  Cumhuriyetin ilkelerini ve pozitif kazanımlarını anlatarak; onların,  Cumhuriyetin ilkelerine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletimize dört elle sarılmalarına katkı sağlayabilmekti. 

İnanın,  depremde enkaz altında kalarak bedenen sizlerden ve aile yakınlarımdan ayrılmış olmam,  beni  hiç üzmedi,  tek üzüntüm,  29. Ekim. 2011 tarihinde Cumhuriyetimizin 88. kuruluş yıl dönümünü kutlama imkanından mahrum kalmış olmamdı. 

Aslında daha yolun başındaydım ve bu vatana ve bölge halkına yapacağım ve yapmak istediğim daha çok güzel şeyler vardı.  Ancak,  benim için kısmet bu kadarmış. 

Ülkemizde,  Cumhuriyetin ilkeleri doğrultusunda yetişmiş,  insan hak ve özgürlüklerini ve demokrasiyi benimsemiş ve özümsemiş çok sayıda insan ve öğretmenin var olduğunu bildiğim için,   deprem yüzünden hayatımı kaybederek,  Cumhuriyetimizin 88.  kuruluş yıl dönümünü kutlayamamaktan kaynaklanan üzüntüme rağmen,  teselli buluyor ve gözüm arkada kalmıyordu.  

Canlı bedenim sizlerden ve ülkemden kopmuş olsa da,  ruhum sizlerle ve ülkemle birlikte,  tüm canlılığı ile yaşamaya devam edecek,  Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının yadigarı olan,  insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik ve laik sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin yaşatılması ve daha da ileriye götürülmesi için yapılacak olan icraatları uzaktan izleyerek,  teselli bulacaktım. 

Biliyordum ki;  benim yapamadıklarımı,  arkamda bıraktığım arkadaşlarım yapacaklar,  Cumhuriyetimizin kuruluşunun 88. yıl dönümü,  tüm ülkede coşkuyla kutlanacak,  Cumhuriyetimizi kurarak bize emanet eden Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşları,  minnetle anılacak,  bu coşkulu kutlamalarla,  demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetinin her kesimden tüm iç ve dış düşmanlarına korku salınacak ve  hak ettikleri cevap verilecekti. 

Heyhat!

Bir de ne duyayım;  her fırsatta insan hak ve özgürlüklerinden,  demokrasiden,  Cumhuriyetten dem vuran ve daha özgür bir yeni Anayasa yapma hazırlığında olan Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN,  bir genelge yayınlamış ve tüm yurtta,  çelenk sunumu ve tebriklerin kabulü dışında,  Cumhuriyetimizin 88. kuruluş yıl dönümü olan bu seneki Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve resmi geçit törenlerini  iptal etmiş. 

Gerekçe olarak da,  benim de enkazı altında kalarak hayata veda ettiğim Van depremini göstermiş.  Asıl beni üzen husus da,  Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının iptaline,  benim de enkazı altında kalarak bu hayattan göçmeme neden olan  Van depreminin gerekçe yapılarak,  benim cansız bedenimin,  bu gereksiz iptal kararına alet edilmiş olmasıdır. 

Oysa ki,  benim tek arzum ve vasiyetim,  geride bıraktığım arkadaşlarım tarafından,  Cumhuriyetin 88.  kuruluş yıl dönümü olan 29. Ekim. 2011 bugün,  Cumhuriyet Bayramının coşkuyla kutlanmasıydı.  Şunu da ilave edeyim;  Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal ettiniz ama,  görüyorum ki,  ölenle ölünmüyor ve herkes,  olduğu gibi günlük yaşantısına aynen devam ediyor.  

Kaldı ki,  ülkemiz,  tabii afet olsun,  PKK terörü olsun,  çok sık aralıklarla onlarca toplu ölümlere maruz kalıyor,  bu koşullarda,  Milli Bayramlarımızı iptal etmeye kalktığımızda,  hiçbir bayramı kutlama imkanı bulamayacağımız çok açık.  Önümüzde,  bir de dini Kurban Bayramı var.  Kurban Bayramı için Sayın ERDOĞAN ne düşünüyor bilemiyorum. 

İşte,  en önemli Milli Bayrammıız olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının,  hem de,  benim de içlerinde bulunduğum Van depreminde ölenler gerekçe gösterilerek iptal edilmesiyle,  şimdi ben gerçekten öldüm. 

Sizlerin,  kutlanması yasaklanan,  ancak hepinizin gönüllerinizde yürekten kutladığınızdan emin bulunduğum 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızı kutluyorum. 

Hoşça kalın.

Güner Yiğitbaşı

29. Ekim. 2011

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu


“Engeller hayatın ritmini yakalamaya engel olmaz”. Bir özdeyiş

Sadece ağzına aldığı kalemle kitap yazan müthiş bir engelli
Hemen doğuştan on gün sonra geçirdiği sarılık, “ateşli bir hastalık sırasında hastaneye götürmüşler, doktor çok yaşlı biri imiş, bir iki ilaç verip göndermiş, oysa benim rahatsızlığım en üst safhada imiş, kanımın değişmesi gerekiyormuş onu fark etmediği ya da yapmadığı için annem de evlendiğinde 15 yaşında imiş, ilkin fark edememişler, yaşıtlarımla aynı tepkiyi vermediğimi görünce Hacettepe’ye götürüyorlar, orada en son teşhis koyuyorlar”. Böylece geç ve yanlış teşhisleri yüzünden ömür boyu elleri ayaklarını kullanamayan yazar ağzına aldığı kalemle-özel bir çubukla bilgisayar kullanıyor kitaplar makaleler yazıyor. 

Aslen Kırşehir Mucur kökenli ve Ankara’da doğan Mustafa Oğuz Mucurluoğlu, anne babasının tek oğlu olması yanında elinde olmayan nedenle engelli kalması nedeni olarak doktorların ihmali yüzünden ellerini ayaklarını kullanamaz hale gelmiş. Ama bu engellere meydan okuyarak ilkokul, orta lise, üniversiteyi okumuş, yüksek lisans yapmış kadere meydan okuyan müthiş mücadeleci bir kişi olan Mucurluoğlu, bu haliyle Yenimahalle Belediyesinde 27 yıl çalıştıktan sonra emekli olmuş. Aşağıda genişçe özgeçmişini kendi ağzından anlattığı yaşamında bedeninin çoğunu kullanamayan yazar Mucurluoğlu, “evde en büyük dayanağım birlikte yaşadığım annem” diyor. 

Düşünebiliyor musunuz ne ellerini ne ayaklarını kullanamayan bu müthiş azimli kişi, her engellinin başaramayacağını başarmış, çeşitli okulları bitirmiş, dergilerde makaleler, kitaplar yazmış ve tüm yaşantısını çok ilginç engelli arabasında yaşamını sürdürüyor. Hiç böylesine bir engelli araç görmemiştim; bu akülü engelli araba için “kendim dizayn ettim, ağıza yönelik bir kumanda düzenledik” diyen ve ağzına aldığı bir hortum sistemi ile engelli aracını kullanıyor. Bu aracı ile birçok dernek faaliyetlerine, imza günlerine gidiyor, daha bazı sivil toplum örgütlerine yönetici, denetleyici olarak katılıyor.

Böylece ağzıyla bilgisayar kullanıyor, makale ve kitaplar yazıyor, yayınlanmış kitapları Bütün Suç Benim, Sarı Yalnızlık, Dinle Kardeşim, Sevgililer Gününde hiç Randevum Olmadı, Engellilerin Haberlere Erişiminde Yaşadığı Sorunlar ve Çözüm Önerileri. Bu beş kitabını hemen aldım, yanında durdum, kitap imzalama nedeni ile ağzında kalemi olduğundan konuşamadığımız bu çok azimli engelli yazar ile ertesi akşam telefonla konuşabildik. 

 Kendisini Kızılay’da imza gününde görmeye gittiğim bu müthiş engelli Mucurluoğlu, yanında ona destek olan gönüllü arkadaşlarının fiziksel yardımı ile kitaplarını tutuyorlar, ona destek oluyorlar ve kitaplarını imzalamaya yardımcı oluyorlardı. Başka gönüllü arkadaşları dışarıya konulan masada onun kitaplarını okuyucuya veriyorlardı. Ben de beş kitabının hepsini alarak ona destek olmak istedim. Ağzında daima imzaladığı kalem bulunan bu engelli yazarla konuşma olanağını bulamadım ve oradan ayrıldım. Ertesi gün ancak telefonla konuşabildim.  

Sadece ağzına aldığı kalemle kitap yazan müthiş bir engelli
Engellilerin en ilginci en azimlisi M. O. Mucurluoğlu şunları söylüyordu: “Kitaplarımı yazılarımı önce dişlerimin arasına aldığım kalemle yazıyorum, sonra biraz uzun çubukla bilgisayarı yazıp oraya aktarıyorum.

Benim engelli arabam bana özeldir, her yerde bulamazsın, bütün kumandayı ağıza yönelik bir sistemle hareket ettiriyorum, onunla her yere gidiyorum.

Günlük işlerimi annemin yardımı ile yapıyorum, ama annem de artık yaşlandı komple hayatıma yönelemiyor; yardımcı kardeşlerim arkadaşlarım var bazı ihtiyaçlarımı onlar karşılıyorlar.

Günlerim bilgisayar başında telefon başında geçiyor. Yazılması gereken kitaplarımla uğraşıyorum. Arkadaşlar gerekli doküman ve kitapları getiriyorlar, ben ağzımla sayfaları çeviriyorum.

Dışarıya çıkarken arkadaşlarım geliyor beni kucaklayıp arabaya koyuyorlar yardımıyla sokağa çıkıyorum, sonra Ankara kazan ben kepçe dolaşıyorum.

Toplu taşımalarda önceleri zorluk çekiyordum, şimdilerde daha az.

Şimdilerde fizik tedavi görüyorum, haftada dört beş gün tedavi görüyorum”. 

Mustafa Oğuz Mucurluoğlu (özgeçmiş)

“Ben Mustafa Oğuz Mucurluoğlu, 27 Ocak 1972 Ankara doğumlu olup doğumumdan sonraki ilk 10 gün içerisinde yani daha 40 günlükken geçirdiğim sarılık nedeni ve doktor ihmali sebebiyle; ellerini ve ayaklarını kullanamayan spastik engelli birisiyim.

İlköğretimimi Halide Edip Adıvar İlkokulu’nda bitirdim. Engelli oluşum nedeniyle öğrenimime 9 yaşımda başladım.

Ortaokul ve liseyi Çankaya Lisesi’nde okudum. Ortaokul ikinci sınıfındayken karnemi Özel Başarı Belgesiyle aldım. Ortaokul iki ve üçüncü sınıfındayken Amerikan Kültür Derneği’nde burslu İngilizce kursu da aldım. Dil eğitimimi daha sonra TÖMER’de sürdürerek 2013 yılında bitirdim. Ortaokul yıllarında okul bünyesindeki Bilgisayar Eğitimleri kursuna katılarak Basic Programlama Dili Başarı Sertifikası aldım. Şimdilerde İnterneti rahatlıkla kullanabilmekteyim. 2014’te Gazi Üniversitesi bünyesindeki BELMEK kurslarından Diksiyon eğitimi aldım.

Eğitimimde bugün; Gazi Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Çevre Bölümü, Anadolu

Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü ve Felsefe Bölümü, İşletme

Fakültesi İşletme Bölümü ve Ankara Üniversitesi Yüksek Lisans Gazetecilik Bölümü mezunuyum.

1994’de Gazi Üniversitesi Çevre Bölümü’nü kazandığım yıl, kadrolu belediye işçisi de oldum. Aynı yıl annemle babam ‘şiddetli geçimsizlik’ gerekçesiyle mahkeme huzurunda ayrıldılar. Ve 2020 yılında Ankara Yenimahalle Belediyesi’nde 27,5 sene kadar süren kamu çalışanı görevimden emekli oldum. 2022 yılının ilk çeyreğinde 2021 Tüm Emekliler Sendikası üyesi oldum. Çeşitli sendika ve derneklerde aktif görev aldım.

80 li yılların sonlarına kadar mektup dahi yazamıyordum, günlük tutmaya başlayarak yazın dünyasına girmeye başladım. Yazılarım çeşitli dergilerde yayınlandı. 99 yılı Ocak-Haziran aylarında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda burslu olarak Yazarlığa Hazırlık ve Felsefe-Yazın İlişkisi seminerlerine katıldım. Aldığım başarı sertifikalarından sonra kendimi kâğıtlara ve kalemlere adadım. 

Toplumsal birçok olayda bulunarak engelli arkadaşlarımın temsil etmeye çalışıyorum. ‘Gezi olayları’ diye bilinen tarihi kitle bütünleşmesinde, Ankara Güven Park’ta ve Kuğulu Park’ta “engelli duran adam” olarak toplumda ses getirdim. 2014’te Dünya Engelliler Günü kapsamında, Ankara’daki üniversiteli gençlerle ve gönüllü sponsorlarla, ünlülerin de yer aldığı Termitler Özel Programı düzenleyerek, engellilerin performanslarının öne çıktığı organizasyonun başkanlığını yaptım. 

Katıldığım um: ağ seminerlerinden sonra 2 sene boyunca devamlı, amatörce yazdım.

Yazdıklarımın değerlendirilmesi için 2001 yılı şubat ayında Sevgili Cezmi Ersöz’le tanıştım.

Leman Dergisi’ndeki kendi sayfasında, beni anlatan yazısı yayınlandıktan sonra; yazınsal yaşamımda profesyonelliğe giden ilk adımımı attım. Cezmi Ersöz’ün sayfasında yayınlanan mektubumdan sonra, birkaç söyleşisinde de konuşmacı konuk olarak yer aldım.

Daha önceleri özürlüleri içeren Sevgi Çemberi dergisinde fahri muhabirlik ve İskenderun’daki bir öğrenci gurubunun çıkardığı yerel Lâl dergisinde sayfa yazarlığı yaptım. Daha sonra; zaman zaman Evrensel Kültür, Pencere, Ardıçkuşu, Külöykü, Sobe ve diğer bazı dergilerde yazılarım yayınlandı. 2010 senesi ortalarından itibaren de Ankara’nın Müzik Magazin Dergisi olan Passage Bülteni’nde yazdım. 2015’te uzun bir süre görme engelliler için çıkartılan Entelektüel Bakış dijital yayınlarında, 2017’de de Rouge dergisinde yazdım. Dünya Şiir Günü, Genç Eleştirmenler Sempozyumu, Uluslararası Yaşar Kemal Sempozyumu, Eskişehir’de düzenlenen Nâzım Hikmet Anma Törenleri, Dünya Şiir Günü, Behçet Necatigil Sempozyumu katıldığım etkinliklerden bazıları.

 Ayrıca 2002 yılında, Edebiyatçılar Derneği’nin ‘mektup’ türündeki Behzat Ay Yazın

Ödülü Yarışmasına katıldım. Yine aynı yıl Varlık Dergisi’nin düzenlediği Yaşar Nabi Nayır

Gençlik Ödülü Yarışması’na da öykülerimle katıldım. 2004’de Kadının Sosyal Hayatını

Sadece ağzına aldığı kalemle kitap yazan müthiş bir engelli

Araştırma ve İnceleme Derneği’nin düzenlediği Kadın Oyunları ve Öykü Yarışması’na hikâye dalında katıldım. Mayıs 2006’da Dinle Kardeşim isimli ilk kitabım Hemen kitap yayınlarından çıktı. (1000 adet) Bu ilk kitabımla o yıl Oğuz Atay Öykü Yarışması’na katıldım. Kitabın ikinci baskısı genişletilmiş olarak yeni metinlerle İtalik yayınlarından Ocak 2015 yılında tekrar okuyucuyla buluştu. (1000 adet)

Ardından Ümit Kaftancıoğlu 2007&2011 Öykü Yarışmalarına, yine 2007&2011 yıllarında Gila Kohen Öykü Yarışmalarına ve 2011 yılında Güncel Sanat Dergisinin Kısa Öykü Yarışması’na, 2012’de ise Ümraniye Belediyesinin 8. Geleneksel Hikâye Yarışması’na, 2013 yılında Yağmur Dergisi 5. Hikâye Yarışması’na, 2013&2016&’17&’18 yıllarında Internet üzerinden yapılan Alt Kitap Öykü Ödülü yarışmalarına, 2014 yılında da 3. Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Hikâye Yarışması’na, 2017’de YAZAK 4. Öykü Yarışması’na, Bahadın Belediyesi Deli Zeynep Öykü Yarışması’na, 6. Sarıyer Edebiyat Günleri ve Fakir Baykurt Öykü Yarışması’na, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Emir Kalkan Hikâye Yarışması’na, İLESAM’ın hikâye yarışmasına katıldım.

Çeşitli konularda ki katılım madalyalarımın ve plaketlerimin yanı sıra; Şiir Akademisi 2010 Güz Dönemi Öykü Yarışması’nda Jüri Özel Ödülü’ne, edebiyat alanındaki çalışmalarımla Kocaeli Belediyesi tarafından belirlenen 2011 yılının Cemil Meriç Engel Tanımayan Başarılar Ödülü’ne değer görüldüm.

2006 yılı başlarında yapımı biten ve başta İZ TV olmak üzere birkaç kanalda gösterilen, yönetmenliğini dayım Sinan İpek’in yaptığı, annemin ve benim yaşantımızı anlatan “Ağ” isimli kısa belgesel yapım; 2007 senesinde 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında ilk 15’te yarıştı.

2009’un ortalarında kapsamı özürlülere yönelik olan ve Internet üzerinden de yayınlanan Yeni Yüzyıl Dergisi’nde, 2010 başlarında da duyabilirsin.com sitesinde ve Ensa Der Yaşam Dergisi’nde, 2012 yılı sonlarında engel-siz.com sitesinde köşe yazarı olarak bir süre bulundum. 2022 senesinde hayattan.net Internet sitesinde ilk yazım olan özgeçmişim yayınlandıktan hemen sonra ve aynı gün içinde kaldırıldı! Böylece yazılarımla ilgili ilk siyasi tepkimi aldım. Çünkü yazımı sitelerinde uygun görmeme sebeplerini, siyasi yönüm olarak belirttiler…

Hazırlık safhası ilk kitabıma nazaran daha kısa süren, buna karşın yayınlanma aşaması fazla vakit alan ve ilk baskısı 8 ay da tükenen Sevgililer Gününde Hiç Randevum Olmadı isimli kitabım 6 yıl aradan sonra Nisan 2012’de Bence kitap yayınlarından çıkarak okurlarla buluştu. (1000 adet) Bu kitabımla aynı yıl Sedat Simavi Ödülleri Yarışması’na katıldım. Kitabımın ikinci baskısı 2013’ün ağustos ayında İtalik yayınlarından çıkarak okurlarla tekrar buluştu. (2000 adet) Kasım 2016’da yine İtalik yayınlarından olmak üzere. Üçüncü kitabım Sarı Yalnızlık, okuyucularla kucaklaştı. (1050 adet) Aynı yayınevinden olmak üzere 2019 Ekim ayında adı Bütün Suç Benim olan dördüncü kitabım çıktı. (1050 adet) 2022’nin Eylül’ünde beşinci kitap, Engellilerin Habere Erişiminde Yaşadıkları Sorunlar ve Çözüm Önerileri ismiyle, ilk akademik yayın olarak piyasaya çıktı. (1000 adet) Bu çalışmanın aynı zamanda Yüksek Lisans Bitirme Projesi olduğunu belirtmeliyim. Okullarda düzenlenen söyleşilerde ve ulusal veya uluslararası projelerde konuşmacı konuk olarak bulunarak ve çeşitli yerlerde yapılan imza günleri ile kitap fuarları sayesinde geniş bir çevreyle iç içe olma imkânı buldum. Tüm bunların yanı sıra çocukluğumdan beri sayısız kere çıktığım ve hâlâ çıkıyor olduğum radyo-televizyon kanalları ve gazetelerle Internetteki sosyal medya siteleri saymakla bitiremeyeceğim kadar çok. 2016 yılı sonlarında ve çok kısa bir süre, Radyo Avrasya Türk’teki Üç Damla Mutluluk programı yapımcı ve sunucusu Sevgili Arkadaşım Vahide Çakır’la birlikte radyo programı deneyimi yaşadım. 2020 Kasım ayı itibariyle de Radyo Senkron ’da program yapımcısı ve sunucusu olarak dinleyicilere 1 yıl kadar seslendim. Radyonun 2. Yaşıyla gerçekleşen yeni yayın döneminde program yapımcılığıyla birlikte yönetici yetkisi de verildi.

Benim için müzik dinlemek ve kitap okumak; gündelik zaman pastasının en güzel dilimi. Bu dilimi tüketirken, yazılarımla yaşama dair sevgi meşrubatını da yanında yudumluyorsam; müthiş haz alıyorum bu oluşan tattan. Klasik Müzik, Türkü ve Türkçe Sözlü Hafif Müzik dinlemeyi, felsefi yaklaşım içeren kitaplar okumayı seviyorum”.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Aslında Çok Üzücü Ve Utanç Verici
144 yıllık bir tarihe ve geçmişe sahip olan  İstanbul Barosuna,  İlk kez bir kadın avukatın başkan seçilmesi ülkemizde olay oldu, yazılı ve görsel medya ile sosyal medyada sevinç ve övünç paylaşımları ve naraları atılıyor adeta. 


Dünya ve ülkemiz nüfusunun yarısının, diğer yarısını oluşturan erkekleri de doğurarak Dünya'ya getirenin kadın, anayasaya ve yasalara göre de kadın ve erkeğin eşit yurttaşlar olduklarını düşündüğümüzde, 144 yıldır İstanbul veya bir başka baronun başkanlığına, bugüne kadar  bir kadın avukatın başkan seçilememesini sorgulayarak üzülecek ve utanacak yerde, bu gecikmiş seçime seviniyoruz ve övünç vesilesi yapıyoruz. 


Hayır, bu 144 yıl gecikmiş seçim, ülkemiz adına bir utanç kaynağı ve kadınlarımıza yapılan büyük bir haksızlık ve saygısızlıktır. 


144 yıl sonra İstanbul Barosuna başkan seçilen Avukat Filiz SARAÇ'ı buruk bir şekilde ve utanarak kutluyor ve bu gecikmeden dolayı Türk Kadınlarından özür diliyoruz.

Güner Yiğitbaşı

24/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Erdoğan'ı Gerçekten Kutluyoruz
Değerli okurlar,  yazı başlığını görünce mutlaka şaşıracaklar. 

İlk nazarda, yazdığı makalelerin büyük çoğunluğunda ERDOĞAN'ı eleştiren,  ERDOĞAN karşıtı Güner Bey,  nasıl oluyor da, ne değişti de  ERDOĞAN'ı kutluyor diye şaşırmakta haklılar tabi. 

ERDOĞAN'ı niçin kutladığımızı açıklayalım da şaşırmayın lütfen. 

Hepimiz,  bugün televizyonlardan ibretle ve hayretle izledik, CHP'den istifa ederek,  önce Memleket Partisine geçen ve daha sonra oradan da istifa ile ayrılan Mehmet Ali ÇELEBİ, geçtiğimiz günlerde AKP'ye transfer oldu. 

Bugün(19/10/2022) AKP grup toplantısında AKP Genel Başkanı ERDOĞAN, yeni transferleri Mehmet Ali ÇELEBİ'ye parti rozetini taktı. Bu törene eşiyle gelen Mehmet Ali ÇELEBİ, adeta ERDOĞAN tarafından sorgulandı ve aşağılandı. 

Mehmet Ali ÇELEBİ'ye tepeden bakan ERDOĞAN;  yeni genel başkanı olarak,  meclis kürsüsünde,  Mehmet Ali ÇELEBİ'yi küçük düşürecek şekilde alenen sorguladı. 

İkili görüşmede,  bire bir olarak sorması gereken bazı özel soruları yöneltti kendisine. 

Alay eder gibi, senin kaç çocuğun var? diye sordu. 

Bir,  cevabını alınca, Mehmet Ali ÇELEBİ'yi azarlar gibi, onun özel hayatına müdahale ederek,  bir çocuk çok az dedi, çocuk yapmaya devam etmelisiniz diyerek ilk talimatını verdi Mehmet Ali ÇELEBİ'ye. 

Mehmet Ali ÇELEBİ, eşinin akademik çalışmalarını, yapmakta olduğu kariyerini mazeret olarak sununca, ERDOĞAN bu mazereti kabul etmedi ve bir kadının en önemli kariyeri çocuk yapmaktır diyerek susturdu Mehmet Ali ÇELEBİ'yi. İlaveten Kürt Vatandaşlarımızı kast ederek,  PKK'lıların 5-10 çocuk yaptıklarını dile getirdi. 

ERDOĞAN; rozet takma töreninde Mehmet Ali ÇELEBİ ile girdiği bu diyalogla,  Mehmet Ali ÇELEBİ'yi bir milletvekili olarak değil,  sinek kadar değersiz gördüğünü ima etti adeta. 

Aslında, kumpas mağduru olarak,  CHP'nin elinden tutarak ve sahip çıkarak kendisini CHP'ye ve meclise CHP Milletvekili olarak  taşımasına rağmen,  bu iyiliğe ihanet ederek, sudan sebeplerle CHP'den istifa edip Memleket Partisine giden  ve oradan da kişisel yararı ve siyasi ikbali için AKP'ye transfer olan Mehmet Ali ÇELEBİ'nin;  siyasi ve insani etik dışı bu tutumunu, kendi partisine geçerek AKP'nin meclis sayısını artırmasına rağmen, içine sindirememiş olmalı ki; AKP Genel Başkanı ERDOĞAN,  rozet takma töreninde,  Mehmet Ali ÇELEBİ'yi aşağılama pahasına,  kendisiyle bu diyaloga girmekte bir mahzur görmemiş, Mehmet Ali ÇELEBİ'ye hak ettiği dersi vermiştir. 

Mehmet Ali ÇELEBİ'ye hak ettiği dersi verdiği için,  ERDOĞAN'ı gerçekten ve yürekten kutluyoruz.

Güner Yiğitbaşı

19/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kaderde varsa ölmek neye yarar tedbir almak öyme mi?
41 madenci yurttaşımızın feci şekilde can verdikleri Amasra kömür madenindeki grizu patlaması nedeniyle olay yerinde bir açıklama yapan, bu ülkenin tek yetkili ve  partili cumhurbaşkanı ERDOĞAN;  aynen, “Tabii birileri bununla dalgasını geçebilir ama önemli değil.  Bizim kader planına inanmış insanlarız,  kader planına inandığımız için de bunun ne dünü ne bugünü ne de yarını hiçbir zaman olmayacaktır.  Bunlar  her zaman olacaktır,  bunu da bilmemiz lazım. ” diyerek, bu maden kazasını ve 41 vatandaşımızın ölümünü, ger zaman olduğu gibi yine kader ile izah etmiş ve bu ölümlerin sorumlusunun, önüne geçilemez ve önlenemez kader olduğunu belirtmiştir. 

İşte, laikliğin önemi burada ortaya çıkmaktadır. 

Şayet;  ülkeyi,  anti laik, din eksenli kafalar yönetirse, aslında yasaların ve yönetmeliklerin,  ilgili tarafsız kurumların uyarı ve önlemlerinin gerekleri yapılırsa önlenebilecek olan bu tür maden kazalarının önüne geçmek,  asla mümkün olmayacaktır. 

Partili cumhurbaşkanı, yasa ve yönetmeliklerin öngördüğü tedbirlerin alınmaması nedeniyle ortaya çıkan adeta bir cinayet olan bu tür kazaları kadere bağlıyor ve kadere inanmış bir insan olmakla övünüyor adeta. 

İlave ediyor; kadere inanmış bir kişi olarak, bu tür kazalar dün ve bugün olduğu gibi yarın da ve her zaman olacaktır, bunu böyle bilmemiz lazım diyor. 

Bu tür kazaları önlemek için boşuna önlemler almamıza, önlem alınmadığı için sorumlular aramamıza,  hiç gerek yok, ne yaparsak yapalım, ne önlem alırsak alalım,  bu tür kazalar her zaman olacaktır, bu öyle biline demek istiyor. 

301 madencinin öldüğü Soma faciasından sonra,  en son olarak da, Amasra’da meydana gelen facia gibi kazada 41 madencinin ölmesinin sorumlusu,  kader olduğuna göre, bırakınız bu facianın soruşturulmasını, niçin altı savcı seferber ederek bu olayın fail ve sorumlularını bulmaya çalışıyorsunuz?

Aslında, bu facianın nedeni  kader falan değildir, kader dediğiniz nedir ki? İnsanlar, kendi kaderlerini kendileri yazarlar ve belirlerler. İnsan olarak, bu tür faciaların önlenmesi veya asgari düzeye indirilmesi için yasaların ve yönetmeliklerin öngördüğü önlemleri eksiksiz almamız halinde,  bu tür facialar kader olmaktan çıkacaktır. 

Bunun için ilk koşul; ülkeyi yönetenlerin,  laik ve bilimsel düşünen bir kafa yapısına sahip olmaları zorunludur. 

Sayıştay; raporlarıyla uyarmıştır. Amasra’da olduğu gibi, 300 metrenin altındaki maden tünellerinde kömür  üretim yaparken, çoğalan metan gazı ve grizo patlaması riskine dikkat çekilmiş ve gerekli erken uyarı önlemleri yoğunlaştırılarak, öngörülen yeterli sayıda işçi çalıştırılarak üretim yapılmasının zorunluluğu,  vurgulanmıştır. 

Yine bazı yönetmeliklere göre, 300 metrenin altındaki maden ocağı tünellerinde kömür üretimi yapılırken kullanılması gereken, daha vasıflı ve pahalı ekipmanların kullanılması zorunludur. Şayet,  300 metrenin altındaki maden tünellerinden kömür üretimi yamak için çalıştırılması gereken işçi sayısının maliyeti ile çoğalan grizu patlaması riskini gidermek için alınması gereken gaz ölçüm sistemlerinin ve kullanılması gereken ekipmanların maliyeti, üretilen kömür maliyetini karşılayamıyorsa, buralardan kömür üretimi ekonomik değilse, 300 metrenin altına inen maden ocaklarından üretim yapmaya son veriniz, daha üst seviyelerde kömür rezervleri olan diğer maden ocaklarından kömür üretiniz. 

Amasra maden faciası; Sayıştay raporlarına rağmen, öngörülemeyen ve asla önlenemeyecek olan ve bu nedenle  kader ile açıklanması zorunlu  bir kaza değildir. 

Amasra maden ocağı faciasında ölen 41 yurttaşımızın ölümlerinden sorumlu olan kişilerin tespitinde;  aşağıdan yukarıya doğru değil, en yukarıdan aşağı kademelere doğru giden bir zincir içinde sorumlu ve sorumlular aranarak bulunup,  yargı önüne çıkarılmalıdır. 

Amasra maden ocağında ve öncesinde diğer ocaklarımızda şehit olan madencilerimize Allahtan rahmet, yakınlarına ve tüm Türk Milletine başsağlığı diliyoruz. Mekanları Cennet olsun.

Güner Yiğitbaşı

17/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu 

“Son Başkent Ankara”
Başkent Ankara’nın başkent oluşunun 99 yıldönümü anısına, Gazeteci Mustafa Balbay tarafından Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde “Son Başkent Ankara” konulu söyleşi düzenlendi.  Cumhuriyet okurlarının dinleyici olarak bulunduğu etkinlikte biz de bulunup konuşmanın tümünü banda alarak size sunmak istedik. Mustafa Balbay, izleyenlerin beğenisi ile yaptığı konuşmada şunları söyledi:
-Ankara’nın başkent oluşunun 99 yılı önümüzdeki yıl yüzüncü yılını kutlayacağız. Doğrusu ben 2010 yılların başından beri Silivri Mahpushanesinden 100. Yıllara özel olarak hazırlanalım bir yüzüncü yılların ayrı anlamı olur ve bu çerçevede de hem aklın ve bilimin ışığından tarihimizi bugüne taşırız diye her zeminde söyledim, demir parmakların ardından yazdığım yazıların, bilmiyorum bazıları aklınızdadır. En az dört beş kez yüzüncü yıllara gönderme yaptığımı hatırlıyorum. Özgürlüğe 9 Aralık 2013 de özgürlüğe kavuştuktan hemen sonunda da soluğu Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde aldım, yüzüncü yılları bırakmayalım. İlk Birinci Dünya Savaşının başlangıcının yüzüncü yılında büyük bir konferansın yapılmasını ben sağladım. Oradan Halil İnalcık, Talat Halman onların da bildiri sunduğu bana nasip olmuştu. Çanakkale Savaşının yüzüncü yılında kimseye bırakmamalı, mutlaka bizim bu konuda bütün dünyaya söyleyeceklerimiz varı işlemeye çalıştık ama, anımsar mısınız Çanakkale’nin Avustralyalılar yaptı iki Türk sanatçıyı da figüran olarak oynattı. Üzüldüm umarım böyle devam etmez 2023 ün ramak kaldı Cumhuriyetin 99. Yılını kutlayacağız, önümüzdeki yıl yüzüncü yıl. Ne olursa olsun Cumhuriyetin yüzüncü yılında Cumhuriyet fikriyatını benimsemiş, Cumhuriyetin bütün değerlerini özümsemiş bir ülke yönetiminde olmayı arzu ediyoruz. BU yönde de Türkiye’de geçen hafta Denizli Kitap Fuarındaydım, orda da insanlar bu sefer tamam değil mi, duygusundalar. Herkes orada bir zafere bir sonuca odaklandı, ama mesele bir zafere ve sonuca odaklanmak değil oraya giden yolu örmek. Çünkü belki de dediğim gibi ana hatlarıyla yüzüncü yılda ilgili başından beri bunun kaygısını güçmüş birisi olarak şu ana dek tam istediğimiz şekilde tutamadığımızı hatırlatmak isterim. En azından Çanakkale’de söylediğim gibi bizim orada dünyaya söyleyeceklerimiz vardı, bir Avustralyalı bir baş rol oyuncusu ve Avustralya bu filmi yaptı. Bizden de Cem Yılmaz da Yılmaz Erdoğan’ı figüran olarak oynattı.

“Son Başkent Ankara”
Aslında Cumhuriyetimizin 100. Yılın giderken de bizim gerçekten dünyaya söyleyeceğimiz çok şe var. Türkiye’nin dış politikasına baktığımızda aklı başından zemini olan tek siyasetin Karadeniz siyaset olduğunu görüyoruz. Ukrayna ve Rusya arasında bir denge arayışı Türkiye’yi belirli ölçülerde dengede tutmayı sağlayan avantajlar dejeavantajlar var. Ama en büyük dayanağımız şu andaki Karadeniz politikasındaki dayanağımız hatta tek dayanağımız Montrö, tek dayanağımız. Artık bu iktidar sahipleri de anlaşmaya evet Montrö ile oraya dayanarak siyasetlerini oluşturdular. Bu bağlamda vurgulamadan geçemeyeceğim, M. K. Atatürk’ü, evet savaşların kahramanıdır, en az savaşlar kadar barışların kahramanıdır M. Kemal. Etrafında bir barış halkası örmüştür, tarihimiz bu kavram kendi dönemi içinde sonrayı önceyi biraz ötelediğimiz çok fazla derinlemesine, ya da olayları birleşmekten zorlanıyoruz, İkinci Dünya Savaşına girmememizde İsmet İnönü’nün büyük payı vardır, büyük siyaset gütmüştür. Ama Mustafa Kemal Atatürk’ün İkinci Cihan Savaşı’na giderken Batı’da Balkan Paktını, Doğuda Bağdat Paktını kurup etrafımızda bir barış halkası örmesinde de çok büyük payı vardır. Bunları çok güzel bir şekilde çoğaltabilirdik ve hatta çoğaltabiliriz. Hani onlar taptazedir, çünkü tarihteki olayların canlılığı yılla ölçülmez, bugüne hitap edip etmemesiyle ölçülür. İşte Lozan Montrö örneğinde biraz önce söylediğim gibi Atatürk’ün o 9 Eylül 1922’den sonra evet biz Kurtuluş Savaşı’nı 9 Eylül 1922 de zafere ulaştı diyoruz.
Peki 9 Eylül 1922 de İstanbul ne durumdaydı? İşgal altındaydı, 400km yolu 15 günde yürüyerek aldılar Mehmetçikler, Afyon’dan İzmir’e kadar. Açık söyleyeyim, 2017 de 400 km’lik yolu Kemal Bey’in Adalet yürüyüşünde 25 günde aldık. Onca gittiğimiz yerde belediyelerin konforu çadırı vardı, karnımız doyuyordu, biz 25 günde aldık. Ama o savaşı veren, vuruşa vuruşa 15 günde 400km yolu alıp Kurtuluş Savaşını zafere ulaştırdılar. Ama o gün İstanbul işgal altındaydı İstanbul’daki İngiliz idaresi M. Kemal’e şu öneriyi götürmeye hazırlandılar. Ordusu yorgun, ordusu zafere ulaşmış padişahı ne istese olur ne istese yapar bu ona yeter dediler. Bu mesajı ilettiler, 11 Eylül M. Kemal bu mesajı aldı, iki süvari birliğinin Trakya’ya doğru yola çıkmasını istedi ve devamında hepimizin bildiği Lozan Antlaşması geldi. Öyle eğrimiydi dorumuydu, gizli maddesi mi vardı değil olay, olay M. Kemal’in savaş meydanları kadar o cepheler kadar önemli bir diplomasi mücadelesi vermesidir ki Lozan sürerken Çırçıl iki savaş gemisini boğaza gönderiyor, M. Kemal de mecliste savaşa hazırlık kararı alıyor, “eğer tamam siz gemi gönderiyorsanız biz de hazırlanıyoruz” diyor ve Lozan’ın İstanbul’daki bu işgalinin 6 Ekim 1923’te sona erdirilmesini İngilizler Çörçil’in üçüncü yenilgisi diye yorumlarlar. Birincisi Çanakkale, ikincisi İzmir Kurtuluş Savaşı üçüncüsü İstanbul ve Lozan derler. Böylesine süreçlerin devamında 6 Ekim 1923’te İstanbul işgalden kurtulduktan sonra Ankara’yı Başkent ilan etmiştir. Çünkü Ankara’yı başkent ilan etse psikolojik olarak yani İstanbul işgal altında verdi, hani vermese vs. o tür yorumlar yapılabilir diye düşündü. İstanbul’un Anadolu T.C. sınırlarına girişi kesinleşti ondan sonra 13 Ekim 1923’te Ankara’yı başkent ilan etti.
Ankara’nın başkent oluşuyla birlikte üç değerlendirme var, biri M. Kemal bozkırı aldı başkent yaptı. Bir başka değerlendirme de Ankara zaten Ahi Cumhuriyetinin başkentliğini yaptı bir asır, zaten Friglerin başkentliğini yaptı, zaten daha önce Galatların başkentliğini yaptı. Daha önce beş kez başkent olmuş bir yerdi Ankara. Her ikisi de doğru, çünkü 19. Yüzyılda çok büyük bir kıtlık yaşanıyordu. Ankara’nın tarihini okumuş olanlar bilirler iki büyük kıtlık, açlıktan insanlar ölüyor ve iki büyük yangın geçiriyor Ankara biri 20. Yüzyılın başında olmak üzere o nedenle de Ankara büyük bir gerileme yaşıyor. Yoksa ondan öncesinde şu anda Anadolu Medeniyetleri Fatih Sultan Mehmed’in kervan yolunda büyük bir geçiş yolu olarak gördüğü ve hanlar yaptığı yer. Daha önce Roma kral yolu buradan geçmiş, Romalıların en önemli kalıntılarından biri Agustus tapınağı burada, o da hem Roma tarihin hem insanlık tarihinin önemli unsurlarından biri ki bence güzel bir şekilde anlatabileceğimiz fotoğraf çekerken Roma’nın Agustus tapınağıyla bizim Hacı Bayram camisinin aynı kareye vardığını biliyorsunuz ve yüzyıllarca da aynı şekilde devam edegelmiş.
Ankara'nın başkent oluşuyla birlikte aslında belki de Özgen Acar (dilerim sağlığına kavuşur yine burada konferans verebileceği sağlığına kavuşur, özgen abiden öğrendiğimiz o ki Ankara Anadolu’da şu anda yüze yakı başkent var. Lidyalıların başkenti Sart, Karya’nın başkenti Bodrum Halikarnas’ın, Selçukluların başkent yapmış Karaman, Osmanlılar başkent yapmış Edirne Bursa İstanbul yüze yakın başkent var. Böylesine büyük bir medeniyetler kapısı medeniyetler beşiği kavimler kapısı aynı zamanda da kavimlerin geldiği kültür bıraktığı bir merkez.  Atatürk bunu bildiği için, düşün ün bilmiyorum dikkatinizi çekti mi Anadolu medeniyetleri ve müzesinin kuruluş tarihi olarak kabul edilirse kapısında 1921 yazar. Düşünebiliyor musunuz Kurtuluş Savaşı daha örgütlenmemiş, Meclis açılmış daha yeni yeni örgütleniyor Kurutuluş Savaşı. O süreçte M. Kemal Anadolu Medeniyetleri müzesini kuruyor. Yani hakikaten önce Meclisi kurup toplumu inşa edip ardından Kurtuluş Savaşı vermek, bu “Türkün Türk’e propaganda” değil, bu gerçekten bizim tarihe armağan olarak hem kendi tarihimize hem de insanlık tarihine armağan olarak verebileceğimiz çok büyük bir değer ki Atatürk “T.C. temeli kültürdür” dediği gibi o müze yanılmıyorsam 1997 veya 98 idi, her yıl dünya müzesi olarak ilan ediliyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi de 1997’nin dünya ölçeğinde müzesi olarak kabul edilmişti.
Mustafa Kemal’e, Yunus Nadi “niçin Ankara” diye soruyor bu bir akşam sofrasında. Mustafa Kemal diyor ki, “ben Ankara’nın tarihini inceledim okudum Ankara’yı geçmişteki Ahi Cumhuriyeti dönemini baktım bu günkü Cumhuriyet anlayışına en uygun yönetimin orada verildiğini orada olduğunu gördüm”. Gerçekten Ahi Cumhuriyeti ile ilgili araştırmalar vardır, ama o Cumhuriyet gerçekten de esnaf ağırlıklı bir cumhuriyettir. Ama o dönem, Anadolu’daki o dönemi hatırlayın, bir geçiş dönemi, Osmanlının da olduğu bir dönem ama kendini yönetebilecek, hakikaten kendini yönetebilecek bir yapıya büründürüyorlar. O dönem Batıdan Haçlı seferleriyle, doğudan Moğol istilalarıyla büyük kıyımın yaşadığı Anadolu’da doğu kültürüyle Batı Bizans kültürünün bir anlamda başlıca harman olduğu geçebildiği ve fermanların çekildiği bir yer olmuştur Ankara.
Bu yanıyla Ankara’nın kültürü geçmişte Ankara’nın gerçekten yetiştirdikleri Ankara çevresindeki uygarlıklar çok önemlidir, düşünün Yunus Emre’nin hocası Taptık Emre Nallıhan’da Ahi Evran bölgemizde Kırşehir’de, Mevlâna yine Orta Anadolu’da, bu bölgeden Hacıbektaş yine Ankara periferinde bu bölge büyük bir kültür. İşte ben bunu “son Başkent Ankara” diye geçen yıl yazmayı tasarladığımda, biraz da coğrafyaya baktım, hakikaten Ankara’nın burada medeniyetlerin yetişmesinin Sezar’ın buradan geçmesini, Büyük İskender’in Ankara Gordion bölgesinde bir kış geçirmesini ki 33 yıl yaşamış 14 yaşında komutan olmuş sonra 33 yıl yaşamış bir kişinin ki önemli, bir kışı Ankara’da geçiriyor. Büyük İskender ve “büyük” unvanı da burada alıyor, bu da Özgen Acar’ın Tarihi araştırmalarından bir aktarım olsun, büyük unvanı da burada alıyor.
Coğrafi olarak gördüm, Kızılırmak Sivas’tan doğuyor tam on şehri dolaşıp Karadeniz’e dökülüyor. Sakarya Konya Karaman’dan doğuyor dokuz ili geçip Karadeniz’e dökülüyor. Haritayı gözünüzün önüne getirin her iki ırmağın içinden geçtiği tek ortak il Ankara. İşte ben de Türkçenin anlatım zenginliklerinden yararlanarak “Kızılırmak’la Sakarya’nın arası Mustafa Kemal’in Ankara’sı” diye yazmalı diye düşündüm ve yazarken de çok öğrendim. Zaten ben kitapları öğrenmek için yazıyorum, haddime değil öğretmek için değil öğrenmek için yazıyorum. Ben de büyük bir birikim sağlamış oluyorum kendimce. Ankara’nın tarihini yazanların, hayatı Ankara’dan geçmiş olanların yaşamına okuduğunuz da baktığınızda siz de çok şey öğrenmiş oluyorsunuz.
Henüz tam doğrultamadığım arkeologlarla konuşurken, “ya haklısın Balbay ama” tam yanıtını alamadığım bir şeye rastladım. Asur Alfabesi çözülmüş, Asurcayı Asur tabletlerin okuyabiliyoruz Mezopotamya medeniyeti olarak Suriye “Asur’a” adı oradan geliyor.
Hititçe çözülmüş, hem Hititolog var Hititologlarımız var yerli yabancı o da çok önemli bir uygarlık. Ege medeniyetleri Antik İyon dili çözülmüş, Orta Anadolu Hitit dili çözülmüş çözülmemiş bence çözüldü mü çözülmedi mi; Yunan edebiyatının kökünün Orta Anadol olduğu ortaya çıkıyor. Ama benimki bir gazeteci gözlemi, bilimsel bir paylaşım olarak yapmam haksızlık olur. Ama sizlerin de dineleninize de sokmuş olayım, ben bunu Anadolu Medeniyetleri müzesi müdürüne söyledim. O da “sahi ya” dedi. “Tam” dedi “Frikçeyi tam tümüyle çözülmedi” dedi. Frig tabletleri tam çözüldüğünde ki Antik Yunandaki pek çok tanrının ve tanrıçanın Hititle tam bağıntı kurulması zor oluyor, kurulmuyor tam. Ama arada Frigya var, Anadolu’nun ortasında bir uygarlık var ki işte Kızılırmak ve Sakarya büyük bir bereket aynı zamanda, hani insanların yaşaması için çok önemli bir toprağın verimliliği olarak, topraktaki insanın verimliliği olarak da çok önemli uygarlıklarla da bir tüketmiş ve yaratmış. Ankara’nın keçisi, armudu, balı, tavşanı kedisi pek çok şey bu bölgeye özgüdür. Keçisi bütün bunlar çok sıradan basit söylemden geçirilecek şey değil yani. Ama Frikçeyi tam üzerine eğilmemeyi ben biraz buradan çok da kuşkucu muyum bilmiyorum ama, bu yanıyla da anlamlı buldum.
Bunu da vurguladıktan sonra Atatürk’ün Ankara’yı Başkent olarak ilan etmesiyle birlikte hakikaten, Anadolu Medeniyetleri müzesini söyledik, devamında Meclis’i söyledik, bu kadar da önemli olan, bugün pek de tartışılmıyor ama, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’dir. Orası, naçizane benim değerlendirmem o ki, Ankara Kalesi Ankara Tarihimizin kalesi TBMM ulusumuzun ulusal direncimizin kalesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi gerçek anlamda tarihi anlamda bir tarihin kalesi Dila Tarih Coğrafya Fakültesi de bilimin kalesi olmuştur. Oradan öyle büyük insanlar yetişti ki, gerçekten sonrasında çok feda ettik Pertev Naili Boratav’dan Behice Boran’a kadar pek çok oradan yetişen onlarca dünya ölçeğinde bilim insanımız yetişti. Ama düşünebiliyor musunuz Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılıyor, evet İngiliz dili ve edebiyatı var, Japon dili ve edebiyatı var, Çin ve edebiyatı var, ama bunun yanında Sümerce var, Asurca var, Kırgızca var, Türkmence var bütün o dilleri de öğreten dilleri de gerçek anlamda bir kültür devrimini anımsattınız ya siz. “T.C. nin temeli kültürdür anlatan, yaşatan ve bilimsel olarak da ortaya koyan büyük bir kaledir Türk Tarih Coğrafya Fakültesi. Ben zaman zaman giderim oraya her bir bölüm aslında dünyaya açılan bambaşka bir bilimsel kalesidir, okuludur Dil Tarih Coğrafya Fakültesi.
Orasıyla bir Türkçemizin gerçek anlamda yaşamasını çağa ayak uydurmasını sağlayan da devamında Dil Devrimi 1930 lu yıllarda, yıldönümünü geçtik, Türkçe kurultaylarını yapılmasını sağlayan en önemli unsur olmuştur. Dil o kadar önemli ki örneğin Polonya bin yıl devlet kuramamış, bin yıl devlet kuramamış Almanya ile Rusya arasında böyle hep sandviç olmuş, bugün de zaman zaman bu sorunu yaşıyor. İkinci Dünya Savaşının meşhur anlatımıdır, savaştan önce Hitler Rastag’ın (Alman parlamentosunun) birinci katında Hitlerin adamları Polonya’ya saldırmazlık antlaşması yaparken Polonya’nın dördüncü katta Stalin’in adamlarıyla Polonya’yı paylaşıyorlardı. Yine paylaşılmıştı, böyle bir coğrafyada Polonya, bin yıl devlet kuramadan ayakta kalmasının tek nedeni dilini korumayı başarması, diyorlar. O yüzden hani dil için Albert Camus’un hani “benim iki vatanım var biri yaşadığım toprak biri konuştuğum dil” demesi boşuna değildir.
İşte Atatürk’ün Ankara’yı başkent yaparken sadece siyasal bir başkent yapmadı Ankara’yı. Biraz önce söylediğim gibi, Anadolu Medeniyetleri müzesiyle tarihin başkentini yaptı. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ile bilimin başkentini yaptı, TBBM ile de gerçekten bir siyasetin ulusal bağımsızlığının başkenti yapmıştır.
Ben tabi ki Türkçeyi çok seviyorum ve hatta benim Türkçeyi kullanma şeklini Adan Üniversitesi’nde bir öğretim üyesi “Balbay’ın dili” diye 40 sayfalık bir araştırma yapmıştı. Söz içine sözcük yerleştirme sözcüklerin anlamını bozma, sözcüklerden farklı anlamlar çıkarmam” falan bütün olanları alt alta koymuş. Tabi o çalışma ben de saklamışım onu. Ergenekon soruşturmasında onu da götürmüşlerdi. Bakmışlar gizli bir belge olarak düşünmüşler ve Genel Kurmaya göndermişler, Genel Kurmay resmi bir yazı göndermiş, “böyle bir belgeye kayıtlarımızda rastlanmamıştır” diye. Ne zaman Türkçe aklıma gelse biraz da işin o yanı aklıma geliyor. Ama Ankara’nın özetlemeye çalıştığım gibi, M. Kemal’in yarattığı bir başkent oluşunu anlatmaya çalışırken yine bene gibi sözlerden biri şu olmuştu, Avusturya büyükelçisi anılarını yazıyor şöyle diyor: “Mustafa Kemalin en büyük eseri Ankara’dır çünkü bütün eserlerini Ankara’da vermiştir” diyor. Bu yanıyla hakikaten Ankara’yı en güzel anlatan da Bilal Şimşir’dir. Bilal Şimşir ustamızın da hakkını ayrıca teslim etmiş olalım.
Şunu da vurgulayalım belki bizi dinliyordur ama bence bu dağarcığımızda durmalı. Bugün Ankara’daki pek şeyi İstanbul’a götürmeye kalkanları karşıda anlatılmalı.
Atatürk 13 Ekim 1923 de Ankara’yı başkent ilan ettiğinde İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar, Almanlar ve İtalyanlar şu değerlendirmeyi yapıyorlar: “Mustafa Kemal tamam savaşı başardı ama hukuku başaramaz taşıyamaz, uluslararası hukuk anlamında bir varlık gösteremez”, onların sözü olarak söylüyorum, “sonuçta eşkıya”, öyle bakıyorlar. O yüzden”, diyorlar, “biz büyükelçiliğimiz Ankara’ya taşımayalım” diyorlar. 1928’e kadar böyle direniyorlar. Ama Atatürk inatla onları hep mesela yeni büyükelçi, İngiliz Büyükelçisi mesela Lokin meşhurdur o, bağlılığını güven mektubu verecek; Atatürk’ün İstanbul’da olduğu anda randevu isteyecek, Atatürk de 10 gün sonra buluş tarihini Ankara’da veriyor. O da trenle geliyor, trende yatıyor, mektubunu iletiyor güven mektubu ve geri dönüyor. Ama Atatürk inatla Ankara’nın başkent olduğunu hem yerleştiriyor, onlar da sonunda 1928 de İngilizler tam bir İngiliz modeliyle kraliçenin doğum gününü Ankara’da kutlayarak Başkenti fiilen Ankara’ya taşıyıp devamında da Ankara’ya taşıyorlar.

“Son Başkent Ankara”
Mustafa Kemal’in büyüklüğüne bakın ki, tabi o dönem iki ülke büyükelçiliğini Ankara’ya taşımış Afganistan ve Sovyetler Birliği, sonra dörde çıkıyor, ondan sonra bir süre artmıyor, o dört ise biri Polonya Yunanistan Mustafa Kemal’e “sen kazandın” diyorlar, “arkadaş biz büyükelçiliğimizi Ankara’ya taşıyoruz” diyorlar. Aslında bizim keşke bu Yunanistan’la ilişkilerimizin akılcı bir şekilde her şeyi onlara teslim etmek teslim olmak ya da hani kafa tutmakla çanak tutmak arasında başka bir şey var. Ortasına bir şekilde bakabilsek, çünkü o süreç başka bir süreç ki, şunu da vurgulayalım Atatürk’ün Ankara’ya gelen büyükelçileri, büyük ülkelerin büyükelçileri neredeyse tümü anılarını yazma gereğini duymuştur. Büyükelçilik geleneğinde anı yazmak yoktur, tek yazılması istenmez, çünkü büyükelçisin, hani yazsan bir şey olur tam hitap etmez kuru olur” derler ama onlar yazmıştır. Onlardan biri de Şerin’dir, Şerin’in anılarında çok kritik yerler vardır, biri şu, Şerin anılarında tam bir kovboy, “arkadaş” diyor Mustafa Kemal’e, “sen” diyor, “Yunanistan’ı yendin”, diyor, “giderken bütün şehirlerini yakıp yıkmış” diyor. Eskişehir’i, Uşak’ı yakıp gitmiş, “niye savaş tazminatı istemedin” Mustafa Kemal’e gidiyor, Mustafa Kemal de mektupta cevap veriyor, “Sayın Şerin savaş tazminatı istemek benim hakkımdı” diyor. “Ama ben Yunanistan’la savaştan sonra böyle savaş tazminatı isteyip böyle bir yola girmekle bunun yerine barış yolunu tutarsak onun getirisi daha fazla olur, onun için savaş tazminatı istemedim” diyor. Şerin anılarında, “ben bundan daha büyük bir ileri görüşlü, bundan büyük bir lider tanımadım” diye yazıyor. Düşününü Yunanistan’la, bir kuşak geçmemiş daha, bir kuşak geçmemiş üzerinden. Balkan Paktını 1935 de kuruyor 36 da kuruyor, Kurtuluş Savaşı’nı 1922 de vermişsin, bir kuşak geçmemiş daha. Böyle bir Ankara bütün bunların başkenti. Yunanistan’ın da Trikopis Yunanistan Genel Kurmay Başkanı, onların da ilk hedefi Ankara idi, neden? Çünkü onların kafasına göre de “büyük İskender Ankara’ya geldiyse biz Ankara’ya geleceğiz” diyorlar. Onlar mutlaka Ankara’yı ele geçirmeyi bir hedef olarak benimsiyor.
Tabi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu başlatmadan bir ay önce İzmir’deki Yunanistan kuvvetlerinin temsilcisi bir kokteyl veriyor, “yakında Mustafa Kemal’i esir olarak getireceğiz” diyor. Atatürk Yunanistan Genel Kurmay Başkanı hani başkomutanı Trikopis’i esir alıyor, ama gerçekten insan gibi davranıyor, eşini arayabileceğini söylüyor, ama sonra esir Yunanistan askerlerinin üst rütbelilerini Ankara’ya getiriyor, “Ankara’yı görmek istiyordunuz” diyor, “buyurun” diyor. Ama esir olarak. Ben de bunu naçizane şöyle yorumladım kitapta, “bir toplum bu topraklar bin yıldır Türklerin toprağıdır, yine öyle kalacak, bu topraklara barış için gelen misafir, savaş için gelen esir olur” diye vurgulamıştım.
Sözlerimi noktalarken, Ankara’nın başkent oluşunun Kızılırmak ve Sakarya’nın arası diye böyle altı bölümlük bir şiir haline getirmiştim, son bölümünü okumak isterim, naçizane diyorum ki:
Bir milletin yeniden dirilişidir,
esaretin yere serilişidir,
egemenliğin halka verilişidir,
Kızılırmak’la Sakarya’nın arası Mustafa Kemal’in Ankara’sıdır”.
İzleyenlerle konu üzerinde karşılıklı sorular, katkılarla söyleşi bitti.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Gerçeğe Aykırı Bilgi
Sansür Yasası dün (13. 1. 2022)AKP ve MHP çoğunluk  oylarıyla kabul edilerek meclisten geçti ve yasalaştı. Şimdi Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girecek ve hep birlikte bu yasanın hangi amaçla çıkarıldığına tanık olacağız. 


Sırf halk arasında endişe,  korku veya panik yaratmak saikiyle,  ülkenin iç ve dış güvenliği,  kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi,  kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse,  bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacak 


Gerçeğe aykırı bilgi kavramı;  çok müphem, çok kaypak, yoruma açık, her yöne çekilebilecek bir kavram olup, kimine göre gerçek olan bir bilgi, kimine göre gerçeğe aykırı olarak kabul edilebilecektir. Herkes o bilgiyi işine geldiği gibi gerçek veya gerçek dışı kabul edebilecektir. 


Ceza hukukunda milli ve evrensel bir kural vardır; ”Kanunsuz suç ve ceza olmaz” 


Bu kural aynı zamanda, ceza yasalarındaki suç tiplerinin; oraya veya buraya çekiştirilebilecek, değişik yorumlara yol açabilecek,  kaypak ve sınırları belirsiz ifadelerle tanımlanamayacağını, suçların yasalarda sınırları belirli, açık ve net bir şekilde tanımlarının yapılmasını da zorunlu kılmaktadır. 


Meclisten geçerek kabul edilen sansür yasasının 29. maddesi ile getirilen suç tipinde ise, bu özellik mevcut değildir. Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesine açıkça aykırıdır. 


Endişe, korku ve panik yaratmak ne anlama gelecektir?


Gerçeğe aykırı bilgi ne demektir?


Bilginin gerçeğe aykırılığı,  kime ve hangi kritere göre belirlenecektir?


Normal koşullarda, gerçeğe aykırı bilginin var olup olmadığına savcılar ve hakimler karar vereceklerdir. Ama, uygulamada öyle mi olacaktır? umarız öyle olur. 


Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur diye bir söz vardır biliyorsunuz. 


Gerçekler;  her zaman,  acı ve üzücüdür. 


Çoğu zaman;  gerçekler, gerçek bilgiler, insanlarda endişe , korku ve panik yaratırlar. 


İstisnaları dışında, gerçeğe aykırı bilgiler; aslında doğru ve gerçek  olduğunu bilmiyorsanız,  gerçek olduğuna inandırılmışsanız insanları mutlu eder, endişe , korku ve paniğe sevk etmez insanları. 


Örneğin; öldürücü bir kanser hastalığına yakalandığınız halde, size yalan söylenerek gerçeğe aykırı bilgi verilerek, size sağlıklı olduğunuz söylenirse üzülmezsiniz,  endişe, korku ve paniğe kapılmazsınız. 


Aynı şekilde, ülkede enflasyon çok yükselmiş, işsizlik çoğalmış, cari açık artmış, hayat pahalılığı tavan yapmış olmasına rağmen, gerçek dışı bilgilerle bunların aksini savunursanız,  pazar gerçeklerine rağmen halk memnun olur, endişe ve paniğe kapılmaz. Ekonomiye dar gerçek bilgileri verirseniz, halk endişeye, korku ve paniğe kapılır. 


Genelde bu hep böyledir. 


Buradan hareketle diyebiliriz ki; kural olarak, halk arasında endişe, korku ve panik yaratmayan bilgiler,  yalan ve gerçek dışı bilgilerdir, halk arasında endişe, korku ve paniğe yol açan bilgiler ise,  gerçek ve doğru bilgilerdir. 


Bu suçun oluşabilmesi için; halk arasında endişe, korku ve panik yaratacak olan ve bu saikle yayılan  bilgilerin,  gerçek dışı bilgiler olması zorunludur. 


Belirttiğimiz gibi, gerçeğe aykırı, gerçek dışı, yalan bilgiler, genellikle endişe, korku ve panik yaratmazlar, bizim ülkemizde gerçeğe aykırı bilgiler,  halkta memnuniyet yaratırlar ve bu amaçla sıkça kullanılırlar.  


Bu nedenle,  yayılan bilginin;  hem gerçeğe aykırı olması ve  hem de endişe, korku ve panik yaratması koşulları genellikle bir arada bulunamaz, yayılan bilgi gerçekten halk arasında endişe, korku ve panik yaratıyorsa;  bu haber,  gerçek dışı değil,  gerçek bir haberdir ve sansür yasasının 29. maddesi ile getirilen suçu oluşturamaz.

Güner Yiğitbaşı

14/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Şaka Gibi
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; TÜGVA 5.  Olağan Genel Kurulu ve 6.  Gençlik Buluşması'nda yaptığı konuşmada “Yolsuzlukların olmadığı,  rüşvetin olmadığı,  yoksulluğun olmayacağı bir Türkiye'yi biz hallederiz.  Şu an itibarıyla onun hazırlığı içindeyiz” demiş. 

Şaka gibi bir konuşma. 

Ama şaka değil, maalesef bir gerçeğin dil sürçmesi itirafıdır,  bu beyanlar. 

Yolsuzluk ve rüşvet iddialarının ayyuka çıktığı, bu iddialarla ilgili adli soruşturmalar yapılmasının önüne geçilmesi ve engellenmesi nedeniyle,  iddiaların havada asılı kaldığı, şuyuunun vukuundan (dillendirilmesinin, gerçek olmasından) beter olduğu bugün, ERDOĞAN'ın bu beyanları açık bir suçluluk  itirafıdır. 

AKP'nin yirmi yıldır tek başına yönettiği bu ülkede, yolsuzluk, rüşvet ve yoksulluk var ki; bunların olmayacağı bir Türkiye'yi yaratacaklarını vaat ediyor ve bunun hazırlığı içinde olduklarını beyan ediyor,  ERDOĞAN. 

Bu beyanlar; beni bir kez daha seçin, size söz veriyorum, ben bir daha yolsuzluk yapmayacağım gibi,  yapanlara da göz açtırmayacağım, yolsuzluklara ve rüşvete son vereceğim anlamı da taşımaktadır, maalesef. 

Yirmi yıldan sonra, tövbe anlamına gelen bu sözlere inanacaklar kalmış mıdır? Bilemiyoruz. 

Güner Yiğitbaşı

11/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kordiplomatik
Hoppala, şu pazar günü kordiplomatik de ne oluyor, nereden çıktı şimdi bu? Diye soran  okuyucuları duyar gibi oluyorum. 


Bekleyiniz biraz,  nedenini anlayacaksınız. 


Öncelikle kordiplomatik ne demek kısaca onu belirtelim. 


Kordiplomatik; bir devlet nezdinde akredite diplomatların tümünü oluşturan gruba verilen isimdir.  Yani, bir ülkede bulunan yabancı elçiler ve elçilik görevlileri topluluğuna,  diplomat topluluğuna kordiplomatik denir. 


Diplomatik araçların plakasında yer alan “cd” rumuzu da buradan gelir. 


Gelelim şimdi sadede. 


Hepiniz biliyorsunuz, AKP iktidarına yanaşan eski Türkiye Barolar Birliği Başkanı, geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) nezdinde Lefkoşe'ye Büyük elçi olarak atandı. 


Bu atama;  bir taltif midir, yoksa bir cezalandırma mıdır? 


Şimdi onu kendi şahsi görüşümüze göre açıklamaya çalışacağız. 


İşte Kordiplomatik kavramının önemini ve işlevini açıklamak için, bu kavramın ne demek olduğunu izah ettik,  yazımızın başında. 


Kordiplomatik neydi? Bir daha hatırlayalım. 


Bir ülkede bulunan yabancı elçiler ve elçilik görevlileri topluluğuna,  diplomat topluluğuna kordiplomatik deniyor. 


KKTC; hepimizin bildiği gibi, bağımsız bir devlet olarak sadece Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmış olup; bizim dışımızda,  Türk dostu, İslam ülkeleri dahil hiçbir devlet tarafından tanınmamıştır. 


Bu şu anlama gelmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti;  sadece T. C. Devleti tarafından tanındığına göre,  KKTC de sadece Türkiye Cumhuriyeti  Devletinin Büyük elçisi bulunmakta olup, onu tanımayan diğer ülkelerin büyük elçileri KKTC de mevcut değildir. 


Bu durumda, KKTC de kordiplomatik olarak, yabancı devletlerin elçi ve elçilik görevlilerinden oluşan bir diplomatlar grubu ve topluluğu mevcut değildir, sadece T. C. Devletinin atadığı bir büyük elçiden ibaret tek kişilik bir kordiplomatik mevcuttur. 


Eski TBB Başkanı FEYZİOĞLU; kordiplomatik olarak,  Lefkoşe’de yalnızdır, inziva halinde bir büyük elçilik yapacaktır. T. C. Devletinin özel günlerinde,  resmi bayramlarında vereceği resepsiyonlara davet edeceği, mutluluğunu paylaşacağı, canı sıkıldığında telefon edeceği bir yabancı devlet büyük elçisi bulamayacaktır. 

Diplomat ve büyük elçi atanmıştır ama, kolu ve kanadı kırıktır. Kıbrıs bir ada olduğuna göre, tek kişilik kordiplomatik mensubu büyük elçi olarak, Kıbrıs’ta, İmralı'dan farksız sıkıcı ve münzevi  bir görev yapacaktır. 


Diplomatlığı çok severim, idealim olmasına rağmen,  koşullar elvermedi olamadım. Çok sevmeme rağmen,  beni KKTC'ne büyük elçi olarak atasalardı,  teşekkür eder ve kabul etmezdim.

Güner Yiğitbaşı

09/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Gerçekten Sekiz Ay Çok Zor Geçecek
Otoriter, kendisine yönelik muhalif tek sese dahi tahammül edemeyen Saray iktidarının,  sandık yoluyla demokratik bir şekilde iktidardan uzaklaştırılmasına, yani,  seçimlere sekiz ay kaldı, ama inanın bu sekiz ay çok zor geçecek, sekiz ayın sonu da maalesef çok flu, ülke demokratik ve sağlıklı bir şekilde seçimleri yaşayabilecek mi? İnanın,  bugünden kesin bir şey söylemek adeta imkansız. 

Uzun lafın kısası, millet olarak,  demokratik ve laik geleceğimiz,  gerçekten çok karanlık gözüküyor. 

Saray iktidarının gözü kararmış ve adeta gemileri yakmış. 

Saray iktidarı; bağımlı yargıyı ve emrindeki RTÜK'ü,  silah olarak kullanarak, basını ve sosyal medyayı ağır cezalarla susturacak sansür yasasını çıkarma gayreti içine girerek, halkın doğru haber almasını engellemek ve seçimlere,  muhalif tek ses bırakmadan,  dikensiz gül bahçesi içinde girmenin hazırlığını yapmakta olup, iktidarın bu girişimlerini üst üste koyduğumuzda, ülkenin demokratik geleceğinin büyük tehlike altında olduğunu anlayamamak için adeta aptal olmak gerekiyor. 

Bugün (06/10/2022) RTÜK;  Sedat Peker’in,  Serhat Albayrak ve AKP Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu’na ilişkin iddialarının tartışıldığı Halk TV’ye 2,  Tele 1’e 2,  KRT’ye de 1 ceza verdiğini açıkladı. 

Kanallara verilen yüzde 3 para cezası kararının dayandırıldığı gerekçe ise;  Sedat Peker’in iddialarını televizyonda tartışarak Serhat Albayrak ve Zehra Taşkesenlioğlu’nun “küçük düşürülmesi” olarak gösterildi. 

Bu ceza uygulaması ile RTÜK, kendisini yargıç yerine koymuş ve ceza verdiği TV kanallarının yayını ile hakaret suçunun işlendiğine hükmetmiştir. 

Masumluk karinesine göre; hiç kimse,  hakkında mahkemelerce verilecek ve yargısal denetim yollarından geçerek kesinleşen bir yargı kararı olmadıkça suçlu ilan edilemez, yani masum sayılır. 

Bir milletvekili veya kişi; televizyon yayınlarıyla kendisinin küçük düşürüldüğünü,  hakarete uğradığını iddia ediyorsa, savcılığa suç duyurusunda bulunur ve  gerçekten kendisine yönelik hakaret teşkil eden bir yayın varsa,  ilgili yayın kuruluşu yetkilileri hakkında kamu davası açılır.  

Bu konuda RTÜK'ün yargısal bir işlevi yoktur. RTÜK, bu ceza kararıyla suç işlemiş,  fonksiyon gaspında bulunmuş, evrensel ceza hukuku ilkesi olan masumluk karinesini yok saymıştır. 

Haklarında ceza verilen televizyon kanalları,  halkın haber alma özgürlüklerinin gereğini yapmış, kendisini yargıç yerine koyarak hiç kimseyi kesin olarak suçlayarak yargısız infaz yapmamış ve konuyu,  bir iddia olduğunun altını çizerek tartışmaya açmış, kamuoyunun bilgilerine sunmuştur. 

Demokrasilerde;  hiç kimsenin, hele politikacı olarak sahneye çıkan,  halkın gözü önündeki kişilerin, iddia olduğunun altı açıkça  çizilerek,  haklarında yapılan tartışmalara tahammül etmeme gibi bir hak ve lüksleri yoktur. 

Muhalif bazı televizyon kanallarındaki yayınlar sebebiyle küçük düşürüldüğüne RTÜK tarafından hükmedilen sayın iktidar milletvekili; bize göre,  bu iddia televizyon kanallarında tartışmaya açıldığı  ve halk bilgilendirildiği için değil, hakkında iddia edilen bu yüz kızartıcı suçlamaların süjesi olmaktan dolayı,  hicap duyarak üzülmelidir.  Bu iddianın süjesi olmak,  kendisini küçük düşürmelidir, 

RTÜK'e de,  şu gerçeği hatırlatmakta yarar vardır. 

Haklarında cezalar kestiği televizyon kanalları; hukuka ve insan haklarına saygılı olarak, tartışmaya açtığı kişileri kesin bir dille suçlayarak yargısız infazda bulunmamış ve sadece bir iddianın varlığını dile getirerek, iddia üzerinden konu tartışılmıştır. 

RTÜK ne yapmıştır peki?

Kendisini yargıç yerine koyarak, kesin olarak hakaret suçunun işlendiğine hükmetmiş ve televizyon kanallarını hakaret suçlusu ilan edip,  ağır cezalar vermiştir. 

Şu garabete bir bakar mısınız?

Güner Yiğitbaşı

06/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Nedir sizin bu anayasa yapma merakınız?
Evet, Sayın ERDOĞAN'a ve AKP iktidarına soruyoruz. Nedir,  sizin her vesileyle gündeme getirdiğiniz,  sarayın kalın ve ses geçirmeyen duvarları arkasında, dar bir saray kadrosuyla hazırlığını yaptığınız,  bu yeni anayasa yapma arayışınızın ve merakınızın gerçek ve gizli nedeni?

Gerçekten merak ediyoruz. 

Sizin bu yeni anayasa yapma merakınızın, artık gizliliğini yitiren gerçek sebebini çok iyi biliyoruz. 

Anayasalar; demokrasilerde,  kişilerin doğuştan kazandıkları, devredilemez ve vazgeçilemez temel hak ve özgürlüklerinin,  can güvenliklerinin;  diğer kişilere ve adına devlet denen acımasız devasa aygıtın keyfiliğine, şiddetine ve terörüne  karşı güvence altına altına alınmasını, kişileri devletin amaçlarına araç ve alet kılmayan, kişi hak ve özgürlüklerinin amaç, devletin ise bunu sağlamak için bir araç olduğunun kabul edildiği, ancak kişi hak ve özgürlüklerini uygulanabilir kılmak, toplumsal huzur ve güveni de sağlamaya yönelik olarak kişi hak ve özgürlüklerini, onların özüne dokunmaksızın sınırlamanın koşullarının belirlendiği, saray yönetimi dahil, 85 milyon insanın uymakla yükümlüğü olduğu hükümlerin yer aldığı, herkesi bağlayan içtimai (toplumsal) bir mukavele olup, yasalar hiyerarşisinde en üst mertebededir. 

Anayasalar; iktidar partisinin tüzükleri değildir. 

Anayasalar;  uygulanmak için yapılırlar. Bu nedenle, kimsenin anayasaları rafa kaldırma hak ve yetkisi yoktur. 

Anayasaların, bu öneminden dolayı, ceza yasalarında anayasayı ihlal gibi çok ağır yaptırıma bağlanan özel suç tipine yer verilmiştir. 

İktidardayken,  kendilerinden yargı önünde hesap sorulamadığına bakmayınız,  sanıldığının aksine, anayasaları;  idare edilen, yönetilen  insanlar değil, idare eden ve seçimle iş başına gelen ülkeyi yönetmekte olan siyasal iktidarlar,  ellerindeki dayatmacı ve zora dayalı devlet ve polis gücünü ve baskısını, bağımlı yargıyı,  ellerindeki parlamento çoğunluğunu kullanarak çıkardıkları anayasaya aykırı baskıcı ve faşist yasaları  kullanarak, anayasanın hükümlerini fiilen askıya alıp, özgürlükleri yok etmek suretiyle,  çok kolay ihlal edebilirler. 

Bu nedenlerdir ki; benim canım yeni bir anayasa yapmak istedi, benim anayasa ihlallerim ve  suçlarım çok kabardı, onları meşrulaştırmak için, fiili durumuma anayasal bir çerçeve ve dayanak oluşturayım, ileride benden hesap sormasınlar düşüncesiyle, Sarayın kapalı kapıları ve kalın duvarlarının arkasında anayasa hazırlayarak, bunu 85 milyon insana dayatamazsınız. 

Yeni bir anayasa, anayasa dışı uygulamalara anayasal dayanak ve meşruiyet kazandırmak için yapılamaz. 

Yeni bir anayasa yapacağım diyerek ortaya çıkanlar, önce aynaya bakmalılar ve ben acaba yenisini yapmak istediğim eski anayasanın insanlara tanıdığı hak ve özgürlükleri onlara kullandırıyor muyum diyerek bir özeleştiri yapmak zorundadırlar. 

Yeni anayasalar, toplumsal bir ihtiyaçtan dolayı yapılırlar. 

Eski anayasa tüm hükümleriyle uygulandığı halde, bu anayasanın özellikle kişi hak ve özgürlükleri, basın özgürlüğü, parlamentonun işlevi ve yargının bağımsız ve tarafsızlığını sağlamada yetersiz kaldığının anlaşılması ve bunda toplumun büyük çoğunluğunun hemfikir olması ve uzlaşması halinde, çeşitli platformlarda 85 milyon arasında görüşülüp tartışılarak üzerinde uzlaşılan  bir ortak metnin parlamentoda kabulüyle yapılabilir yeni bir anayasa. 

ERDOĞAN Saray yönetimi; öncelikle,  cumhuriyetin kurucu değerlerine, kişi hak ve özgürlüklerine, parlamentonun saygınlığına ve işlevine,  yargının bağımsızlığına saygılı davranmalı, uygulamadığı darbe anayasası diyerek küçümsediği bugün yürüklükte olan anayasayı,  tam olarak uygulamalıdır. 

Demokrasi, insan hak ve özgürlükleri için yazılı bir anayasa bile gerekmemektedir.  Demokrasinin beşiği olan İngiltere’de yazılı bir anayasa dahi yoktur. 

Anayasa, öncelikle kafalara yazılmalıdır. Anayasadan önce kafalar ve o kafaların içindeki demokrasi, hak ve özgürlükler  ve laiklik karşıtı düşüncelerin ve zihniyetin değiştirilmesi gerekir. 

Mevcut saray yönetimi, anketlere göre sekiz ay sonra yapılacak ilk seçimlerde demokratik yollarla iktidar koltuğunu muhalefete devredecektir, bu dahi başlı başına ERDOĞAN yönetiminin giderayak en temel yasa olan anayasa yapmaya yetkili ve mezun olmadığının kanıtıdır. 

Demokrasinin geleneklerinde, gidici bir iktidarın kendi dar kadrosuyla ve kapalı kapılar ardında yeni bir anayasa hazırlayarak halka dayatma gibi bir uygulama bulunmamaktadır. 

Bize göre, saray yönetiminin bu girişimi ciddiye dahi alınmamalıdır.

Güner Yiğitbaşı

05/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bay Kemal sana bu aklı kim verdi?
Tam Bay Kemal olmuş ve emin adımlarla Altılı Masanın ve muhalif kanadın  Cumhurbaşkanlığı ortak adaylığına ve daha sonrasında da; bu ülkede,  tekrar özgürlükçü demokratik ve parlamenter sistemi yeniden tesis edecek olan muhalefet cephesinin,  T. C. nin 13.  Cumhurbaşkanlığına doğru ilerliyordun, hedefe ulaşmaya çok yaklaşmıştın, Bay KEMAL. 


Ama,  bir de ne görelim?


Aslında,  günümüzün sorunu olmaktan çıkmış olan başörtüsü ve türban konusunu gündeme getirerek, konuya ilişkin tüm sorumluluğu partin ve kendi üzerine aldın ve sözüm ona,  soruna yasal bir dayanak ve güvence sağlamak amacıyla, bırak başına türban takmayı, kıçını kapatmak için,  kıçına don alamayan halkımızın içinde bulunduğu ve ülkenin en büyük sorunu olan ekonomik kriz ve buhranı görmezlikten gelerek, ülkeyi sürüklediği ekonomik kriz ve açlık nedeniyle esasen bitmiş ve tükenmiş olan, iktidardan uzaklaşmak için gün saymaya başlayan, bu nedenle hırçınlaşan, tamamen otoriterleşen, bitmiş ve tükenmiş olan ERDOĞAN'ı, son yerel seçimler hariç, her girdiğin seçimde kendisine karşı  mağlup olmanın kompleksi içinde, hala kendisini seçim kazanacak kadar güçlü görme gafletine düştüğün ERDOĞAN'ın elinden,  sözüm ona başörtüsü ve türban kozunu alma ve onu zor duruma düşürerek, altılı masaya oy devşirme popülizmine kurban ettin kendini, BAY KEMAL. 


Bay KEMAL; ekonomik ve özgürlük sefalet ve yoksulluğu içinde kıvranan halkımızın tüm beklentilerini ve umutlarını; seçimleri kaybedeceği açıkça ortada olan ERDOĞAN'ı, daha da  köşeye sıkıştırma ve ona daha fazla  oy kaybettirerek, onu ağır bir yenilgiye uğratarak, bugüne kadar kaybettiğin tüm seçimlerin toplam intikamını alma,  ucuz hesabına girdin. 


ERDOĞAN; zaten,  ilk seçimde sandıkta yenilerek iktidardan uzaklaşacak ve üflesen düşecek kadar zayıflamış, halkımız ekonomik olarak perişan durumda, bu kışı aç ve üşüyerek geçirmeye hazırlanmış,  burnundan zor nefes alır hale gelmiş, bu tamaha ne gerek vardı Allahınaşkına?


Türban'a güvence verecek olan yasa teklifinin sana ve partine kazandıracağı oy ile kaybettireceği oyu bir bilene hesaplattın mı,  Bay KEMAL?


Sen de çok iyi biliyorsun ki; polemikte, ERDOĞAN'ın eline su dökemezsin. 


ERDOĞAN'ın;  senin bu yasa teklifine olur vermeyeceğini sen de çok iyi bilmene rağmen, siyasi hırsının kurbanı oldun ve salt,  ERDOĞAN'ı köşeye sıkıştırarak zor durumda bırakmayı amaçladın. Senin amacın da,  aslında üzüm yemek değil bağcıyı dövmekti. ERDOĞAN'a,  içine düşeceği bir kuyu kazdın ama, kendi kazdığın kuyunun içine umarım sen ve partin düşmez. 


Olmadı Bay KEMAL. Sana ve genel başkanı olduğun ATATÜRK'ün kurduğu laik CHP'ye bu tavrın hiç yakışmadı, kendini, partini ve bizleri yaktın. 


Şimdi ne olacak biliyor musun?


Senin, iyi niyetli olarak açtığın,  araladığın bu laiklik karşıtı kapıdan, cemaat ve tarikatlar,  karşı devrimciler, ERDOĞAN ve onun temsil ettiği laik ve özgürlükçü  demokrasi karşıtı zihniyet,  ellerini kollarını sallayarak girmek için,  karşı hamleler yapacaklar ve korkarım ki; girmeyi de başaracaklar. 


Bay KEMAL;  yarını bekle lütfen, göreceksin ve hep birlikte göreceğiz, ERDOĞAN da karşı resti sana  çekecek ve sana, tamam Bay KEMAL; asıl sen,  bu teklifinde samimiysen, küçük bir anayasa paketi hazırlayalım ve bu teklifi anayasanın temel hak ve özgürlükler bölümüne ilave edelim diyecektir. O zaman ne yapacaksın Bay KEMAL?


Hatasız kul olmaz, Bay KEMAL. 


Şimdi derhal yapman gereken bir şey var. 


Hata yaptığını kabul edecek, muhalefet bloğundan, laik ve özgürlük yanlısı halkımızdan özür dileyerek, derhal,  sunduğun yasa teklifini geri çekeceksin Bay KEMAL. 


Bay KEMAL; biliyorum, ifade tarzım iyi olmadı,  bu bir talimat değil,  ülkemiz, ülkemizin demokratik ve laik geleceği için bir rica ve yakarış sadece. 


2023 seçimleri,  bu ülkenin karanlığa gömülmemesi için son çare, bu çareyi lütfen heba etmeyelim, sen hata yaptığını açıklayarak halkımızdan ve tüm muhalefet kanadından özür dilersen, tabi bazı kayıplar versen de,  bu yüce millet;  biraz da çaresizlik ve alternatifsizlikten dolayı seni anlayacak, affedecek ve kaldığın yerden devam etmene izin vererek, arkandan gelmeye devam edeceklerdir. 


Maalesef,  şu da bilinen  bir gerçek ki; bu milletin de, altılı masa ve diğer muhalefet cephesine güvenmek ve sarılmaktan başka yapabilecekleri başka bir şeyleri yoktur.

Güner Yiğitbaşı

04/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Seçilebilecek Aday
Yerim ben,  sizin seçilebilecek adayınızı. 

Sizler;   altılı masanın bileşeni partilerin liderleri,  nereden biliyorsunuz, seçilebilecek veya seçilemeyecek adayın kim ya da kimler olduğunu?

Cumhurbaşkanını siz seçmeyeceksiniz ki, sadece kriterlerinize uygun aday belirleyeceksiniz, seçmenler oy vererek seçecekler. Siz,  seçmenin beynini mi okuyorsunuz?

Cumhurbaşkanı ortak adayında aranan üstün vasıfları ve kriterleri belirlediniz. O vasıf ve  kriterlere fazlasıyla sahip olan CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU'nun seçilebilecek aday olmadığı sonucuna nereden varıyorsunuz?

Cumhurbaşkanı ortak adayında bulunmasını  aradığınız vasıflar KILIÇDAROĞLU'nda fazlasıyla varsa, artık kendinizi milyonlarca seçmen yerine koyarak, bu yetmez bir de seçilebilecek biri olmalı, KILIÇDAROĞLU seçilebilecek bir kişi değil,  demeye ne hakkınız var, utanmıyor musunuz?

Altılı masanın diğer beş liderine, özellikle de İYİ PARTİ lideri AKŞENER'e diyoruz ki; sizler oynamak istemeyen gelin misali,  yerim dar oynayamam demek istiyorsunuz. Sizler, evet KILIÇDAROĞLU Cumhurbaşkanında aradığımız tüm üstün vasıflara sahip ama, onu otak aday olarak belirlemek içimizden gelmiyor deyiniz,  biraz yürek varsa sizlerde, açık olunuz açık. 

Cumhurbaşkanı adayında bulunması gereken vasıflara sahip bir aday aramakta haklısınız, ama işte oraya kadar sizin hakkınız. Sizler, seçilebilecek olup olmadığını takdir ve belirleme hak ve yetkisine sahip değilsiniz, buna hakkınız yoktur. 

Sizler, bana kalırsa KILIÇDAROĞLU'na karşısınız, bunu açıkça söylemeye yüreğiniz yetmediği için, falcılık yaparak,  seçmenin iradesine hükmederek,  en kolay yolu seçip topu seçmene atıyorsunuz. Ne yapalım,  seçmen KILIÇDAROĞLU'na oy vermez diyor ve yan çiziyorsunuz. 

O zaman bu liderler soruyoruz, sizin göreviniz nedir, makam odalarında oturup makam araçlarına binmek midir?

Sizin ilk göreviniz; sizin hak ve yetkinizde olmayan seçile bilirlik özelliği dışında, Cumhurbaşkanı ortak adayında bulunmasını istediğiniz vasıf ve kriterlere uygun kişiyi belirlemektir. Kusura bakmayınız, yani,  KILIÇDAROĞLU'nu ortak aday olarak belirlemeniz ve kamuoyuna açıklamanızdır. Bu ilk göreviniz çok kolaydır. 

İkinci göreviniz ise; altılı masanın ortak adayı olarak belirlediğiniz kişinin, yani KILIÇDAROLU'nun seçilmesi, seçilmesinin sağlanması, yani onu seçtirmek için; sizlerde varsa tabi, üstün liderlik özelliklerinizi, tabanınızda uyandırabildiğiniz güven duygusunu kullanarak, seçmen tabanınızın KILIÇDAROĞLU'nun adaylığı etrafında toplanmasını, ona sahip çıkmasını sağlamak için, azami gayreti göstermektir. 

Yok öyle hazır yemek. Halk oylaması yap,  seçmenin arzusunu belirle ve sen de masada, en fazla arzu duyulan kişiyi noter gibi aday olarak  belirle ve parti seçmenine ve tabanına hakim olma, tabanını ortak adaya oy vermesi için ikna ve yönlendirme çalışmaları yapma, seçmen kitlene ve parti tabanına söz geçirebilme, onları ikna edebilme kabiliyeti olmayan, seçmen ve parti tabanına gerekli güveni veremeyen sözde bir lider olarak,  yan gel yat. Yok öyle yağma. 

Altılı masanın diğer beş lideri, bizzat kendilerinin belirledikleri tüm vasıflara fazlasıyla sahip olan, Millet İttifakının ve Altılı Masanın kurucusu ve en büyük partisinin genel başkanı KILIÇDAROĞLU'na,  tüm bu özelliklerine rağmen hala burun kıvırıyorlar ve seçileceğine güvenemiyorlarsa ve hala diğer vasıflarını göz ardı ederek ve ondan daha üstün tutarak,  seçile bilirlik kriterini öne çıkarıyorlarsa ve bu güvensizliklerini seçmene hissettiriyorlarsa, böyle bir masadan ve liderlerinden bu ülkeye hiçbir hayır gelmez. Gösterin o zaman Sayın ERDOĞANI ortak aday,  bu iş kapansın gitsin. 

Seçilebilir aday olmaz. 

Gerçekten;  seçmeninize ve tabanınıza güven veren ve parti tabanına ve teşkilatına hakim,  gerçek bir liderseniz, adayınızı belirlersiniz millete açıklarsınız ve onu seçtirirsiniz. 

Kıvırmayın lütfen.

Güner Yiğitbaşı

02/10/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget