Makaleler "Kurtul Altuğ"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Nasıl Silivri zindanın kapısına dayananlardan bıçağın kemiğe dayandığı izlenimi alınıyorsa, gerek sosyal medyada gerekse bana gelen mektuplarda da sabrın sonunun selamet değil felaket olacağına inananlar çoğalıyor.
Bu ülkede yaşanmamış bir bölünme arifesindeyiz ve sanki mektuplarda hep o kuşku ve çare arayışları dile getirilmekte. İşte onlardan birinde işgalcilerden söz ediliyor. İyi okumanızı tavsiye ederim;

“Birinci Dünya Savaşı’nda, İngiliz savaş gemilerinden kaçan ve Çanakkale Boğazı önlerine gelen iki Alman savaş gemisinin, Karadeniz’e tatbikat amaçlı çıkmasına dönemin Genelkurmay Başkan Vekili Enver Paşa izin vermişti. Karadeniz’e açılan bu gemilerin Rusya’nın Odesa, Sivastopol, Novorossisk ve Tedosya limanlarını bombalamaları sonucu, Rusya ve İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmiş, bu kışkırtma sonucu, kendini Birinci Dünya Savaşı’nın içinde bulan Osmanlı devleti parçalanmıştı.
NATO’dan Erdoğan hükümetinin talep ettiği Patroit füzeleri Almanya ve Hollanda’nın bini aşkın askeri uzman personelleriyle birlikte Türkiye -Suriye sınırına konuşlandırılıyor.
1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi karar yetkisinin, bu kez de NATO’da olacağı resmi açıklamalardan anlaşılmaktadır. Hatta daha da kötüsü BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan: “Türkiye Toprakları Aynı Zamanda NATO’nun Toprağıdır”, bu nedenle “TBMM’den de herhangi bir izne gerek kalmayacaktır” diyerek, kanla irfanla ve devrimle kazanılmış Türkiye’nin, ABD’nin saldırı ve savaş örgütü NATO tarafından işgal edildiğini açıkça itiraf etmektedir.
BOP Eşbaşkanı, Türkiye-Suriye sınırına konuşlandırılması planlanan füzelerle ve Kürecik Radarı ile Türkiye’yi hedef tahtasına oturtuyor. ABD ve İsrail’in, İran ve Suriye’ye karşı konuşlandırdığı bu Patriotlar ve Kürecik’teki radar, olası bir NATO saldırısı karşısında İran ve Suriye’nin ilk hedefi olacaktır. Bunun sonucu ise İran-Türkiye savaşıdır ki, ABD’nin de istediği budur.
Türkiye’nin, ne Suriye ve İran’la, ne de diğer komşu ülkelerle savaş nedeni sayılacak hiçbir sorunu olmadığı gibi böylesi bir savaştan hiçbir çıkarı da yoktur.
Suriye’nin bölünmesi, Büyük Kürdistan projesinin yaşama geçirilmesinin son ayağıdır. Bu nedenle eğer Suriye bölünürse, bu aynı zamanda Türkiye’nin de bölünmesi ile sonuçlanacaktır. Libya’da NATO operasyonu ile yapılan müdahale, Libya’ya demokrasiyi değil, kaosu getirmiş, Libya’nın zengin petrol yatakları, Amerika, Fransa, İtalya gibi ülkelerin eline geçmiştir.
Şimdi sırada, Suriye üzerinden Türkiye vardır. AKP Hükümeti “Kasabın kanlı bıçağını yalayan koyun” örneği radar üssü ve patriot seviciliği yapmaktadır.
Tarih göstermiştir ki, Damat Ferit ruhlu, kendi ulusuna ve ülkesine ihanette sınır tanımayan, işgalci yamaklarının sonları hep “vatansız bir ölüm” olmuştur. Uzak değil, yakın geçmiş bile “bu hizmetkarların” acıklı sonlarını gösteren kanlı sahnelere tanıklık etmiştir.
Bugünün maskeli işbirlikçilerine “gayrı yeter!” diyeceği günler hiç de uzak değildir. O gün geldiğinde, İhanete uğramış bu halkın isyanı karşısında “çakıl taşı kadar” hükmünüz bile olmayacaktır. Bu böyle biline!“

ADD Yönetim Kurulu adına, O. Mümtaz ÇAPÇI

13 Aralık 2012 tarihi demokrasi ve geçerli hukuk açısından son derece önemli bir halk hareketine sahne olacak.
Silivri’deki özel yetkili mahkemenin Türk Demokrasisi’ne ve Türk Hukuku’na verdiği zararlar işte o gün sorgulanacak.
Aslında gözleri kapalı, kulakları tıkalı bir medya bunun farkında değil ama 13 Aralık olayı tarihimizde bir ilki teşkil ediyor. Uzak ve yakın geçmişimizde böyle bir olayla ilk defa karşılaşacağız.

Yassıada’ya çıkan olmadı!

Silivri’deki “özel yetkili” mahkemenin alacağı varsayılan kararları hukuk içinde kalarak protesto edilmesi iktidarın dikkatle üzerinde düşünmesi gereken bir tabloyu ortaya çıkarabilir. Bu büyük protesto buluşması ne 19 Mayıs gösterilerine, ne de 10 Kasım’da milyonları yürüten gösterilere benziyor. 19 Mayıs bayram kutlaması yasaklanan halkın yasakları protesto ederek gösteri hakkını kullanmasıydı. 10 Kasım’da ise Anıtkabir’e yürüyen halk son çare olarak Cumhuriyeti kuran önderine sadece saygı için değil aynı zamanda iktidarı şikayet için yürüyordu.

Şimdi durum çok farklı!

Türk siyasi hayatında böyle bir protesto hareketinin yaşandığını hatırlamıyoruz. 27 Mayıs’tan sonra kurulan, DP’lileri yargılayan Yassıada mahkemesi de bir özel mahkemeydi ama Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan hiçbir yurttaş o mahkeme önünde gösteri yapmaya kalkmadı ya da kararlarını tartışmak için Yassıada’ya çıkmadı.
Demem o ki “Mahkeme meşru ya da değildir” ancak yıllar sonra tartışıldı. Silivri’de toplanacak olan sadece halk değil, geçerli hukukun uygulanmasını sorgulayan bir büyük kitle. Barolar, hukukçular, avukatlar, işçi ve memur sendikaları, aydınlar, sanatçılar, yazarlar ve içlerinde bir büyük yargı organı olan Danıştay’ın eski Başsavcısı şimdiki ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan ve derneği de var. Siyasi partilerin büyük kesimi, TGB’liler de bulunuyor.

İşe ana muhalefet de girerse!

Son günlerde tavrı kesinleşen CHP lideri Kılıçdaroğlu ve grubu da Silivri duruşmalarının yapıldığı özel yetkili mahkemenin önünde olacak.
Bu da bir ilktir.
Ana muhalefet partisi tüm gücüyle Silivri zulümhanesinin kapısına dayanıyor.

Protesto edilen nedir?

Bir mukaddes hak olan savunmanın yok edilmesi, tutuklulara 5 yıldır yargısız infaz yapılarak, geçerli hukukun yok sayılması, insan hak ve özgürlükleri yokmuş gibi davranılarak sanıklara kurgulanmış kanıtlarla ki hepsi çürütülmüş ve hukuken kıymeti olmayan kanıtlardır- savunmanın kısıtlandığı bir ortamda ceza verilecek olması kuşkusu.
Bu büyük kalabalık orada mahkemenin meşruiyetini kabul etmedikleri için toplanıyor ve özel mahkeme hukukunun sorgulamasını yapıyorsa bu küçümsenecek ve dikkate alınmayacak bir durum değildir.
Bu demektir ki bir ülkede “kanun diye, diye kanun evrensel hukuk tepelenirken” hukukun üstünlüğünü kanıtlamak isteyen siyasetin, gençliğin, aydınların, gazetecilerin, sivil toplum örgütlerinin artık bıçağın kemiğe dayandığı bir patlama noktasıdır bu.

Orada neler olabilir?

Bu toplumsal patlama ne biber gazıyla, ne polis copuyla hatta kurulacak barikatlarla önlenmek istenirse neler olabilir?
Bunu düşünmek bile sakıncalı ve tehlikelidir. Ne AİHM, ne dünya kamuoyu, geçerli hukuka karşı insan hak ve özgürlüklerini korumak isteyen bu hareketin meşruiyetini tartışabilir ne de dünya hukukçuları?
Asıl görev iktidara ve onun hükümetine düşüyor. 14 Aralık günü çok pişman olacağımız olaylara tanık olmayalım ve bu tarihimize bir başka kara leke olarak girmesin.

Sayın Başbakan bir süredir kafasını “Muhteşem Yüzyıl“ TV dizisine takmış! Haklı olduğu yerler dizide yok değil. Hele o harem sahneleri.
Aslında hoş olmayan nedir bilir misiniz? Adı demokrasi olan ve bunun kör topal uygulandığı bir rejimin olmazsa olmaz koşullarından biri düşünce ve fikir özgürlüğü olmalı. Gelin görün ki; görsel sanatın bir dalını kullanarak para kazanmak için bir kurgu bilim dizisinden hiç de farklı olmayan bir yapıtın üzerine tartışma açanın Başbakan olması...

Tarihçiler itibar etmiyor

Geçen hafta Cumartesi akşamı Haber-Türk’te yayınlanan bir programda konuyu tartışan tarihçiler, programı sunan Murat Bardakçı ve bildiğim en ciddi tarih bilgesi Prof. İlber Ortaylı dediler ki:
“-Biz bu tür dizilere itibar etmeyiz. İzlemeyiz bile, bizim alanımız değildir.“ Programa katılan Prof. Nuran hanımefendi ise:
“-Dünyanın her yerinde böyle belgesel ve tarihi diziler hazırlanırken giyisiler ve pabuçlar, taktıkları mücevherler büyük titizlikle aslının aynı gibi olur. Bu dizide bu da yoktu!“
Bir gerçek var ki; dizinin yurtdışında çok izlenmesi ve yapımcılarına da, oyuncularına da bol paralar kazandırdıkları, elbette o paraların da yurda döviz olarak girdikleri...
Başbakan’a “Nedir bu şiddet bu celal“ dememek elde değil. Bu şiddetli tepki yararlı olmuş ki, bu hafta yayınlanacak bölümde Hürrem Sultan’a türban takıldığı sanatçıların dilinde.
Sayın Başbakan bir heykeli ucube gördü mü, kafasını kestiriyor, “Tükürürüm bu sanatın içine“ diyebilen bir Belediye Başkanı da var. Silivri’de tutuklu çok gazeteci ve sanat adamı, sayıları hayli çok general, hatta bir de Genelkurmay Başkanı, sokaklarda dilenen onlarca çocuk ve kadın varken, halkın maişet sorunları bu kış aylarında çekilmez haldeyken, çiftçi köylü borç içinde icranın kapısına dayanmasını beklerken, Erdoğan’ın bu işlerle uğraşmasını ben danışmanlarının tarih bilgisinin noksanlığına veriyorum. Elbette tiyatro, sinema ve sanat konusundaki bilgi eksikliğine özür bulmakta da zorlanıyoruz. Hele bir de yapıtı “ecdada saygısızlık” olarak damgalamasına ne denebilir ki?
Peki; yasaklatmak istemesine...

Geçmişe saygı nasıl olmalı?

Şimdi size bu ecdada saygı nasıl olur bir örnekle anlatmaya çalışayım. 5 Eylül 1994 günü 9. Cumhurbaşkanımız Sayın Demirel’le bir Macaristan gezisine gitmiştik. Gezinin amacı “Macaristan’da Kanuni’ye saygı gezisi” olsa da elbette Macaristan Cumhurbaşkanı’nın bir davetine icabetti. O geziden tam 428 yıl önce iki kahraman komutan, Kanuni ve Mikloş Zrinyi o kentte savaşmışlardı. 7 Eylül günü iki komutan farklı saatlerde ölmüşlerdi. Kanuni 71 yaşında eceliyle diğeri kalesini korurken ölmüşler. Kanuni’nin doğumunun 500, ölümünün 428. yıl dönümünde, onun anısına aynı yerde bir park yapılmış ve içinde de bir anıt dikilmişti. Yüzyıllar sonra Zigetvar’da bu dostluk ve o kahramanlık için dikilen anıtın açılışını Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı yapacaktı. Demirel şöyle diyordu:
“Kalıcı barış arayan dünyada, herkes bu hoşgörüyü toleransı, bu anlayışı gösterirse ebedi barışa varırız...“ Anıt 9. Cumhurbaşkanı tarafından alkışlarla açıldı. Demirel sonra Kanuni’yi anlattı:
“- Ona Kanuni unvanı takan biziz, Muhteşem unvanını takan batıdır. Çünkü dünya tarihinde kalıcı iz bırakmıştır. Bugün Zigetvar şehrinin ambleminde, elinde kılıçla savaşan iki arslan vardır. Bu arslanların simgelediği Kanuni ve Mikloş Zrinyi’nin unutulmaz anıları tarih önünde daima saygıyla anılacaktır...“
O günler geçti gitti. Tarih bugün olup bitenleri de yazıp durmakta. Savaş çılgınlıklarını, ülkenin bölünme tehlikesi içinde bağımsızlığını yitirmek üzere olduğunu, kanun diyerek, yargının siyasete dinle birlikte alet edildiği günlerdeyiz.
Yasaklar bu ülkeye hiç ama hiç yakışmıyor. Hele tarihi akçelere dönüştüren “kazan- kazan“ ilkesinin baş tacı edildiği global dünyada konuşulacak ve yasak konulacak tarihten kopuk bir kurgu dizi mi kaldı ki?
Zigetvar’a giderek, elinde barış bayrağıyla onlara “Ecdada nasıl saygı gösterilir?“ örnekleri de varken...
Nedir Allah aşkına bu Osmanlı’ya bu hasret? Yoksa Cumhuriyet’e karşı Osmanlı, Atatürk’e karşı sultanlığı gündeme getirmek marifet midir? TV ekranlarında tartışmalar gırla gitmekte. Tarihi yeniden yazmak mümkündür ama, tarihi silmek o kadar da kolay değil!

Gazi Mustafa Kemal 7 Eylül 1923’de CHP kurulurken yeni partinin niteliği hakkında şöyle diyordu:

“Cenab-ı Allah’a şükürler olsun ki millet, üç buçuk sene kahramanca mücadele ettikten sonra, kendisine ebediyen esaret zincirleri bağlamak isteyenleri mağlup etmiş ve istiklaline sahip olmuştur. Fakat vatanımıza ve istiklalimize göz dikenlere, yalnız askerlikçe galebe etmek kafi değildir. Memleketimiz hakkında istila emelleri besleyecek olanların her türlü ümitlerini kıracak veçhile, siyaseten, iktisadeni idareten kuvvetli olmak lazımdır. Ancak bu mesai seneler ile takip ve tatbik edilecek bir programa dayanmazsa akamete mahkumdur. Bu milli maksat ve mülahazaları dikkate alarak, milletin her sınıf halkından ve hatta alemi İslam’ın en uzak köşelerinden, beni ebediyen müftehir bırakacak surette gördüğüm iyi niyet ve güvene layık olmak için, en mütevazi bir millet ferdi sıfatıyla hayatımı sonuna kadar vatanın hayrına vakfeylemek emeliyle barışın yerleşmesinden sonra halkçılık esası üzerine, Halk Fırkası namı altında siyasi bir fırka teşkil etmek niyetindeydim.”
( AA Haberi, 7 Eylül 1923)

Atatürk’ün o günün tek partisi olan ve kökü Müdafaa-i Hukuk’a kadar uzanan partinin kuruluşundaki amacı örgütlü bir mücadelenin gerektiğini anlatmak için söylüyordu. Devrimler bu esas üzerinden yapıldı. Şimdi Türkiye’nin uğraştığı konulara bakarsanız Atatürk’ün örgütlü toplum gereğini öne sürmesinden doğan kastının ne olduğu çok kolay anlaşılır.
Yaşamım boyunca iki adamın sözlerine çok önem vermişimdir. Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü. Bu iki adamın ortak paydası örgütlü bir toplum ve demokrasinin korunmasıydı. İnönü’nün 1962 yılındaki söylediklerine bir bakalım ve örnek alalım:
“Her türlü ideal, uzun mihnet ve çile yolundan geçilerek elde edilir. Sağlımızda biz idealimize varacak mıyız bilmiyorum. Fakat mirasçılarımıza herhalde temiz miras bırakacağız.” (İ.İnönü 13.06.1962)
Acaba mirasçıları o mirası layıkıyla koruyorlar mı?
Bundan bir süre önce Darbeleri Araştırma Komisyonu’na davet edildim. Hayret ettiğim nokta:
Bu önemli konuların değil de askeri darbelerin önlenmesiyle ilgili tedbirler konuşuluyordu. Demek ki; 62 yılı biz boş ve gülünç olaylarla heba etmişiz. Din siyasette olmasını bırakınız parlamentoyu camilerin içinde bile kontrolüne almıştır. Tarikatlar ve cemaatler siyasetin ortasında hatta yönetime katılmakta. Siyasi parti liderleri ülkenin asıl meselelerine değinemez hale gelmişler. CHP bile “Bölünme anayasası” denilecek bir yeni Anayasa çalışmasına hala destek vermekte. Böyle bir ortam geçmişte yaşandığında İsmet Paşa’ya Ecevit sormuş:
“Şimdi ne yaparlar Paşam?”
O Türkiye’nin büyük bir bunalım içinde olduğu dönemi anımsayın. İsmet Paşa yanıt vermiş:
“Seçime giderler başka bir çaresi yok.”
62 yıl sonra İsmet Paşa’nın 27 Mayıs’ın hazırlayıcısı olup olmadığını tartışıyoruz daha önemlisi tartıştığımız bu süreç “bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış” bir ülkenin 2012 de yaşamakta olduğu süreç. Bana bunları sordular önlerine kitaplarımı koydum ve dedim ki:
“İsmet Paşa demokrasiyi kuran adam böyle bir işin içinde olabilir mi?”
Geçen gün Demirel’le konuştuk. O hemen hemen İsmet Paşa gibi düşünüyordu :
“Çare millette, sabırlı olun millet tek çaredir. Ona gerçekleri anlatın.”
Tüm bunların altından yine 1950’deki o hatalar daha şiddetle işleniyor. Topluma anlatacak yürekli bir medyadan yoksunuz. Oysa Atatürk daha işin başından “örgütlü bir toplum” yaratmaktan bahsediyordu. 62 yıl sonraki manzaraya bakın; partileri ya kavgada ya da yeni işbirlikleri kotarma peşinde, ordunun generallerinin yarıdan fazlası tutuklu, gazetecileri aynen öyle, aydınları da. Peki; nasıl örgütlenmek lazım, nasıl gerçek demokrasi mücadelesi vermek gerekiyor?
Solu bir araya getirecek, Cumhuriyete sadık sağı toparlayacak yani bir büyük heyecanın sürüklediği tepki ve direnme unsurunu toplum ortaya koyacağı bir iradeye gereksinimimiz var. Bu irade Anayasa Forumu adı altında bütün yurdu tarayan sağcı, solcu, merkezci kim varsa onları bir araya toplayacak bir lider kadroyla mümkün olabilir kanısındayım. Bu örgütlenme yapısı 13 Aralık 2012 günü Silivri’deki duruşma salonunun önünde toplanacak halk temsilcilerinin ve partilerin iradesi olamaz mı? Elbette parti ve kişisel kaygıları bir yana bırakarak.

Bir zamanlar böyle bir zamanda (1960 öncesi) şimdi başka türküler söyleyerek, Cumhuriyetin nimetlerinden gereğince yararlanmış üstadımız, Atatürkçü ve sosyalist yazarımız Çetin Altan 27 Mayıs a yakın sütununu şu notu koyarak boş bırakmıştı:
“Bugün canım yazı yazmak istemiyor!” O günlere ne denli uygun ve üstada yaraşan bir protesto biçimi değil mi? O günlerde Türkiye boğucu bir karanlık içindeydi ve ülkede sıkıyönetim vardı. Tahkikat Komisyonu tarafından tutuklanmıştım. Çetin Altan’ın bu protestosuna çok sevinmiş ama 23 yaşın o delikanlı çağında tam da anlayamamıştım.
İnanır mısınız bu koşullar altında bazen benim de canım yazı yazmak istemiyor. Neden mi?
Şairin dediği gibi: “Kim okur kim dinler varak-ı mihri vefayı” düşüncesinden olsa gerek.
Neyi işaret ediyor?
Öğretimin birleştirilmesini sağlayan Tevhid-i Tedrisat düzeninin canına okuyan, akıl almaz bir fütursuzlukla laik öğretimi ortadan kaldıran 4+4+4 maskaralığı neyi işaret ediyor? Yetişen yeni kuşakların kafalarını Cumhuriyet öncesi dönemin bağnaz, hurafelere dayalı bir sisteme dayatmasından açıkçası bir “Karşı devrim” kaşkarikosundan başka neyi ki? Gene o 52 yıl öncesinin havasını solur gibiyim. Atatürkçü eğitim sistemini ortadan kaldırılıyor, arkasından da öğrencilerin kılık kıyafeti değiştirilerek, okulların uygar görünüşüne tırpan atılıyor. Cumhuriyeti rayından kaydıracak çağdışı yeni uygulamalara ve yeni kıyafete çocuklarımızı alıştırarak beyin hücrelerini değiştirmeye çalışıyorlar da susup oturmaktayız. Cumhuriyet kuşaklan gündem değişikliğine uygun olarak bu konuları tartışmayı, mücadeleyi değil, büyük oranda sessizliği yeğliyor. Bir dostum üzüntüyle bana şöyle demişti: “Bunlar da elbette gidecekler ama devlette yaptıkları tahribat onarmak için bir elli yıl daha çabalamaya ve çalışmaya mahkum olacağız. Bu ayıp ta bize yeter.”
Yakın tarihe bakınca
3 Mart 1924 günü TBMM toplantısında halifeliğin kaldırılmasına ilişkin yasa önerisinden önce, öğretimin birleştirilmesi hakkında bir öneri alınmıştı. Öneriyi Saruhan Milletvekili Vasıf Çınar ve 57 arkadaşı tarafından hazırlanmıştı. Gerçek akil adamlardan oluşan o kurul gerekçelerini şöyle saptamıştı:
“Bir devletin irfan ve genel eğitim siyasetinde, ulusun düşünce ve duygu yönünden birliğini sağlamak için, öğretimin birleştirilmesi en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde faydalan ve iyiliği görülmüş bir ilkedir. Sona eren Osmanlı saltanatı 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunundan sonra başlayan Tanzimat döneminde Öğretimin birleştirilmesine başlamak istemişse de buna Muvaffak olamamış ve aksine bu hususta bir ikilik bile meydana gelmiştir. Bu ikilik eğitim ve öğretim birliği bakımından birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir ulusun bireyleri ancak bir eğitim görebilir, iki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır.”
İşte 4+4+4 gibi bir yasa 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı öğretim kurumlarını ikiye değil, üçe bölmüştü. İçin içine yabancı okullar da girince eğitim sistemimiz içinden çıkılmaz bir hale dönmüştü.
Atatürk inanıyordu ki; Kurtuluş Savaş’ından elde edilen sonuçların korunabilmesi için eğitim alanında da zafer kazanılması gerekmektedir. 27 Ekim 1922′de Bursa’da şöyle dedi: “En önemli ve verimli vazifelerimiz maarif işleridir. Eğitim işlerinde kesinlikle zafer kazanmış olmak gerekir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yolda olur. Bence bu izlencenin temel noktalan şunlardır:
A-Toplumsal yaşamamızın gereklerine uyması
B- Çağın hereklerine uygun olması”
İşte şimdi biz bu hengame içinde bu önemli konuyu dile getirmiyorsak Cumhuriyet elimizin altından kayıp gidecek, elbette demokrasi yerine de sultanlık gelecek.
O halde acele etmek ve bir şeyler yapmak gerekiyor.


Atatürk bu mesajını ölümünden sadece 12 gün önce TSK’ya hitaben yazmıştı. Cumhuriyet’in ilanının 15. Yılını Atatürk kutlayamadı. Belki de yüreğinde gelecek için taşıdığı endişeler yoğunlaşmıştı. Bir kahin gibi gelecek günleri biliyor ve ordusuna bakın nasıl sesleniyor, ordusunu nasıl anlatıyordu. Hiç kuşku yoktur ki; koşullar değişse de ordusunun ona karşı duyguları değişmemiştir, Başkomutan’ın sözleri hep büyük anlam taşımaktadır.
Atatürk diyor ki;
“Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu.
Memleketin en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden felaket ve müsibetlerden ve düşman istilasından nasıl kurtarmışsan; Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğun halde vazifeni yapacağına şüphem yoktur.
Bugün Cumhuriyet’in 15. yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk Milleti’nin huzurunda kahraman ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar ve hislerine de tercüman oluyorum.
Türk vatanının Türklük camiasının şan ve şerefini dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam inan ve itimadımız vardır.
Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenere büyük bir feratgat-i nefis ve istikar-ı hayat ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim.
Bu kanaatle kara-deniz-hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.
Cumhuriyet Bayramı’nın 15. yıldönümü hakkınızda kutlu olsun...
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK”


Yıl 1907.
Yer Selanik’te Karaferiye adlı semtte bir kahvehane.
İki genç zabit oturmuş konuşuyorlar. Birinin adı Mustafa Kemal diğer ise Ali Fuat (Cebesoy). Mustafa Kemal, “Meşrutiyetin ilanı yeter çare olamaz. Cemiyet (İttihat ve Terakki) bir siyasi parti haline gelerek hükümete geçmelidir. Meşrutiyet, Türk çoğunluğun yaşadığı kısım üzerinde oturtulmalı. Büyük devletler, İmparatorluğu tasfiye etmeden (son vermeden) ihtilal idaresi bir Türk Devleti kurmalıdır” diyor.
Ali Fuat şaşkın, meraklıdır. Mustafa Kemal anlatıyor ki: Osmanlı nüfusunun yarısının Türk olmasına karşın topraklarının savunulmasının, Türklerin omuzlarına yükletildiğini görmektedir. Bu ağır yükü sürdürmeye artık olanak kalmamıştır. Bu nedenle en iyisi Osmanlı Avrupası’nın İstanbul’da toplanacak ve Sırbistan, Bulgaristan,Yunanistan ile Avusturya-Macaristan’ında katılacakları bir konferansta milliyet prensibine göre paylaşılması gerekmektedir. Mustafa Kemal’e göre bu paylaşımda Rumeli’de yalnızca, Batı ve Doğu Trakya elde tutulabilirdi. Bosna-Hersek ve Avusturya-Macaristan ile Sırbistan arasında adilce paylaşılabilirdi. Arnavutluk’un ise bağımsız olması gerekirdi. Ege adalarından Anadolu sınırına yakın olanların Türkiye’de kalması zorunludur; öteki adalar Yunanistan’a bırakılabilir. Anadolu’da İskenderun, Hatay ve Musul’dan vazgeçilemez. Onların dışındaki Ararp Yarımadası zaten İmparatorluktan kopmaya yönelmiştir. Dikkat ediniz; Mustafa Kemal’in dilinden düşmeyen kelime Türk ve Türk Devletidir.
Yeni Türkiye’nin sınırları içinde kalacak olan Rum, Bulgar ve Sırp azınlıklarda dışarıda kalacak Türklerle mübadele edilecektir. Açıkça ifade edilirse, değiştirilecektir. İşte bu görüş ileride Misak-ı Milli (Ulusal Ant) ile belirtilecek sınırlar demektir.
Yıl 2012.
İki gün sonra 10 Kasım. Onun ebediyete intikal ettiği gün. Onun 1907 de adını kafasında koyduğu Türk devletinin dili değiştirilmek, toprakları özerk Kürdistan olarak bölünmesi için eşkiya ve yabancılarla pazarlıklar yapılmakta!
Mustafa Kemal o gün Cebesoy’a şöyle demişti:
“-Biliyorum ileriyi görmek istemeyenler imparatorluktan toprak fedakarlığı yapılmasını hoş karşılamayacaklar, hatta bizi ihanetle itham edecekler olacaktır. Biz bunlara rağmen görüşlerimizin meşrutiyet sonrası bir program haline getirilmesini sağlamak ve gerek merkezi umumi, gerekse arkadaşla arasında müdafaa etmeliyiz..” nedir savunacakları? Kurulacak yeni Türk Devleti… (Prof. Şerafettin Turan-Mustafa Kemal Atatürk)
1923′de ilan edilen ve Cumhuriyet olan Devlet bir devrimin ürünüdür. Şimdi ise bir karşı devrim onu yok etmekle uğraşmakta. Atatürk ve Cumhuriyete kasteden dış güçlerin cebren ve hileyle fiilen silahız işgal ettikleri bir toprak parçası üzerinde değil miyiz? Kararları onlar veriyor, işbirlikçileri uygulamıyorlar mu?
Tarih 29 Ekim 1919.
Erzurum gecelerin karanlığı içerisinde. Bütün rütbelerinden arınmış, bütün orduları elinden alınmış bir yalnız general. Yanından ayrılmayan A.Müfit Kansu’ya kongre sonrası düşündüklerini şöyle not ettiriyor:
“-Yaz bakalım.Tesettürü kaldıracağız. Kasına medeni haklar tanıyacağız. Latin alfabesini getireceğiz. Hilafeti ilga edeceğiz.” Ve sonunda asıl önemli düşüncesini açıklıyor: “Cumhuriyeti ilan edeceğiz.”
A.Müfit Kansu’nun kalemi elinden düşüyor be:
“Aman paşam burada durun…” diyor. Devrimci General durmuyor: “-Yaz yaz günü gelince sana bunları hatırlatacağım.”
Mustafa Kemal Erzurum’dan Sivas’a geçtiğinde kafasındaki ilklerin uygulanmaya geçmesi için kendisini hazırlamıştı bile.
Osmanlı’nın küllerinden Cumhuriyeti yaratan ve devrimleriyle karanlığı aydınlığa çeviren Atatürk’ü tarihin sayfalarına gömmek isteyen zihniyet asla başarıya ulaşamayacaktır. Bunun kanıtını 29 Ekim 2012′de yaşayarak gördük. Şimdi sıra 10 Kasım 2012 gününde.
Haydi gençler, haydi Mustafa Kemal’in askerleri “Cumhuriyeti o kurdu. Yaşatacak, Atatürk’ün ruhunu yeniden hayata geçirecek sizlersiniz”
Sanırım 10 Kasıma dek hep Atatürk’ü ve O’nun ayrılmaz parçası Cumhuriyeti konuşacağız.


Başbakan geçen hafta Perşembe günü önemli bir açıklama yaptı dedi ki: “TSK eratı ve astsubaylarıyla yaklaşık 250 bin kişi yarı yarıya özelleşmiştir.” Baş­bakan eklerken oranlama da yaptı; 250 bin kişi.. Yani TSK’nın hemen, hemen yarısı. Genelkurmay buna, “asker politize olur” diyerek karşı çıkıyor ama ben öyle düşünmüyorum!”
Genelkurmay istemese de Başbakan karar ver­miştir. Askerin itirazı mı olabilir? Çok anlamlı bir açık­lama demek ki; Ulusal Devletin en önemli dayanaklarından biri olan TSK artık devrik İran Şahı’nın ordusuna çoktan dönmüş de haberimiz yok. Son­ra o profesyonel ordu bir gece içinde Şahın yurt dı­şına kaçmasına, Humeyni rejiminin alayı valayla dö­nüşüne iktidar olmasına engel olamadı. Humeyni re­jimi de kendi milli muhafızlarını kurmakta gecikmedi, geride ne kadar havacı karacı subay varsa hepsini idam ettirmişti.
Türkiye ayakta
Yakında ulusal ordumuz kalmayacak ve muha­lefetin bu yaygınlaşan algılama noksanı yüzünden çı­karılacak yeni Anayasayla ortada ne üniter yapı ka­lacak, ne de ulusal, ordu ne de ulus devlet! Açığı Cumhuriyetin hiçbir izi kalmayacak. Rahmetli Men­deres grubuna: “-Siz isterseniz hilafeti bile getirebi­lirsiniz?” diyerek partisindeki muhalif yayladan uyutmuştu ama hilafeti getiremedi. Şimdi onun ya­pamadıklarını bir tek adam yapacak ve sanıyor ki; bu koca ulus bu büyük ve tarihi Cumhuriyet ortadan kaldırılacak. Umalım ki söyledikleri sürçü lisan olsun. Orduyu yanında sanınca, hep böyle olur.- Erdelhun olayında böyle olmuştu- Kendine göre ordu, kendine göre eğitim ve elbette kendine göre yeni devlet.
Yani federal ve bölünmüş bir Türkiye. BDP Eş Başkanı da öyle demiyor mu? Şükür ki 10-15 ile razı!
O halde ne yapılmalı?
Türkiye ayakta. Hemen her ilde hatta ilçede ku­rulan platformlarda toplanan insanlar büyük bir ara­yış içindeler. Altında toplanacakları bir çatı aramaktalar.
Niçin?
-Atatürk’ün ilkelerine, bağımsızlığa, ulusal bü­tünlüğe ve laiklik ile hukuk devletine dayalı rejimini değiştirilmek üzere olunduğunu bildiklerinden. CHP’ye de ve elbette iktidarın kahve dövücülüğüne soyunmuş hep “evet” diyen MHP ye de, Türki­ye’yi parçalayıp içinden 10-15 ili ceplerine koymak isteyen BDP’ye de verilen görevin bu olduğunun ar­tık farkına vardıklarından.
-TSK’nın bize ait olmayan bir savaş için Suriye üzerine gönderilmesine de karşı olduklarından. Şe­hit tabutlarına seyirci kalmamak için.
1-Yeni bölme, bölüşme anayasası hazırlıkları içe­risinde Türk adının geçmeyeceğini ve Türk Ulusunun bireylerine Kılıçdaroğlu’nun önerisindeki vatandaş­lık sözünün yerine yurttaş” denilmesini içlerine sin­diremediklerinden.
2-TSK’ya 40 yıl hizmet eden değerli komutan­ların, liderlerin, bilim adamlarının, gazetecilerin düşman görülerek Guatanamo benzeri Silivri top­lama kampına konulmasına karar veren özel mah­kemelerin hukuk dışı olduğuna inandıkları için.
Nasıl kurulmalı?
Evet.
Bu çatı mutlaka, kurulmalıdır ve bu çatının altında, her partiden Atatürk ilkelerine bağlı bireyler, çare­siz kalan toplumsal güçler toplanmalıdır. Şu sıralarda bu yeni ulusal kurtuluş hareketinin önderliğini İP ve onun gençleri sokaklara indiriyorlar. Kırmadan, dök­meden demokratik bir direnişi, siyasallaşmış yargı kararlarını eleştiriyorlar. Oysa İP’ nin parlamento da bir üyesi bile yok. Bu tür muhalefetin adını yıllar önce Çetin Altan koymuştu. “PDM” (Parlamento dışı mu­halefet) değerli yazan şimdi tanımakta zorluk çeki­yoruz. O başka oyuncaklarla, örneğin oyuncak tren­lerle oynamayı, siyaset dışı olmayı ve uzaktan sey­retmeyi tercih ediyor. PDM’in Meclis’te üyesi yok ama sokaklardaki gençleri ve elindeki yayın organlarıyla büyük güç oluşturuyor. Aslında söylemde, ey­lemde birleşen, bu ülkenin tek dayanağı olan “Ata­türkçü ve Cumhuriyetçi demokrasiyi içlerine sindir­miş bireyleridir.” Bunların içinde yasal ve sosyal içe­rikli işçi sendikaları, emekçiler, köylüler de olmalı. Halk siyasetten soğumuş ve siyasetten umudunu kesmişse, böyle bir çatı gereklidir. Tıpkı işgal altındaki Osmanlı ümmetinden bir ulus çıkaran Mustafa Ke­mal ve arkadaşları gibi.
Birkaçı hariç CHP’liler neden o çatının altında ol­muyorlar? Kılıçdaroğlu’nun kılıcından mı korku­yorlar? Zindanlardan yapılan muhalefet Türkiye’nin puslu havasında bir gedik açabiliyor da; Meclis’teki siyaset, muhalefet anasıyla yavrusuyla Türkiye’yi ba­taklığa sürükleyecek bir partiyle durmadan uzlaşı ara­manın peşindeler.
Onurların, erdemlerin koltuk uğruna inkâr edil­diği, kişisel çıkarlar için sessiz kalanlar Cumhuriye­ti devirmeye kalkan o masada hala neden otur- maktalar? Kalkamayanlara bir bakın; birisi Atatürk ve İnönü’yü reddi miras eden ve CHP’yi bu hazin duruma düşüren koltuk meraklısı bir Başkan, diğe­ri adı Milliyetçi Hareket Partisi olmasına rağmen par­lamento müzakerelerindeki kavgalardan başka hiç­bir demokratik eylemi ortaya koyamayan rüzgâra gö­re yelken açan bir parti.
Bu ülkede hiç mi vatansever insan, siyasetçi, ku­rum kalmamıştır?
Seçiminizi yapın efendiler!
Ya vatan, ya da o netameli kırmızı koltuklar.

Türkiye Batı’nın gözünde artık “riskli ve güvensiz” bir ülkedir. İngiliz İndependent ve Financial Times gazetelerinin Türkiye’ye koydukları tanı bir zamanlar yine batı dünyasının koyduğu “hasta adam Türkiye” tanısından pek de farklı değil.  
Hasta adam Türkiye’de maceracı devlet adamları, Osmanlı’yı Balkan Savaşı’na sonrada işgal ve yok olma noktasına getirmişti.
Tarih bunu yazıyor. Önce İstanbul’un İngilizler tarafından işgali, arkasından burnumuza dayatılan Mondros Mütarekesi’yle Türkiye’nin parçalanması, bölünmesi ve Osmanlı’nın yok olmaya başlaması Gazi Mustafa Kemal gibi değerli bir komutanı ortaya çıkarmıştı. O komutan koca bir halkı peşine takıp Osmanlı’nın küllerinden muhteşem bir mucizeyi yani yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratmıştı. Tanzimat’tan bu yana (1839) ve Baltalimanı Anlaşması’yla (1838) çağdaşlık ve batıcılık hayranlığı Osmanlı’yı yıkarken çok kan, çok gözyaşı pahasına ümmetten ulus olmaya adımımızı atmış ve bütün dünyaya “Türk gibi kuvvetli” sözünü kabul ettirmiştik.
Son günlerde alınan kararlar, yapılan uygulamalar Atatürk’ün barışçıl Türkiye’sini bakınız ne hallere getirmek üzere.
Uçağın indirilmesi
Ünlü İndependent baş makalesinde bugünkü durumu şöyle anlatmakta ”Türkiye Suriye’den bütün uçuşlara hava sahasını kapattığını açıkladı. Bunu Şam’ın aldığı benzer bir karara misilleme olarak yaptı. Suriye o kararını Türkiye bir Suriye uçağını Ankara’ya inmeye için almıştı.Bunlar bölgesel gerginliğin yeni aşamaya yükselmesi değil , Suriye’nin kuzey ve batıya açılan hava koridorlarından birinin de kapanması anlamına geliyor.
Suriye ile Türkiye arasındaki ilişkilerin zaten uçak krizinden önce de kopma noktasına geldiği söylenebilir.
Göreceli olarak temkinli hali. Suriye uçağını indirmesini özellikle daha problemli hale getirdi.
Suriye uçakta silah olduğu iddiasını reddetti. Rusya, gecikme sonrasında kargonun radar parçası olduğunu açıkladı.
Ama burada iki nokta öneliydi birincisi Rusya’nın Suriye’ye bu malzemeleri gönderip göndermemesi gerektiği ile ilgili… Zira bu malzemeler teknik olarak yasal nitelik taşıyor ancak askeri alanda da kullanılabileceği biliniyor.
İkinci nokta ise Türkiye’nin kargonun yasadışı silah olduğunu gösterecek bir kanıt sunmaması. Türkiye uçağı indirecek büyük risk aldı.
Eğer silah yoksa bu açacağı gibi karar alma sürecinin sağlığının da sorğulanmasına yol açıyor. Her iki durum da böyle hassas bir dönemde güvenirlik doğurmuyor.
Ya devlet başa ya kuzgun leşe
Türkiye Cumhuriyeti ilkelerini ve onu yaratan kavramları büyük bir iştahla yiyip tüketen ve yok eden bir siyasi anlayışın penceresinde artık ”Riskli bir ülke” olarak biliniyor. Oysa 12 gün sonra Cumhuriyetin ilanının 89.yılını kutlamaya hazırlanıyoruz. Hangi yüzle ve hangi marifetn el ele vererek yok saydığı bir kavramdır
artık.Türkiye giderek Atatürk’ün ”Şeyhle , dervişler ve müritler ülkesi’ne İstanbul’un her yerinden görünecek devasa bir cami yaptırmak hangi akla hizmettir.
Türkiye Suudi Arabistan , Katar gibi din devletimi olmaktadır? Laikliğin olmadığı, eğitim ve öğretimin tek elde değil darmadağın edildiği, Ortadoğu’nun en güçlü ordusu olan Türk Ordusu’nun yok edilmek üzere olduğu bir süreç batının gözünde elbette riskli bir ülke olarak yer alacaktır.
PKK’yı barınağı olan Kuzey Irak’ta kıstırıp yok etmek varken kırk yıllık dostumuz ve dindaşımız Suriye’ye saldırmak ve orduyu o bataklığın içinde perişan etmek isteyen bir zihniyetin hesabını kim soracak, vebalini kim taşıyacak?


Haber-Türk’ün kurucusu ve sahibi Ufuk Güldemir’in vefatından birkaç ay önceydi. Ufuk’un evi­nin bahçesinde arkadaşları olarak bir masa etrafında toplanmıştık. Masanın sol başında Liberal Partinin Genel Başkanı Besim Tibuk oturuyordu. Tibuk’un sağında ben, solunda Ufuk Güldemir onun yanın­da Güneri Cıvaoğlu, karşısında Başkurt Okaygün, Mustafa Özkan… Konu AKP iktidarının yürüttüğü politika ve Türkiye’nin durumuydu. Sohbet döndü dolaştı Atatürk’ün devrimleri ve “ulu hakan” diye anılan Abdülhamit kıyaslamasına geldi. Besim Tibuk:
“Bana göre Abdülhamit Osmanlı’nın en dev­rimci padişahıdır. Evimde Abdülhamit ile Atatürk portreleri yan yana durur.” diyordu. Dayanamadım:
“-Yapma Sayın Tibuk. Okuduklarıma göre Ab­dülhamit dünyanın görüp göreceği kompradorla­rın bir numaralısıdır. Bir zamanlar kafandaki libe­ral sistemi Türkiye’ye yerleştirmek için iktidar ol­mayı bekliyordun. Seçimlerde yüzde 1 oy bile ala­madın. Alsaydın orduyu da kendine bağlayacak, ver­gileri kaldıracak, ülkeye mutluluk sağlayacaktın!’” Sonra ekledim:
“- Yahu sayın Tibuk sen ne eksantrik adamsın?” Rahmetli Ufuk gülüyordu ve şöyle diyordu:
 “-Eksantrik adam. Çok tuttum bu deyişi.” Aradan yıllar geçti şu sıralarda iki kavram tar­tışılıyor. Osmanlı’yı ihya ederek Abdülhamit-i sani (Sonraki Abdülhamit) devrini başlatarak Os­manlı’yı diriltmek ya da Türkiye’yi bölerek, küçük küçük eyaletler yaratarak federatif sisteme geçmek. Şakası bir tarafa ama Türkiye Cumhuriyetinin Baş­bakanı’na Padişah ya da federal devletin başkan­lığını yakıştıranlar bile çıktı. O da dayanamadı ve: “Padişahım var mı diyeceğiniz?” deyiverdi. Oy­sa Sayın Erdoğan bilir ki; demokrasilerde padişah, şah, sultan yoktur.
Borsa simsarları dostu
Cumhuriyetin 89. yılına gireceğimiz şu sıralarda bu tartışmalar neyi işaret ediyor? O halde şu satırlara bir göz atalım:
“-Komprador bürokrasisinin tepesinde saray ve özellikle Abdülhamit bulunmaktadır. Abdülhamit, ‘Ulu Hakan’ adıyla bugün dahi bazı çevrelerce poli­tika sahnesinde bayrak olarak kullanılmaktadır. Abdülhamit’i hala aktüel tutan nedir? Bu soruyu cevap­landırmak için Abdülhamit üzerinde biraz duralım.
Abdülhamit, öteki sultanlara pek az benzeyen yeni bir tiptir; Tanzimat’ın (batılılaşma) ortamı için­de yetişmiştir. Avrupai bir ortam içinde yaşamak­tadır. Gecelerini Tarabya’daki malikânesinde Bel­çikalı tuhafiyeci kız Flora Cordiye ile birlikte geçir­mekte, gündüzleri de büyük bir şirketin umum mü­dürü olan İngiliz komşusu Mr. Thomson ile dost­luk etmektedir. Ayrıca Abdülhamit küçük yaştan kapitalizmin borsa oyunlarına ilgi duyan belki de ilk sultandır. Bir İngiliz yazan borsacı Abdülhamit’i şöy­le tanıtmaktadır:
-Beyoğlu’ndaki kahveler yerine Galata’daki bankalara gitmeyi tercih ediyordu. Abdülhamit Rum bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani ile bu devirde sıkı bir dostluk kurmuştu. “‘
(Doğan Avcıoğlu, 1968-Türkiye’nin düzeni, S: 141 birinci baskı, Bilgi Yayınlan)
Uzun yıllar boyunca onun bu dostluklara sadık kaldığını biliyoruz. Bu dostlukla, bu şüpheli tanınan tatlı su Frenklerini Yıldız Sarayı’nda verdiği muh­teşem ziyafetlere davet ediyor ve bazı yabancı bü­yükelçilerin merkezlerine wikileaks belgeleri gibi kriptolar yazmasına neden oluyordu. İlk kez ban­kacı Zarifi’nin tavsiyelerine uyarak borsada bazı yatırımlar yaptığı yazılır. Bu yatırımlardan çok mem­nun olmuştur. Tahta çıktığı sırada 70 bin lira de­ğerinde bir serveti vardı.
“Padişah’ın her türlü mali operasyonlardan el­de edilen menfaatlere ve faizciliğe karşı gösterdiği temayül Türk ve İslam geleneklerine o kadar yarı düşüyordu ki. ” (Joan HasHp, Bilinmeyen Tarzla­rıyla Abdülhamit, İstanbul, 1964, S:52-163)
İngilizler için ümit verici
Batı’nın pek sevdiği Abdülhamit Han Batının her dediğini yapmaya o kadar müsaitti ki İngiltere elçisi Sir Henry Elliot ile Disraeli: “Genç sultanın gü­zel ümitler verdiğini” anlatmaktadır. (AGE)
Tam 33 yıl iktidarda kaldı ve bu arada Ayastefanos Anlaşmasının ağır şartlarının hafifletilme­si karşılığında majestelerinin hükümetine 1878′de Kıbrıs Adası’nı lütfetti!
İşte hayranlık duyulan Osmanlı ulu hakanı Ab­dülhamit Han’ın marifetleri…
Neresine özenilir, neresi ihya edilmek istenilir artık anlaşılmalı ve açıklanmalı.


TSK’ye 43 yıl “sıdkusadakatla” hizmet etmiş emekli Org. Ergin Saygun bir yandan vücudunu sa­rıp sarmalayan hastalıklarla cebelleşirken bir yan­dan da kendisine ve arkadaşlarına cumhuriyet ta­rihinde görülmemiş ceza yağdıran mahkemeye kar­şı Silivri zindanında bir belgesel kaleme almış.
Belgeselin adı BALYOZ. Balyoz, kaynakçaları ekini saymazsanız tam 385 sayfa. Her bir satın im­bikten geçirilmiş ve TSK’ye çalınan karaya değil ta­rihe kazınacak bir belgesel, karşı iddianame. Tarih günü gelince Balyozu hiç kuşkusuz Türk Ordusu’nun değişik kademelerinde bulunmuş 43 yıllık bir geçmişin acılı savunmasız infazın bir ibret der­si Orgeneral Saygun’un mahkemedeki son sözü şu: “Şimdi kuvvet bizde değil ama hak bizimdir”
Bu demektir ki gün gelip tarih geçmişi araştırırken asıl adil karan verecek ve suçluları ‘Mahkeme-i kübraya bırakmadan” yargılayacak. Orgeneral Say­gun sözlerine “konu çok” diyerek başlıyor. Sonra Nisan 2009 başlarında biri doçent 2 kişinin em­niyetin isteği üzerine “Genelkurmay Başkanlı­ğının tüm yazışmalarını, elde ettikleri bilgileri de­vamlı olarak emniyet ilgililerine ilettiklerinin en ba­şında ben olduğum cihetle benimle görüşmek is­teklerini ilettiler. Tanımadığım için görüşme ta­leplerini kabul etmedim. Yaptığım araştırmada Genelkurmay Başkanlığına verdikleri söylenen dokümanların daha önce başka yerlerde de yayın­lanmış olduğunu ve Genelkurmay Başkanlığından bunları hangi teknik yöntemlerle elde ettiklerini açıklayamadıklarını öğrendim. Genelkurmay Başkan­lığı neticede olayın üzerinde durmamış…”
Orgeneral Ergin Saygun çalınan bilgi ve belge­lerle sahte evrak üretme mekanizmasının nasıl ça­lıştığını ayrıntılarıyla anlatıyor.
Asıl hedef TSK
Orgeneral Ergin Saygun Beyaz Saray’a girer­ken kendisini kontrolden geçirmek isteyenlere ka­fa tutan adam. Orgeneral Saygun malum ve yan­daş basının mal bulmuş mağribi gibi kendisiyle il­gili uydurma belgeler karşısında gerisindeki ko­mutanlara en azından meslek saygısıyla, silah ar­kadaşlığı vefasıyla güvenen ve güveni boşa çıkan cesur, omurgası dik. Emperyalizme kafa tutan ko­mutan. Tıpkı Çetin Doğan paşa gibi ve ne yazık ki ondan sonra gelenler onun emeklilik hayatını ta­mamlamasına bile kapı aralamadılar ve Atatürkçülük yerine Atatürk’ün ordusunu bu hale getirmekle Rüş­tü Erdelhun olayına bile rahmet okuttular. Kimi kı­sacık boyuyla akıl ve mantık dışı entrikaların oda­ğı oldu kimi Büyükanıt’ken “özgür generalliğe” ar­kadaştan hapishanelere taşınırken ve oralarda hücrelere kapatılırken kendisine hediye edilen zırhlı otomobilin keyfini çıkarmakta ve kimse onu sorgulamamakta. Kimi toplumun limitlerini TSK’nin geleneksel ilkeleri olan Atatürkçü düşünce sistemini savunurken Çankaya’ya taşınan irticaya boyun eğen ve yine de Silivri’yi boylayan ve oradan iktidara te­şekkürle beyan eden Orgeneral…
Balyoz davası ve sonuçlarını Ergin Saygun ki­tabında anlatıyor. Sorunun nereden kaynaklandı­ğını açık açık yazıyor. Satılmış ve saygınlığını kay­betmiş medya umursamıyor ama bu cesur yürek Türk ulusunun sabrını test ediyor! 0 ne çatlamaz ne çakaralmaz eski tüfek gibi giderek anlamsızla- şan sabrını.
Bomba ne zaman patlayacak
Sayın Başbakan halkın kamının şişini indirmeye çalışıyor: Hele bekleyin daha dava bitmedi bunun Yargıtay’ı var” diyor. Umarım Başbakan haklı çıkar. Ummarım ki Balyoz davasından hüküm giymiş ve sa­vunma hakkından mahrum kılınmış bu insanlar ve aileleri Türk ulusunun hafızalarından kolay silinir. Bü­yük edip ve yazar Ömer Seyfettin “Bomba” isimli öyküsünde Bulgar Komitacılarının nişanlısını elinden alıp giden sonra onun kellesini kesip bir pakete ko­yarak eşi olacak kadına gönderdikleri gibi sanki iki­de bir bağırıyorlar: “Magda bomban patlayacak” bomba patlayınca gerçek ortaya çıkıyor, yalan ve iha­net ortalara saçılıyor. Bakalım Balyoz bombası Türk ulusunun elinde ne zaman patlayacak.


Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarından, İsmet İnönü’den dinlediğim bir olayı anlatmak istiyorum. Bu olay 22 Şubat Talat Aydemir’in başarısız darbe girişiminden sonra Başbakan İnönü’nün makam odasında geçti. O toplantıda İsmet Paşa’nın güvendiği ve bilgisine inandığı parmakla sayılacak kadar az gazeteciydik. İsmet Paşa o odada bizlere sadece darbeye kalkışan başta Aydemir olmak üzere çoğu subayı neden acele mahkemeye vermediğini, onları sadece emekli ettiğini anlatmadı. Paşa ordunun siyasetteki olması gereken konumunu da anlattı.
Paşa şöyle diyordu:
“Atatürk ve ben orduyu ve generalleri sarı altından-parayı ve rüşveti kastediyor- beyaz baldırdan-kadınları kastediyor- ve siyasetten uzak tutmaya gayret gösterdik. Ben Atatürk’ün emriyle cumhuriyetin ordusunu kurarken bir de disipline önem verdim. Ancak bu demek değildir ki; TSK siyasetle ilgilenmeyecek, düşündüğünü söylemeyecek, siyasetin emrinde bir memur gibi davranacak… Bunu neden yaptık? Bizim askeri okullarda önümüze konan önemli bir örnek vardı. Balkan Savaşları hezimeti…”
Yaşadık ve gördük
İsmet Paşa ve ondan sonra TSK’ya komuta edenler asla askeri siyasete bulaştırmamaya özen gösterdiler. 27 Mayıs 1960 öncesini hatırlayınız. İktidar ve muhalefet Meclis’te sıra kapaklarını kıracak derecede iki karşı cepheye ayrılmışlardı. Sokakları kardeş kanı suluyordu. Anayasa dışı Tahkikat Komisyonu gazetecileri ve emekli subayları hapse atmıştı.
İsmet Paşa kürsüde konuşuyordu. Aşağıdan birileri bağırdılar: “Paşa, Paşa Battal Gazi ordunla ihtilal mi yapacaksın?” Demokrasiyi getiren adam yanıtladı: “İhtilali biz yapmayız, biz ihtilal içinden geldik ne olduğunu biliriz. Ama şartlar tamam olursa ihtilal vacip olur ve işte o zaman ben dahi sizi kurtaramam.”
Bunu yaşadık ve sonunu gördük. Biraz Osmanlı tarihinde büyük yer tutan ve bize çok toprak ve çok insan kaybettiren Balkan Savaşları bozgunundan bahsedelim.
8 Ekim 1912-30 Mayıs 1913 tarihleri arasında yaşanan 1.Balkan Savaşı’nda Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı’ndan oluşan Balkan Birliği, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirdi.
Kısa süre sonra Bulgaristan’ın fazla toprak almasını kabul etmeyen Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve 1.Balkan Savaşı’na katılmayan Romanya Krallığı’yla birleşerek, Bulgaristan’a karşı 2.Balkan Savaşı’nı açtı. Bulgarların üst üste yenilerek Doğu Trakya’daki birliklerini batıya kaydırmasından faydalanan Osmanlı Ordusu, Midye-Enez çizgisini aşarak, Edirne ve Kırklareli’ni geri aldı. Osmanlı son dönemde kaybettiği topraklardan birazını geri kazanmış. Yunanistan Karadeniz kıyılarına ulaşmıştı. Balkan Savaşı sonrasında ise Osmanlı İmparatorluğu büyük bir yenilgiye uğramış. Meriç Nehri’nin batısındaki tüm topraklarını kaybetmiş. Ege Adaları’nın kaderini de büyük devletlerin eline bırakmak zorunda kalmıştır.
Saraya kul olan generaller elendi
Bu yenilgilerin nedenlerinden biri ordu içindeki ayrışmaydı. Alaylı ancak Yıldız Sarayı’nın paşaları olarak siyasallaşan okullu subaylar arasında çekememezlik ciddiydi. Ordu savaş yeteneğini siyasete bağlılığı ve padişaha kulluk etmesi, askerin savaş gücünü yok etmişti. Yenilgiyi içine sindiremeyen Başkomutan İttihatçı Enver Paşa orduda büyük bir tasfiyeye girişti. Siyasetin emrindeki generalleri temizledi. Ordudaki genç subayların önü açıldı. Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy, Ali İhsan Sabis, Fahrettin Altay, Cemal Paşa’ya ordu saflarında yer verilirken, siyasete ve saraya kul olan generaller elendi. Böylece Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kadrosu okumu vatansever subaylarla kuvvetlendirildi. 2.Meşrutiyeti (1908) Saraya kabul ettirdiler. Sonunda Enver Paşa’nın açtığı yol Cumhuriyet’e ve İsmet Paşa’nın sözünü ettiği düzenli orduya kavuştu. Sanki o günlere benzer günleri yaşamaya başladığımız şu günlerde bir kez daha anlıyoruz ki; Siyasileşen, siyaset önünde topuk vuran, tabi olan, reaksiyon veremeyen komutanların sonu iyi olmuyor. Er ya da geç birileri onların yerini alıyor. 27 Mayıstan sonra Eminsu adı verilen hareketle 5000 subay ordudan neden ayrıldı dersiniz?

Bayramları kaldırmak kolay ama tarih silinmez
Birileri iktidar olmazdan önce bana telefonda şöyle diyordu:
“- Bizi sizi 70 yıl çektik! Siz de bizi çekeceksiniz!”
Merhum Erbakan Hoca Başbakan olmuştu yüzde 36 oyla- ve TV’de iktidarı eleştirmiştim de ondan.
Erbakan’a rahmet okutacak Erdoğan ve Gül el ele tutuştular ve devletin sadece yüksek rakımlı tepesini değil, hemen, hemen tüm kurumlarını ele geçirdiler. 11. yıl doluyor ve sadece biz değil iktidara oy veren çok insan verdiği oylara yanıyor. Hem de çıra gibi.
Oysa DP 1950’de iktidara geldiğinde Meclis’in önünde toplanan kalabalıktan yaşını başını almış güngörmüşler şöyle diyorlardı:
“-Yazık oldu! Onlar rical-i devletti…” Yani İsmet Paşa devrini kastederek yakınıyordu. Daha ilk gün Türkçe okunan ezan Arapça olmuştu. Hacıbayram Cami imamı minberden: “-Hayırlı olsun! Halife kapıda bekliyor“ diye müjde veriyordu. DP iktidarının başında bulunan ve Cumhurbaşkanı seçilen Bayar da O’nun Başbakanı Menderes de bu derece fütursuz olmadılar. Menderes dini siyasette kullandı ama ne Cumhuriyetin değerlerine karşı çıktı, ne de Laikliği yok saydı. Hiç biri itilafçı olmadı.
2002 seçimlerinden sonra AKP iktidara geldi; Sayın Erdoğan ve Gül ikilisi hayret verici bir şekilde Cumhuriyetten intikam almaya başladı. Oysa ikisi de Cumhuriyet okullarında okumuş, o rejimin ekmeğini yemişlerdi. Önce laikliğin tanımını değiştirdiler: “İnsan laik olamaz. Devlet laik olur.”
Sonra Cumhuriyeti simgeleyen bayramlara el attılar ve hiç düşünmediler ki, bayramları kaldırmak olaydır ama 88 yıllık Cumhuriyet tarih sayfalarından kaldırmak zordur.. Çünkü onlar kan ve gözyaşıyla gerçekleşmiş devrimlerdir ve tarihe mal olmuşlardır. O Devrim karşıtlarına soralım:
“-Siz tarih okur musunuz?
Tarih denilince ilk akla gelenler

Soralım ve yanıt bekleyelim:
“İstanbul işgal edildiğinde tarih kaçtı?
-1918.
-Ya İzmir’in işgali ne zaman?
-1919
-İşgalciler kimlerdi?
-İstanbul’da İngilizler, İzmir’de Yunanlılar.
-1919 yılının 19.günü ne oldu?
Yanıt yok! Ama tarihin yanıtı var:
-Gazi Mustafa Kemal Samsun’a çıktı.”
Demek ki Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilk adımı o gün atılmış. Tarih böyle yazıyor. Tarih böyle yazıyorsa ve o günlerde yaşananların ürünü şimdi üzerinde yaşadığımız bu vatan topraklarının işgalden kurtulması yurttaşlarımız için önemlidir ve bizim için kutsal bir kaç bayram günlerini simgeler. Onları yasakladınız. Ancak tarihten silemediniz.
*Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararların önemi ve tarihleri nedir?
-Yanıt yok.
*Erzurum Kongresi 29 Haziran gecesi sona erdiğinde Mustafa Kemal Mazhar Müfit Kansu’nun defterine şu notu düşürdü mü düşürmedi mi?
-“Kadınlar için tesettürü kaldıracağız -Latin harflerine geçeceğiz -Kılık kıyafet devrimi yapacağız ve Cumhuriyeti ilan edeceğiz.”
*Şimdi keyif sürdüğünüz TBMM ne zaman açıldı?
Sizi köftehorlar bilirsiniz elbette. 23 Nisan 1920 günü ve o gün nedenle Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’dır. Onu da yasakladınız. Ya da bayram olmaktan çıkardınız. Elinize ne geçti?
Baksanıza ahali çocuklar gibi şen o bayramı kutlamıyorlar mı?
*Şu şiirin anlamını hiç düşündünüz mü?
“26 Ağustos gece sabaha karşı/Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı”
-Hatırlamıyorum Beyefendi!” dediğinizi duyar gibiyim. 4 gün içinde o gerçek Başkomutan askerine ne emir verdi?
-Yanıt yok. Ama tarih yazıyor.
-Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri…”
O tarih 30 Ağustos’tu ve tüm işgalci kuvvetlerle birlikte Yunanlılar da denize dökülmüşlerdi. O nedenle o zafer günü TSK’nın bayramı olarak yıllardır kutlanır. Siz onu da yasaklayarak, tarihten silerek zaferleri yok saymak istediniz. Oysa dünya tarihi ve dünya basını o zaferi en büyük askeri başarı, o düşmana karşı savaşan muzaffer komutanı da en yüce komutan ilan etti. Size kim ya da kimler o hakkı verdi ki, şimdi yalanla dolanla, şu ya da özürle 30 Ağustos zaferini bayram olmaktan çıkarıyorsunuz. Arkasından 29 Ekim 1923 Cumhuriyet Bayramı geliyor. Onun da kutlanmasını yasakladınız. Yok o top ve tanklar önünüzden geçerken içiniz mi ürperiyor? Kiminiz hastasınız, kiminiz usta! İşte dün bayramdı ve o bayram TSK’nin tek zafer bayramıdır. En azından halkça kutlanacaktır. Yasak sökmüyor işte.
Ya tarih bilmiyorsunuz ya da bayramların değil, asıl tarihin silinmesi marifetini beceremediniz; yüzünüze gözünüze bulaştırdınız ve tarih önünde “suçluların telaşı içindesiniz!”
Tarihi bilmiyor silmeye kalkıyorsunuz. Bilmemek cehaletin ürünü olabilir de, tarihi silmek için bir ulusun simgeleşen kurtuluş bayramlarını silmek o kadar da kolay değildir.
Bayramlar kalacak, ama siz yakında gene halkın iradesiyle tası tarağı toplayıp gideceksiniz. Hem de tarihe geçmeden fena gideceksiniz.

Alman Der Spiegel Gülen Cemaati’ne karşı uyardı
Almanya’nın en etkili dergilerinden Der Spiegel Dergisi Türkiye siyasetinden önemli yer tutan bir dini cemaat hakkında Almanları uyaran hayli uzun bir yazı yayınladı.
Mustafa Kemal Atatürk bir Temmuz ayında toplanan Erzurum Kongresi’nde şöyle demişti (1919):
“Türkiye asla şeyhler, dervişler, tarikatlar ülkesi olmayacaktır.”
İşte o sözler laik hukuk devletinin ana hatları olmuştu. 88 yaşındaki bu Cumhuriyet 2002′de başlayan siyasi depremde aldığı büyük hasarlarla, belki de bölünme sinyallerinin verildiği bir ülke halindedir.
Niçin?
10 yılda 15 milyon genç yaratan bu ülke, bu kez 10 yıldır Atatürk’ün kazandırdıklarını teker tekere ya elden çıkarmakta ya da demokrasinin olanaklarıyla yok etmekte. Bunda elbette siyasette etkin olmaması gereken cemaatlerden yayılan kültür anlayışının etkisinin olmadığını söylemek olası değil. Çamlıca tepesine buyruklarla acele cami yapmak, 4+4+4 uygulamalarıyla Atatürk’ün açtığı okulların imam hatip okullarına dönüştürülmesi, tüm bunlara karşı çıkan büyük çoğunluğunun çocuklarını okula göndermek konusundaki endişeleri ve en önemlisi bu protestolara karşı devletin aldırış etmeyen bir tutum takınması ülkenin gömlek değiştirir gibi, rejim ve Anayasa değiştirme çabası buna işaret değil midir? Düşünelim ki Alman basınında etkin bir derginin halkını cemaate karşı uyarması, tehlikeli olduğunu ilan etmesi size ilginç gelmiyor mu? Almanya’da bir milyon o tarikata mensup Türk vatandaşı olduğuna göre sorun vardır ve Alman basını uyarmakta. O yazıya bir göz atın ve düşüncenizi bana bildirin İşte o haber araştırma yazısının bir özeti. Acaba niçin şu sıralarda AB ülkeleri ya da Avrupa medyası Türkiye ile çok ilgileniyor? Bir düşünün:
‘Almanya için çok tehlikeli’
Bilinenin aksine Gülen hareketinin Batı düşmanı olduğu yazıla Maximillian Popp imzalı haber-araştırmaya göre cemaat Almanya’da her gün yandaşlar kazanarak büyümesini sürdürüyor. Almanya için ciddi tehlike oluşturacak büyük bir İslamcı bir hareketle yüz yüze olduğunu belirten Spiegel’in 9 Ağustos 2012 tarihli yorumu devamla şöyle:
“Cemaat her türlü şeffaflıktan uzak ve oldukça gizli bir yapılanmaya sahip. Fakat buna cemaat üyeleri kendilerini dinler arası barış isteyen ve hoşgörü taraftarı olarak yansıtıyor. Yaygın görüşe göre cemaat aşırı muhafazakar. Fakat iç yapısının bilinmesine rağmen cemaat Almanya’da rahatça örgütleniyor, özellikle gençler arasında üye sayısını arttırıyor.
‘Hareket kirli işlerin içinde’
İslam uzmanlarının cemaate ilişkin analizlerine yer veren dergide Hollandalı tarihçi Martin van Bruinessen “Gülen cemaati gizli Katolik örgütü ‘Opus Dei’ ile paralellikler arz ediyor.” derken, ABD’li tarihçi Michael Rubin ise Gülen’in Humeyni’den farkının olmadığını belirtti. Ünlü ekonomi profesörü Dani Rodrik ise şunları söyledi: “Hareket kirli işlerin içine batmıştır. Hareketin yayın organı Zaman gazetesi ise bu mafyayı yalan ve manipülasyonlarla aklamaya çalışıyor.” Cemaatten ayrılanlar ise hareketi Scientology tarikatına benzetti. “Der Pate” başlıklı yazıda Gülencilerle içli dışlı olan Alman politikacılar ise şöyle sıralandı: CDU’lu Federal Meclis’in Eski Başkanı Rita Süssmuth (Gülen hareketine bağlı merkezi Berlin’de olan FID kuruluşunun danışmanı), FDP’li Hessen Eyaleti Adalet Bakanı Jörg-Uwe Hahn, CDU’lu parlamenter Ruprecht Polenz, uzun yıllar Brlin Eyaleti İçişlerinden Sorumlu senatör Ehrhart Körting.
Cemaat, şu sıralarda Der Spiegel’e bir açıklama yaptırmak için uğraşıyormuş.
Ya bizimkiler ne yapmakta?
Çankaya’ya uzanan yolda uzlaşma aramakta! Eskiden oraya tankla çıkılıyordu. Yakınırdık. Şimdi tarikat desteği olmadan çıkmak galiba hayli zor.

Dünyanın çok yerini, Batı ülkelerini ve Doğu İslam ülkelerini gördüm. Müslümanların ibadet ettikleri camiler ya vakıflar ya da halkın birikimleriyle yapılır. İngiltere’de, Almanya’da çalışan işçilerimiz camilerini kendi emekleriyle ve alın terleriyle kazandıkları paralarla yapmıştır. Almanya’nın eski Başkenti Bad Godersberg'de kalan işçilerimiz, bin bir güçlükle bulabildikleri tenekelerle bir cami inşa etmişlerdi. İstedikleri gibi bir cami yapana kadar ibadetlerini o teneke camide yapmışlardı.
İngiltere’de Güneyde Bornemout King Kolej'de İngilizce öğrenen Müslüman öğrenciler de, kendi camilerini inşa etmişlerdi. Ne elçilikten yardım aldılar ne de Türkiye'den. Geçenlerde Sayın Başbakan muhteşem bir cami açılışını, “Selatin” camilerinden söz ederek devlet töreniyle açtı. Üstelik bir kendi imzasını taşıyan bir Hutbe benzeri yazıyı caminin duvarına yapıştırmış. Camiyi devlet parasıyla yaptırıyor.

'Harcında gözyaşı ve kan var!'

Nedir bu Selatin Camileri? Dostumuz Zeki Şahin bize işin aslının ne olduğunu, kendi yaşamından örnekler vererek bakın nasıl anlatmış:
“Ankara’da oturduğumuz bir tarihte annem ziyarete geldi. Evimiz Kocatepe Camii’nin hemen yanındaydı, ibadete yeni açılmıştı. Onunla birlikte camiyi gezdik. Eve döndüğümüzde:
“-Camiyi nasıl buldun?” diye sordum. Övgü dolu sözler duyacağımı sanıyordum.
“- Beğenmedim!” Demez mi?
Nesini beğenmemişti acaba? Bu cami için dünyanın parası ödenmiş, Ankara’nın her yerinden görünsün diye de Kocatepe’ye dikilmişti.

Annem dedi ki:

“ - Selâtin camileri sultan ailesine mensup olanların yaptırdığı camilerdir. Bu camilerin harcında emekleri yağmalanmış insanların alın teri, gözyaşı ve kanı vardır. İstila edilen yerlerden yağmalanan zenginler, yıllık bilmem şu kadar altına bağlanan haraçlar, köle olarak getirilip çalıştırılanların emekleri vardır. Anadolu köylüsünden alınan vergiler de buna dâhildir. Padişahlar bu görkemli ibadethaneleri kuşkusuz ki, kendi saltanatlarının gücünü ve devamını sağlamak için yaptırmışlardır. Onların savunduğu İslam, zulmü, sömürüyü, köleleştirmeyi meşru ve şart görüyordu. Onlar, bu düzenlerinin Allah tarafından emredildiğini, yağma seferlerini Allah için yaptıklarını ileri sürüyorlardı. Tarihçiler sultanlardan söz ederken “Cennetmekân” ifadesini kullanırlardı. Koskoca padişah cehenneme gidecek değildi herhalde! Bu dünyada sıradan halk için yasaklanmış bir ortamı saraylarında da kuruyorlardı. İçki, kadın onlar için yasak değildi. Selâtin camileri, Osmanlı devleti zamanında “Yüksek” sanatın da bir örneğidir. Mimarlar, devletin emrindeydiler. Nef’inin, Baki’nin, Nedim’in şiirleri de bu yüksek kültürün örnekleridir. Ama halk da kendi sanatını kilimlere dokumaktan, Pir Sultan’ın, Karacaoğlan’ın dilinden, anonim türkülerle ifade etmekten geri kalmadı."
“Selâtin Camileri” özentisi bende bu duyguları uyandırdı. Ben annem gibi köyün küçük ahşap camisini daha çok sevdim… Emekçilerin tanrısı bile zalimlerin tanrısından çok farklıdır. (22.07.2012) Zeki Sarıhan”

Ya Lozan'ın yıldönümü!

88 yıldır biliriz ki; 24 Temmuz 1923'de İsmet Paşa'nın imzaladığı Lozan Barış Antlaşması, Türk Ulusu'nun zor koşullar altında kazandığı diplomatik zaferdir. Bağımsız ve laik Cumhuriyet Türkiye'sinin tapu senedi ne oldu? Yırtılıyor mu? Devletin kuruluşu devletin umurunda olmamalı ki; sessiz, sade coşkusuz törenlerle kutlanmakta. İnönü Vakfı, kızı Özden Toker ve torunları bu törenlere öncülük ediyorlar. CHP'den ses yok! Ona sahip çıkan hiç mi Ulusalcı kalmamış? Ama “Selatin Camileri" özentileri ve şatafatlı törenleri halka hala gelecek hakkında bir fikir vermiyor sanki?
Bu ülkede Müslümanlar 70 bin camide ibadet ediyor. Şimdi padişahların saraylarında olmayan şatafata sahip Selahatin camileri süreci Başbakanımızın nurlu eliyle başlatılıyor. Devlet; Dini koruyan laikliği ezerken bu vatanı korumak ve kollamakla görevli olanların yüzleri hiç kızarmıyor. Modern Sultanlar 21. Yüzyılda Selatin camilerini devlet töreniyle açıyorlarsa, biliniz ki; AKP iktidarı Osmanlı’dan da bir adım ileride. Ya biz neredeyiz? Uykuda beyler, Paşalar hep birlikte uykuda(!)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti son derece zor ve çetrefil sorunlarla uğraşmakta. Şu sıralar dış politikayla ilgili olanlar elbette öne çıkıyor.
Cumhuriyetin dış politikası Atatürk’ün savaşın ne olduğunu yakından gördüğü kırmızı çizgilerle daha o günlerde çizilmişti. Gazi Mustafa Kemal barışçıl ve insan sevgisiyle dolu bir kahramandı. O nedenle Cumhuriyetin dış politikasını şöyle özetlemişti:
“Yurtta barış, dünyada barış”
Nitekim iç isyanlar, dışarıdan destekli bölücü hareketlerin dışında Türkiye Cumhuriyeti Devleti uluslararası ilişkilerde hep barışı seçti. Hatay sorunun da üst düzeyde yürütülen aynı dış politikayla çözümlenmiştir.
Türk dış politikasının mihenk taşı Lozan Konferansı olmuştu. İsmet Paşa’nın o konferansa daha çiçeği burnunda bir diplomat olarak katılmasını Gazi istemişti. İçeride karşı çıkanlar Lozan’da baş delege olmak arzusuyla yanıp tutuşanların marifetleriyle bazen İsmet Paşa’nın da sabrını taşıracak kertelere geldi. Konferansa ara verildi.
Mustafa Kemal Paşa İsmet Paşa’nın Lozan’a tekrar dönmesini istiyordu. İnönü’nün Lozan’a varışında çok sorun içinde en önemlisi, hiç kuşku yoktur ki bir Hristiyanlık sorunu gibi algılanan Patrikhane sorunuydu.
İsmet İnönü’nün tarihten silinmeye çalışıldığı şu günlerde onun anılarına başvurmak en doğrusudur. İsmet İnönü ne yapmış ona bir bakalım:
Patrikhane meselesi
“Bu hadise konferansın birinci devrine, Lord Curzon’un İngiltee Başmurahhası olarak Lozan’da bulunduğu zamana rastlar. Rıza Nur’un yanında katibimi çağırdım. Lord Curzon’u arayın, acele bir işim var, kendisini göreceğim. Biraz sonra neticeyi bildirdiler. Lord Curzon beni bekliyormuş. Curzon. Beni büyük bir samimiyetle neşe ile karşıladı. Daha kapıdan girerken, ne için geldiğimi, ne konuşacağımı bilmeden:
“Ooo” dedi. “Demek bana armağan getirdin.”
Ben hayretle: -”Hayrola, ne armağanı? Ben seninle konuşmaya geldim” dedim.
“Bugün benim yaş günüm” diye cevap verdi.
Oturduk konuşmaya başladık. “Aylardan beri uğraşıp duruyoruz, ondan sonra sen böyle yapıyorsun? dedi. Neden bahsettiğini sordum. Patrikhanenin İstanbul’dan kalkması meselesi ortaya döküldü. Lord Curzon şöyle diyordu:
“-Patrikhanenin dünya işleriyle uğraşması yoktur. Hiçbir şeye karışmayacaktır. Karışmamalıdır. Ama İstanbul’dan Patrikhaneyi kaldırıp da bütün Hristiyan alemini örseleyecek bir muameleyi neden istiyorsun?” İş döndü dolaştı meselenin mahiyeti anlaşıldı. “-Ne hükümetin talimatı var, ne arkadaşlarımın haberi var? Bu, yalnız senin kendi arzun, nereden çıkardın böyle bir meseleyi?, “Sabahleyin katibim görüştü bana bu neticeyi getirdi”
Ben kendisini
“-Yanlış anlamış” dedim
“-Nafile uğraşma, tamir edemezsin” diye cevap verdi. Bundan sonra Patrikhane meselesi, işin esasına girmeksizin iki-üç gün içinde hç ehemmiyet verilmeyen bir mevzu haline geldi ve kapandı. Aradan zaman geçtikten sonra, M.Venizelos ile samimi görüşmelerimiz esnasında o, bana işin bilmediğimiz taraflarını anlattı.Venizelos’un söylediğine göre, Patrikhane meselesinde nihayetine kadar dayandıktan sonra, iş ters neticeye kalırsa, onu halletmek için tertipler düşünmüşler. Patrikhane İstanbul’dan kalkarsa, Aynaroz’a götüreceklermiş. Meseleyi bu safhaya kadar düşünmüşler, hazırlanmışlar.” (İsmet İnönü-Hatıralar s.398)
Bu konuşmadan sonra Patrikhanenin İstanbul’da kalması ama Türk Devletinin denetimi içinde çalışması karara bağlandı. Atatürk, Patrikhanenin yurt dışına çıkarılmasını istiyordu. İnönü O’nu ikna ederek orta yolu buldu. Daha düne kadar da Patrikhane Türk devletinin kontrolünde görevini sürdü. Şimdi AKP iktidarının dindar Başbakanının emriyle Patrikhaneye ayrıcalıklı bir konum verilecek ve elbette denetimden çıkacak. İşte biz bu İsmet Paşa’yı tarihten silerek Cumhuriyetin Dış Politikasını başka yöne kaydırmaktayız. AB zoruyla ve hem de Lozan anlaşmasını yok sayarak! Hiç kimse sormayacak mı? Niçin? diye..
Yazık!

1997 yılının 21 Eylül günü TRT’nin birinci kanalında yayınlanan “Politikanın Nabzı” programında zamanın Cumhurbaşkanı Sayın Demirel şöyle diyordu:
“Ne terör karşısında, ne irtica karşısında, ne başka tehditler karşısında Türkiye’de ne demokratik rejimi değiştirmek mümkündür, ne büyük Atatürk’ün kurduğu bu büyük Cumhuriyet’e zarar vermek mümkündür, ne de laikliği yaralamak mümkündür.”
26 Ekim 1997’de ise aynı Demirel aynı programda konuşuyordu: “Büyük Atatürk’ün Türkiye’de yaptığı en büyük hizmetlerden birisi; kadınları toplumun içine dahil etmesidir… Türkiye’de hak arama yolları ardına kadar açık ve devlet halkın hizmetindedir. İşte onun için “Cumhuriyet’e bağlanın, Cumhuriyet’e sarılın, Cumhuriyet’in değerini bilin” diyoruz. Üstün güç milli iradedir, milli irade üzerinde ipotek yoktur. İpotek iddiaları bühtan olur; açık söyleyelim.”
Cumhurbaşkanı bir süre sonra da yine aynı mikrofon önünde şöyle demişti:
“Bu ülkeyi darülharp yaptırmayacağız!”
Gelelim bugüne; Aydınlık Gazetesi’nin 4 Haziran 2012 tarihli sayısında şöyle bir haber yer almakta. “Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, eski Jandarma Genel Komutanı- anımsadığıma göre Kara Kuvvetleri Komutanı- Emekli Org. Aytaç Yalman’ın 2003-2004 yıllarında dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü göstererek uyardığı belirtilen ‘darbe’ planlarıyla ilgili Milli Savunma Bakanlığı’nda herhangi bir bilgi ve belgeye rastlanmadığını ve Genelkurmay Başkanlığı’nda da açılmış herhangi bir soruşturma bulunmadığını bildirdi.” Anımsayacaksınız, Ergenekon ismi o günlerde bir suç aracı olarak kullanılmaya başlanıyordu. 4 yıl sonra ise şimdi Hasdal’da 252 general ve orgeneral ve değişik rütbelerde subay, Silivri’de ise sayısız aydın, gazeteci, yazar ve siyaset adamı tutuklu bulunmakta. Demek ki Cumhurbaşkanı Demirel’in 1997’de söyledikleri gerçekleşmemiş. Tam tersine ülke 4 tarafı ateşle çevrili bir darülharp halini almış. Sayın Demirel 2000 yılının 17 Mayısı’nda Çankaya’dan ayrılmıştı. Yani bu gelişmeler Sayın 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde başlamış ve seçimi hala tartışma getiren şimdiki Cumhurbaşkanı Gül zamanında zirveyi bulmuş. Silivri’de 5 yıldır yatan tutuklular var. Türkiye yakında o ateş çemberinin, o darülharpin bir parçası olarak Suriye’ye hareket yaparsa hiç şaşırmayın. Bu ne demektir? Bu 2000 yılına kadar dağlarında, sokaklarında, caddelerinde, ormanlarında özgürce dolaşılabilen , korkulmadan, incinmeden yaşama şansı olan bir ülke olmaktan çıkmışız ve yalnız kalan Türkiye pusulasız ve haritasız bir maceranın içindedir.
4 Haziran 2012 Silivri!
Şu satırları yazdığım sıralarda Silivri’de insan hak ve özgürlükleri özel yetkili savcılar tarafından sorgulanmakta. Bunların içerisinde yasal siyasi parti üyeleri, lideri, yöneticileri ve de basının özgür olduğu söylenen Türkiye’nin 100’e yakın gazetecisi ve yazarı var. Bunların hepsi “hükümete karşı darbe” yapmakla suçlanıyor. Bugün yargılananlar içinde suçu sadece özgür bir gazetecinin kullandığı haber yazmanın bedeli Ergenekon’a katılmak olarak algılanıyor. Oysa Silivri sadece Türkiye’nin en büyük tutukevi değil bir üniversitesidir de. Hukuk Doktoru Doğu Perinçek 43. kitabını orada yazdı. Gazeteci Tuncay Özkan belki de kaçıncı kitabını orada yazacak. Milletvekili olmasına rağmen hala tutuklu bulunan Mustafa Balbay o da daha ne eserler verecek. Kimi okuyor, kimi öğretiyor, kimi yazıyor kimi anılarını bol zaman içinde not ediyor ve belki de bir üniversite de burada bitirecek. İşte Türkiye’nin manzarası 2002’den itibaren bu durumda.
Yazarın Notu: Sevgili okurlarım sevgili okurlarım, Genel Yayın Yönetmenim Dr. Serhan Bolluk’un ısrarlı istekleri üzerine, geçirmekte olduğum nekahat devresinde bir süre yazı yazma imkanından yoksun kalacağım. Lütfen beni mazur görünüz.

Özel yetkili mahkemelerde sürdürülen davanın 5. Yılı.
“-Türkiye bir hukuk devletidir” diyenlere kutlu olsun!
O tarihten 5 yıl önce doğan ve babasının kokusunu alamadan dünyayı tanıyan gazeteci Mustafa Balbay’ın kızına da!
İhmal etmeyelim:
Beş yıl önce Ulusal Kanal ve partisinin başından alınıp, Silivri’ye kapatılan en kıdemli sanık Doğu Perinçek’e de!
Ondan sonra Silivri’yi ya da Hasdal’ı mesken tutan general ve subaylara da!
Elinde kocaman ordular varken görevini yaptıktan sonra bağlı olduğu Tayyip Erdoğan tarafından savcılara teslim edilen 26. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a ömür boyu hapis cezası isteyen savcılara da kutlu ve mutlu olsun!
Şaka ediyorum sanmayın. 5 yıl tutukluluğu yargısız infaz haline getiren özel yetkili mahkemeleri hâlâ orada tutan iktidara ve muhalefete başka ne denir? Onlara da kutlu olsun.
Sessizliği hâlâ koruyan Türk halkı! Sizlere de kutlu olsun!
Vicdansızlığı, “Mahkemedir gereğini yapar. Biz adalete saygılıyız” diyen ve umursamazlığı yüzünden Türk ulusunun birikim ve bilgi kaynağını kurutmayı başaranları kutlamak gerekmez mi?
Guinnes rekorlarına girecek bir hukuk maskaralığına göz yumanları kutlamak için geç mi kaldık?
Önce laikliği tepelediler. Anayasayı deldiler. Hukuku torba yasalarla değiştirdiler. Lozan’ı yırttılar.
Konuşanları, yazanları susturdular. “Yolsuzlukları önleyeceğiz” diye geldiler. Nerede Deniz Feneri? Yolsuzluklara damardan gireceğiz diyenler?
Kimileri diyor ki:” Onlar Meclis’te, namuslu aydınlar Silivri’de”
Olur mu öyle şey? İşte bal gibi oldu.
Bakın dün bir mürteci Atatürk anıtına çıkmış ve elindeki pankartı sallayarak “-Artık bize birşey yapamazlar. Müslümanlar iktidarda…“diye bağırdı. Polis meczubu yaka paça alıp götürdü. Adam bağırmış: “Beni nasıl götürürsünüz, ben iktidardayım!”
Şeriatın kestiği parmak bu mu?
Bir hukuk doktorunu akademisyen oğluyla Silivri mahpushanesine kapatın ve ondan sonra “ileri demokrasiden” söz edin. Etmeyin tersini yapın: Basın kartlı, basın Şeref kartlı 100′ü aşkın gazeteciyi gece yarısı baskınlarıyla yaka paça tutuklayın. Niçin? Henüz iddianamesi bile hazırlanmamış, kanıtları olmayan bir dava için. Sonra kalkın: “Tutuklananlar basın kartlı bile olmayan terör suçlularıdır!” deyin.
5 yıl süren hangi davayı tarih yazıyor?
27 Mayıs’ı-12 Mart’ı-12 Eylül’ü dare diye sunuyorsunuz ya! Onların hiçbiri bu vicdana ve hukuka sığmayan durumu yaratmadı.
Yassıada davaları bir yıl sürdü ve 1 Eylül günü kararları Salim Başol açıkladı.
Alman Faşizmi liderlerini yargılayan Nümberg Yargıçları bile bu denli vicdanları kanatmadı. Dava 1945′de başladı ve 1946′da bitti. Yani bir yıldan bile az.
Tarihte görülen en uzun dava Dreyfus davasında bile, Dreyfus’a verilen hapis cezası için mahkeme bu kadar uzamadı. Dreyfus 12 yıl hapis yattıktan sonra onu savunan yazar Emile Zola’nın cesareti ve kararlığı sonunda suçsuz bulundu. 1894 ylının Aralık ayında başlayan siyasi dava kamuoyunu çok meşgul etmişti. Halk, Yüzbaşı Dreyfus’un yalan kanıtlarla çektiklerinin bedelini 1898 yılında yağılan seçimde solu iktidar yaparak ödetti. Dreyfus Davası Fransız hukukunu kara bir lekesi olarak tarihe geçmiştir.
Yargıtay üyesi mahkemelere ve yargıçlara uyaraıda bulunuyor:
“-Hiçbir siyasi partinin etkisi altında kalmayın. Bilin ki bir gün sizi de yargılayacaklar çıkacaktır.”
Neye yarar ki?
Doğu Perinçek’in yaşamından 5 yıl çalındı. Balbay evine döndüğünde çocuğunu büyümüş olarak kucaklayacak. Tuncay Özkan’ın yaşamından alınan 4 yıl, askerlerin onurlarından, ömürlerinden çalınan kim bilir kaç umutsuz gece? Ya dünyaca tanınmış bilim adamı Prof.Haberal’ın çektikleri? Ya soğuk koğuşlarda tecrit hücrelerinde yok olanlar?
Kimse bana kızmasın.
Artık 77 yaşında bir yaşlı adamım ve benim yüreğim bu kadar acıya dayanamıyor.
İşte bir kez demokrasiyi bu hale getirir, muhalefetin ve basının sesini kısarsanız, sonuç bu oluyor. Yazık oluyor Atatürk devrimlerine, insan haklarına ve özgürlüklere.
Sağır ve dilsiz, görüp de görmezden gelenler!
Hey! Sizlere; susanlara, boyun kıranlara, omurgasızlara, para ve holdingci medyaya değil. Siz bu yılmaz vatanın bekçilerine, Cumhuriyeti koruma ve kollama ahdine sadık kalanlara sesleniyorum: 5 YIL YETMEDİ Mİ?

Aslında bu yazının dün yayımlanması gerekirdi. Ne var ki Pazar günü Ulusal Kanaldaki 4 saat süren “Politikanın Nabzı” programının verdiği zihni yorgunluğu, bilgisayarın başına oturup yazıyı yazmak ve yetiştirmenin zorluğu nedeniyle bu konuya değinmem bugüne kaldı. Oysa olay Cumhuriyetin omurgası olan laiklik, laik eğitim ve öğretimin bir karşı devrimle demokrasi yolu kullanılarak kırılmasına neden oldu. Olay aslında 28 Şubatta Milli Güvenlik Kurulunda alınan eğitim ve öğretimi tek elde birleştiren bir devrime karşı kavga dövüşle, zor kullanarak Milli Eğitim Komisyonunda AKP oylarıyla kabul edilen, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi yasasının Cumhuriyetten 88 yıl sonra ters düz edilmesiydi.
Atatürkçü düşünce sistemi
Cumhuriyeti ve devrimlerini en kırılgan noktasından vurmak ne yazık ki, bu iktidara nasip oldu! İktidar’ın yürüdüğü yolda iki önemli hedefi var. Anayasa’yı, muhalefetle işbirliği yaparak kökünden budamak, ülkeyi barışsever bir halkı Suriye topraklarında bir bataklığa sürüklemek… İktidarın kırılgan son noktası bu olsa gerek.
Bakın tarihten bir yaprak açalım ve toplum bu gidiş konusunda aydınlansın… Mustafa Kemal 25 Ağustos 1924’te Ankara’da Öğretmenler Birliği Kurulu’ndaki konuşmasında şöyle diyordu:
“-Yeni kuşağı, Cumhuriyet’in fedakâr öğretmen ve eğitimcileri sizler yetiştireceksiniz. Yeni kuşak sizin eseriniz olacaktır.”
3 Mart 1923’te Şer’iye Evkaf ve Erkânı Harbiye-i umumiye vekâletlerinin kaldırılmasında” ilişkin 429 Sayılı Yasa Saruhan (Manisa) Milletvekili Vasıf Çınar ve 57 arkadaşının önerdiği 30 sayılı Tevhid-i Tedrisat (öğrenim birliği) Yasası ve arkasında da, halifeliğin kaldırılmasına Osmanlı hanedanının Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkarılmasına ilişkin 431 Sayılı Yasa kabul edilmişti. Atatürk her zaman yaptığı gibi bir tartışma başlatarak şu soruyu sormuştu:”-Terbiye (eğitim) milli mi yoksa dini mi?
Darülfünun Emini (rektörü) İsmail Hakkı Baltacıoğlu Gazi’nin bu sorusuna şunu eklediğini anlatır.
“-Böyle bir laikizasyon hareketini halk nasıl karşılar?”
Yemekte bir süre tartıştılar ve sonunda Gazi Mustafa Kemal şöyle dedi:
“-İzlenecek yok önce kamuoyunu aydınlatıp sonra uyuklamaya geçme mi yoksa emrivaki yaratma mı olmalı?
Rektör üniversite heyeti adına konuşmuş ve “önce emrivaki” demişti.(Baltacıoğlu Atatürk S:107-109)
Ve sonunda iki öneri de kabul edildi. Halifeliğin kaldırılması TBMM’de Mustafa Kemal’in katılımıyla ve o ünlü konuşmasıyla sağlanmıştı.Atatürk Şer’iye-Anayasa komisyonu-Encümeni’nde şöyle demişti:
“-Bu anayasa mutlaka çıkacak gerekirse bazı kelleler düşecek ama bu yasa çıkacak.”(Falih Rıfkı Atay-Çankaya)
Arkasından Saruhan milletvekili ve aralarında Celal Nuri İleri,Kılıç Ali,Ruşen Eşref Ünaydın,Yahya Galip,Refik Koraltan,Cevad Abbas Güler,Tunus Nadi,Şükrü Kaya,Ağaoğlu Ahmet,Recep Peker,Hacim Muhittin Çarıklı’nın da bulunduğu milletvekilleri hazırladıkları gerekçeyle Tevhid-i Tedrisat’ın önemini şöyle saptamışlardı:
-“Bir devletin kültür genel maarif siyasetinde ulusun düşünce ve duygu yönünden birliğini sağlamak için öğretimin birleştirilmesi en doğru,en bilimsel ve en çağdaş ve her yerde faydaları ve iyiliği görülmüş bir ilkedir… Yasa önerimizin kabülü takdirinde T.C. içinde ve bütün eğitim-öğretim kurumlarının bağlı olduğu tek yer Maarif Bakanlığı olacaktır…”
Muhalefet ne yapıyor?
İşte 28 Şubat kararları diye bilinen ve şimdi rövanşı yapılan 12 yıllık eğitimi ‘4+4+4’ diye anılan yasa böyle sahneye çıktı. Eğitimin Atatürkçü sistemine uygun yasası 80 yıla yakın uygulandı ve şimdi AKP iktidarı tarafından zorla kabul ettirilmek isteniyor.
Muhalefet nasıl sokaklara inmez ve halkı bilgilendirmez de Anayasa hazırlıklarına devam huzur içinde sürdürülür? Anlamak mümkün değil. Cumhuriyet’in omurgası kırıldı mı Cumhuriyet çöker ve yeni rejimin ayak sesleri sokakları inletir gök kubbeyi başlarına indirmez de ne yapar? Cumhuriyet’e laikliğe ve Atatürk devrimlerine saygınızda mı yok. Yenileşme ve dönüşüm için geçmişinizi de yakın tarihi de inkâr diyorsunuz!
Tüm bunlara karşı muhalefet partilerinin hala AKP ile ortaklaşa yeni anayasa hazırladığı masasından kalkmayışlarını acaba neye soracağız? Soracak o kadar çok soru ve altında yatan o kadar büyük vebal olacak ki!

Aydınlık yazarı Kurtul Altuğ, un 9Mart 2012 köşe yazısı :
Einstein ve Atatürk

Dünyanın tanıdığı ve saygı duyduğu bilim adamı Albert Einstein Atatürk’e bir mektup göndermişti (17 Eylül 1933)
Mektup Başbakan İsmet Paşa ve devlet kanalıyla Atatürk’e gönderilmişti. İsmet Paşa mektubu okumuş ve gereği için Milli Eğitim Bakanlığı’na (9 Ekim 1933) sevk edilmiş. Ne yazık ki; Albert Einstein Atatürk’ü tanımak ve kendisiyle görüşmek talebine bürokratik engeller yüzünden ulaşamamış ama Atatürk kendisine ulaşan bu mektuptan bilgi sahibidir ve mektup halen Başbakanlık arşivinde saklanmaktadır. Bu mektup bana Sayın Tarık Akan kanalıyla ulaştı ve ben de Atatürk’ün kötülendiği, hor görüldüğü hatta diktatör ve katliamcı ilan edildi ği şu günlerde bu mektubu sizlere iletmekte yarar gördüm. Mektubun bir kopyası Çankaya Üniversitesi’nde bulunmakta. Mektup şu:
***
Ekselansları (Atatürk),
OSE Dünya Birliği’nin şeref başkanı olarak, Almanya’dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye’de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya’da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.

Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman olan bu 40 kişi birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınız herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini bulunuyorum.

Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan
Prof.Albert Einstein

***
Kıymetini Anlamayanlara
Bu mektup şu sıralarda keşke Sayın Başbakan tarafından da okunabilseydi. Acaba o zaman o kötülenen 1930’lu yılları anlatış tarzı belki de Atatürkçüler için bu kadar kırıcı olmazdı.
Her uygar ülke kendi kahramanlarına hele hele devletin kurucusu olanlarına saygı duyarken, onların anılarını ve yaptıkları kahramanlıkları çocuklarına, ders kitaplarında okuturken, 2012 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün neden bu denli hırpalandığını, eserlerinin yok edilmek istendiğini ve iktidar ve muhalefetin el ele vererek komisyonlarda onun ilkelerini ortadan kaldırmaya çalıştıklarını gördükçe, çoğumuzun içinin sızladığını da biliyoruz. O’nun en değer verdiği laikliğin ve çağdaşlaşma yolunda attığı en önemli adım kılık kıyafet devriminin ortadan kaldırıldığı, ya da yok sayıldığı bir süreci yaşarken dünyayı sarsan bilimsel hareketlerin odağı kabul edilen büyük bir ilim adamı Albert Einstein’ın Atatürk’ten nasıl söz ettiğini okumamız gerekmez mi? Ama biz tam tersini yapıyor onun bayram ilan ettiği günleri yasaklıyor, onun ilkelerini yok etmek için elimizden gelen gayreti sarf ediyoruz. Utanmıyor muyuz? Atatürk’e neden sahip çıkacak bir güçten yoksun olma durumunda kalmamız bize tarihi bir vebal yüklemiyor mu?

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget