Makaleler "Necati Doğru"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

İyi ki CHP var! - Necati Doğru
Önce açık edeyim. Ben CHP'li değilim. Yakınlık duymadım. Benimsemedim. Sol düşünceli biriyim. Komünist fikirlere yakınım. Bundan 48 yıl önce Süleyman Demirel döneminde Birinci Boğaz Köprüsü yapılırken, “Bütün kaynaklar İstanbul'a akıyor. Bu da şehirler ve insanlar arasında eşitsizlik yaratıyor. Köprüye hayır” diyerek Hakkari'de Zap Suyu üzerine asma köprü kurmaya giden 42  üniversite öğrencisinden biri de bendim. Komünizm dünyada yenildi. Bu yenilgi, komünist düşüncenin hatası değil. İnsanlığın henüz “zengin ile fakir arasındaki eşitsizliği sıfıra indirecek diyalektik en üst ahlaki olgunluğa gelememiş olmasındandır” diye düşünüyorum.
İnancım değişmedi.
Hâlâ solcuyum.
Bu kısa girişi kendimi parlatmak için yazmadım. Benim düşüncemde olan birinin CHP'li olamayacağının belgesi olsun diye yazdım.
Ama bugün iyi ki CHP var!
Diyorum.
*  *  *
İyi ki CHP var.
Çünkü…
MHP, iktidara yanaştı.
Erdoğan ile Bahçeli tek parti, tek görüş oldu. MHP, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın sesi haline geldi. HDP'nin Başkan ve milletvekilleri ise PKK ile arasındaki bağlantıyı koparamadığı gerekçesiyle hapse konuldular.
Bir tek CHP kaldı.
Ateşten gömlek.
Türkiye yanıyor.
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, bakanlar, yandaş-yalama basın, sahipleri işadamı olduğu için iktidar borazanlığı yapmaya mahkum edilmiş TV'ler “güllük gülistanlık” anlatıyorlar.
Türkiye tuzağa çekiliyor.
Bir olalım.
Diri olalım.
Gerçekleri görmeyelim.
İktidarı hep övelim.
Hatasını hep örtelim.
Kusurunu hiç görmeyelim.
Bu tek ses, sinsi tuzak.
İşte bu ortamda CHP, Meclis'te, Saray'da, Köşk'te, sokakta, çarşıda, pazarda, halkla buluşma toplantılarında sorular soruyor. Cevaplar istiyor. Aydınlanmaya ışık oluyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Keşke tek bir şehidimiz bile olmasa… Eğer Türkiye, kendi geleceğini güvence altına almak açısından böyle bir operasyon başlatmışsa… Belli acılara katlanmak gerekiyor…” dedikten sonra; “kendi güvenliğimiz için kendi sınırımızı güvende tutmak yerine neden askerimizi Suriye'ye soktuk…” diye de soruyor.
*  *  *
IŞİD, Türk askerlerini kaçırdı.
Diri diri yaktı.
Başlarına kurşun sıktı.
Görüntüleri dünyaya izletti.
CHP Genel Başkanı; “Yüreğimiz yanıyor. Suriye'yi başımıza bela ettin. Hesabını vereceksin” diyerek Hükümetten cevap bekliyor. Eskiden bir PKK belası vardı. Şimdi bir de IŞİD belası çıktı. Bu IŞİD belası, Musul Konsolosluğumuzu bastı. 49 vatandaşımızı rehin aldı. İktidar sözcüleri ağızlarını açıp, “bunlar terör örgütüdür” bile diyemediler. Ne oldu? Üç gün içinde Şam'a gidip Emevi Camii'nde namaz kılacaklardı. IŞİD askerimizi yakıyor. “Biz Ortadoğu'da oyun kurucuyuz” dediler. Şimdi Ortadoğu'nun oyuncağı, her gelenin şamar vurduğu bir iktidar oldular. 3 milyon Suriyeli Türkiye'de sorumlusu kim? Batı ile bir olup Suriye'de Esad'ı alaşağı edeceğiz sandılar. Şimdi tükürdüklerini yalıyorlar. Neler yaptılar da, askerimiz Suriye toprağında El Bab'da “terörist kovalamaya mecbur” edildi?
Ne işimiz var orada?
Niçin girdik?
Ne elde edeceğiz?
Ne zaman çıkacağız?
Bu soruları CHP soruyor.
CHP milletvekilleri “yoksul babaların kızları tarikat yurdunda yakılınca” da, ilkokul çocukları “sabah karanlığında okula gitmek zorunda bırakılınca” da, polisin içinden Rus Büyükelçisi'ni öldürecek “bir intihar suikastçısı çıkınca” da; halk bilgilensin diye niçin oldu, nasıl oldu, kim sebep oldu diye sorgulama yapıyorlar.
*  *  *
Son bir sözüm var.
AKP'ye oy vermiş vatandaşlara şunu diyeceğim: Siz yine AKP'ye oy verin. Tayyip Erdoğan sevginizi gönlünüzde yine canlı tutun. Ama şu ateşten gömlek günlerde CHP'ye de kulak verin.
Kulağınız CHP'de olsun.
Bizi demokrasi paklar.
İyi ki CHP var.

 Necati Doğru/SÖZCÜ

Sular seller gibi Arapça! - Necati Doğru
Gündem alev topu oldu. Yuvarlanıp duruyor. Bu yuvarlanma arasında gizlenen bir gerçek kaynayıp gitti. Camilerde, TV’lerde, siyaset meydanlarında, yerli yersiz her yerde ayet ve hadisler üzerine konuşurken Arapça aktarma yapanların “toplumu aldattıkları, din bezirganlığı yaptıkları“ ortaya döküldü.
Sarık düştü.
Kel göründü.
Yer yerinden oynaması gerekirdi. Akademisyen bildirisi üzerine üç gün durmadan öfke ve nefret konuşmaları yapan Cumhurbaşkanı, nedense bu önemli konuda tek laf etmedi.
Edemedi.
En büyük din alimi, en büyük din büyüğü, hocaların hocası Diyanet İşleri Başkanı, “Tercüme hatası” dedi, rezaletin üstünü örttü, gündemden kaçırdı.
Tercüme hatası ne demek?
Arapçayı iyi bilmiyorlar.
Uyduruyorlar demek.
“Uydurukçu- Aktarmacı Din Bilgini” oluyorlar. Türkiye’de Müslümanlık; uydurukçu- aktarmacılarla, inşaat şirketleri sahibi tarikat şeyhi cübbeli, sarıklılara kaldı.
***
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, “Din İşleri Yüksek Kurulu Dini Bilgilendirme Platformu (Fetva Kurumu)” kurmuş ya da kurulu devralmış. Buraya Kuran dili olan Arapçayı “seller ve sular gibi bilen” ve her birinin isminin önünde “Prof… ve Prof. Dr…” diye sıfatlar bulunanları toplamış.
16 tane Prof. Dr.
Hepsi din alimi olmalı.
Kuran’ı ve hadisleri ilk kaynaktan okuyabiliyorlar, anlayabiliyorlar. Yüksek maaşlar alıyorlar. Maaşları Diyanet Bütçesi’nden yani halktan toplanan vergilerden ödeniyor. “16 Prof. Dr isim” bu makama başta Başbakan olmak üzere tüm bakanların imzalarıyla atanıyor ve Cumhurbaşkanı’nın da imzalı onayından geçiriliyor. 16 seçkin din ulemamızın, yine seller sular gibi Arapça bilen bir alt kadrosu da vardır. Onlar kaç kişidir? 100’mü, 150’mi? 250 mi?
***
Bu “dini bilir kadroya” halktan sorular geliyor.
Şunu yaptım.
Günah mıdır?
Bunu işledim.
Sevap mıdır?
Bir soru da belli ki sapık! Öz kızına sarılırken şehvet duyuyor. Akşam da imam nikahlı eşiyle yatağa girecek. Cennete gidince hurilerden de olmamak için “fetva” sormuş: “Kızıma sarılırken şehvet duyuyorum, dinen karımla nikahım düşer mi, düşmez mi?”
İnternet siteleri var.
E-mail yoluyla soru geliyor.
E-mail yoluyla cevaplıyorlar.
Sitelerinde yayınlıyorlar.
Din alimi (!) cevabı yazmış.
Helaldir… Helal!
***
Bu nasıl din?
Bu nasıl fetva?
Bu nasıl imam?
Geçen haftanın alev topuna dönmüş gündeminde bu konu Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in; “Diyanet İşleri Başkanlığı’na bu seviyede yıpratma, itibarsızlaştırma hiç olmadı. Din İşleri Yüksek Kurulu’na e-mail yoluyla 13 soru gelmiş. 12’sine standart cevabımız olmuş: bu sapkınlıktır, müşahade altına alınması gerekir demişiz. Azabı göstererek günah olduğunu da söylemişiz… Diğer birinde ise uzmanların hükmü inşa ederken istifa ettiği metinlerin Arapça’dan alıntılarının Türkçeye tercümeleri, teknik bir hata mıdır, kasıt mıdır… İlgili arkadaşları açığa aldık…” sözleriyle kapattı.
***
Gerçek örtüldü.
“Uydurukçu-Aktarmacı Din Bilginliği” kadrolarının üstelik Arapça’yı da doğru düzgün bilmedikleri, halktan toplanan vergilerle maaşa bağlandığı ortaya çıktı. “Aklen değil naklen” yapı sürüyor. Tercümeyi esas alıyor, onu da yanlış yapıyor. Ve isimlerinin önüne “bilimsellik ifadesi olan Prof. Dr…” getirmeye devam ediliyor.
Seller, sular gibi!

 Necati Doğru/SÖZCÜ

Huriler cennette çadır kurdu bekliyor! - Necati Doğru
Halk müziği sanatçısı Hüseyin Turan’ın çok yürekten söylediği “Edremit’in Gelini” adlı türküsünde geçer: Huriler çadır kurmuş cennetin ayağına…
Hoştur cilvesi…
Hoştur elmaslı fesi…
Belli ki, halk “dini, kitabı, Allah’ı, camiyi, namazı kullanan yobazlarla” dalgasını geçmek için Türkü yakmış, 1000 yıldır söylüyor.
Huri çadırında 40 huri.
40 huriye 1 Müslüman.
De babam…
He babam…
Öbür dünyada cehennem de var. Cehennem cuma namazı kılmayanlar için… Onlar yanacaklar. Cuma namazı Müslümanları ise huri çadırında bin bir pozisyonda günü gün edecekler… Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, derin damarı yakalayacak yenilik yaptı. Devlet memuru cuma namazına gidebilsin diye cuma gününün namaza denk gelen saatlerini tatil ilan etti.
***
Ayrım, otomatikman doğdu.
Cumaya giden memur!
Cuma kılmayan memur!
Müdür de cuma namazına gidiyor, müdür yardımcısı da cuma namazını kaçırmıyor, servis şefi de cuma namazında çok dikkatli. Cumhurbaşkanı zaten cuma namazını özellikle bütün Ortadoğu ülkelerinde yaşayanlar görsün, haberdar olsun diye TV kameramanlarını çağırıp kılıyor. Başbakan ile Bakanlar da “cuma namazı Müslümanlığında” hiç geri durmuyorlar.
Memursan!
Sıkıysa cumaya gitme!
Silopi’ye sürülürsün.
“Paralel” damgası yersin.
Müzevirlik patlayacaktır.
Müdürüm gitmiyor.
Nereye gitmiyor?
Cuma namazına müdürüm.
Vay Allahsız, kitapsız!
***
Nitekim, bilim adına dinden, kitaptan, cennetten, huri dolu çadırdan şüphelenmesi gereken üniversiteler bile hemen “cuma namazı yağcılığına” bulaştı. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) derslere “cuma namazı ayarı” yaptı. Rektörlüğün aldığı karara göre İTÜ’lü öğrenciler, cuma günleri 11.30 ile 13.30 arasında derslere girmeyecekler. Çünkü her cuma bu saatler arasında İTÜ’nün fakülte ve enstitülerinde ders yapılmayacak. Aynı “cuma namazı yağcılığı” Ankara’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) iki hafta önce yaşanmıştı. ODTÜ’de 2 bin kişinin namaz kılabileceği büyüklükte 1 cami ve 15 tane de mescit var. Buna rağmen ÖDTÜ’de basketbol sahasında “cuma namazı kılma gösterisi” yapıldı. Din terörü estirildi. ÖDTÜ öğrencilerinden birinin bana yazdığı elektronik postaya göre, aynı Cübbeli Ahmet Hoca gibi giyinen, hitabet gücü çok yüksek birileri gelip öğrencileri ÖDTÜ rektörüne karşı sürekli kışkırtıyorlarmış.
Ve etkili oluyorlarmış!
Cumaya giden üniversiteli.
Cumaya gitmeyen üniversiteli.
***
ÖDTÜ’ den 50 yıl önce mezun olmuş bir ekonomist- sosyolog dostum, büyüğüm var. Ona “Cuma namazı yağcılığının sonu nasıl gelir?” diye sordum Bana; “Tayyip Erdoğan’dan sonraki Türkiye Cumhurbaşkanı, tıpkı Cübbeli Ahmet Hoca gibi sarıklı, kara cübbeli, sakallı biri olur” tahminini yaptı.
90 yıllık karşı devrim süreci:
Rauf Orbay ile başladı.
Menderes ile devam etti.
Turgut Özal ile yol aldı.
Süleyman Demirel ile korundu.
Tayyip Erdoğan ile kök saldı.
Bunların hepsi “dini siyasete alet eden” kravatlı ve takım elbiseli idiler. Tayyip Erdoğan’dan sonra gelecek olan cübbeli, sarıklı, sakallı, tespihli olacak.
Huriler cennette çadır kurdu.
Avcılar Belediye Başkanı’na bravo!
Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un “Toprak Ana” adlı heykelinin, heykelin oturduğu alanın Hazine arazisi olması nedeniyle sökülmesine karar verildi. Oysa “işgalci olan Heykel değil” konut şirketiydi. Bu nedenle konut şirketi Hazine arazisinden çıkarılabilir fakat heykel kalabilirdi. Bunu bile düşünemediler. Kötü niyet olmasaydı düşünürlerdi. İstanbul Avcılar Belediye Başkanı Handan Toprak’a bravo. Mehmet Aksoy ile anlaşarak heykeli ilçeye taşımaya karar verdiler.

 Necati Doğru/SÖZCÜ

Bakla falı! - Necati Doğru
Kuru bakla olacak. Baklalar, avuçlanır ya da tasa konur. Siz niyet tutarsınız. Ne öğrenmek istiyorsanız iç sesinizle kendinize söylersiniz. Bakla falına bakıcı kadın, yeldirmesini omuzundan hafifce geri savurup avucundaki baklaları önüne bırakır.
Başlar anlatmaya:
Dört bakla küme oldu.
Üç bakla ayrı düştü.
Senin muradın dörtlüde.
Bakanlık görüldü.
Dördüncü büyük olacaksın.
Birinci Cumhurbaşkanı.
İkinci Meclis Başkanı.
Üçüncü Başbakan.
Dördüncü büyük sen.
Muradına ereceksin.
Bakla falı bu hafta açılıyor: Meclis’te ceylan derisi koltuklarda dizim dizim oturan yeni milletvekillerinden hangileri bakan olacak? Eski koltuk sahiplerinden kaçı, bakanlıklarını koruyacak? Bu hafta netleşecek.
An-ya- man-ya!
Kum-pan-ya!.
***
Aslında ampul falı açmak daha merak uyandırıcı olur. Kaç ampul var? Hangi ampul yanıyor? Hangi ampul ışıksız? Bunu bilmek için fala sığınmak ayıp. Bu halk koyun değil. Cin gibi. Anlıyor: Bütün ampullerin fişinin “Tek Kaynağa” takılı olduğunu yaşadıklarıyla çok net öğrendi. Bütün ampuller ve hatta “geçmişinde kültür bakanlığı yaparken baleye karşı olmasına rağmen frak ısmarlayan Meclis Başkanı adayının” ampulü de elektriğini Tek adamın prizinden almaya başladı.
Tek canlı ampul var.
Diğerleri ölü.
Söz gelimi ay da bir yıldız, güneş de bir yıldız. Fakat ay ölü yıldız. Güneş ışık vermezse gece ay ölü ampul kadar karanlık. Liste hazırdır. Ölü ampuller fişe takıldı ve “ışık saçsınlar” diye bakanlık koltuğuna oturtuldu! İşte o isimleri bu hafta günde az 20 kez duyup, görüp öğreneceğiz. Gazeteler yazdı. Tek Adam, Meclis Başkanı adayı eski tüfek AKP’liye “Gel abi sana ihtiyacımız var” demiş. İhtiyacımız var demek, sana ışık vereceğiz demek.
Işığı garantiledi.
Frak ısmarladı.
***
Aslında 2 hükümet var.
Beştepe Hükümeti.
Çankaya Hükümeti.
Saray’da yani Beştepe’de oturan ve bütün ampullere ışık veren tek canlı yıldız, Köşk’te yani Çankaya’da oturan ölü yıldıza aniden bir uyarı yaptı.
Ayrı telden çalarsan.
Senin ışığını keserim.
Bu uyarıya uygun olarak “bakanlar listesi” ışığa kavuşturulsunlar diye Beştepe’ye çıkartılacak. İstenmeyen bir ampul listeye girmişse; “senkronize olmayı” bozacağı için geri döner.
***
Yazıyorlar.
Söylüyorlar.
Ölü olmayan, kendi ışığını kendi yaratıp bağımsız olan da var diyorlar. Kim o bağımsız, söyleyin diye soruyorum. Bekle göreceksin; “faizleri indirmiyor diye vatan hainliğiyle suçlanan ekibin lideri yeniden bakan olacak çünkü ona söz verildi” diye bana cevap yetiştiriyorlar. Çankaya Hükümeti, Beştepe’den habersiz söz vermiş!
Görmeden inanmam.
Bütün ampuller tek prize takılı.
Tek Şef!
Tek Parti!
Tek Mehdi!
An-ya- man-ya!
Kum-pan-ya!
Gelsin yeni Ana-yasa!
Türkmenler!
Büyük güçler arasında patlayan üçüncü dünya savaşının uzantısı olarak Rusya, Ortadoğu’daki enerji kaynaklarından uzak kalmamak için Suriye’ye girdi. IŞİD’i kovalarken Bayır Bucak Türkmenlerine de ölüm yağdırıyor. Türkmenlerin elindeki Kızıldağ, arkasında Rus desteği olan Esad ordusunun eline geçti. Türkiye, Türkmenlerin yardımına koşamıyor. Türkiye bölgesel güçtü. Bizi yönetenler, bize öyle söylüyorlar. Küresel güç Rusya açısından Türkiye diye bir bölgesel güç yok. Türkmenler yardım bekliyor.

Necati Doğru/SÖZCÜ

Muta nikahı! Muta oğlanı! Muta vekili! Hepsi Tayyipçi!
Allah bizim ülkemizin halkına çubukla pirinç pilavı yiyen Çinli sabrı verdi. Türkiye “sabır taşı millet” oldu. Her gün bir muta modeli haberi duyuyor ve TV izler gibi keyifle “muta modeli” seyrediyor.
Tek, tük.
Gül geç haberler.
12 yıl önce yayınlanıyordu: Erkek, inanmış, mütedeyyin, muhafazakar evli fakat taze birini bulmuş. Onunla beraber olacak.
Kitaba uymuyor.
Şahitler buluyorlar.
Muhafazakar erkek, razı ettiği kadına şahitler huzurunda; “3 bin Amerikan Doları karşılığında seninle mutalandım… Beni 25 günlük bir zaman için mutalandır…” diyor.
Kadın da “hee…” diyor.
Muta nikahı kıyılıyor.
Bir evde resmi nikahlı.
Öbür evde muta nikahlı.
Kitaba uyuluyor.
* * * *
Bu örnekler çoğaldı.
Bakanlıklarda kabul gördü.
Partide onaylandı.
Kanıksandı.
Son örnek Almanya’da AKP’nin Avrupa Teşkilatı (UETD) içinden kırbaç şaklaması gibi geldi. AKP’nin Avrupa Teşkilatı Halkla İlişkiler Başkan Yardımcısı Arzu Kılıçoğlu, “Evli bir erkek, partili bir kadınla eşinden habersiz ve muta nikahı ile evlendirildi. Partililerin bu nikahtan haberi vardı ve onayladılar. Partinin “fuhuş yuvası” ve “açık genelev” diye suçlanmasına neden olanla aynı yerde kalamam. Büyük Usta’ya zarar gelmemesi için istifa ediyorum” açıklaması yaptı.
* * * *
Büyük usta kim?
Tayyip Erdoğan.
Acaba ne yaptı?
Ses, soluk çıkmadı.
Arzu Kılıçoğlu’nun AKP Avrupa Teşkilatı’ndan istifa açıklamasının hemen ertesi günü “Ankara’da bir başka muta nikahı” benzeri haber daha patladı.
Türkiye işsiz yatağı.
Çok işsizi var.
En çok da gençleri işsiz.
Ve okumuş olanları.
AKP Adana Milletvekili Necdet Ünüvar’ın 25 yaşındaki oğlu da işsizdi. Onu “muta nikahı modeliyle” kitaba uydurdular. Ermenek’te 18 işçi su ve balçık altında kurtulmayı beklerken AKP’li Enerji Bakanı; “Tek iş tecrübesi AKP Gençlik Kolları üyeliği yapmış olan, Adana milletvekilinin oğlunu bakanlığa müşavir olarak” atadı. 3600 ek göstergeden en yüksek devlet memuru maaşı alacak. Atama AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, AKP’li Başbakan Ahmet Davutoğlu ve AKP’li Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın imzaları ile Resmi Gazete’de yayınlandı.
* * * *
“Muta Modeli” doğurgan.
Su gibi akışkan.
Sirayet eden, bulaşan.
AKP Düzce Milletvekili Osman Çakır’a da bulaştı. Osman Çakır vekilimiz ilahiyat mezunuydu. Ahlak öğretmenliği yapmıştı. AKP’den milletvekili oldu ve “Milletvekilleri için özel olarak mutalandırılmış kıyak emeklik avantasından “ o da yararlandı. “Bakkal çıraklığı yaptım” diye gösterip 20 ay erken emekli oldu ve devletten 140 bin lira fazla emekli maaşı kaptı. Düzce’nin Akçakoca ilçesinde bakkal çıraklığı yaptım dediği dönemde Erzurum’da İlahiyat Fakültesi öğrencisi olduğu için vekilimizin durumu “muta modeline” bire bir uymuş oldu.
Muta nikahı!
Muta oğlanı!
Muta vekili!
Hepsi Tayyipçi!
Sarayı kefenin cebine koyup götürmeyecek!
AkSARAY’ın müteahhidi; “Sarayı kefenin cebine koyup öbür dünyaya götürülmeyeceği” vurgusu yaparak konuştu ve “Bu Saray Anıtkabir gibi Meclis gibi çocuklarımıza bir mirastır” dedi. Projesini çizen o, yapılırken başında duran o, malzemeyi bulup satın alan o, fakat kaç odalı olduğunu bilmiyor(!) Kaça mal olduğunu da söyleyemiyor(!) Halkı aptal yaptılar.

  Necati Doğru - SÖZCÜ

Kömür işçisini öldür hacca git - Necati Doğru
Türkiye’nin yer altında Rusya gibi, İran gibi, Irak gibi uygun maliyetlerle çıkartılabilecek doğalgaz ve petrolü olsaydı cari açık vermeyecekti.
Neyimiz var?
Kömürümüz var.
Ne yapabiliriz?
Kömüre ağırlık veririz.
Devlet kömürü pahalı üretiyor. Pahalı üretilen kömürü (ayrıca bu doğru değil ya neyse) termik santrallerde elektrik enerjisine dönüştürünce elde edilen elektrik de pahalıya geliyor.
O zaman proje!
Kömür ocaklarını yandaşımız Anadolu Kaplanı (!) özele devredelim. Devletin elindeki termik santrallerini de partilimiz havuzcu işadamına peşkeş yapalım. Onlar kömürden elektrik üretimini patlatsınlar. Dışarıdan daha az petrol ve doğalgaz alır hale gelince Türkiye cari açık veren değil cari fazla veren ülke olsun.
Kulağa hoş geliyordu.
* * * * * *
Ruhsat iznini Maden İşleri Genel Müdürlüğü MİGEM’den alıp kendine yani Başbakan’a bağladı. Son 3 yıldır bütün kömür madeni ruhsatlarını Başbakan verdi. Santrallerin de satılmasına imzasını attı.
Ruhsatlar partililere…
Santraller havuzculara…
Hızla zengin oldular.
Bilal’in vakfına bağış yağdı.
Sonuç fiyasko.
Cari açık ise kapanmadı.
* * * * * *
Kömür işçisini öldür.
Uçak al.
Kömür işçisini öldür.
Saray yaptır.
Kömür işçisini öldür.
Hacca git.
Kömür işçisini öldür.
Umreye git.
Kömür işçisini öldür.
Paris’e tatile git.
Kömür işçisini öldür.
İthal Mercedes’i al.
Kömür işçisini öldür.
Milletvekili maaşını artır.
Kömür işçisini öldür.
Oğlunun 3 vakfı olsun.
Kömür işçisini öldür.
Cep telefonu ithal et.
Kömür işçisini öldür.
Genel bütçe yüzde 6 artarken Cumhurbaşkanlığı bütçesini yüzde 99 yükselt, otur harca.
* * * * * *
Tek orijinal projesi buydu:
Kömür üretimi patlayacak.
Cari açık kapanacaktı.
Tek orijinal projesi cılk çıktı.
Belli ki, Türkiye’nin kömür yatakları; işçiye öğlen yemeği verebilen, hidrolik tahkimat, çelik kafesten koruma, yenilenmiş ray ve elektrik sistemi, 24 saat çalışan ve denetlenen sensörlü üretim şartlarını yerine getirdiğinde partili yandaşları hemen zengin edecek kadar verimli değil.  Bu gidişle kömürde çalışan bütün işçiler ölecek. Cari açık yine kapanmayacak.
* * * * * * *
Her yıl umreye ve hacca gidenler 2 milyar doları Suudi Arabistan’a akıtıyor. Paris’e, Londra’ya, New York’a, Tokyo’ya turizm için gidenler yılda 5 milyar dolardan fazla dövizi dışarı savuruyor. Türkiye her yıl yenilenen ve akıllı diye yutturulan cep telefonlarına da yılda 2.5 milyar dolardan fazla ve devleti ele geçirmiş Türk büyüklerinin Mercedes makam otomobili görmemişliğine de çuval dolusu döviz aktarıyor.
12 yıl hac yok.
12 yıl Paris yok.
12 yıl altıma Mercedes yok.
12 yıl saray uçak yok.
12 yıl kamuya israf yok.
Diyebilseydi.
Kömür işçisi, işyeri cinayetinde kitleler halinde ölmeyecekti. Cumhurbaşkanı ile Başbakan, işçiler öldükten sonra “keşke bize mektup yazsalardı” deme zavallılığına düşmeyeceklerdi.

 Necati Doğru - SÖZCÜ

Ne oldu Rabia parmakları! - Necati Doğru
Baş parmağı avuç içine yapıştırıp diğer dört parmağı dik tutarak yapılan “Rabia işareti” Mısır’daki darbecileri lanetlemek ve onların hapse koyduklarını desteklemenin sembol ifadesi olmuştu.
Bir diklenişti.
Demokratik duruş.
Halkın seçtiğine sahiplenme.
Darbeye başkaldırış.
Mısır darbesi sırasında bizim Başbakan ve şimdi Cumhurbaşkanı ve o dönem Dışişleri Bakanı ve şimdi de Başbakan olanlarımız; “Rabia işaretini” hemen iç siyaset malzemesi haline getirmişlerdi. Meydanlarda yaptıkları her konuşmanın sonunda halkı “Rabia işareti” ile selamlıyorlardı.
Yıkılıyordu meydanlar.
Coşuyordu ekranlar.
* * * * * *
Ne oldu Rabia parmakları?
Hafızalardan silindi.
Irak’da kafa kesen IŞİD belası patlayınca ve gelip “ABD’nin ikinci İsrail’i olsun diye kurgulanmış Barzani Kürdistanı”na dayanınca; Başkan Obama ile Dişişleri Bakanı Kerry, “Biz Amerikan askerini IŞİD’e karşı Irak’a sokmayalım ama askerini sokacak ülkeler bulalım” lobisi başlattılar. Ankara’da bizim Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın arkalarını avuç içleriyle sıvazlarken, Kahire’de Mısır darbecisi Abdülfettah Sisi‘yi de “IŞİD’e karşı kurulan koalisyonun kilit lideri” ilan ettiler.
Gerçekler acıdır.
Hem de acımasız.
Dört parmakla yapılan “Rabia İşareti” Ortadoğu bataklığında geldi, bizim Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın arkasını sıvazlayan şekle dönüştü.
ABD arkasını sıvazladı.
Tayyip Erdoğan, Sisi’ci oldu.
Ahmet Davutoğlu, darbeci.
* * * * *
ABD IŞİD’i dize getirmek için havadan bombalamanın ve hatta asker sokmanın yetmeyeceğini biliyor.
Önünde tarih var.
Sayfaları çeviriyor.
Yeniden bakıyor.
Vietnam’a ordu sokmuştu.
58 bin ölü verdi.
Başına sopa ile vurulmuş köpek yavrusu gibi kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp Vietnam’dan çekildi.
Afganistan’a ordu soktu.
Yıllarca bomba yağdırdı.
Askerleri öldü.
Taliban’ı yok edemedi.
Afganistan’dan çekildi.
Irak’a 250 bin asker soktu.
1 milyon insan öldü.
Irak 3’e bölündü.
Yeni petrol yasası yapıldı.
Sonu IŞİD’in doğuşu oldu.
Libya’yı havadan vurdu.
Kaddafi’yi yok edecekti.
Kaddafi’nin işi bitirildi.
Fakat Libya 8’e bölündü.
Kargaşa, terör hortladı.
Amerikan elçisini öldürdüler.
Türk şirketlerini kovdular.
Suriye’de Esad’ı indirecekti.
Yıllar çok kanlı ve acı geçti.
Suriye bedelini Türkiye ödüyor.
Ve bugünlerde Esad, IŞİD’e karşı “el uzatılacak adam” haline geldi ve Rabia işareti, Tayyip Erdoğan’ın sırtını sıvazlamaya dönüştü. ABD’ye sırt sıvazlatıp, “49 vatandaşımız IŞİD’in elinde rehine… Bu yüzden elimiz, kolumuz bağlı… Düşündüklerimizi bile söyleyemiyoruz” demekteler. Obama ise bir yandan sırt sıvazlıyor öbür yandan “İncirlik Üssü’nü senden alır, Kürdistan’da kurarım…” diye Amerikan gazetelerine haberler yazdırıyor.

Necati Doğru - SÖZCÜ

Sıfırlandı! - Necati Doğru
Para bu, yoktan var olmaz, vardan yok olmaz. El değiştirir. Sahip değiştirir. Kılık değiştirir. Yer değiştirir. Sonunda bir yerden çıkar. Köpekler, kendi kokularını izlerler. Para da köpekler gibi kendi kokusuna akar. Para sıfırlanmaz.
Sıfırlanan kişi olur.
Sıfırlandı.
Söylenecek söz bulundu:
“Al paranı da git…”
Türkiye’ye başbakan oldu.
Bölücülük yaptı.
Villa çoğalttı.
Halkı ikiye parçaladı.
Zenginleşme peşinde koştu.
Her Cuma camiye gitti, her nutkunu Allah adıyla ve “insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir…” diyen Hz. Muhammed‘in sözleriyle güçlendirdi. ABD elçilerinin raporlarına; “İsviçre’de 8 ayrı hesabı var…” kriptoları ile girdi. Dolar biriktirme, Euro yavrulama, villa stoklama, arsa büyütme, rant peydahlatma, havuz oluşturma, oğlunun vakfına bağış yağdırma bilgileri, belgeleri, kanıtları sayfalara sığmıyor.
Kağıt yetmiyor.
Kalem kafi gelmiyor.
Akıl kabul etmiyor.
Oğlum Bilal, “evdeki paraları sıfırla… amcanda… ağabeyinde… eniştende… Sümeyye geldi mi… bütün paraları elden çıkarın…” sözlerini duyanların nutku tutuluyor. Oğlunun da Başbakan babasına; “… 30 milyon Euro’yu henüz eritemedik…” diye son dakika haberi vermesini vicdanlar titreyerek dinliyor.
* * *
Yavrusu 30 milyon Euro!
Anasını artık tahmin et!
Anası bu kadar iri para!
Yeme parası olabilir mi?
Yoksa siyasi bir fon mudur?
İktidarı pekiştirme parası!
Adam satın alma parası.
Güce kaynak olma parası.
Bu para neyin parası?
Bu kadar büyük para bir defada nasıl toplanır? Bir tek havuza nasıl sığdırılır? Bu kadar para kaç yılda, kaç havuzda, kaç defa doldurulup, boşaltılarak birikir? Çamlıca’da villa evde duranlar milyar dolara ulaşıyorsa; evde durmayanlar kaç milyar dolara varıyor?
Her işlemden mi alındı?
Her alışın yüzdesi mi vardı?
Her satışın rayici neydi?
* * *
Burası Ortadoğu.
Bütün kuvvetler teklenir.
Yasama, yürütme, yargı.
Basın, cami, tarikat.
Hepsi tek adamda toplanır.
Burada para ilah olur.
İktidarın parçası yapılır.
İran’dan Şah Rıza‘nın da, Irak’dan Saddam‘ın da, Libya’dan Kaddafi‘nin, Mısır’dan Mübarek‘in ve Uganda’dan İdi Amin‘in ve saymakla bitmez bir yığın irili ufaklı diktatör eğilimli Ortadoğu liderinin de “iktidar sahipliğini büyük para sahipliğine dönüştürdüğü” tarihin sayfalarında yazılıdır.
Şah yüzde 10 alıyordu.
Saddam yüzde 8…
Kaddafi yüzde 5…
Güç fonları kurmuşlardı.
Yıkılmayacaklarını sanıyorlardı ve kendi ülkelerinde kendi taraftarlarını; “Dik dur eğilme, bu millet seninle…” benzeri yüreklendirmelerle alkışlatıyorlardı.
Yıkıldı, gittiler.
* * *
Bizimki sıfırlandı.
Al paranı da git oldu.
Paralel yapının son telefon konuşma kaseti için dublajdır, kurgudur, sahtedir, piyestir, alçakça, edepsizce, ahlaksızca montajdır diyor. Bizim, “Başbakan Baba ile oğlunun sesini bu kadar hakiki, bu kadar refleksiz, kelimeleri bu kadar orjinaline uygun ezerek piyese dönüştürecek” artistimiz ve rejisörümüz olsaydı hiç değilse bir tane Oscar ödüllü filmimiz olurdu.
Para üstü!
Başbakan ile oğlunun konuşmalarında “para üstü olarak konaklardan bir daire alındığı” bilgisini de öğrendik. Bu da ekonomimizin gücünü, rantların ne büyük getiri kazandırdığını gösterdi. Bu durumda; Ukrayna Devlet Başkanı Victor Yanukoviç‘in ülkesinden kaçarken valizlere doldurup götürdüğü bizimkinin yanında fındık fıstık çerez parası gibi kaldı.

 Necati Doğru

Siyaset manzaraları dikkat çekici: Bilal’i babası makam otosuna bindirip, cami inşaatı teftişine götürürken; TV’ler çağrılıp halka duygu gösterisi yapıldı. Ömer’i de babası sahneye çağırıp kucakladı, TV ekranlarından halka duygusal anlar yaşatıldı. Başbakan baba Tayyip, oğlunu ve kendini cami teftişinde aklıyor. İstanbul Belediye Başkan adayı baba Sarıgül de kendini aklamak için oğluna sahnede sarılıyor.
Duygusal örtü gerçeği gizler.

Duygusal örtüyü kaldıralım.
Bilal de hesap versin.
Sarıgül’e de hesap sorulsun.
Bilal’in TÜRGEV’inde çok rantlar döndü. Mahkeme el koysun. Adalet Bilal’e ve babasına hesap sorsun. Sarıgül’ün banka batırmış ve halkın sırtına yüklemiş Korkmaz Yiğit adlı işadamıyla “borç-alacak ilişkisinden” Hazine ne zarar gördü? Ne kadar kamu parası iç edildi ve bu para ilişkisi bugüne kadar niçin halktan gizlendi? Savcılar ve yargıçlar Sargül’e de Kokmaz Yiğit’e de ve bugüne kadar bekleyen TMSF’ye de hesap sorsun.

* * *
Önümüzde tek seçenek var.
Temiz Türkiye olmak.
Ya Temiz Türkiye olacağız.
Ya bu çağda kirli bir diktatörlük olarak (Tayyip dinci diktatörlüğü-Fethullah nurcu diktatörlüğü- ordunun Mısır tipi darbe diktatörlüğü fark etmez) kalacağız. Temiz Türkiye olabilmek için ülke yönetimine önümüzdeki üç seçimde halkın “kirlenmemiş ve siyaseti ayakkabı kutusuna dolar doldurarak zenginleşme aracı yapmamış en temiz adayları” bulup seçmesi gerekir.
Sarıgül olayı 16 yıl önceye gidiyor.
16 yıl önce Bank Ekspres vardı.
Bu bankanın sahibi Korkmaz Yiğit, bankacılık tarihine mafya lideriyle ilişki peydahlayıp devlet bankası alım ihalesine girince “vücut kimyası bozulan” işadamı olarak geçti.
Bu deyim arşivlerde var.
Girin, hikayesini okuyun.
Korkmaz Yiğit, bir yandan aklın kabul etmeyeceği yüksek paralar verip ülkenin büyük gazete, dergi, TV’lerini (Milliyet-Yeni Yüzyıl- Kanal 6) yazarlarıyla birlikte satın alan ve bir gecede şerefine şampanya patlatılan büyük bir medya patronu olmuştu. Bir yandan da içi dolar dolu Türkbank’ı elinden kaçırınca Bank Ekspres’i kurmuştu. Bank Ekspres 1998 yılında 415 milyon dolar zararı devletin sırtına yükleyerek battı. Bu paranın 311 milyon doları buharlaşmıştı. TMSF bu parayı Korkmaz Yiğit’ten tahsil etmedi, halka ödetildi.
* * *
Buharlaştırılıp halka ödetilen 311 milyon doların içinde Sarıgül ve arkadaşlarının 16 yıl önce bankadan 3.5 milyon dolar olarak çektiği ve bugün faizleriyle 8 milyon dolara ulaştığı söylenen para da var mı, yok mu?
Sarıgül diyor ki:
16 yıl önce milletvekili değildim.
Belediye başkanı da değildim.
Şöför Hasan’ın oğlu Sarıgül’düm.
16 yıl önce sade vatandaştım.
Bankadan böyle bir para almadım.
Böyle bir kredi kullanmadım.
16 yıldır bir tek gün gelmediler.
Ekspres’e borçlusun demediler.
Şimdi malıma el koydular.
Halk beni seçecek, korktular.
* * *
Bilal’in TÜRGEV’ine ne aktarıldı?
Sarıgül’ün kesesine ne dolduruldu?
Bilal de mahkemede hesap versin.
Sarıgül’e de mahkemede sorulsun.
Temiz Türkiye istiyoruz.
Bu ne iş ey TMSF!
Bank Ekspres 1998 yılında battığında devlete yüklediği buharlaştırılmış para 311 milyon dolar görünüyordu. TMSF’nin bu miktar para için Bank Ekspres’in batmasından sorumlu kişiler olan yönetim Kurulu Başkanı Korkmaz Yiğit ve Yönetim Kurulu üyeleri; Yılmaz Yiğit, Savaş Özcan, Altan Ayanoğlu, Cafer Sait Okray, Yücel Çelik ve denetmenler İzzet Saban ile Emre Burçkin’in mal varlıklarına el koyması gerekirdi. Tıpkı bugün Mustafa Sarıgül’e yaptığı gibi TMSF o zaman mal varlıkları 311 milyon doların 10 kat üstünde olan bu kişilerin mal varlıklarına el koysaydı, hortumlanmış parayı toplamış olacaktı. Şimdi sormalı: Bu ne iş ey TMSF?

Üç gün geçti. Başta Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye gazeteciliğinin ahlakı adına sormalıydı. Sormadı.
Hadi o sormadı diyelim.
Star Gazetesi sormalıydı.
Sormadı.
Başyazar Fehmi Koru sormalıydı.
Koru da dilsiz olmayı seçti.
Sabah Gazetesi sormalıydı.
Sabah Başyazarı Mehmet Barlas da dilsiz, kulaksız, gözsüz olmayı seçti, duymadı, görmedi, sormadı. Akit Gazetesi, Zaman Gazetesi, Türkiye Gazetesi, Bugün Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Akşam Gazetesi, Vatan Gazetesi, Hürriyet Gazetesi, Haber Türk Gazetesi, Radikal Gazetesi, Taraf Gazetesi ve bunlar gibi bir yığın iktidar sözcülüğüne vidalanmış gazetelerin başyazarları ya da hem başyazarlık ve hem genel yayın müdürü yapılmış kalemleri de sormadı.
Bunlar pişti gazeteler.
Pişti gazete patronları.
Pişti başyazarlar.
Pişti köşe sahibi kalemler.
10 yıldır iktidarla pişti oldular.
Şimdi bunların bir bölümü Hoca Efendi Fethullah ile pişti pozisyonu aldı. Diğer bölümü de Tayyip Beyefendi ile pişti olmaya devam.
* * *
Biliyorsunuz.
Pişti basit kağıt oyunudur.
Dokuzlu atıyorsun.
Dokuzlu ile çakıyor.
Pişti oluyor.
Kız atıyorsun.
Kız ile çakıyor.
Pişti oluyor.
Papaz atıyorsun.
Papaz ile çakıyor.
Pişti oluyor.
Hükümet ne diyorsa, Başbakan neyi savunuyorsa, bakanlar hangi iddiayı yükseltiyorsa son 11 yıldır bu gazeteler, başyazarları hükümetin, başbakanın, bakanların dediğini gerçek diye savundular. Başbakanın, bakanların, Hükümet sözcülerinin, devletin elindeki rant gücünden beslenen rüşvet dağıtıcı işadamlarının dile getirdiği çarık-çürük-yalan-dolan lafları bire bir tekrarladılar.
Karşılığını aldılar.
İktidardan beslendiler.
* * *
İktidar beslemesi pişti gazetecilerin; “2 milyon yolla Süleyman” diyen gazete genel yayın müdürünün kim olduğunu sorması gerekirdi.
Polis kayıtlarında var.
İsmi açıklanmayan bir gazetenin yayın müdürü; evinde ayakkabı kutusunda kirli çorap niyetine kirli 4.5 milyon dolar çıkan Halk Bank Genel Müdürü Süleyman Aslan’a telefonda; “Gazetede maaşları ödeyemiyorum, 2 milyon lira gönder, ben reklam faturası keserim…” diyor.
Yani sen devlet bankasısın.
Başbakan senin patronun.
Ben Başbakan’la piştiyim.
Reklamla besle beni.
* * *
Kim bu genel yayın müdürü? Gazetenin adı ne? Devlet bankaları son 11 yılda en çok ilanları hangi gazetelere akıttı? Açıklanması için Türk medyasından toplu bir istek niçin yükselmiyor? Örgütlü ve 1 numarası belli olan rüşvet ve yolsuzluk çürümüşlüğünün içinde 11 yıldır iktidarla pişti olan gazetecilik de var. Bu pislik pişti gazetecilik olmasaydı; iktidar yiyicilikte bu kadar gözü dönmüş davranamazdı. Bizim gazete SÖZCÜ, iktidar yandaşı gazetelerin devlet bankalarından beslendiğini; örneğin Star Gazetesi’nin çok az satışı olmasına rağmen; devlet bankaları ile devlet bağlantılı şirketlerden en yüksek ilanı aldığını belgeleriyle yazmıştı. İnternette SÖZCÜ arşivine girin; 23 kasım 2014 tarihli “Pis Mucize” başlıklı yazdığım yazıya bakın.
Ruhani’yi dinle Halk Bank’a ne yapıldığını anla!
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, “İran’a yönelik ekonomik ambargonun etkisini azaltmak üzere sağlanan ekonomik imtiyazlardan haksız kazanç elde edenlerin cezalandırılmasını” istedi. Yani İran’ın alacağını tahsil etmek için görevlendirilenlerin (Türkiye’de Rıza Sarraf ve İran’daki iş ortağı Babek Zencani) ve onlara yardımcı olan banka genel müdürü, Halk Bank’ı sadece İran’ın doğal gaz alacağını ödeme aracı olarak değil kendilerine ve çevrelerine haksız kazanç sağlamak için de kullandılar.

Manzara seyredelim. Söz sussun. Vicdanlar konuşsun. Yolsuzluk ve Rüşvet baskınları sırasında ortaya çıktı ki; Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın İstanbul Zorlu Center’da iki restoranı var. Züppelik işte. Lokantaya restoran diyorlar. Restoranın birinin adı; “Günaydın Köfte” ve diğerinin de ismi “Gülhane Kebap” konulmuş.
Başbakan’ın oğlu işadamı.
İşadamı kar peşinde koşar.
Vakıf kurar.
AKP’li belediyeden bina kapar.


AKP’li bakandan teşvik alır.
Trafo diker.
Sosyetik mekan bulur.
Köfteci açar.

Xxx

“Yolsuzluk ve Rüşvet Soruşturması” 7 gün önce başlamıştı. Başbakan savcıların önünü kesmeye, soruşturmayı sakatlamaya çalışan davranışlar sergiliyordu. Henüz bakanlar istifa etmemiş, Başbakan otobüsün üstüne çıkıp fotoğraf çektiriyordu.
Türkiye pisliğe batmıştı.
Tarih 24 Aralık günüydü.
Türkiye’nin ve muhtemelen dünyanın en lüks ve pahalı mekanı Zorlu Center’daki “Günyadın Köfte” adlı köfteci dükkanının camlarına şu manzara yansıdı:
Saat: 18.00.
Zorlu Center kalabalıktı.
İnsanlar yürüyen merdivenlerden çıkıyor, iniyor, vitrin bakıyor. Alışveriş yapıyorlardı. Paşabahçe Mağazası’nın bulunduğu kata gariban görünümlü, ezik yürüyüşlü, inşaat işçisi oldukları giydikleri iş tulumundan belli 7 kişi girdi.
Görevli hanım onları gördü.
Önlerini kesti, sordu:
Nereye gidiyorsunuz.
İşçiler cevap verdiler.
Biz bu Zorlu Center’in henüz bitmemiş bölümlerinde çalışan inşaat işçileriyiz. Akşam oldu. Acıktık. Yiyecek bir şey bakıyoruz.

Görevli hanım çok kızdı.
Bu kılıkla Center’e giremezsiniz.
İşçiler, ezildiler. Utandılar.
İçlerinden biri öne çıktı.
Burayı biz yaptık dedi.
Öbür işçi de cesaretlendi.
Siz burada yokken, biz vardık.
Görevli Hanım da utandı.
Emir böyle dedi.
İşçiler, bela okudular.
Center’dan çıkıp gittiler.

Xxx

İşçiler gitti, hatırlar canlandı.
Hatıra yazı şeklindeydi.
Köfteci vitrinine yansıdı.
Yazı şöyle diyordu:
Zorlu Ceneter’in arazisi devlet şirketi Karayollarına aitti. Özelleştirme İdaresine devredildi. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun başında Başbakan var.  Dünyada benzeri yok Boğaz’ın en hakim noktasındaki araziye 237 bin metrekare bina yapılacak şekilde imar planı çıkartıldı. İmar planı, İstanbul Büyükşehir atlanarak Ankara’da Bayındırlık Bakanlığı tarafından yapıldı. 3 Nolu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu ve İstanbul Şehir Plancıları Odası, İstanbul Mimarlar Odası, İstanbul İnşaat Mühendisleri Odası, “bu arazi İstanbul halkı için park olsun, boğazın bu güzel noktasında 237 metrekare bina yapmak cinayet olur, boğaz bu yükü taşıyamaz” diye itiraz ettiler.
Başbakan onları dinlemedi.
Büyükşehir de kulak tıkadı.
Araziyi Ahmet Nazif Zorlu adlı işadamına 800 milyon TL’ye sattılar. İşadamı sevinçten harman dalı oynadı. Mahkemeler satışı durdurdu. Avukatlar işin içine girdi. Hukuk eğildi, büküldü. Şehir rantı avcılarının Ankara’daki Başbakanlık, Bakanlık ve şehirlerdeki Belediyelerle anlaşarak başvurdukları “kot alma oyunu ile bodrum katı gösterme” yolsuzluğu yapılarak 237 bin metrekare dikilmesi gereken Zorlu Center, 391 bin metrekare fazlayla 628 bin metrekare olarak yapıldı. Metrekaresi ortalama 12 bin dolardan satıldı, satılıyor.(Zorlu Center’in bu kuruluş hikayesini Necati Doğru, bu sütunda 3 yıl önce yazdı)

Xxx

İşte Başbakan oğlu bu Center’da köfteci restoranı açama fırsatı elde etti.
Köftecinin arkası kuvvetli.
Köfteci köfte yapar, satar.
Center’in bir sorunu olursa.
Köfteci babasına söyler.
Köfteci o sorunu da çözer.
Köftecinin Babası!
Ben sana ne diyeyim!

Su gelir dere tepe gibi oldu ve sonunda “Başbakan Hısım Akraba Üniversitesi” kurulması için TBMM’ye kanun teklifi de verildi.
41 kere derler!
50 kere maşallah!
Kem gözlere şiş girsin.
Çekemeyenler çatlasın.
Allah nazardan saklasın.
Neden 50 kere maşallah?

Çünkü Başbakan’ın kızı, oğlu, damadı, eltisi, damadın ağabeyi, çocuklara burs veren işadamının eşi, onun görümcesi, görümcenin eniştesi hep birlikte İstanbul’un 50’nci üniversitesini kuracaklar.
İstanbul’da 49 üniversite var.
50’ncisi hısımlardan geliyor.

* * *
Tayyip Erdoğan, imam hatipçi olarak biliniyor. Hakkını da veriyordu. İktidarı döneminde son 10 yılda 5 Milli Eğitim Bakanı değiştirdi. Her yeni bakan geldiğinde ilk demeci; “Halkımızda ciddi imam hatip talebi var” demek oldu.
Ortaokul bırakmadılar.
Hepsini imam hatip yaptılar.
Lise bırakmadılar.
Hatipleştirdiler.
İmam hatipleri devlet kuruyor.
Hısımlar ise üniversite dikiyor.
Büyük dönüşüm, değişim!
“Halkımızda ciddi imam hatip talebi varsa” Başbakan’ın hısım akrabaları ile onların eltileri ile görümceleri neden “vakıf üniversitesi mütevelli heyeti” olmak için Büyük Millet Meclisi’ni kanun yapmaya zorluyorlar?
* * *
İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun 30’a yakın şehrinde 1 tane dahi vakıf üniversitesi yokken niçin İstanbul’da 40 vakıf üniversitesi varken 41’inci vakıf üniversitesi de kuruluyor?
Adı vakıf üniversitesi.
Kâr peşinde olmaması, şehir seçmemesi, bölge ayrımı yapmaması gerekirken Başbakan’ın hısım ve akrabaları niçin İstanbul’u seçtiler. İstanbul ağzına kadar vakıf üniversitesiyle doldu.
İnsan kuşkulanıyor!
Kıymetli bir devlet arazisi mi?
Değerli bir kamu binası mı?
Pırlanta bir belediye malı mı?
Tahsis bekliyor.
Kur vakıf üniversiteni.
Kap iktidardan hazine arazisini, kamu binasını, belediye malını… Hep böyle geldi. Türkiye’deki 69 vakıf üniversitesine şu son 10 yılda hangi devlet arazileri ile kamu mallarının Bakanlar Kurulu kararıyla tahsis edildiğinin listesini buraya yazsam sığmaz.
* * *
Sadece bir örnek yazayım.
Özelleştirme Yüksek Kurulu; Başbakan ve 4 bakandan oluşur. Bu yüksek kurul, TEKEL’in İstanbul Kartal’da toplam 460 bin metrekare (460 dönüm, yani 46 hektar) arazisini 28 Kasım 2008 tarihinde Özelleştirme İdaresi’nden alıp Maliye Bakanlığı’na hibe etti. Maliye Bakanlığı da kendisine hibe edilen bu 460 dönüm şehir arazisinin içinde bir pırlanta gibi durmakta olan toplam 296 bin metrekarelik (296 dönüm yani 29 hektar) bölümü; 9 Şubat 2009 tarihinde İstanbul Şehir Üniversitesi adına “irtifak hakkı tahsisi” yoluyla 49 yıllığına Bilim ve Sanat Vakfı’na devretti. Bilim ve Sanat Vakfı Mütevelli Heyeti Başbakan’a ve AKP’ye çok yakın isimlerden kuruluydu. TEKEL’in arazisini Kartal Belediye Başkanı Altınok Öz (CHP’li) halk için park yapayım diye istedi, vermediler. Kartal halkı protesto yürüyüşü yaptı, polisle biber gazıyla dağıttılar.
Transfer!
Yabancı yatırımcı gelip Türkiye’nin devlet ve özel sektör elindeki kârlı, verimli, pazar payı yüksek şirketlerini alınca sevinmemizi söyleyenler “kâr transferlerini” genelde görmezden gelirler. Bu yıl kar transferi patlama yaptı.
Kâr transfer tablosu söyle:
2007: 2 milyar Dolar.
2008: 2. 9 milyar Dolar.
2012: 2.6 Milyar Dolar.

Geldi duvara dayandı. Gitmiyor. Türkiye’nin bir sıçrama yapması bekleniyordu.
Büyüme tıkandı.
Şimdi yeni ezber üretildi.
Dev anlaşma deniyor.
Adımını dev gibi atacak.
Anlaşmasını dev gibi yapacak.
Bağlantısını dev gibi kuracak.

Barzani doğal gazı ile Barzani petrolü; Türkiye’ye “dev adımı attırarak” tıkanmayı yarıp geçecek. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, önceki gece Ankara’ya geldi ve “Kürt Petrolü’nün yeni yıldan önce Türkiye’ye ulaşacağını umuyorum” diye müjdesini verdi.
Ankara çok memnun.
Rakamlar çok büyük.
Boru hattı döşenecek.
16 milyar dolarlık petrol Türkiye’ye akacak. Doğal gaz ise 2015’de gelecek ve yıllık 10 milyar doları bulacak.

* * *
Enerji Bakanı sevinçli.
Başbakan çok umutlu.
Kürt petrolü alacağız.
Dolar ödemeyeceğiz.
Karşılığını malla ödeyeceğiz.
Kürt doğalgazı alacağız.
Döviz, altın ödemeyeceğiz.
Yerine hizmet ödeyeceğiz.
Böylelikle Türkiye, Rusya’dan, İran’dan alıp karşılığını dövizle ödediği petrole ve doğalgaz faturasından ötürü tehlikeli bir noktaya ulaşan cari açığını daraltacak. Tıkanan büyümesini yeni bir sıçramaya dönüştürecek.
Yeni afyon Barzani gazı!
Bu afyonun altında başarısızlığı, çaresizliği gizleme var. Barzani Kürtleri ile Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda yaşayan Türkiye Kürtlerini de boş hayallerle avutma yatıyor.
* * *
Barzani’nin kendisi Kuzey Irak Kürtleri’ne dönüp “petrol ve doğal gazımız sayesinde zenginleşeceğiz” diyebilir ama Türkiye’nin Başbakanı ile Enerji Bakanı, “Barzani’nin petrolü ve doğal gazı ile biz de tıkanan büyümemizi yeniden sıçramaya dönüştürüp zenginleşeceğiz” demeye kalkarsa gülerler. Petrolü sayesinde zenginleşen bir örnek dünyada yok derler.
* * *
Ve sorarlar.
Şimdi Barzani petrolüne ve doğal gazına kendi petrolünüzmüş gibi sarılmaktasınız, Türkiye’nin yer altı zenginliklerini bulup çıkartmak için ne yaptınız? Bugün dünya sondaj ortalaması 1500 metreye indi. Bir çok ülke toprağının 1500 metre derine inip, petrol, doğal gaz, değerli maden, yüksek enerji kaynağı arıyor. Türkiye ise henüz 350 metre sondaj ile bu konuda dünyanın en yavaş yürüyen ülkeleri arasında…Niçin Türkiye sondajcılığı bu kadar geride?
Toprağının altını bilmiyor.
Toprağının altında bulunmuş boraks madeni zenginliğini de kalkınmasına dönüştüremiyor. Dünyanın boraks zengini ülkesiyiz. Dünyanın ikinci büyük boraks rezervleri bizim ülkemizde. Türkiye boraksını, ileri teknoloji ile işleyip daha yüksek değere dünyaya satmak yerine hâlâ ham boraks ve asit borik satıcısı olarak yerinde sayıyor.
* * *
Kürt gazı alacağız.
Yerine makarna vereceğiz.
Tıkanmayı çözeceğiz!
Böylece Türkiye yine kilosu 1.5 dolardan ihracat yapmaya devam ederek kilosu 7 dolara ihracat yapabilen ülkelere yetişip geçecek?
Yeni afyon: Barzani gazı!
Son devlet malı!
Elde en son Milli Piyango kalmıştı. O da satılığa çıktı. 10 yıllık lisans verilecek Milli Piyango İdaresi de özelleşecek. Şans oyunlarını artık devlet oynatmayacak. Milli Piyango, hemen kazan, sayısal oyunları özel sektör oynatacak. Böylece 10 dakikada bir çekiliş yapılacak döneme de gireceğiz.

Yıllar ne kadar da hızlı akıyor. Bazı olayları; “yeni gazete ve TV satış” haberleri çıkınca ister istemez hatırlıyorum.
Seçimler yapılmıştı.
Seçimle iktidara geleni eleştiren olur, destekleyen de… İktidarı tutan gazeteler Başbakan’ı arkalıyor, “Siz söyleyeceksiniz biz yazacağız” diyorlardı. Zaman, Yeni Şafak, Star, Bugün, Akşam, Akit… Fakat bu gazetelerin okuyucuları zaten iktidara oy vermiş insanlardı. Çok satan, iktidara oy atmamış insanların da okuduğu gazete ve gazeteler nasıl borazan yapılabilirdi?
2 strateji benimsendi.

1- Yandaş işadamları, devlet bankaları kredileriyle desteklenecek; çok satan, çok okunan (ana akım diyorlar) gazeteler satın alınacak, alınan gazete iktidarı değil muhalefeti eleştiren yayın çizgisine çekilecekti.
2- Çok okunan gazetelerin tam olarak iktidara teslim olmamış patronları ise: “vergi kaçakçılığı yapıyor” diye korkutulacak; o gazetelerin içine “iktidar övücü, muhalefete muhalefet yapan, başbakan basın müşaviri olmuş köşe yazarları” yerleştirilecekti.
Bu kirli 2 yoldu.
Seçimle geldik dediler.
2 kirli yolu yürüdüler.

* * * * *
İlk örnek Sabah Gazetesi ve ATV televizyonu tapusunun yandaş işadamına geçirilmesi oldu. Sabah ile ATV’yi kuran Dinç Bilgin, banka hortumlama suçlaması ile hapse düşmüş, gazete ve TV’si devletin (TMSF)’nin eline geçmişti. Dinç Bilgin hapisten çıktı, “Banka almakla hata yaptım, gazete sahibinin gazetecilik dışında hiçbir işi olmaması gerekirmiş…” diye özeleştiri yaptı, Turgay Ciner (Şimdi Haber Türk Gazetesi ile TV’sinin sahibi) ile ortak olup Sabah ile ATV’yi geri aldı. Fakat kısa bir süre sonra; “Biz Turgay Ciner ile bir olup devleti dolandırdık” itirafında bulundu. Sabah ve ATV tekrar devlete (TMSF’ye) geçti.
İkinci kez satışa çıkarıldı.
15 alıcısı vardı.
14 alıcı bir gecede tırstı.
Ne söylendiyse korktu.
Tek alıcı kaldı.
Tek alıcı;  Ahmet Çalık adlı işadamıydı. Ahmet Çalık, Başbakan’ın kızıyla evli damat Berat Albayrak‘ı holdingine CEO yapmıştı. Sabah ve ATV’yi alacak yeterli öz kaynak, dış kaynak parası yoktu. Özel Sektör Bankaları; Koç’un, Sabancı’nın, Şahenk’in bankaları Ahmet Çalık’a ihtiyacı olan krediyi vermekte yüksek teminatlar ve faizler talep ediyor, geri ödeme vadesini kısa tutuyorlardı.
Fakat devlet bankaları vardı.
Vakıf ve Halk Bank’ın kasalarından 10 yıl vadeli, 3 yılı ödemesiz, o günün koşullarında ballı börek sayılan; libor artı yüzde 4.85 faizle 750 milyon dolar kredi Çalık Holding’e aktarıldı.
Devletin malı Sabah.
Devletin malı ATV.
Devletin parasıyla.
Çalık Holding’in oldu.
* * * * *
10 yıl geçti, gitti.
Birkaç gün önce; Başbakan’ın damadının Çalık Holding’in CEO’luğundan ayrıldığı açıklandı. Dün de; ATV’nin “Kalyon-Kolin-Limak” adlı ortak şirketlere satılmakta olduğu haberi yayınlandı.
Yeni alıcılar bildik.
İktidara yakınlar.
Başbakan ile araları iyi.
Büyük devlet ihalelerini kapıyorlar. En son; Cumhuriyet tarihinin en büyük ihalesi olan İstanbul’un 3’üncü havaalanı işini bitirebilmek için kredi bulmakta zorlandıkları haberleri çıkıyordu.
Yine de ATV’ye talipler.
Parayı nereden buldular?
Dünyaca ünlü gazete-tv yayıncılık şirketi Turner Grubu‘nun kârlı-kazançlı-verimli bulup almadığı Sabah ile ATV’yi, “Kalyon-Kolin-Limak” hangi hesaba-kitaba göre alıyor? Onlara devlet bankalarından çok uygun şartlarda “gazete sahibi yapma kredisi ve bol ilan akıtma” sözü mü verildi? Halk ve Vakıflar’ın; Başbakan damadının CEO olduğu Holding’e aktardığı 750 milyon dolar kredi bankalara zamanında geri ödendi mi?
Niçin bu bilgiler şeffaf değil?

Erzurum’da bıyıkları yeni terlemiş cami imamlığı yaptığın o çileli yıllardan beri varlığınla onları büyüttün. İktidar yaptın. Aynı inanç ve dava damarından gelme “Allah ve Resulü’nün yolunda bir ve beraber mücahitleriz” diyerek onlara kuvvet yükledin. Gördün mü, ne oldu? Senin altını oyuyorlar. Bülent Arınç, Amerika’ya geliyor. Seninle değil Obama’nın yardımcısı Joe Biden ile görüşecek ve “Atın Fetullah Hocaefendi’yi Pensilvanya’daki çiftliğinden… Biz de 4 milyar dolarlık füzeyi Çin’den değil ABD’den alalım…” diyecek. Pazarlıkta sen varsın. Değerin biçildi. Füze komisyonu kadarsın.


* * *
Başbakan dün hızını alamadı senin için “karşı taraf” dedi. Bizim taraf ve karşı taraf. Biz ve onlar. Enerjisini bölmekten alıyor. Bir Sünni veya Şii, bir Nakşibendi veya Mevlevi dahil hepsi bir diyen Saidi Nursi’nin bugün yaşayan en ehemmiyetli talebesi olan sen Fetullah Gülen… Oldun şimdi karşı taraf… “Hoca’nın nefesi kifayetsiz” diye yandaş kalemlere yazılar yazdırıp, mücahit bildiğin küçük kardeşin Tayyip Erdoğan’ın ağzından “Geri dönüş yok… Dershaneler kapanacak” diye yüzüne bağırıyorlar. Nefreti senin için de ekiyor; “Firavun” benzetmesi yaptın diye senden özür dilemeni ve eğilip Tayyip Erdoğan’ın eteğini öpmeni bekliyorlar. Dik durmazsan! Öptürecekler.
* * *
Arkanda “imanı yüksek hizmet ordusu” ve içinde güçlü, köşe başı tutmuş, makam,
mansıp sahibi on binlerce etkili insan var.
Senin gücün “F Tipi” diye yüzlerce kitaba konu ve “başarı öyküsü malzemesi” oldu.
Pensilvanya’dan; “İmkan olsa mezardakileri bile kaldırıp oy kullanmaya götürürdüm…” diye Tayyip Erdoğan’a hayal bile edemeyeceği altın destekler verdin.
Hoca Efendi!
Gücünü görelim.
* * *
Valilerin var.
Müsteşarların.
Yüksek bürokratların.
Ordu’ya vidaladığın generallerin, iktidar ve muhalefet partilerine yerleştirdiğin milletvekillerin, yargıda hakimlerin,savcıların, medyada gazete ve TV’lerin, Yazarlar Vakfı’nda yazarların, Abant Platformu’nda profesör, doçentlerin…
TÜSKON, MÜSİAD ve hatta TÜSİAD’ da “hizmet yoluna sermaye koymuş” işadamların, polis örgütünde müdürlerin, MİT’de istihbaratçıların, 110 bin camide müritlerin ve dünyanın dört yanında elin, kolun, sözün, nefesin…
Eğilip, etek mi öpeceksin?
“Firavun” diyorsun.
Firavun’a baş mı eğeceksin?
* * *
Fetullah Gülen de ve Tayyip Erdoğan da biliyor ve yukarıda Allah da görüyor ki,
“Dershane açmak… Dershane kapatmak… Ve altın nesil yetiştirme edebiyatı yapmak…” kavganın sadece dışa vurmuş yüzüdür.
Devlet malı bitirildi.
Satıldı, paylaşıldı.
Yandaş zenginler yaratıldı.
Tayyip Erdoğan zenginleri; “Azalıp küçülen devlet pastasından” Fetulllah Gülen zenginlerine pay kalmadığını ilan ediyorlar. Bunun için seni karşı taraf yaptılar.
Hoca Efendi!
Gücünü görelim.
Gizli kasetler çıksın.
Seçimler neşelensin.
AKP’nin türbanlı milletvekilleri niçin suskun?
Meclis Başkan Vekili AKP erkek Milletvekili Sadık Yakut, “kızlı-erkekli eğitimin yanlış olduğunu” düşünüyor.
Kanun teklifi hazırlayacak; kızlar ayrı okulda erkekler ayrı okulda okusunlar istiyor. AKP’de türbana girmiş milletvekilleri, partidaşları Sadık Yakut’un önerisine acaba ne diyorlar? Sadık Yakut kafasıyla gidersek; “Meclis’in de ‘‘Kadın-Erkek” diye ayrılması” gerekir. Sadık Yakut’un kafasının gerisinde; kızların ayrı okulda okuması yetmez tamamının kara çarşafa girerek okuması, çok karılı evliliğin geri gelmesi türü eskiye dönüş özlemi yatıyor olabilir mi? Türbanlı milletvekilleri bu konuda niçin susarlar? Yoksa özgür değiller mi?

Bilmeyenler için baştan söyleyeyim. İntihalci; ifade, buluş, düşünce, cümle, görüş, fikir hırsızı demek. Başkasının kitabından cümleleri, görüşleri, buluşları, ifadeleri kaynak göstermeden alıp, kendi ifadesi, cümlesi, görüşü diye sunana intihalci (bilim hırsızı) denir.
Suçtur.
Çok ayıptır.
Bir ünlü intihalcimiz vardı.
Adı Ömer Dinçer’di.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın seçkin kadrosundandı. Başbakanlık Baş müşavirliği ve müsteşarlığı yaptı. Başbakan onu çok tuttuğu için Milli Eğitim Bakanı görevine de getirdi. Ömer Dinçer, yazdığı bir kitapta başka bir yazarın kitabından bolca intihal yaptığı için “üniversite öğretim mesleğinden çıkarma cezası” almıştı. YÖK’ün verdiği bu cezayı; Ankara 1. İdare Mahkemesi de “evet intihal gerçektir” diye karara bağladı.

* * *
Bir intihalcimiz daha oldu.
Ne yaman denk gelmedir.
Bir intihalcimiz daha yine Başbakan’ın seçkin kadrosu içinden çıktı. Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na getirilen Prof. Dr. Metin Hülagü, Padişah II. Abdülhamit, Sultan Vahdettin ve Halife Abdülmecit araştırmacısı ve onlara kişisel sevgi yüklü birisi olarak da biliniyor.
Konferanslar veriyor.
Avrupa kentlerine gidiyor.
II. Abdülhamit’i anlatıyor.
Anlatıyor ama kendi buluş, ifade ve cümleleriyle değil.
Hırsızlama cümlelerle…
Tarih araştırmaları yapan Sadık Müfit Bilge (Osmanlı Çağında Kafkasya- Osmanlı’nın Macaristan’ı adlı 2 kitabı var) Metin Hülagü’nün II. Abdülhamit dönemini anlatan “Devr-i Hamid” isimli 5 cilt, lüks baskılı makaleler kitabında yer verilen “Sultan II. Abdülhamit’in Eşleri ve Çocukları” adlı makalesinde yüzlerce intihal (hırsızlık) cümlesi buldu.
Bana gönderdi.
Çalıntı merhum tarihçi Yılmaz Öztüna‘nın “II. Abdülhamit Zamanı ve Şahsiyeti” adlı kitabından satır satır yapılmıştı.
* * *
Hırsızlıktan birkaç örnek:
Nâzik-edâ:
“..esmer, siyah saçlı ve gözlü, uzun boylu, piyanist (Öztuna, 220),”
“..esmer, siyah saçlı ve gözlü, uzun boylu biridir, piyanistti (Hülagü, 275)
* * *
Sâfşi-nâz:
“..diğer kadınefendilerle geçinemedi, padişahtan kendisini boşamasını istedi, arzusu yerine getirildi ve hayat boyu ayda 50 altın maaş bağlandı bir de döşenmiş konak hediye edildi.. (Öztuna, 220-221)
“ ..diğer kadınefendilerle geçinemedi, padişahtan kendisini boşamasını istedi, arzusu yerine getirildi ve hayat boyu ayda 50 altın maaş bağlandı bir de döşenmiş konak hediye edildi.. (Hülagü, 275)”
* * *
Bidar:
“..Uzun boylu,yeşil ela gözlü, kumral, narin yapılı idi.. (Öztuna, 221),
“..Uzun boylu,yeşil ela gözlü, kumral, narin yapılı idi.. (Hülagü, 275).
* * *
Ayşe Desti Zer:
“.. 1924’ten ölümüne kadar çok nadiren dışarı çıkarak II. Abdülhamid’in Gazi Osman Paşa’ya ihsan ettiği Serencebey Yokuşundaki Şehzade Selim Efendi sarayı karşısındaki konakta oturdu… (Öztuna, 222).
“.. 1924’ten ölümüne kadar çok nadiren dışarı çıkarak II. Abdülhamid’in Gazi Osman Paşa’ya bağışladığı Serencebey Yokuşundaki Şehzade Selim Efendi sarayı karşısındaki konakta oturdu.. (Hülagü, 278).
* * *
Şadiye Sultan:
“ ..1953’te İstanbul’a döndü, 4 ay için Beyrut’a gidip döndü, Cihangir’de Muhittin Hacıbekir’in kendisine tahsis ettiği apartman dairesinde yaşayıp öldü.. (Öztuna, 225).
“..1953’te İstanbul’a döndü, 4 ay için Beyrut’a gidip İstanbul’a döndü, Cihangir’de Muhittin Hacıbekir’in kendisine tahsis ettiği apartman dairesinde yaşadı.. (Hülagü, 281).
* * *
Nokta virgülüne kadar aynı.
Dip not ve tırnak yok.
Böyle yüzlerce aşırma var.
Türk Tarih Kurumu’nun kurucusu Mustafa Kemal Atatürk “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir” demişti. Şimdi bu kurumun başına getirilen; aşırma becerili tarih yazıyor.

Geldik 2 soruya dayandık! - Necati Doğru
Gelidik,
geldik
2 soruya
dayandık!

Bekledim. Tarihi buluşma(!) tiyatrosu oynansın göreyim. Sonra yazayım istedim. Aslında kör değilim görüyordum. Çok saf biri değilim anlıyordum.
Ev sahibi yabancı olmuştu.
Kendi evine misafir gidecekti.
Misafir ise ev sahibi yapılmıştı.


Yeni ev sahibi, eski ev sahibini karşılayacak; “Biji Aşit ü Birati yani Yaşasın Barış ve Kardeşlik” diye birlikte bağırılacaktı.
CIA  böyle yazmıştı.
ABD böyle karar kılmıştı.
Türk Ordusu bunun için çökertilmiş, “kenef çukuruna süpürmeyin faydalanın” denilenler de bunun için desteklenmiş, korunup, kollanmıştı.
Ev yine o eski ev.
Tapusu el değiştirecekti.
Bu hedef; 90 yıl önce Lozan’da Lord Curzon tarafından dile getirilmiş ve o zaman “kanla ve irfanla reddedilen” bu bölücü arzunun geçekleşmesi için gereken her şey özenle yapılmıştı.

Xxx

İşte o beklenen gün gelmişti.
Türkiye Başbakan’ı Amed’de (eski adı Diyarbakır) ellerinde Türk bayrakları ve Kürdistan bayrakları da olan yüzbinlerce coşkulu kalabalığın alkışları eşliğinde misafir olarak karşılandı. Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Lideri Mesud Barzani, Amed’in yeni sahibi olarak misafirini ağırladı. Misafir Türkiye Başbakan’ı Amed’e yanına 12 Bakanı ve Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’nı da alarak “kusursuz bir dış ziyaret çıkartması” yaptı. Bu ziyaretin;  Başbakan’ın kendi ülkesine değil “Kürdistan’ a yapıldığını” bütün dünyaya anlatmak için Türkiye’nin Dışişleri Bakanı, ABD’ye giderken yoldan geri çevrildi. Ve “asıl dışişleri gezisi Türkiye Başbakan’ın Amed’e yaptığı 12 bakanlı ziyarettir” denilerek heyete dahil edildi.
Yeni ev sahibi Barzani.
Eski ev sahibi Erdoğan.
Başkent Amed’de kucaklaştı.
Kucaklaşmayı CIA hazırladı.

Xxx

Düğün-Dernek- Zılgıt.
Toplu nikah.
Köprü- okul açılışı.
İkili düet.
Ahmed Kaya’ya rahmet.
Diyarbakır’ın ABD tarafından onaylanmış yeni sahibi Barzani, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Misafir Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’nın ağzından “Kürdistan” ifadesini de duymaktan memnun oldu.
Bölmek için yola çıkılmıştı.
Çocuk doğdu.
Nur topu gibi Kürdistan oldu. Orası Türk toprakları olmaktan çıktı. Kürdistan toprakları olarak misafir Başbakan ağzından dünyaya ilan edildi.


Xxx

Kimse de kör rolü yapmasın.
Kimse de safı oynamasın.
Şimdi geldik, geldik!
2 soruya dayandık.
Soru 1:
Kürdistan’ın sınırı nereden çizilecek? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürdistan’ın toprak sınırları nereden çekilecek?
Soru 2:
Sınırının ötesinde Kürdistan topraklarında kalan Türkler için ne yapılacak? Sınırın bu tarafında Türkiye topraklarında kalan Kürtler ne olacak?
Bölünmeyi kabul eden misafir Türkiye Başbakanı, bu 2 sorunun cevabını  biliyordur.
Açıklaması gerekir.


(uyan borusu)

Faiz lobisinin
baş destekçisi!

SÖZCÜ muhabiri Ali Gülen, üç gün manşetten haber yaptı. Ben bu köşede üç gün; “Pislik Örtme”, “En tepeye dayanır” “Soygun VİP uçakta planlandı” başlıklarıyla yazdım. Devlet Bankaları Ziraat, Vakıflar,  Başbakan’ın VİP uçağına davet edilip dış gezilere katılan işadamlarının Almanya’daki şirketlerine bir yılda toplam 650 milyon Euro kredi açtılar. Bu işadamları da 650 milyon Euro’yu Türkiye’deki hesaplarına aktarıp bir yandan kredileri buharlaştırdılar. Bir yandan da kişisel hesaplarına geçirdikleri devlet bankası kredilerini,  “sıcak para olarak” değerlendirip yüksek faiz kazancı elde ettiler. Söz gelimi Almanya’dan devlet bankasını tokatlayıp 10 milyon Euro’yu Türkiye’ye getiren hileli iflasçı işadamı, bunu Türkiye’de 7 ayda 12-13 milyon Euro yaptı. Faiz lobisinin baş destekçiliğini devlet bankalarını soyduranlar yapmış oldu.

Hem “Deniz Feneri soygununa” benziyor. Hem “Banka hortumcularını” akla getiriyor.
İktidara yanaş.
Başbakanı arkala.
İktidar partisini gör.
Bakanları “Sayın” yap.
Genel müdürleri sırdaş kıl.
Genelden al. Özele aktar.
Dönem zengini pulsuzdur.
Başlangıçta çulsuzdur.
Devlet bankasından alınır.
Bu çulsuza yedirilir.
Dönem zengini yapılır.

Dönemin zengini gücünü, imtiyazını, korkusuzluğunu, hortumculuğunu en tepeden alır. En tepede Başbakan, Parti Önde Gelenleri, Adalet, Maliye, İçişleri Bakanları, Yüksek Bürokratlar, Devlet Bankası Genel Müdürleri Deniz Feneri Soygunu’nu yapanları koruyup, kollamasaydı sonuç; “Deniz Feneri paralarını soyanları salıvermek ve soygunu yapanlara ceza isteyen savcıları yargılamak” olmazdı.
Soyanlar korundu.
Savcılar görevden atıldı.
Deniz Feneri rezilliği örtüldü.

* * *
Bizim gazete SÖZCÜ’nün 4 gündür takipçisi olduğu ve muhabir Ali Gülen’in kaleminden aktardığı; “Almanya-Türkiye Hattında 650 milyon Euro Devlet Bankası Parasının Buharlaştırılıp Hortumlanması” haberi; Deniz Feneri Soygunu’nun nerdeyse bire bir benzeridir.
Şu tabloya bakın:
Ülke Almanya: Banka: Ziraat,
Banka sahibi: T.C Devleti.
Yıl 2009:
Almanya’da verdiği kredi:
468 milyon Euro.
Türkiye’de şirketlere aktarılan:
414 milyon Euro.
Kredi alanların sayısı: Bilinmiyor.
Kredi alanların adı: Gizleniyor.
Yıl: 2010.
Almanya’da verdiği kredi:
648 milyon Euro.
Türkiye’de aktarılan:
562 milyon Euro.
Kredi alanların sayısı: Bilinmiyor.
Kredi alanların adı: Gizleniyor.
Yıl: 2011.
Almanya’da verdiği kredi:
864 milyon Euro.
Türkiye’ye aktarılan:
795 milyon Euro.
Kredi alanların sayısı: Bilinmiyor.
Kredi alanların adı: Gizleniyor.
* * *
Devlet Bankaları olan Ziraat ile Vakıflar’ın Almanya’da, Halk Bankası’nın Hollanda’da şubeleri bulunuyor. Devlet Bankaları, Almanya’da şirket kurmuş Türk işadamlarına “işlerini geliştirsinler” diye, düşük faizli, krediler açıyor.
Bu krediler ne oluyor?
Bankalara geri veriliyor mu?
Tıpkı Deniz Feneri soygununda yaşandığı gibi Alman Mahkemesi’nin ve İflas Masası’nın “2 Türk işadamı kardeşe ait GTI Travel ve SKY Airlines adlı şirketince yapılan hileli iflas davasına el koymasıyla” durum aydınlanıyor.
Ziraat krediyi Almanya’da açtı.
Paralar Türkiye’ye aktarıldı.
Almanya’da şirket iflas gösterdi.
Türkiye’deki şirket zenginleşti.
Devlet parası buharlaştırıldı.
Bir de çok vahim bir iddia var.
Buharlaştırılan devlet bankası parasına kefil gösterilenlerden biri de Başbakan’a çok yakın olduğu söylenen ve son 11 yıldır devletin köprü, otoyol, hava meydanı gibi büyük ihalelerini ve özelleştirmeden devletin büyük fabrikalarını alan Mehmet Cengiz adlı işadamı… Ziraat Bankası Almanya’da buharlaştırılan parasını takip etmekte çok isteksiz, çok enerjisiz, çok bana neci davranıyor.
* * *
Acaba niçin?
Deniz Feneri’nde olduğu gibi!
Tepeye dayandığı için!
Şaşırmayın!
İşçiyi ne kadar ucuza çalıştırır, emeği ne kadar çok istismar edersen (iktisat kitaplarında bu istismara, kibarca, artı değere el koymak deniyor) sermaye birikimini o kadar hızlı yapıyorsun. Artı değere el koyma işverenler için iyi, işçiler için kötü. İşçi temsilcisi sendikalar, şu günlerde iktidarın işverenlerle bir olup “kıdem tazminatını budama girişimlerine” karşı ciddi bir öfke yükseltiyorlar. Fakat işçilerin sesleri bastırılıyor. Yakında bir patlama da işçiden gelirse şaşırmayın

100 yıl önce köprülerin ve onları bağlayacak yolların güzergahı “bir boz eşek bulunarak” yapılıyordu. Boz eşek araziye başıboş, yularsız, eğersiz bırakılıyor. Boz eşeğin arkasında ellerinde uçları sivriltilmiş kazıklarla işçiler yürüyor. Başıboş bırakılmış eşek, doğal olarak kendisi için en kolay, en az enerjiyle en fazla mesafe kat edeceği yolu izliyor. İşçiler ellerindeki kazıkları boz eşeğin arka ayağının bastığı ize çakıp işaretliyorlar.
Güzergah belirleniyordu.
* * *
Hatırlıyorum.
Boz eşek modeli çağdaş kalıba uydurulmuş; havada uçan helikopter boz eşekleştirilmişti.
Başbakan helikoptere binecek.
Köprü güzergahı belirlenecekti.
O yazıyı buldum.
Yeniden okudum.
İstanbul Boğazı’na “Üçüncü Köprü yapılacağı” müjdesi verilmişti.
Güzergah, sözüm ona arsa rantı doğmasın ve haksız kazanç olmasın diye, gizleniyordu. Büyük bir gazetede yayınlan haberde Başbakan Tayyip Erdoğan ile Ulaştırma Bakanı Binali
Yıldırım, helikoptere binecekler;
yukarıdan Başbakan ile Ulaştırma Bakanı “köprünün ayaklarının oturacağı noktaları ve yolların geçeceği güzergahları” gökyüzünden seyredeceklerdi.
* * *
Ben de yazı yazmıştım…
İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a; “…Siz neyin başkanısınız, yönettiğiniz kenti her bakımdan etkileyecek üçüncü köprünün ayakları ile güzergahı helikoptere binmiş Ankara tarafından belirleniyor, bu olacak iş mi?” diye sormuştum.
Kadir Topbaş da cevap vermişti.
“Hayır doğru değil” demişti.
Ve şu bilgiyi sunmuştu:
“Güzergah helikopterle tespit edilmeyecektir. Ulaştırma Bakanlığı bir Türkiye Planı yaptı. Planda İstanbul için ‘3. Köprü Proje Önerisi’ geliştirilmiş. Bakanlık tarafından geliştirilen proje,İstanbul Metropoliten PlanlamaMerkezi’nce yapılan ‘uygunluk analizleri ve arazi kullanma analizleri’ çerçevesinde değerlendirilecek ve kesin güzergah İstanbul Büyükşehir
Belediye Meclisi’ne sunulacak”
* * *
Bu bilgi doğru muydu?
Ben bu kez; 530 uzman, profesör ve doçentin 3 yıl çalışarak; İstanbul için “Çevre Düzeni Planı ve Bölge Planı” hazırlayan Metropolitan Planlama’nın Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Kaptan’a sormuştum. Profesör Kaptan da “Bizim 530 uzman, profesör, doçent,
araştırmacının hazırladığı planlarda İstanbul için Üçüncü Köprü yapmak yoktur. Böyle bir köprü İstanbul’un nüfusunu 20 milyona sıçratır, bu da şehir için cinayet olur, çünkü bu
bölgenin bu ağırlığı taşıyamayacağıbilimsel olarak ortadadır” demişti.
Bütün bunları yazmıştım.


* * *
Sonunda olan oldu.
Övünmeler göğe çıktı.
Böbürlenmeler arşa ulaştı.
Bilimsel olarak yapılması şehir için cinayet olur denilen 3. Boğaz Köprüsü’nün kondurulacağı ayakları ile yollarının geçeceği güzergahlar; “Eşekleşen Helikopter Modeli”ne
benzer bir yöntemle belirlendi.
“Köprü’yü Milli Bütçe’den yapacağız, halkın cebinden bir kuruş çıkmayacak” diye yalan-dolan anlamsız propagandalar bütün ülkeye yayıldı.
Köprü temeli atıldı.
Ya Allah! Bismillah!
250 bin ağaç kesildi.
Sarıyer Belediyesi Başkanı, “projede belirtilen güzergahla şirketlerin ağaçları kestiği güzergah birbirine uymuyor” diye uyarı yaptı. Ulaştırma Bakanlığı, “bizim tespit ettiğimiz güzergah kuşların göç yoluymuş… yok su yoluymuş…”
diye gerekçe peydahlayarak güzergahı değiştirdiklerini açıkladı.
Trajikomik!
Hem acı hem komik!
* * *
Ortada bir iddia dolaşıyor.
Köprüyü devletin imtiyazını satın alma (yap-işlet-devret) modeliyle yapma ihalesini kazanan iki ortak şirket, güzergah değişimini “maliyetleri düşürmek” için yaptılar. Güzergahı şahıs arazileri yerine devlet arazilerinden geçirecek şekilde değiştiriyorlar, devleti soyacaklar.

O yalan, bu yalan. Fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan. Tekerlemeler halk filozoflarıdır. Öğretirler.
Biz de tekerleme söyleyelim.
Gelin birlikte dinleyelim:
Çıktı çıktı!
Gümrükte buharlaşma çıktı.
Buhardan çikita muz üredi.
Muzun içinden villa türedi!
Kaçak muz ana üründü.
Villa yan ürün olup çıktı.
Bizim gazete SÖZCÜ dün haberi “Bakan Zafer’in Villa Zaferi” başlığıyla verdi. Ekonomiden sorumlu Bakan, Bodrum’da 2.5 milyon dolara (yaklaşık 5 milyon lira) lüks villa almıştı.
Villa muzcunundu.

Bakan’a satılmıştı.

* * *
Bakan, “ben siyasete alan el değil, veren el olmak için geldim. Orada villa baktım. Villa alabilirdim fakat almadım” diyor.
Bakan’ın alma iştahı var.
Tamam almadı.
Villayı yakınları aldı.
Fakat kimdir bu muzcu?
Okuyalım.
Hakan Bilal Kutlualp muz ithalatçısıdır. Yerli muzu bitiren Chiquita (çikita) muzlarının Türkiye temsilciliğini yapar. Seçim yıllarında Anamurlu yerli muz üreticilerinin öfkesi yatışsın diye Ekvator’dan Çikita Muz’un CEO’su Kistinger‘i getirip Ekonomi Bakanı ile görüştürür. CEO Kistinger, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a “Türkiye’ye yatırım yapacağız. Yerli muz üreticileri ile ortak muz çiftlikleri kuracağız” demeci verdirir.
Yıllar geçer, gider.
Yatırım filan nanay!
Muzcu ile Bakan da “yatırım sözünü” unutur giderler. 2013 yılının mayıs ayına gelinir. İstanbul Ambarlı Gümrüğü antrepolarında beklemekte olan 200 bin koli ithal Ekvator muzu (200 TIR dolusu) bir gecede buhar olur.
Gölge olur. Ruh olur.
Gümrükteki depolardan yüzde 148 gümrük vergisini ödemeden çıkar, çarşıda pazarda, manavda satılır.
Vergisiz ithal muz.
Halka vergisi ödenmiş gibi satılır.
Devletin hakkı yenir. Haksız rekabet olur.
Yerli muzcuyu vurur.
Dürüst tüccarı batırır.
* * *
İşte gümrükten vergiyi ödememek için buharlaştırılıp, ruhlaştırılan 200 bin koli muzun ithalatçısı Hakan Bilal Kutlualp, işte bu muzcudur.
Nasıl olur?
Muzlar gümrük vergisini ödemeden nasıl ruh olur ve çarşıya, pazara, markete hangi yüzle sokulur?
Müfettişler, incelediler.
Kutuları iki defa saydılar.
Gerekli gördüler, tartılar.
Ve “200 bin koli muz, muzcu Hakan Bilal Kutulualp’e ait Gümrüklü Antrepo’dan kaybolmuştur” diye rapor yazdılar. Yani gümrük vergisi ödenmeden pazara, markete, manava satılmış, devletin vergisi cebe atılmıştır.
* * *
Cebe atılanın hesabı açık.
200 bin koli (boxes) muzun gümrük vergisi 3 milyon 150 bin dolardır.
Muzcuya ait muzlar yine bu işadamına ait Gümrüklü Antrepo’da yediemin olarak dururken ve Ekonomi Bakanı’nın da katkılarıyla yeni çıkan yasaya göre de bu antrepodaki malların “kontrolü ile denetimi” yine bu muzcu işadamının ücretini ödediği yetkili gümrük müşaviri tarafından yapılıyordu. Bu durumda 200 bin koli muz, vergisi ödenmeden piyasaya
sürüldüğü için cezası da 9 milyon 450 bin dolar tutuyor. Vergisi ve cezasıyla birilikte muzcunun, devlete ödemesi gereken Hazine alacağı 12 milyon 600 bin dolar tutuyor.
* * *
Bu Hazine alacağı ne oldu?
Tahsil edildi mi?
Yoksa kaçağa kılıf bulundu.
Muz kaçakçılığı örtbas mı edildi?
Muzcu’dan villayı almadığını söyleyen Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın bu sorunun cevabını bilmesi ve bize vermesi gerekir.
Çıktı çıktı!
Muz içinden villa çıktı!

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget