Makaleler "Gündüz Akgül"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bir Örgüt Emekçisinin Anıları (1950-1980)
Başlıkta okuduğunuz tümce, değerli dostum, sınıf arkadaşım sevgili Mehmet Gümüşçü’nün büyük bir emekle yazdığı eserin adıdır.

Nezaket göstererek bana gönderdiği eserini büyük bir keyif ve heyecanla okudum.

Heyecanımın nedeni, eserde ayrıntıları ile anlatılan olayların ve politik yaşamın aynı dönemde bire bir yaşayanı olarak belleğimi tazelemek ve ayrıntısını tam bilemediğim olayların perde arkasını ayrıntılarıyla öğrenmek oldu.

Sevgili Mehmet daha Lise çağlarında 15 yaşında ilgilenmeye başladığı politikada laik Cumhuriyeti, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve devrimlerini içselleştiği için Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içinde yer almaya karar vermiştir.

Partide büyük bir özveri ile çalışmış, zamanla emeğinin karşılığını alarak önce Kayseri Genç Kolları Başkanı, sonra Merkez ilçe Başkanı ve daha sonra da İl Başkanı olmuştur.

Sevgili dostum politikada dürüst davranmayı, ayak oyunlarına itibar etmemeyi, her koşulda doğruları dile getirmeyi ilke edinerek, ülkemizin arzu ettiği, ancak çok azına rastladığı politikacı örneğini sergilemiştir.

Ayrıca, hiçbir yetkilinin önünde ve en zor koşullarda onurlu davranmayı ilke edinmiştir.

Bu duruma bir örnek kitabındaki dizelerden alıntılamak istiyorum.

“Genel Kurmay Başkanına Cemal Tural’ın teftişe geleceği haberini aldık. Seferberlik ilan edilmiş bir hareketlilik başladı…….soğuk hepimizi zorlamaya başlamış, beyaz eldivenler içindeki parmaklarımızı birleştiremez hale gelmiştim….. Orgeneral Cemal Tural, merasim bölük ve takım komutanlarının ellerini sıkıp ilerlerken, sıra bana geldiğinde aşırı soğuk nedeni ile beyaz eldiven içindeki parmaklarımı bir türlü kavuşturamadım. Tural Paşa, sert bir biçimde “Asteğmen bitiştir parmaklarını”  diye gürledi. “Emredersin Komutanım” dedimse de başarılı olamadım. Elindeki asayı elime vuruverdi. Sanki parmaklarımın tümü kopmuştu. Duyduğum büyük acının etkisiyle “Vuramazsınız Komutanım” diyerek, isyan ettim.

Bu söylemi Türk Ordu tarihinde bir Asteğmenin dile getirdiğini sanmıyorum. Onuru kırılan Sevgili Gümüşçü bunu söyleyebilmişti.

Sonuç ne mi olmuş?  Dostum tümcesinin sonuna ünlem koyarak bununu “Oda Hapsi Ödülü (!) değerlendiriyorsa da, ben bunun Orduda alınmış bir Onur Madalyası olarak değerlendiriyorum.

Siz ne dersiniz?

CHP’ye gönül veren tüm önerilere karşın partisini tek etmeyen ve büyük bir özveri ile çalışan değerli kardeşim Gümüşçü, 1977 Genel Seçimlerinde 3. sıradan CHP Milletvekili seçilir ve o yıl Kayseri’de CHP’yi birinci parti konumuna getirmeyi başarır.

Daha anlatılacak çok övünecek olay vardır. Burada son vererek, 30 yıllık bir süre için tarihe not düşen bu değerli eserin mutlaka okunmasını ve Ülkenin bu günlere gelişinin nedenlerini öğrenilmesini öneriyorum.

Eline, yüreğine, emeğine sağlık sevgili Gümüşçü.

Gündüz Akgül

22.08.2022

Gündüz AKGÜL

Emekli Cumhuriyet Savcısı

O, Olmasaydı…
O kimdir?

O kurtarıcımız, kurucumuz, büyük devrimci…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. 

Son günlerde büyük öndere yapılan hakaretler, iftiralar kabul edilebilir değildir.

En büyük devrimlerinden olan laiklik ilkesi ile din ve devlet işlerinin ayrılması, her türlü inancın güvence altına alınması, bir takım ayrıcalıklara sahip olan hocaları, tarikat liderlerinin işine gelmediği için öteden beri büyük önderi içlerine sindirememiş ve hazımsızlıkları son günlerde gizlemeyerek, büyük öndere saldırılarının dozunu arttırmışlardır.

Bu aymazlar bilmiyorlar ki; 

O olmasaydı,

Tarihimize altın harflerle yazılan,

Geçilmeyen Çanakkale…

Anafartalar…

Conkbayırı…

Arıburnu…

Dumlupınar…

Sakarya…

Destansı Kurtuluş Savaşı…

9 Eylül…

Tapu senedimiz Lozan…

Bu gün yurt dediğimiz Anadolu ve Trakya’mız…

Göklerde dalgalanan ay yıldızlı bayrağımız…

Okurken gururlandığımız İstiklal Marşımız…

Olmayacaktı. 

O olmasaydı,

Bilime…

Çağdaş uygarlığa…

Kuldan, bireye… 

Ümmetten, Ulus’a…

Hilafetten, demokratik laik rejime…

Tebaadan, yurttaşa…

Cemaatten, topluma…

Geçmemiş olacaktık.

O olmasaydı,

Kadın, erkek eşitliğini sağlamayacak…  

Uygar dünya ülkeleri arasında onurlu yerimizi almamış olacaktık.

O,

Hurafelere…

Kafadan dolma temelsiz bilgilere…

Cahillere…

İnanmıyordu.

O, diyordu ki…

"Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin."

O,

Harf devrimini…

Kılık kıyafet devrimini…

Hukuk devrimini…

Eğitim devrimi…

Gerçekleştirirken…

Kutsal dinimizin, din bilginlerince öğretilmesi için,

İmam Hatip okullarını…

Diyanet İşleri Başkanlığını…

Ve

İlahiyat Fakültesini…

Kurmayı birinci görev bilmişti.

O olmasaydı,

Minarelerden, günde beş kez dinlediğimiz ezan sesi yerine…

Çan sesleri duyulacaktı.

Irzımızı, namusumuzu, yurdumuzu, dinimizi emperyalistlerden kurtaran O’dur.

Sen, 

Tüm bunları görmezden gelerek…

Yaptıklarını yok saymaya…

Aydınlığını karartmaya…

Utanmadan, Atatürk din düşmanıydı iftirasını atmaya... 

Ve hakaret etmeye...

Çalışıyorsun.

NANKÖR… 

Gündüz Akgül

02.06.2021

Gündüz AKGÜL

Emekli Cumhuriyet Savcısı

 

Sevgili Dostlar…

Karşıdevrimcilerin, şeriat hevelilerinin, emperyalizmin işbirlikçilerinin  ATATAÜRK’E karşı oldularını biliyoruz.

Ancak, Atatürkçülerin, aydınların ve laik Cumhuriyeti içselleştirenlerin,  son günlerde olumsuzluklarla dolayı gündemi tartışmaları gerekirken, Mustafa Kemal İle Atatürk’ün birbirlerini tamamlayan bir devrimcinin, dirayetli bir komutanın, 20 ve 21. yüzyıla damgasını vuran bir liderin adı ve soyadı olduğunun bilincinde olmayarak, Mustafa Kemal mi? Atatürk mü? tartışmasını gündemin ilk sırasına taşımaları, Mustafa Kemal Atatürk karşıtlarının ekmeğine yağ sürdüklerini fark etmiyorlar mı? 

Evet, “NEDEN ATATÜRK DİYEMİYORLAR?” başlıklı ve 01.01.2013 tarihli yazımı gündem nedeni ile tekrar bilgilerinize sunmak istedim.

Sevgiyle 24.09.2020 G.A.


NEDEN ATATÜRK DİYEMİYORLAR?...

Yıl 1919, emperyalist ülkeler yurdumuzun bir bölümünü işgal etmiş, tümünü bölüşmek için planlar yapıyorlardı.

Padişah ve şürekâsı (yandaşları) kendi geleceklerini garantiye almak için emperyalistlerle anlaşmak isterken, yurtseverlerin ise içi kan ağlıyor ve mutlaka bir şeyler yapmak gerektiği ateşiyle yanıyorlardı. 

Bu ateşi yakacak bir lidere gerksinim vardı.

O lider, Trablusgarpta adı simge haline gelen Binbaşı, Çannakale geçilmez destanını yazdıran, Seddülbahirde, Anafartalar da, arıburnun da, coknbayırın da adeta devleşen Yarbay, Mustafa Kemal Bey’den başkası değildi.

Mustafa Kemal, savaşlarda gösterdiği başarılar nedeniyle 6 Mart 1917 tarihinde Tümgeneralliğe yükselmiş, bu rutbede iken 9.Ordu Müfettişliği göreviyle 19 Mayıs 1919 da Samsun’da bir güneş gibi doğarak Kurtuluş Savaşını başlatmıştır.

Padişah, emperyalist işgalcilerin etkisiyle hemen İstanbul’a dönmesini isteyince, tasarladığı kurtuluş rüyasını gerçekleştirmek için İstanbul’a dönmemiş, 8 Temmuz 1919 tarihinde çok sevdiği ordudan istifa ederek güvendiği Türk ulusu ile bütünleşerek yoluna devam etmiştir. (11.Mayıs 1920 tarihinde hakkında verilen idam kararı, 24.Mayıs 1920 tarihinde Padişah tarafından onaylanarak resmen askerliğine son verilmiştir.)

Kurtuluş savaşında, ülkesinin kurtuluşu için canını vermeye hazır Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Sünni, Alevi herkes Musatfa Kemal’in arkasında yer aldı.

Binbir zorluk ve binlerce şehit kanı pahasına devam eden kurtuluş savaşı, 9 Eylül 1922 tarihinde düşmanın İzmir’de denize dökülmesi utkusu (zafer) ile son buldu.

TBMM 19 Eylül 1921 tarihinde oybirliği ile Mustafa Kemal’e Mareşal ve Gazi unvanı verdi.

Kısaca özetlediğim bu başarılara imza atan Mustafa Kemal’i benimseyenler, ATATÜRK’ü neden içlerine sindiremiyorlar?

Neden ATATÜRK diyemiyorlar?

Yazının başlığını oluşturan bu soruyu, nedenlerini belirterek yanıtlamaya çalışacağım. 

Çünkü ATATÜRK, uzun soluklu bir çalışma sonunda, kurtuluş kadar önemli olan ve devrimlerin gerçekleştirildiği kuruluş aşamasının eseridir. 

Bu aşamada;

-Saltanat kaldırıldı.

-Ankara Başkent yapıldı.

-En önemli devrim olan Cumhuriyet ilan edildi.

-Halifelik sonlandırıldı.

-Eğitim Birliği Yasası kabul edildi.

-Şer’iye Mahkemeleri kaldırıldı.

-Tekke ve Türbeler kapatıldı, tarikatlar yasaklandı.

-Şapka devrimi gerçekleştirildi.

-Uluslararası Saat ve Takvim kabul edildi.

-Laiklik ilkesi Anayasaya girdi.

-Türk alfabesi ve latin rakamları kabul edildi.

-Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi.

-Türk Tarih ve Dil Kurumu kuruldu.

-Halk Evleri açıldı.

-Ezanın Türkçe okunması kararlaştırıldı ve okutuldu.

-“En Hakiki Mürşit İlimdir” denilerek, us (akıl) ve bilime önem verildi.

-21 Haziran 1934 tarihinde Soyadı Yasası çıkarıldı.

-24 Kasım 1934 günü TBMM oy birliği ile Mustafa Kemal’e anasının ak sütü gibi hak ettiği ATATÜRK soyadını verildi.

-Tüm bu devrimler, Ümmetten –Ulusa, Hilafetten – Demokratik ve Laik rejime, Tebaadan- Yurttaşa, Cemaatten- Topluma, Seçkin sınıftan – Bizzat halkın iradesine geçmemizi ve karanlıktan aydınlığa çıkmamızı sağladı.  

Sanırım, bu açıklamalardan sonra ATATÜRK’ü neden sindiremedikleri ve neden ATATÜRK demedikleri konusunda başka bir açıklama yapmama gerek kalmadı. 

Kurtuluş savaşı destanını azda olsa inceleyenler, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele’nin, ATATAÜRK’ün silah arkadaşları ve Kurtuluş Savaşının birer kahramanları olduklarını göreceklerdir.

Devrimlerin gerçekleştirildiği kuruluş aşamasında ne yazık ki Kurtuluş Savaşının bu kahramanlarından İsmet İnönü hariç, diğerleri devrimlerde Büyük Önder ATATÜRK’e ayak uydurmadıkları gibi askerliğe dönmeyip TBMM de siyaset yapanlarda, devrimlerin gerçekleşmesinde daima karşı duruş sergileştirmişlerdir. 

Bu devrimlerin hangi koşullarda gerçekleşrildiğini, kimlerin karşı durduğunu ve bu gün ATATÜRK’ü telafuz etmeyenlerin, karşı duranların geleneğinden geldiğini tarih baba çok açık olarak altın sahifelerine kaydetmiştir.

Meraklılar gerçekleri oradan okuyabilirler.

Güzel yurdumuzu işgalden kurtaran ve kurtuluşu devrimlerle taçlandıran ATATÜRK ve silah arkadaşları ile aziz şehitlerimizin anıları önünde saygı ile eğiliyorum. 

Ne mutlu Atatürkçüyüm diyenlere ve ATATÜRK ile gurur duyanlara. 

Sevgili Dostlar, 

Yeni yıla ATATÜRK aydınlanması ile girmek istedim.

Savaşsız, mutlu, sağlıklı ve aydınlık dolu yeni yıl dileklerimle. 

Gündüz Akgül

01.01.2013

Gündüz AKGÜL

Emekli Cumhuriyet Savcısı

 

Adaletin İzinde Bir Ömür
Büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarının kazandıkları destansı Kurtuluş Savaşından sonra başlatılan kuruluş aşamasında, laik Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, hukukun üstünlüğü sağlanmış, ardı sıra tüm devrimler gerçekleştirerek Kurtuluş Savaşı ve laik Cumhuriyet taçlandırıldı.

Devrimler ve yükseliş büyük önderin ölümüne kadar hız kaybetmeden devam etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti uygar dünya ülkeleri arasında layık olduğu yeri almıştı.

Atatürk’ün ölümünden sonra devam eden tek parti döneminde herkes (sağ, sol, muhafazakâr) oradaydı ve devrimler, Köy Enstitülerinin aydınlığı dışında durağan döneme girdi.

Çok Partili döneme 1946 yılında geçildiyse de, sağı temsil eden Demokrat Parti (DP) 1950 seçimlerinde tek başına iktidara geldi. 

O günden bu güne kadar solu temsil eden CHP çeşitli tarihlerde toplam 9 yıl 6 ay 2 gün koalisyon ortağı olarak iktidar olabilmiştir.

Geride kalan 70 yıl değişik sağ partiler bazen tek başına, bazen de koalisyon ortağı olarak iktidar olmuşlardır.

14 Mayıs 1950 yılında başlayan sağ iktidarlarda devrimler geri sayıma başlamış, her gelen sağ iktidar oy uğruna devrimlerden ödün vermekte sakınca görmemiştir.

Bu devrimlerin içinde en çok geriletilen de, laiklik ve eğitim birliği olmuştur.

Ne yazık ki sağ iktidarlar devrimlerden ödün verirken, Cumhuriyet, Atatürk ilke ve devrimlerinden yana olduğunu savlayan bir şey olmaz öngörüsüzlüğü ile zamanında devrimlere sahip çıkmamışlardır.

Sahip çıkan gerçek devrimciler ve Kemalistlerin mücadelesi de yaşamlarına mal olmuştur.

Örneğin, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Turan Dursun, Necip Hablemitoğlu. 

Herkes tarafından bilinenleri neden yazdığımı sorduğunuzu duyar gibi oluyorum.

Yazmanın nedeni, çok yakından tanıdığım, kendisiyle çalışma onurunu yaşadığım ve 60 yıldır yaşamını adalete, hukukun üstünlüğüne, laik cumhuriyetin korunmasına adamış büyük öngörü sahibi, eski Adalet Bakanı Sayın Seyfi Oktay’ın bu mücadelesini, kendisiyle yaptığı uzun söyleşi sonunda “ADALETİN İZİNDE SEYFİ OKTAY” adıyla kitaplaştıran Sayın Necdet Saraç’ın kitabını okumam ve bunu okumayanlara bildirmektir.

Sayın Seyfi Oktay 1960 yılında başladığı mücadeleyi bu göne kadar hiç ara vermeden devam ettirmiş, Türkiye’nin bu gün geldiği durumu, yıllar önce büyük bir öngörü ile her platformda dile getirmiştir.

Adalet Bakanlığı döneminde, üst düzey bürokrat olarak kendisiyle çalışmanın onuru yaşamaktayım. O yıllarda Bağımsız yargı, yargıçların özlük hakları, kişi hak ve özgürlükleri, hukuk reformu hakkında mücadelesine bire bir tanığım.

Laik Cumhuriyet sevdalılarının, Kemalistlerin, hukukun üstünlüğünden yana olanların, yargı bağımsızlığını içselleştirenlerin mutlaka bu kitabı alıp okumaları gerekmektedir.

Bu nedenle kitap hakkında geniş bilgi vermek yerine, önermeyi uygun gördüm.

Sayın Seyfi Oktay’ın mücadelesinde ki mangal yüreğine, emeğine, bu mücadeleyi kitaplaştıran Sayın Necdet Saraç’ın emeğine sağlık. 


19.08.2020

Gündüz AKGÜL

Emekli Cumhuriyet Savcısı 

O, Olmasaydı…
O olmasaydı,
Tarihimize altın harflerle yazılan,
Geçilmeyen Çanakkale…
Anafartalar…
Conkbayırı…
Arıburnu…
Dumlupınar…
Sakarya…
Destansı Kurtuluş Savaşı…
9 Eylül…
Tapu senedimiz Lozan…
Bu gün yurt dediğimiz Anadolu ve Trakya’mız…
Göklerde dalgalanan ay yıldızlı bayrağımız…
Okurken gururlandığımız İstiklal Marşımız…
Tam bağımsızlığımız…
Olmayacaktı.
O, olmasaydı,
Bilime…
Çağdaş uygarlığa…
Kuldan, bireye… 
Ümmetten, Ulus’a…
Hilafetten, demokratik laik rejime…
Tebaadan, yurttaşa…
Cemaatten, topluma…
Geçmemiş olacaktık.

O, olmasaydı,
Kadın, erkek eşitliğini sağlaNmayacak…  
Uygar dünya ülkeleri arasında onurlu yerimizi almamış olacaktık.
O,
Hurafelere…
Kafadan dolma temelsiz bilgilere…
Cahillere…
İnanmıyordu.

O, diyordu ki…
"Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin."

O, 
Harf devrimini…
Kılık kıyafet devrimini…
Hukuk devrimini…
Eğitim devrimi…
Gerçekleştirirken…
Kutsal dinimizin, din bilginlerince öğretilmesi için,
İmam Hatip okullarını…
Diyanet İşleri Başkanlığını…
Ve
İlahiyat Fakültesini…
Kurmayı birinci görev bilmişti.

O, olmasaydı,
Minarelerden, günde beş kez dinlediğimiz ezan sesi yerine…
Kiliseye çevrilen camilerimizden Çan sesleri duyulacaktı.
Irzımızı, namusumuzu, yurdumuzu, dinimizi emperyalistlerden kurtaran O’dur.
Sen, 
Tüm bunları görmezden gelerek…
Yaptıklarını yok saymaya…
Aydınlığını karartmaya…
Utanmadan, O’nu lanetlemeye…
Ve hakaret etmeye...
Çalışıyorsun.
Hala O’nun kim olduğunu anlamadıysan tanıtayım.
O, kurtarıcımız, kurucumuz, büyük devrimci, 20 ve 21. yüzyıla damgasını vuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Öğren, NANKÖR… 

Gündüz Akgül

Emekli Cumhuriyet Savcısı 

NOT: Sevgili Dostlar, bu yazı, büyük öndere hakaret ve sataşmaların olduğu dönemde 17.04.2018 tarihinde yazılmıştır. Günümüzde bu sataşmalar tavan yaptığından, birkaç eklemeyle güncelliğini yitirmediğinde yeniden yayınlanmaktadır.  26.07.2020

Sevgili Dostlar…- Gündüz Akgül
Bildiğiniz gibi uzun suredir rahatsızlığım nedeniyle ve Doktor önerisi üzerine bilgisayar kullanmadığım için yazamıyorum.
Ancak son birkaç gündür başımıza bela olan Korana Virüsü nedeniyle işinden geri kalan, maddi olanakları kısıtlı olan ve dışarı çıkması yasaklanan 65 ve üstü yaş guruplarına yardım amacıyla Ankara ve İstanbul Büyük Şehir Belediyeleri (BŞB) bir bağış kampanyası başlatmıştı.
Ayni zamanda Cumhurbaşkanı da bir bağış kampanyası başlattı.
İçişleri Bakanı BŞB Başkanlarının açtıkları bağış kampanyalarının yasal olmadığını belirterek Valilere bir genelge gönderdi ve BŞB bankalardaki bağış kampanyası hesapları bloke edildi.
İçişleri Bakanının bu genelgesinin yasal olup olmadığı konusunda yurttaşları bilgilendirmek görevi de hukukçulara düşmektedir.
Bu konuda birçok hukukçu görüşlerini belirtmiş bulunmaktadır.
Bu nedenle, bende yıllarını hukuka adamış biri olarak yurttaşları bilgilendirmek amacıyla ilgili mevzuatı inceleme ve vardığım sonucu sizlerle paylaşmak gereğini duydum
İLGİLİ YASAL KAYNAKLAR:
1- 5393 SAYILI BELEDİYE YASASI
      “BELEDİYENİN YETKİLERİ VE İMTİYAZLARI” başlıklı 15 maddesinin 1. Fıkrasının (i) bendi aynen şöyledir “i) Borç almak, bağış kabul etmek.”

2- BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE YASASI
“BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNİN GELİRLERİ” başlıklı 23 maddenin1. Fıkrasının (n) bendi aynen şöyledir. “n) Şartlı ve şartsız bağışlar.”
Yine ayni yasanın 28. maddesi “Belediye Kanunu ve diğer ilgili Kanunların bu kanuna aykırı olmayan hükümleri ilgisine göre büyükşehir ve ilçe belediyeleri hakkında da uygulanır.” demektedir. 
Görüldüğü gibi durum son derece açık ve nettir.
Bir hukukçu olarak İçişler Bakanlığının genelgesinin yasal olmadığını belirtiyorum.

Sizleri bilgilendirebildimse ne mutlu bana.
Koronasız sağlıklı günler dilerim.

01.04.2020
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Yeni Bir Yıla Girerken…
Her yeni yıl geldiğinde insanlar birbirlerine şans dileyerek yeni yılın kutlu olması dileklerinde bulunuyorlar.
Ne yazık ki son bir kaç yıldır bu dikeklerin hiç birisi gerçekleşmiyor, temenni olarak kalıyor.
Üç gün sonra yeni bir yıla giriyoruz.
Geride bırakacağımız 2019 yılını her yönüyle sıkıntı içinde tamamladık.
-Ekonomide dar boğaza girdik…
-Az sayıdaki bir grup zenginleşirken, yurttaşların büyük bir bölümü fakirleşti…
-Terör belasını bitiremedik, yine şehitler, yine anaların gözyaşı…
-Yanlış dış politika nedeniyle battığımız Suriye bataklığından çıkamadık…
-Bu yetmiyormuş gibi Libya bataklığına balıklama atlamak üzereyiz…
-Yıllarca milli irade diyenler, yapılan yerel seçimlerden sonra kaybedince, milli irade unutuldu, seçilen Belediye Başkanlarının çalışmaları engellenirken, o yörede yaşayan yurttaşları da cezalandırmakta sakınca görülmedi…
-Yaratılan korku imparatorluğu nedeniyle yurttaşlar haklarını aramaktan korkuyor, arayanlarda şiddetle karşılaşıyor…
-90 Yıllık laik Cumhuriyetin tüm kazanımları elden çıkarılması yetmiyormuş gibi, yılın son aylarında Cumhuriyeti dönüştürme çabalarına hız verildi…
-T.C. Anayasasının 2. maddesi “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal hukuk Devletidir”  emredici hükmü çiğnenerek, din devlet yönetiminin merkezine yerleştirmeye çalışılıyor…
T. C. Anayasasının 7.(Yasama), 8. (Yürütme), 9. (Yargı) maddeleri, hukuk üstünlüğünün olmazsa olmazı olan güçler ayrılığını tarif ederken, bu güçlerin tek elde toplandığı görülüyor…
-Tarafsız ve işin uzmanı bilim insanları, çılgın proje diye adlandırılan kanal İstanbul projesinin İstanbul’un felaketi olacağını açıklarken, bu projede ısrar edilerek yandaş medyanın gayretiyle gündemin başına oturtularak gerçek gündemlerin üstünün örtülmesinde ne yazık ki başarılı oldular…
Geride bırakacağımız yılın olumsuzlukları bir yazıya sığmayacak kadar çok olduğundan, burada son vererek yeni yılda beklentilerime geçmek istiyorum.
Yeni Yılda,
-Tüm etkili ve yetkililerin, akıllarını hislerinin önüne almalarını…
-Terör belasının bitirilmesi için, güvenlik önlemlerinin devamıyla beraber, tüm dünya ülkelerinin uyguladığı çözüm önerilerinin incelenerek bunlardan yararlanılmasını…
-Ekonominin düzelmesi için her birimde tasarrufa gereken önemin verilmesini…
-Yetkililerin konuşmalarında ve eylemlerinde ayrıştırıcı dil ve hareket yerine birleştirici dil ve hareket tarzını seçmelerini…
-Herkesin, (tekrar herkesin) bu ülke hepimizin, gidecek başka bir ülkemizin olmadığının bilinciyle hareket etmelerini ve kucaklayıcı olmalarını…
-En önemlisi,  56 Müslüman ülkede uygarlıkta rol model olan büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün laik Cumhuriyetinin temel ilkeleriyle oynamanın kimseye fayda getirmeyeceğinin bilincine varılmasını…

ÖNERİLERİMLE…
Yeni yılın tüm yurttaşlara huzur, mutluluk ve sağlık getirmesini diliyor ve yeni yıllarını yürekten kutluyorum.

Gündüz Akgül

28.12.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Ziraat Bankası Ve İktidarlarla İlişkisi
Bu günlerde Simit Sarayını kurtarmak için açacağı kredi ile gündeme gelen Ziraat Bankası her dönemde iktidarların her dediğini yapan bir kurum olarak bilinmektedir.
Simit Sarayı nedeniyle gündeme oturan Ziraat Bankası ve iktidar ilişkisini açıklayan ve meslek yaşamıma yön veren bir anıyı okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
1967 yılı Mart ayı sonunda Askerden terhis olunca, Yargıçlık stajı için Adalet Bakanlığına başvurarak sıraya girdim. (O dönemde sınav yoktu, dereceye göre sıra ile alınırdı)
Evli ve iki çocuk sahibi olduğum için sıra gelene kadar bir iş bulmak zorundaydım. İş için Ziraat Bankası Genel Müdürlüğüne başvurdum. 05.05.1967 tarihinde beni çağırdılar “Kooperatifler Müdürlüğü Hukuk Servisine atandın git işe başla” dediler.
İşe başladıktan iki ay sonra staj sıram geldi. Ancak Bankadan aldığım maaş o dönemde neredeyse mesleğe başlayan bir Yargıcın maaşına denk geldiği için staj sıramı iptal ederek Bankada Müfettiş olmaya karar verdim.
Ancak siyasi bir olay yaşamımı değiştirdi. Bankadan ayrılarak çok sevdiğim mesleğime dönmek için yeniden staj sırasına girdim. Ancak bu kez sıra gelene kadar iki yıl beklemek zorunda kaldım.
Siyasi olay şu:
Bir İlçenin Tarım Kredi Kooperatif Müdürü, İlçenin Adalet Partisi kongresine katılmış ve kâtip olarak kongre divanında yer almıştı. Yapılan şikâyet üzerine müfettiş gidip soruşturma yapmış ve kapsamlı bir rapor düzenlemişti. Bu rapor, incelemek ve müdürler toplantısında raporte etmek üzere bana verildi. Çok titiz bir incelemeden sonra raporu müdürler komisyonunda raporte ettim. Bu komisyon 9 müdür yardımcısı, ikinci müdür ve müdürden oluşuyordu. O dönem, AP’nin en güçlü olduğu ve partizanlığın en üst düzeyde uygulandığı, İktisadi Devlet Teşekkülü olan Ziraat Bankasının da bundan nasibini aldığı bir dönemdi.
Müfettişin hazırladığı rapora göre, siyasetle uğraşan Kooperatif Müdürünün, Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK) Hizmetliler Yönetmeliğine aykırı davrandığı ve şu anda anımsamadığım disiplin cezası ile cezalandırılması gerektiği belirtiliyordu. Müfettişin doğru olan bu görüşü gibi dosyayı raporte ettim. Oy kullanma sırası gelince, servis müdür yardımcımız D. G. ile Siyasal Bilgiler mezunu, sevecen ve kişilikli biri olan ikinci müdürümüz C. A. müfettiş raporunda istenen cezanın verilmesi yönünde oy kullandılar. Bunun üzerine müdür İ. Bey, “arkadaşlar bu cezanın verilmesi yönünde oy kullananlar bir daha düşünsün” dedi. Ancak her ikisi de oylarında ısrar edince, ikiye karşı dokuz oyla sicile geçen ve memurun suçuna uygun disiplin cezasından daha hafif bir ceza yönünde oy kullandılar.
Ben dosyayı alarak odama geçtim. Durumu TKK’nin bağlı olduğu Ziraat Bankası şube Müdürlüğüne bildiren ve disiplin cezasının adı geçenin siciline işlenerek bildirilmesini isteyen bir buçuk sayfalık yazımı yazdım. Normalde bu yazı servis şefi tarafında parafe, servis Müdür Yardımcısı ve İkinci Müdür tarafından imzalanması gerekirken, şefin parafından sonra, verilen disiplin cezası yönünde oy kullanan Müdür Yardımcısı ve İkinci Müdür de yazıyı imzalamayıp paraf attılar, Kooperatifler Müdürü ile servisimizden sorumlu Genel Müdür Yardımcısı yazıyı imzalamak zorunda kaldılar. İmzalanan yazının işlemlerini yaparak postaya verilmek üzere ilgili evrak servisine verdim.
O dönemde çift meclis vardı. Bu durumu izleyen AP senatörleri Genel Müdürlüğü abluka altına alarak, yazının derhal PTT den geri alınmasını, verilen disiplin cezasının geri alınarak memurun uyarılması ile yetinilmesini (Uyarma memurun siciline geçmiyor) istemişler.
Ne yazık ki yazı PTT den geri alınarak tekrar Müdürler Komisyonuna tarafımdan sunuldu. Müfettiş raporu gibi oy kullanan servis Müdür Muavinimiz ve ikinci Müdür oylarında ısrar ettiler diğer dokuz kişi Senatörlerin arzuladıkları gibi uyarılma cezası yönünde oy kullandılar.
Mizacım gereği haksızlığa son derece tepki gösteren biri olarak servise çok bozuk bir halde gitmiş olacağım ki, şefim Abdullah Bey beni görünce “ne oldu” dedi. Bende bir şey yok bana iki saatlik izin belgesi imzala dedim. Daha komisyonda iken, ilerde yetkili biri olduğumda bu tür bir baskıyı kabul etmeyeceğimi, kabul etmeyenlerin de burada yükselme olanaklarının bulunmadığını düşünerek, tekrar staja başlamaya karar verdim.
İki saat izin alınca doğru Adalet Bakanlığına gittim ve yeniden staj sırasına girdim. (Daha önce verdiğim evraklarımdan Sağlık raporunu ve sabıka kaydını yeniledim diğer evraklarım geçerliliğini koruyordu)
İkinci kez sıraya girmek,  terhisimden itibaren tam 27 ay sonra bana sıra gelmesine neden olacak ve emsallerimden iki yıl geride kalacaktım.
Artık Bankadan iyice soğumuştum. Bir an önce asıl hukuk mesleğime başlamak arzusundaydım. Bu uzun bekleyişten sonra, nihayet 1969 yılı Haziran ayında ikinci staj sıram geldi. Bu kez çalıştığım Bankadan muvafakat isteniyordu. Bu belgeyi değerli ikinci Müdürümüz C. A. imzalayacaktı. Fakat bir türlü imzalamıyordu. Bir gün beni çağırdı “senden çok memnunuz Bankadan ayrılma namus sözü en kısa sürede seni layık olduğun yere getireceğiz” dedi. Ben staja başlamak istiyorum dedikçe o kalmam için ısrar ediyordu.
Baktım ki olmuyor belgeyi imzalamayıp beni ikna etmeye çalışıyor. Yukarda ki siyasi baskıyı anlattım. Kendisinin bu olayda büyük bir kişilik sergilediğini, kişilikli insanların burada pek yükselme şansının bulunmadığını, bu nedenle bana bir babalık yapıp yazıyı imzalamasını rica ettim.
Bu anlatım tarzım kendisine mantıklı gelmiş olacak ki hemen ilgili personeli çağırdı ve “Gündüz beyin yazısını getirin” emrini verdi. Böylece Staja başlamak üzere, Banka ile ilişkimi 28.Haziran.1969 tarihinde kestim.
Sevgili dostlar bu olayda gösteriyor ki hangi iktidar olursa olsun, devlet kurumlarını istediği şekilde yönlendirmeye ve orasını kendi çiftliği gibi görmeye hevesli ve kararlıdır.
İşte böyle…

Gündüz Akgül

18.12.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

İtirazım var...- Gündüz Akgül
Günlük yaşamımızda o kadar anormal ve can sıkıcı olaylarla karşılamaya başladık ki itiraz etmemek olası değildir...
-İnsanların birbirlerine tahammül etmemelerine ve sürekli sorun çıkarmalarına itirazım var.
-Din, dil, ırk, mezhep farklılığı nedeniyle başkasının yaşamına karışanlara itirazım var...
-Eğitimcilerin nasıl kaliteli eğitim veririm diye çaba harcamaları yerine, üstüne görev olmayan konularda ahkam kesmesine itirazım var...
-Kamu alanında nasıl davranılacağı ve hangi kıyafetle gidileceği yasalarla belirlenen ortak bir alan olmasına karşın, yasaların arkasından dolanarak çeşitli bahanelerle buna uyulmamasına, dolayısıyla devlet memurlarının görevleri sırasında gençlere örnek olacak şekilde giyim ve kuşamlarına dikkat etmeleri gerekirken, saç, sakal birbirine karışmış, kravatsız, türbanlı bir şekilde görev yapmalarına itirazım var...
-Siyasette ayrıştırıcı ve kırıcı bir dil kullanılmasına itirazım var...
-Ben merkezli siyaset yapılmasına, ben yoksam partide yoktur diyen ilkesizlere itirazım var...
-Adam kayırmaya, liyakate önem vermeyerek mevki dağıtmaya, parti, dernek cemaat ayırımı olmaksızın, körü körüne yandaş olmaya itirazım var...
-İnsan olmak varken, insan gibi davranmayanlara itirazım var...
-Doğaya, milli değerlere sahip çıkmayanlara itirazım var...
-Kadın cinayetlerine, tacizlere, yolsuzluğa itirazım var...
-En önemlisi Türkiye Cumhuriyetinin kurucu felsefesine, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ilke ve devrimlerine sahip çıkmayanlara itirazım var...
Şimdilik benden bu kadar...
Söylediklerime sizin itirazınız var mı? 

06.12.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Af Et Bizi Ata’m…
Osmanlı İmparatorluğunun bir paşası olarak parlak geleceğini elinin tersi ile itip, emperyalistlerce kuşatılan ülkeni kurtarmak için 19 Mayıs 1919 da Samsun’da bir güneş gibi doğarak ülkenin kurtuluşunu başlattığın zaman, sen bize, bizde sana inanmış ve önderliğinde canımız pahasına kurtuluşu gerçekleştirmiştik.
Kuruluş aşamasında yine yanındaydık…
Devrimleri ardı sıra gerçekleştirdiğinde seninle coşmuş, seninle uygarlığı yakalamış ve çocuklar gibi şendik.
Sen gittikten sonra her şey değişmeye başladı Ata’m.
11 Kasım 1938 tarihinde (Köy Enstitülerin aydınlık çağı hariç) devrimlerin açısından durağan döneme girdik.
14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle devrimlerinin gerileme devri başladı, hala hızını arttırarak devam ediyor.
Karşı devrimciler gerçekleştirdiklerini sindiremediler ve devrimlerini yok saymak ve eski düzene dönmek için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar.
Ama Cumhuriyetin temellerini o kadar sağlam atmıştık ki her seferinde kayaya çarpar gibi Cumhuriyetin sağlam duvarlarına tosladılar.
Kurduğun Cumhuriyet her gün değişik guruplar ve tarikatlar tarafından yıkılmaya çalışılırken biz görevimiz tam yapamadık Ata’m.
Zamanında önüne geçip durun ne yapıyorsunuz? Diyemedik.
Af et bizi Ata’m.
Oysa sen, 30 Ağustos 1925 Kastamonu Türk Ocağında yaptığın konuşmada, “Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat medeniyet tarikatıdır.” diye bize yol göstermiştin.
Bu gün tarikatlar ülkede cirit atıp, yönetim kademelerinde yer almak için büyük bir çalışma içindedirler.
Buna engel olamadık…
Af et bizi Ata’m.
Sana Ayyaş dediler sustuk.
Tiran dediler sustuk.
Heykellerini kırdılar, boyadılar sustuk.
Kamu kurum ve kuruluşlarından adını sildiler sustuk.
Atatürk döneminde hiç bir şey yapılmadı dediler, çıkıp yapılanları avazımız çıktığı kadar bağırarak anlatamadık sustuk.
Çocuklarımızın aydın geleceği olan laik Cumhuriyetine “90 yıllık reklam arası” dediler sustuk.
“Türkiye’nin 90 yıllık enkazını kaldırdık dediler” sustuk.
Biz sustukça, karşı devrimciler bu suskunluğumuzdan yararlanarak saldırıların dozunu arttırmaya başladılar.
Geldiğimiz noktada artık seni ve devrimlerini savunmak, nerede ise suç sayılıyor.
Af et biz Ata’m.
Yarın 81. ölüm yıl dönümünde huzuruna utanarak çıkıyoruz. 
Af et bizi Ata’m.
Ama size söz veriyoruz.
Bundan sonra artık susmayacağız.
Bu yapılanlar bizi gaflet (aymazlık) uykusundan uyandırdı. Eserlerine sonsuza dek sahip çıkacağız.
Çocuklarımızın aydın geleceğinin karartılmasına fırsat vermeyeceğiz
Sevgili Ata’m, şunu da bilmeni istiyorum.
Sen, 20 ve 21. yüzyıla damgasını vuran tek lidersin.
Tüm suskunluğumuza karşın ülkemizde ve dünya ülkelerinde hala o kadar çok hayranın ve devrimlerinin savunucusu var ki sana olan sevgimiz ve şükran borcumuz sayesinde bu sıkıntıyı da atlatacağız.
81. Ölüm yıl dönümünde seni büyük bir özlem, saygı ve şükranla anıyoruz.
Işıklar içinde uyu Ata’m.

Gündüz Akgül

09.11. 2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Gündüz Akgül - Beni Koruyunuz…
Ben kimim?
19 Mayıs 1919 da Samsun’da bir güneş gibi doğan büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün üstüne titrediği çocuğuyum.
Anam ANADOLU,
Doğum tarihim 29 Ekim 1923,
Adım LAİK CUMHURİYET.
Bu gün 96. Doğum yıldönümüm,
Atam bu günü sizlere bayram olarak armağan etmişti.
Yıllardır coşkuyla kutladığınız bayramınızı, coşkuyla kutlamayı yoktan nedenlerle engellenmeye çalışıyorlar.
Çünkü benim aydınlığımla kan uyuşmazlığı olanlar var.
Benden neden rahatsızlar, bilmenizi istiyorum.
Ben,
-Ülkede aydınlanmanın başlangıcıyım,
-Çocuklarınız ve torunlarınızın aydın geleceğiyim,
-Devrimlerin beşiğiyim,
-İlime ve bilime varılan yolun ilk köşe taşıyım,
-Yüce din duygusunun vicdanlarda yaşatılmasının güvencesiyim,
-Din, dil, ırk, cinsiyet ayırımı yapanların düşmanıyım,
-Kadınların birinci sınıf eşit yurttaş olmasının ödünsüz savunucusuyum,
-Bana güvenen ve beni içselleştiren tüm yurttaşlarımın koruyucu şemsiyesiyim,
-Yurtta barış, dünyada barışın temsilcisiyim.
-Sizi, Kulluktan-bireye, Ümmetten- ulusa, Cemaatten-topluma, taşımanın simgesiyim.
-Ata’mın dediği gibi, kimsesizlerin kimsesiyim.
-Daha sayamadığım onlarca niteliğim var.
İşte bu niteliklerimi içselleştirmişseniz…
Beni koruyunuz.
Bu görevinizi yapmazsanız, yarınlarda çocuklarınız ve torunlarınız, “Baba/dede, laik cumhuriyet yok edilmeye ve aydın geleceğimiz karartılmaya çalışılırken sen neredeydin?” sorusuna verebilecek bir yanıtınız olması için…
Beni koruyunuz.
Ben, ad olarak değişik Cumhuriyetlerle anılabilirim.
Ancak, bu Cumhuriyetlerde laiklik ilkem yoksa sadece adı Cumhuriyet olur.
Aydınlığımın, bilime önceliğimin,  demokrasiye kaynaklığımın olmazsa olmazı laiklik ilkemdir.
Bu ilkeme titizlikle ve kıskançla sahip çıkarak…
Beni koruyunuz.
Benim, ülkeyi bölmeye çalışan terörle, insanların yaşamına kast eden anarşiyle, yurttaşların özgürlüklerini kısıtlamayla, yasa dışı işlerle hiçbir bağlantım yoktur.
Onun için beni bu yasa dışı yollarla değil, Anayasada yer aldığım meşru varlığımla, yasal yoldan koruyunuz.
Ne demişti Ata’m;
“Benim en büyük eserim Cumhuriyettir.”
“Cumhuriyet fazilettir”
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”
Eğer aydınım, demokratım, Kemalist’im, laik Cumhuriyet sevdalısıyım diyorsanız, Ata’mın dediği gibi  “ilelebet payidar” olmam için…
Beni koruyunuz.
Artık açıkça, “Doksan yıllık reklam arası sona erdi” diyerek beni yok etmeye çalışıyorlar.
Atam beni reklam arası değil, ilelebet aydınlığınızın devamı için sizlere armağan etmişti.
Yukarıda söylediklerimi doğru buluyorsanız…
Beni koruyunuz.
Söylemesi benden, oturup bu dediklerimi düşünerek karar vermek sizden.
Çünkü ben, sizin için varım.
Son sözüm gençlere: Aydınlık geleceğinizin karartılmasını istemiyorsanız, tek seçeneğiniz beni korumaktır.  Ata’mın dediği gibi “muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.” 
Tüm Cumhuriyet sevdalılarının Cumhuriyet Bayramını kutluyorum.

29.Ekim.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

ÇOK ÖNEMLİ NOT: Doğu Anadolu’nun bir köyünde çiftçilik yapan bir ailenin çocuğu olarak, Cumhuriyetin kazanımı olan eşit yurttaşlık, özgürlük ve fırsat eşitliği, Eğitim Birliği Yasasının tanıdığı olanaklarla okuyan ben ve benim gibi milyonlarca Anadolu çocuğu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’e ve laik Cumhuriyete vefa borcumuz vardır. Ne yazık ki bu olanaklar bu gün için tam anlamı ile yok.

Büyük Devlet Adamı Atatürk’ten Anılar…
Büyük Devlet Adamı Atatürk’ten Anılar…

Büyük Devlet Adamı Atatürk’ten Anılar…

ATATÜRK’E HAKARET EDEN KÖYLÜ

Atatürk’e hakaretten sanık bir köylü hakkında soruşturma yapılıyordu. Durumu Atatürk’e arz ettiler:
“Mahkemeye veriyoruz, size küfür etmiş.”
Atatürk sordu:
“Ben ne yapmışım ona?” Dosyayı inceleyenler açıkladılar:
“Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan.” Bunu söyleyen milletvekiline Atatürk sorar:
“Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?”
“ Hayır...”
“Ben Trablus’tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şeydi. Köylü bana az küfür etmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!”
        (Bu anıyı Şükrü Kaya’dan Hikmet Feridun Es nakletmiştir.)

ATATÜRK’E HAKARET EDEN ÖĞRETMEN

“Bir öğretmen Atatürk aleyhinde kötü şiir yazmıştı. Kendisini hizmetten çıkarmışlardı. Öğretmen yeniden kadroya girmek için dört bir yana başvuruyordu. Bir gün Bakan’ın yanına gitti.
Ehliyetli de bir gençti.
Bakan:
 Oğlum, dedi, hakkınızda biz hiçbir şey yapamayız.
Niçin yapamazsınız?
Oğlum suçun Atatürk’ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz.
Öyleyse ben Atatürk’ün karşısına çıkacağım.
Hele biraz bekle! Çok inatçı imişsin. Bana bir hafta sonra yine gel.
Bakan bir akşam sofrada Atatürk’e meseleyi açtı:
Hani efendim, hakkınızda ağır bir hiciv yazan öğretmen vardı…
Evet
Af kanunundan faydalanarak yeniden öğretmen olmak istiyor.
Öğretmen yapılmasına yasal bir engel var mıdır?
Hayır, efendim!
O halde niçin bana soruyorsunuz?
İşlediği suç sizin hakkınızda…
Aşk olsun sana!.. . Beni şahsi dargınlığım için kamu emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.
(Falih Rıfkı Atay; Babanız Atatürk, sayfalar 120-121)

Sevgili Dostlar,
Bu gün sizlerle paylaştığım bu iki anı Atatürk’ün, yalnız asker olarak değil bir devlet adamı olma konusunda da hiç ama hiç kimse ile karşılaştırılmayacak kadar büyük olduğuna hak vereceksiniz.
Düşünüyorum da bu iki anıda geçenler, bu günkü yöneticilerden birine yapılsaydı acaba sonuç ne olurdu?
Yorumu size ait.

Gündüz Akgül

23.10.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Bizim Dönemimizde Yargıç Olma Ve Koşulları…
Bizim dönem, 27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbe sonrasında 1960 yılı Eylül ayında fakülteye başlayan dönemdir.
Dönemimizde Fakülteye kaydolabilmek için merkezi sınava henüz başlanmamıştı. Her fakülte alacağı öğrenci kontenjanı için sınavını kendisi yapıyordu.
Bizler, darbeden sonra ülkenin en önemli hukukçularının hazırladığı ve Kurucu Meclis tarafında kabul edilen 1961 Anayasasının özgürlükçü ortamında, fakültede Atatürk ilke ve devrimlerini özümseyerek okuduk.
Sadece İstanbul ve Ankara’da Hukuk Fakültesi vardı
Hukuk Fakültesi mezunu olmayanlar Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olamazlardı.
Dersliklerimiz, hocalarımız ve verdikleri hukuk eğitim harikaydı.
Dekanlarımız Hukuk Fakültesi hocaları arasından seçilirdi.
Yurt sorunumuz yoktu.
Ekonomik durumunun iyi olmadığını belge ile kanıtlayan her öğrenci Kredi ve Yurtlar Kurumundan, mezun olduktan iki yıl sonra ödemek üzere kredi alabiliyordu.
Dönemimizde askerliğini yapmayan Yargıçlık stajına başlayamazdı.
Staja başlamak için sınav değil, sıraya girmek söz konusuydu.
Torpille, adam kayırmayla, Cemaat veya tarikat mensubu olmayla, Yargıç adayı olunmazdı. Hak etmeyenlerin Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı adaylığını kazanmalarının alt yapısı oluşturan sözlü sınav (mülakat) denilen ucube sistem söz konusu değildi.
Pekiyi derece ile fakülteyi bitirenlerle ve Adalet Bakanlığından burs alanlar, sıra beklemeksizin hemen staja başlayabiliyorlardı.
İyi ve Orta derece ile mezun olanlar ise staj sırasına girerlerdi.
Orta dereceliler daima iyi derecelilerin sonunda sıra alabiliyorlardı.
Sonraki yıllarda mezun olan iyi dereceliler bile, önceki yılların sırada olan orta derecelilerin önüne geçmeleri kuralı olduğundan, neredeyse orta derece ile mezun olanların Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olma şansları yoktu.
Fakülte başarısı ve bu başarı sonucunda alınan derece sırayı belirler ve sıraya girmek için de, sabıkasızlık kaydı ve her bölgede görev yapabilecek kurul sağlık raporu yeterli tek koşuldu.
Dönemimizde meslek lisesi mezunlarına henüz Hukuk Fakültesine kayıt olanağı tanınmamıştı.
Terör ve kargaşa sıfırdı. Bu nedenle okumanın ve başarmanın dışında bir sorunumuz yoktu.
Her Yargıç ve Cumhuriyet Savcısının bir siyasi düşünce vardı.
Fakat siyasi düşüncesini görevine sokanların sayısı %1-2’yi geçmezdi.
Yurttaşlar güven içinde yaşadıklarından, böyle davranan Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı hakkında ilgili Kuruluna yakınmada bulunmaktan çekinmez ve mutlaka gereği yapılırdı.
İşte bu ortamda okuyup Yargıç ve Cumhuriyet Savcısı olanlar, ağabeylerinin yaptığı gibi yargıya güveni %80-85’ler çıkarmayı başarmışlardı.
Bu gün yargının geldiği durum, bizlerin içini acıtmaktadır.
Bu güne baktıkça eski günleri özlemle anıyorum.
Yargıç güvencesi sağlanmadıkça, yargı üzerinde siyası etki kaldırılmadıkça, tarikat ve cemaatlerin eli yargıdan çekilmedikçe, sadece Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarından kahramanlık beklemekle bu durum düzelmez.
Acilen;
1-Yargıç adaylarının belirlemesinde torpilin (ve yukarıda belirtiklerim diğer nedenlerin) kaynağı olan sözlü sınav derhal kaldırılmalı…
2-YARGI BAĞIMSIZLIĞI ve GÜÇLER AYRILIĞINI sağlayacak bir düzenleme hemen yapılmalı…
3-Yargı, her türlü etkinin dışında tutularak, Yargıç ve Cumhuriyet Savcıları vicdanları ile baş başa bırakılmalıdır.
4-Özetle yargı, yargıya bırakılmalıdır.
Diyorum.
Siz ne dersiniz?

Gündüz Akgül

16.10.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Atatürk Ve Cumhuriyet Savcıları…
Sevgili Dostlar,
Emekli bir Cumhuriyet Savcısı olarak 2001 yılından beri amatörce yazıyor ve yazılarımı siz dostlarımla paylaşıyorum.
Bu yazımda çok yurttaşın bilmediği büyük önderin Cumhuriyet Savcıları hakkında düşüncelerini sizlerle paylaşmak istiyorum.

1-SAVCILARA CUMHURİYET UNVANININ VERİLMESİ
Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından “Hukuk Reformu” yapmakla  görevlendirilen Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Savcılara verilen “Cumhuriyet Savcısı”  unvanının isim babasıdır.
Ata'nın huzurunda “Hukuk Reformu” için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt
çok tepki alır ve sıkıştırılır:
Neden sadece Savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı, Cumhuriyet Bakanı, Cumhuriyet Müsteşarı, Cumhuriyet Valisi, Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da…

Neden Cumhuriyet Savcısı?

Savcılara neden bu imtiyaz?
Atatürk, Bozkurt'a, “Ne diyorsun?” diye sorar.

Bozkurt'un cevabı çok net olur:

“Çünkü öyle zaman olur ki, Cumhuriyeti korumak için Başbakandan, Bakandan, Müsteşardan, Validen, Büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı'dır.”
Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. “Devam et Bozkurt” der.

Cumhuriyet Savcısının bu Cumhuriyeti korumak ve kollamak yetkisi hukuk reformuna ve Atatürk'ün yorumuna kadar uzanır.

2-CUMHURİYET SAVCILARINA DEVRİMLERİ KORUMA GÖREVİ VERİLMESİ
Tüm yurttaşlar büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabesinde en büyük devrim olan Cumhuriyeti koruma görevini gençlere verdiğini bilmektedir.
Ancak çok yurttaş devrimleri koruma görevinin de Cumhuriyet Savcılarına da verildiğini bilmemektedir.
Cumhuriyet Savcılarına verilen bu görevi, Büyük önderin 09 Ekim 1925 tarihinde Cumhuriyet Savcılarına sesleniş konuşmasında görüyoruz.
Bu konuşmadan Cumhuriyet Savcılarına verilen görevi birkaç paragrafla bilginize sunmak istiyorum.
“Her uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türk Cumhuriyeti Adliyesinde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere tanırım. Devrim Savcılarının, kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın uluslara yaşama ve yükselme yeteneğini veren en son ve en uygar ilkelerinin bir ifadesi ve Türk Ulusunun büyük fedakârlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelesinin eseridir. Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla, ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibariyle de Türk Ulusunun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri, ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Savcılarımızın, devrimin gerekleri etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmalarını, asıl görevlerinden sayarım. 
Düzen ve işleyiş, halk cumhuriyetlerinde, ulusal egemenlik ve ulusal çıkarlar gibi en yüksek yetkinin bir gereğidir. En son hukuk kurallarına dayanan bu gerçekleri, Türkiye Cumhuriyeti Savcılarının, bir an için bile gözden uzak tutacaklarına ihtimal vermem. Yasalarımızın uygulanmasında, bu yönlerin önemle ve mutlaka dikkate alınmasını talep ederim.
Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz bir birey yoktur. Cumhuriyet, böyle bir kavramı asla kabul edemez. İnsan hakları, yasalarımızın güvencesi altındadır. En güçsüz ve en kimsesizlerin yardımcısı devlet ve onun kamu hukuku temsilcileri olan Cumhuriyet Savcılarıdır. Kendilerini kimsesiz görenlerin, yanlarında her an haklarını aramakla görevli Cumhuriyet Savcıları bulunduğunu asla unutmamaları ve bundan emin olmaları gerekir. Zayıf ama haklı olanların en güçlü durumda olmaları, adliyemizin en belirgin özelliği ve ülküsüdür. Cumhuriyet Adliyesinin yükselmesini bir onur meselesi saydıklarından hiç kuşku duymadığım çalışma arkadaşlarıma bu onurlu görev alanında mutlak ve muhakkak olan başarılarını coşkuyla dilerim efendim.”
Mustafa Kemal Atatürk.

Değerli dostlar.
Büyük önderin Cumhuriyet Savcılarına verdiği bu görevi, 32 yıllık kamuda ki hizmet süremin 28 yıllını Cumhuriyet Savcılığı görevinde geçirirken, laik Cumhuriyet, Atatürk ilke ve devrimlerini içselleştirmiş biri olarak eksizsiz yerine getirdiğimi düşünüyor ve bunun huzurunu yaşıyorum.
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyeti koruma görevini verdiği gençlik ile devrimleri koruma görevi verdiği Cumhuriyet Savcılarının bu görevlerini tam yapım yapmadıklarının yorumunu da siz dostlarıma bırakıyorum.

Gündüz Akgül

07.10.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Yargı reformu nasıl olmalıdır?
Gündemin ilk sırasına oturan yargı reformu paketini incelemedim.
Tüm bilgim yazılı ve görsel medyada dile getirilenlerle sınırlı.
17 yıllık iktidarı döneminde Yargıya güveni %80’lerden %30’lara indirmeye neden olan AKP ve devamında Cumhurbaşkanlığı siteminden herkesin kabul edebileceği olumlu bir yargı reformu çıkacağına inanmayanlardanım.
Yıllarını yargıda geçiren biri olarak yargı reformunun nasıl olması gerektiğini kendi görüşümle okuyucularımın bilgisine sunmak istiyorum.
A-Hâkimler Savcılar Kurulu (HSK)
1-Hâkimler ve Savcılar Kurulu yeniden yapılandırılmalıdır.
2-Kurul Başkanlığından Adalet Bakanı, üyeliğinden Müsteşar çıkarılmalıdır.
3-Kurul üyelerinin seçimi siyasi kimliği olanlarca değil eskiden olduğu gibi Yüksek Yargıya bırakılmalıdır.
4-Kurulun, Adalet Bakanlığı vesayetinden kurtulması için ayrı bir bütçesi ve sekretaryası olmalıdır.
B-Yüksek Mahkemeler (Yargıtay Danıştay)
1-Yüksek Mahkeme üyeleri bağımsız HSK tarafından seçilmelidir.
2-Yüksek Mahkemeler her türlü siyasi etkinin dışında tutulmalıdır.
C- Yargıçlar ve Cumhuriyet Savcıları
1-Uzun yıllar siyasi partilerde görev yapmış olanların, tarafsızlık ilkesi gereği Yargıçlık ve Cumhuriyet Savcılığına atanmaları yapılmamalıdır.
2-Yargıçlara ve Cumhuriyet Savcılarına bulundukları bölgelerde belli süreler için (soruşturma geçirenler hariç) atanmama güvencesi getirilmelidir.
3-Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarının özlük hakları mesleklerinin gereklerine göre düzeltilmeli, vicdanı ile cüzdanı arasında bırakılmamalıdır.
4-Yargıç ve Cumhuriyet Savcı adayları için mülakat sınavı kaldırılmalıdır.
D- Genel olarak
1-Anayasada belirtilen güçler (Yasama, Yürütme, Yargı) ayrılığı ilkesi ödünsüz uygulanmalıdır.
2-Güçler ayrılığı ilkesi gereği, yargının bağımsızlığı mutlaka sağlanmalıdır.
3-Tutuklama, mutlaka somut kanıtlara dayandırılmalı ve kaçma şüphesi olanlar için uygulanmalıdır.
4-Tutuklama süreleri infaza dönüştürülmeden kısa tutulmalıdır.
5-“Geciken adalet, adalet değildir” ilkesi gereği tüm davaların erken sürede bitilmesine önem verilmelidir ve bu konuda gereken yasal düzenlemeler yapılmalıdır..
6-Yargıda torpil, adam kayırma uygulamasına son verilmelidir.
7-Şüphe edilmeyecek şekilde yargı adaletinin sağlanması için, iftira ve adaletsizliği beraberinde getiren ucube gizli tanık kurumu kaldırılmalıdır.
Bunlar ve daha da yazılacak başka sorunları giderecek bir yargı reformu yapılmadıkça, yıllarca yargıdan yakınmalar, hak kayıpları, adaletsizlikler devam edip gidecektir.

Gündüz Akgül 


30.09.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı 

Diyanet ne yapmak istiyor?
Yıl 1919 ülke emperyalistlerin işgali altındadır.
Mustafa Kemal Paşa gelecekteki parlak geleceğini düşünmeden Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşını başlatmak istemektedir.
Emperyalistlerin isteği üzerine, Mustafa Kemal, Samsun'da çıkan Rum ve Türk halkı arasındaki çatışmaları engellemek için Osmanlı Hükümeti tarafından 9. Ordunun da müfettişliği görevi ile görevlendirilmiş, bu amaçla 19 Mayıs 1919 Samsun’a gitmiştir.
Samsun’a çıkan Mustafa Kemal verilen görevi yapmak yerine, kurtuluş için hazırlıklar yapmak ve yurtsever ordu komutanları ile bağlantı kurmak, Türk Ulusunu kurtuluşa hazırlamak istemektedir.
Emperyalistlerin yakınmaları (şikâyetleri) üzerine, Harbiye Nezareti, Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırmıştır. Mustafa Kemal İstanbul’a dönmeyi reddedince, İstanbul Hükümeti 8-9 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa’nın görevine resmen son vermiştir. Aynı dakikada Mustafa Kemal Paşa askerlik görevinden istifa ederek sine-i millete dönmüş...
Ve
Kurtuluş Savaşına sivil olarak devam etmişti.
Padişahlık, Mustafa Kemal ve yurtsever Kuvayi Milliye’ye   (Milli Güçler) destek olmak yerine, Vatan haini Mustafa Sabri’nin 11 Nisan 1920 tarihinde kaleme aldığı ölüm fetvasını, Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi imzalamayarak istifa eder, yerine Dürrizade Abdullah Efendi bulunur ve fetva onun tarafından verilir.
Bu fetvaya dayanılarak Osmanlı Divanı Harp tarafından Mustafa Kemal ve kader arkadaşlarını yokluklarında 11 Mayıs 1920 tarihinde ölüm cezası ile cezalandırır.
Bu karar,   Osmanlı padişahı Vahdettin tarafından 24 Mayıs 1920 de onaylanır.
Boynunda ölüm fermanı olmasına karşın, Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşını başlatmaktan vazgeçmez.
O sırada çok önemli bir gelişme olur.
Yurtsever Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi (Rıfat Börekçi),   Anadolu’daki 153 müftüye, müderris ve ulemasına imzaladığı  "Anadolu Fetvası" olarak da bilinen Fetvayı kaleme alarak milli mücadeleye destek verir.
Yurtsever Börekçi, bununla da kalmaz, kendisi ve eşinin cenaze masrafı olarak biriktirdiği 1200 Lirayı da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının parasal sıkıntıda olduğunu öğrenince onlara vermiştir.
Cumhuriyetin İlk Diyanet İşleri Başkanı Olan Rıfat Börekçi’yi minnet ve saygı ile anıyorum.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşını Yengi (zafer) ile başardıktan sonra kuruluş aşamasına geçmiş ve 9 Eylül 1923 Tarihinde “Halk Fırkasını” kurarak Başkanlığını üstlenmiş, 1924 yılında da adını “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” adını vermiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi devrimleri gerçekleştiren ve devrimlerin bekçiliğini yapan 96 yıllık bir çınar ve büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Partisidir.
Bilinen bu yakın tarihi neden yazdın dediğinizi duyar gibiyim.
Şunun için yazıyorum.
Yazılı ve görsel medyaya yansıyan habere göre, üyesi ve delegesi olduğum partime büyük bir haksızlık ve hakaret olarak gördüğüm için yazıyorum
Haber şöyle…
“Muğla'nın Seydikemer ilçesinde imamlık yapan Haşim Öztürk'ün sosyal medya hesabından yaptığı skandal paylaşımda CHP'yi şeytanla ilişkilendiren imam, "Şeytana sormuşlar, Türkiye'ye niye uğramıyorsun? En son uğradığımda CHP'liler ezana yuh çekip, ıslık çalıyorlardı. CHP varken benim Türkiye'ye uğramama gerek yok demiş" ifadelerini kullandı.”
Bu imam efendi bilmelidir ki…
Eğer CHP ve lideri Mustafa Kemal ve aziz silah arkadaşları olmasaydı, şu anda imamlık yaptığın camide ezan sesi yerine çan sesleri duyulacaktı.
Diyanet İşleri Başkanına Soruyorum.
1-Bu imamın söyledikleri Diyanet İşleri Başkanlığının politikası mı?
2-Eğer değil diyorsanız, bu imam hakkında gereken soruşturmaya başladınız mı?
3-Kamu görevlisi olan bu İmam bunları yazarken kimden cesaret alıyor?
4- İmam Efendi, bu söylemleri ile Rahmetli Rıfat Börekçi’nin kemiklerini sızlatmadı mı?
5-Bu İmam, milyonlarca üyesi olan CHP’sine hakaret ederek iftira atarken, yurttaşlar arasında ayrıştırmaya gitmiyor mu?
Yaşasın Laik Türkiye Cumhuriyeti…
Yaşasın Mustafa Kemal Atatürk ve Silah Arkadaşları…

Gündüz Akgül

20.09.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Olaylar Ve Anımsattığı Anılar…
Günlerdir İstanbul’da bir olay yaşanıyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, seçim öncesi israf olarak nitelendirdiği araçlar, Yenikapı’da sergilenmeye devam ediyor ve yurttaşlar hayretler içinde “israf sergisi” olarak değerlendirilen bu rezaleti seyrediyor.
Bu olay beni çok gerilere, anılarıma götürdü.
Bütün meslek yaşamımda yeni atandığım yerde işlerin bir düzen içinde yapılıp yapılmadığını kontrol ettikten sonra, çalışma düzenime uymayan bir durum gördüğümde önce tıkır tıkır işleyen bir düzen kurmayla işe başlardım.
Bu düzeni kurarken ister istemez personelin verimli çalışıp çalışmadığında da işe başlamak gerekiyordu.
Bu nedenle her gittiğim yerde ilk 6 ay içinde çalışma düzenimi tam olarak kurana kadar sıkışan tüm personel söz yerinde ise benden nefret eder. Bunu tavırlarından anlardım.
Düzenimi kurduktan ve tüm personelimin bu çalışma şekline uyum sağladığından emin olduktan sonra, personeli sıkmayı bırakır bu kez herkesin sorunlarıyla ilgilenmeye, çalışanları takdir etmeye, servisleri ziyarete başlardım.
O yerden başka bir yere atandığımda ilk 6 ay benden nefret eden personelim bu kez babamız gitti diye arkamdan üzülürdü.
Yanlış anlaşılmasın, amacım kendimi övmek değil bir gerçeği dile getirerek sizlerle anılarımı paylaşmayı istiyorum.
Yıl 1992, İzmir Cumhuriyet savcılığından Adalet Bakanlığı İdari ve Mali İşler Dairesi Başkanlığına atandım.
Bu görevdeki iki anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Birinci anım;
İşe başladıktan sonra ilk saptamam, benden önceki Daire Başkanlarının bir bölümünün işleri tamamen tetkik Yargıçlarına bıraktıklarını ve bu Yargıçlarında kendilerini Daire Başkanı gibi gördükleri oldu.
Ben işe başlayınca 2 tetkik Yargıcı aldım, üçüncüsü ise ANAP döneminden kalma ve en kıdemlisi idi.
Bakanlığın personel taşıma servisi olmasına karşın, ANAP döneminden kalan Yargıç kendisini hakkı olmadığı halde makam aracı tahsis etmişti.
Makam aracını ancak Genel Müdürler ve müstakil Daire Başkanlarının kullanma hakları vardı.
İlk iş olarak bu Yargıcın makam arabasını kullanmasını engelledim ve personel servisiyle gitmesini ağladım.
Sonra da benim çalışma koşullarıma uyum sağlamayan bu Yargıçla çalışmayacağımı belirterek benden alınmasını sağladım ve Ceza İşlerinden bir Yargıç naklen Daireme geldi ve çok uyumlu bir çalışma sergiledi.
İkinci anım;
ANAP dönemindeki Müsteşar A.Y. Turgut Özal tarafından Danıştay üyeliğine seçilmişti. Giderken Bakanlığa ait Mersedes marka makam aracını da beraberinde götürmüş ve uzun süre kullanmıştı. Tüm geri istemelerimize karşın arabayı göndermiyordu.
Bakanlığa ait bu arabayı geri almayı istiyordum.
Bir parantez açarak şu açıklamayı yapmak istiyorum. Bakanlık arabalarının yönetimi Daireme aitti. Bir terslik olduğunda ve beni aşan durumda olayı önce Müsteşarıma, sonrada Bakanıma arz ederek çözerdim.
Eski Müsteşara ait arabanın benzini bitince şoförü gelip Dairemizin ilgililerinden çek alıp, araçların benzinini aldığımız benzinciden gereken benzini alıyormuş.
Bunu öğrenince, bu işe bakan personeli çağırdım, A.Y. şoförü bir daha benzin çeki almaya gelince bana getir dedim.
Personelim emrimi aynen uygulayarak şoför geldiği gün bana getirdi.
Şoföre araba burada mı? Diye sordum. Evet, yanıtını alınca anahtarı masamın üstüne bırak dedim. Biraz şaşkınlıktan sonra anahtarı bıraktı.
Şimdi git A.Y.  Bakanlığın Daire Başkanı arabayı geri aldığını söyle dedim.
Böylece Emrivaki (oldubitti)  arabayı geri alabildik.
Durumu da hemen Müsteşarımı arz ettim.
Yıllar önceki bu iki anım, bu araba saltanatının ve israfının öteden beri var olduğunu, ancak AKP döneminde tavan yaptığını göstermektedir.

Gündüz Akgül

07.09.2019
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Evet, Dağ Fare Doğurdu…
Memurlar ve emeklilerine 2020 ve 2021 yılında yapılacak zam oranları için yetkili Memur-Sen ile Hükümet yetkilileri arasında yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamayınca iş Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na gönderildi.
Memur ve emeklileri umutla zam haberlerini beklerken bu akşam verilen haberlerde Dağ’ın fare doğurduğu anlaşıldı.
Bunun böyle olacağını biz 2012 yılında görmüş ve gerekçelerimizi de açıklamıştık. İnanmayan okusun.
Bilginize…

28.08.2019
Gündüz AKGÜL

DAĞ FARE DOĞURDU...

Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi hakkındaki 5982 sayılı yasanın halkoyuna (referanduma) sunulması sırasında, İktidar ve “yetmez ama evet” diyenler, Anayasanın değiştirilen 53. Maddesine eklenen ek fıkralarla;
-Memurlar ve diğer kamu görevlilerine de, grevsiz toplu sözleşme hakkının verilmesini,
-Toplu sözleşmesinin yapılması sırasında çıkacak uyuşmazlıkları çözmek için birde “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu” kurulmasını,
-Toplu İş Sözleşmesinin nasıl yapılacağı ile Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun teşkili ve çalışma usullerinin yasa ile düzenleneceğini,
Bu değişikliğin memurlara ve diğer kamu görevlilerine büyük yarar sağlayacağı propagandası ile halka anlatmaya çalışmışlardı.
Diğer maddeler hakkında ki propagandayı bir tarafa bırakarak, bu yazı ile Toplu İş Sözleşmesinin geldiği noktayı açıklamaya çalışacağım.
Toplu Sözleşme Yasası geç çıktığı için Cumhuriyet tarihinde Memurlar ve emeklileri ilk defa 5 aydır zamsız maaş almaktadırlar
6289 Sayılı yasa ile değiştirilen 4688 sayılı “Kamu Görevliler Sendikalar Yasası”nın adı “Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Yasası” olarak değiştirilmiş bu değişiklikle “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu” kurulduktan sonra Toplu Sözleşeme görüşmelerine başlanması gecikme nedenidir.
Yasanın 34. Maddesinde yapılan değişiklikle Kamu Görevlileri Hakem Kurulu 11 kişiden oluşmaktadır.
Bu Kurulun oluşum şekli şöyledir.
-Yargıtay, Danıştay ve Sayıştan Başkanları, Başkan vekilleri, Başkan Yardımcısı veya Daire Başkanlarından Bakanlar Kurulu tarafından seçilecek bir Başkan,
-Kamudan 4 üye,
-Sendikalardan 4 üye,
-En az Doçent unvanlı olmak üzere Üniversitelerden Bakanlar Kurulunca seçilecek 1 üye,
-En az Doçent unvanlı olmak üzere Sendikalar tarafından Üniversitelerden önerilen 7 bilim adamı arasından Bakanlar Kurulunca seçilecek 1 üye,
Bu Kurulun oluşum şeklinde görüleceği gibi 1+4+1=6 üye kamuyu, dolayısıyla iktidarı, 4+1=5 ise Memurlar ve Kamu Görevlileri temsil etmektedir.
Peşinen çoğunluğu iktidar yanlısı olan bu Kuruldan, iktidarın isteğinin dışında bir şey beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.
Nitekim Toplu Sözleşme Görüşmeleri uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine Kurula giden uyuşmazlık dosyası üzerinde ancak ilk yarıyıl için hükümetin önerdiğinde 0,5 puan bir artış yapılabilmiştir.
Yasaya göre Kurulun kararları kesin olduğundan, Memurlar, Emekliler ve Kamu Görevlileri verileni kabul etmek zorunda bırakılmışlardır.
İşin diğer garip tarafı, medyaya yansıyan haberlere göre, Sendikalar tarafından gösterilen Gazi Üniversitesinden Doç. Dr. Aydın Başbuğ’da hükümet lehine oy kullanarak, Memur ve Kamu Görevlileri aleyhine durumu 7 ye 4 yapmıştır.
Tüm Üniversite Rektörlerinin iktidardan yana tavır koydukları sürekli yazılıp, söylenen bir gerçektir. Rektöre karşın, Sayın Başbuğ’un hükümet aleyhine oy kullanması zaten düşünülemez.
Anayasanın halkoyuna sunulması sırasında işin böyle olacağı o zamandan belliydi.
Ama bu gereği gibi yurttaşlara anlatılamadı.
30.07.2010 Tarih ve “REFERANDUM PROPAGANDASINDA YÖNTEM HATASI” başlıklı yazımda muhalefet partilerine ve Hayır’cılara uyarı olarak bu durumu şöyle dile getirmiştim.
“-Yasanın 6. Maddesi ile Anayasanın 53. Maddesinde yapılan değişiklikle, Memurlar ve diğer kamu görevlilerine, toplu sözleşme yapma hakkı verilmekte, ancak grev hakkı tanınmamakta ve uyuşmazlık halinde de “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na” başvurulacağı belirtilmektedir. Grevsiz bir toplu sözleşmenin fazla bir anlamının olmadığı, kararlarının kesin olduğu belirtilen Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun da, işçilere uygun gördüğü düşük orandaki ücret artışları ile tanınan “Yüksek Hakemler Kurulu’ndan” farklı olmayacağı çok açık ifadelerle yurttaşlara anlatılmalıdır.” 
O zaman söylenen bu gün aynen çıkmıştır.
Memurlara ve Kamu görevlilerine tanınan Toplu sözleşme sonucunda meşhur özdeyişte olduğu gibi “Dağ fare doğurmuştur.”
Hayırlı olsun!

Gündüz Akgül

29.05.2012
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı 

Adli Yıl Açılışı…- Gündüz Akgül
Sevgili Dostlar…
2019-2020 Adli yıl açılışının Cumhurbaşkanlığı sarayında yapılması günlerdir tartışmaları beraberinde getirmiş, 40’ı aşkın Baro Başkanı davetli olmasına karşın bu açılışa katılmayacağını ve bunun Yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ile bağdaşmadığını belirtmiş, Barolar Birliği Başkanı ise toplantıya katılacağını açıklamıştır.
Uzun yıllarını yargıya veren ve yargı bağımsızlığı konusunda çok hassas olan benim bu konuda bir şeyler yazmamı beklediğinizi biliyorum. Ancak rahatsızlığım nedeniyle yazamadığımdan. Arşivimde bulunan 24.08.2016 tarihinde yazdığım “YARGI SARAYDA” başlıklı yazım, yargı bağımsızlığı ile bağdaşmayan bu durumu önceden anlatan nitelikte olduğundan bilgilerinize sunarak kabul etmenizi dilerim. G.A. 24.08.2019

YARGI SARAY’DA…

Ülke, başarısız darbe girişimi ve buna bulaşmış personel tasfiyesi (ayıklaması), Suriye Cerablus operasyonu ve diğer olumsuzluklar nedeniyle toz, duman içinde kalmışken, önemli bir konunun göz ardı edilmemesi gerekmektedir…
Adli Yıl açılış töreni…
32 yıllık meslek yaşamımın 28 yılı yargıda geçti. 20 yıl öncede emekli oldum…
Gerek bu 48 yıllık sürede, gerekse öncesinde adeta yasa haline gelmiş bir teamül (öteden beri olagelen) gereği adli yıl açılış törenleri Yargıtay’da yapılmaktadır…
Bu törende, günün önem ve anlamını belirten konuşmaları, Yargıtay Başkanı ve iki yıl öncesine kadar Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı tarafından yapılırdı…
Bu yıl Adli Yıl açılış töreninin Cumhurbaşkanı’nın Beştepe Saray’ında yapılacağı duyuruldu…
Yargı bağımsızlığının, hukuk devletinin olmazsa olması olduğunu öteden beri savunan herkes ve her hukukçu, bu durumun yargı bağımsızlığı ile bağdaşmadığını çok net bir şekilde açıklamaktadır…
Bende böyle düşünüyorum…
Üç büyük İl (İstanbul, Ankara, İzmir) Baro Başkanları’nın, kendilerine henüz bir davet gelmemesine karşın, gelse bile bu törene katılamayacaklarını dediklerini medya haberlerinden öğreniyoruz…
Son yıllarda en çok yıpranan kurumların başında Türk Silahlı Kuvvetleri ve Yargı gelmektedir…
Silahlı Kuvvetlere yapılan kumpaslar, bir kısım hainin darbe girişimi günlerce tartışılmakta olup bu yazının konusu dışındadır…
Yargı’ya gelince…
Anayasamıza göre ülkemizde güçler ayrılığı ilkesi vardır…
Bu güçler Yasama, Yürütme ve Yargı’dır…
Ne yazık ki güçler ayrılığının göz ardı edilerek, tüm güçlerin tek elde toplandığı uzun bir zamandır gündemimizden düşmemektedir…
Yüksek Yargı Başkanlarının çay toplama partilerine katılmaları, muhalefetin eleştirilmesini alkışlamaları, yargıyı yeterince yıpratmış ve tartışma konusu yapmıştı…
Bu açılış törenlerinin Saray’da yapılması bu tartışmayı alevlendirecektir…
Güçlerin tek elde toplandığı her gün tartışılırken, yerleşmiş bir teamüle aykırı olarak bu yıl adli yıl açılış törenlerinin Cumhurbaşkanlığı Saray’ında yapılması ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanının bu törende konuşma yapması, yargı bağımsızlığına büyük bir gölge düşürmekte ve tüm güçlerin tek elde toplandığını savunanları haklı çıkarmaktadır…
Bununda kamuoyunda çok tartışılacağı ve yargıyı daha da yıpratacağı şimdiden belli olmuştur…
Bu güne kadar yargıdaki tüm olumsuzlukları dile getiren ve yargı bağımsızlığını ödün vermeden savunan ve yargının saç ayaklarından biri olan savunmanın en üst kuruluşu olan TBB’nin Saray’daki törene katılacağını açıklaması, büyük bir talihsizlik olup, bağımsız yargı adına kabul edilemez…
Yargıyı daha fazla yıpratmak hiç kimseye yarar sağlamayacaktır…
Bağımsız ve tarafsız yargının herkes için bir güvence olduğu unutulmamalıdır…
24.08.2016
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

Oturun Kalkın Atatürk’e Dua Edin…
Rahatsızlığım nedeniyle uzun süredir yazamıyorum.
Büyük önder ve devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ü ve devrimlerini içselleştirmiş biri olarak, bugün tabletten izlediğim, sosyal medyada gözüme çarpan iki haber nedeniyle ağrılarıma karşın yazmaktan kendimi alıkoyamadım.
Birinci haber;
“Resmi gazetede yayınlanan Suudi Arabistan Kraliyet kararnamesine göre, 21 yaşını aşan tüm Suudi Arabistanlı kadınlar pasaport alabilecek, seyahat etmek için bir erkek refakatçiye gerek olmayacak.” şeklindeydi.
İkinci haber;
“İran’da "zorunlu başörtüsü ve giyim yasaları" çerçevesinde düğmesiz tunik, pardösü türü kıyafetlerin üretiminin yasaklandığı, bu tür tunik veya pardösülerin üretimi, İslam toplumunun yapısıyla uyuşmadığı, hiçbir işletmeye bunları üretme izni verilmeyeceği, eğer bu tür ürünlerin üretildiğini tespit edilirse ilgili iş yerlerinin mühürleneceği, Ülkede zorunlu başörtüsüne karşı eylemler son birkaç ayda artarken, güvenlik güçlerinin de bu yasalara uymayan kadınlara yönelik tavrını sertleştirdiği.” şeklindeydi.
Bu haberleri okuyunca ülkemdeki kadınların oturup kalkıp büyük devrimci Atatürk’e dua etmeleri ve Atatürk devrimlerine sıkı sıkıya sarılmaları gerektiğini düşündüm.
Ne yazık ki…
Ülkemizdeki kadınların büyük bir bölümü kendilerine altın tepsi içinde sunulan hakların kıymetini bilerek bu haklarına çok kıskanç bir şekilde her türlü zorluğa karşı sahip çıkarken, bir bölümü ise bu haklardan yararlanmakla birlikte, büyük öndere ve devrimlerine karşı tavır sergilendikleri gözlenmektedir.
29 Ekim 1923 tarihinde en büyük devrim olan laik Cumhuriyet kurulurken, Mustafa kemal Atatürk ve yol arkadaşları bu devrimi diğer devrimlerle taçlandırmak için büyük bir çalışmanın içine girdiler.
Bu devrimlerden biri de kadınlarımıza verilen seçme ve seçilme  hakkıdır.
Kadınlarımızın ekonomik ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılırken, 1930'da belediye seçimlerinde seçme, 1933'te çıkarılan Köy Kanunu'yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934'te Anayasa'da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme hakları tanınmıştır.
Bu haklar uygar birçok ülkede çok sonradan verilmiştir.
Örneğin;
Fransa’da 1944, Japonya’da 1945, İtalya’da 1946, Çin’de 1947, Belçika’da 1948, Yunanistan’da 1952, ve İsviçre’de 1971 yılında ancak kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilebilmiştir.
Bu örnekler Atatürk’ün büyüklüğünü ve devrimciliğini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Atatürk karşıtları, kurumlardan adını silmekle, duvarlardan resmini indirmek ve yerini değiştirmekle, Atatürk sevgisini asla içimizden silmeye başaramayacaklardır.
Bu böyle biline…
Onun için diyorum ki ey Türk kadını;
Yukarıda sunduğum iki haber daima kulaklarında küpe olsun.
Atatürk’e ve devrimlerine sahip çıkmak, hem senin, hemde çocuklarının aydın geleceği için kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Gündüz Akgül

21.08.2019
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget