Şubat 2023
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Haddinizi Biliniz Sayın Bahçeli
Cumhur İttifakının küçük ortağı, Hükümette yer almayarak,  Hükümeti dışarıdan,  hem de kraldan çok kralcı olarak destekleyen, Hükümete ERDOĞAN'dan daha çok sahip çıkan, her koşulda iktidarı savunan, ona yönelik anayasal hakkın kullanılmasından ibaret demokratik eleştirilere dahi tahammül edemeyen BAHÇELİ, siyasal gücüne ve oy tabanına bakmadan, iki dudağının arasından çıkan ve tehdit kokan  buyruklarıyla,  85 milyon insanımıza hükmetme cesaret ve haddini,  nereden alıyor acaba?


BAHÇELİ'nin; Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarlarının; anayasal,  demokratik düşünce ve düşünceyi açıklama ve eleştirme özgürlüklerini kullanarak,  elli bine yakın yurttaşımızın ölümüne ve binlercesinin de yaralanmasına neden olan on ili kapsayan depremde sorumlu bulduğu hükümeti istifaya davet eden slogan atmaları üzerine, sahneye çıkarak insanların eleştiri ve protesto haklarını bir suçmuş gibi sunmaya ve maçların seyircisiz yapılmasını talep etmeye asla hakkı, yetkisi ve haddi yoktur. 


Sayın BAHÇELİ; bildiğimiz kadarıyla, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu bir akademisyen olup, hukuk fakültelerinde okunan seviyede olmasa da,  biraz anayasa hukuku okumuş ve öğrenmiş olmalıdır. Gerçek anlamda siyasetçi ve devlet adamı ise, zaten anayasa hukuku konusunda kendisini yetiştirmiş olması gerekir. 


En başta BAHÇELİ olmak üzere, şunu herkes iyi bilsin. Seyircilerin, anayasal demokratik haklarını kullanarak stadyumda slogan atarak istifaya davet ettiği hükümet, asla devlet değildir. BAHÇELİ ve onun gibilerin anlayabilmeleri için basit bir örnek vermek gerekecek olursa; Devlet,  HAN, hükümetler ise YOLCUDUR.  Devlet,  han gibi kalıcı, hükümetler ise, yolcular gibi, gelip geçicidir. Hükümetlerin biri seçimle gelir ve sonra yine seçimle tıpış tıpış giderler. 


İşte, stadyumda slogan atarak hükümeti istifaya davet edenler, T. C. Devletine karşı değildirler, devleti eleştirmiyorlar, devletin yerine getirmesi gereken görev ve sorumlulukları,  devlet adına,  yerine getiremeyen hükümeti,  demokrasilerde yeri ve uygulaması olan istifaya davet etmektedirler. 


Bunda yadırganacak ve eleştirilecek ne var BAHÇELİ?


Uygulamada olmasa da, bugün için kağıttan ibaret hale getirdiğiniz bu devletin anayasasında,  T. C. Devleti;  demokratik ve laik, hukukun üstünlüğüne dayalı demeokratik bir hukuk devletidir yazmakta olup, demokrasiyi, laikliği ve hukuku yok ederek,  devletimizi,  bu anayasal niteliklerinden soyarak çırılçıplak bir meczuba çevirdiğinizin, devlete en büyük kötülüğü bizzat kendinizin yaptığınızın farkında değilsiniz BAHÇELİ.  


BAHÇELİ ve onun gibi düşünenlere, Hükümeti,  Devletle bir tutanlara soruyoruz. Siz,  ananızın  karnından hükümet olarak mı doğdunuz? isminizin devlet olması, hükümeti de devlet haline getiremez BAHÇELİ. 


Sizi, oylarıyla  hükümete, yani iktidara getirenler; şimdi sizin,  hükümet istifa diye slogan attıkları için neredeyse hükümeti devirmeye zorla teşebbüs suçunu işlemekle itham eder gibi ağır şekilde eleştirerek göz dağı vermeye çalıştığınız T. C. Devletinin vatandaşlarıdır. Sandıkta oy verdikleri gibi, beğenmediğinde istifaya da davet edebilir, bu demokrasinin bir gereğidir.  


Evet,  BAHÇELİ dahil,  hiç kimse, özellikle savcılar,  sakın ola ki; demokratik eleştiri haklarını kullanarak,  şiddet göstermeden, barışçıl ve silahsız olarak hükümeti istifaya davet eden eleştirel sloganları atan sporsever seyircileri,  hükümeti devirmeye, görev yapamaz hale getirmeye teşebbüs ettikleri iddiasıyla, hukuka aykırı olarak suç üretmeye kalkışmasın. 


Ben de, buradan,  ülkeyi her alanda krize okan, ülkenin hazinesini gereksiz işlerde harcayarak boşaltan, deprem ülkesi olan ülkemizin depremden zarar görmemesi için tedbirler alacağına,  bir rant yatırımı olan Kanal İstanbul'un yapımında hala ısrar eden, insanları bölüp parçalayan kamplara ayıran, bu ülkeye yapabileceği hiçbir hizmeti ve projesi bulunmayan, gözü,  fakir halkın ceplerinde olan, vasıtalı vergilerle fakir halktan vergi olarak topladığı paraları,  mutlu bir azınlığa transfer eden başarısız bu hükümeti istifaya davet ediyor ve demokratik anayasal hakkımı kullanıyorum. 


Hodri meydan BAHÇELİ.  


Siz, demokratik hakkınızı kullanarak,  Beşiktaş’tan istifa etme hakkınızı kullandınız. 


Biz de,  hükümet istifa etmelidir diyerek, demokratik hakkımızı kullanıyoruz. 


BAHÇELİ; sakın unutma, EGEMENLİK KAYITSIZ VE ŞARTSIZ MİLLETİNDİR. O millet de, stadyumda slogan atanların ta kendisidir. 


Kalan bir avuç seçmeniniz, 18. Haziran da yapılacak olan seçimlerde,  sizin sandıktan çıkmanıza yetmeyecek ve bugün sorumsuzca beyanlarda bulunmayı kendinize hak görmenize neden olan renkli rüyanızdan uyanacak ve gerçeklerle yüzleşeceksiniz Sayın BAHÇELİ.

Güner Yiğitbaşı

27/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Sayın Akşener Size Sesleniyorum
Lütfen bırakın artık bu aymaz tutumunuzu. 


Seçilecek aday saçmalığınızı acilen terk ediniz. 


Ben hiçbir partinin kayıtlı üyesi değilim, CHP'nin de kayıtlı üyesi ve uydusu değilim. Tabiatım gereği,  hiçbir partiye ve liderine gözü kapalı biat edemem. 


Ülkenin içinden geçmekte olduğu, on bir ilimiz vuran son deprem felaketinin de tuzu ve biberi olduğu,  buhran ve felaketi görebilen ve iş başındaki tek adama dayalı saray iktidarına sandıkta son vermenin, ülkem ve şahsım adına yaşamsal önemi haiz olduğunu görebilen, feraset sahibi  sade bir vatandaşım. 


Sayın AKŞENER; çok yanlış yolda ilerlemektesiniz. Size, KILIÇDAROĞLU ve CHP'ye yönelik bir diyet borcunuzun olduğunu da hatırlatmak istemiyorum. 


CHP Genel Başkanı KILIÇDAROĞLU tarafından kurulan Millet İttifakının bir üyesi partinin genel başkanısınız. 


KILIÇDAROĞLU ile sürekli irtibat ve görüşme halindesiniz, KILIÇDAROĞLU'nun grupta ve çeşitli ortamlarda kamuoyuna yönelik konuşma ve vaatlerini siz de dinliyor olmalısınız. KILIÇDAROĞLU'nun bu konuşmalarından benim anladığımı siz de mutlaka anlamış olmalısınız. Ben,  Millet İttifakının ortak adayı olarak cumhurbaşkanlığına talibim imasını yaptığını mutlaka anlamış olmalısınız. 


KILIÇDAROĞLU; Millet İttifakının bileşeni partilere ve liderlerine saygısından,  açıkça adayım demeyerek büyük bir demokratik olgunluk gösteriyor. Bunu pekala siz de biliyorsunuz. 


KILIÇDAROĞLU; CHP'nin lideri olarak,  haklı bir şekilde, sizin gönlünüzden geçen CHP'li Mansur YAVAŞ ve Ekrem İMAMOĞLU'nun aday olmasını istemediğini açıkça beyan etti, sizin aday olarak görmek istediğiniz,  sizin partinizin üyesi olmayan bu kişileri,  hala ortak aday olarak düşünmekten, artık vazgeçiniz lütfen. 


Evet,  Millet İttifakının ortak adayını,  ittifakın liderleri birlikte belirleyecekler.  Ancak, bu durum;  sizin,  KILIÇDAROĞLU'nun ortak adaylığına karşı çıkmanız halinde,  KILIÇDAROĞLU'nun ortak aday olamayacağı anlamına asla gelemez. 


İşin doğası ve adayın belirlenmesi yöntemi gereği ; masadaki tüm liderler, kendilerinin düşündüğü ortak aday ismini,  ayrı ayrı masaya sürecekler. Ancak, KILIÇDAROĞLU ismi üzerinde,  dört veya beş liderin ittifak etmesi halinde,  İYİ PARTİ ve AKŞENER olarak siz, artık bu çoğunluk iradesine asla karşı çıkamazsınız. Siz de çoğunluğun bu iradesini kabul ederek KILIÇDAROĞLU ismi üzerinde uzlaşmak zorundasın. Bu sizin ve partiniz İYİ PARTİ'nin,  masanın çoğunluğuna boyun eğmesi değildir asla. Bunun başka bir çözüm yolu yoktur. 


Diyelim ki; AKŞENER olarak siz İMAMOĞLU dediniz,  bu isim üzerinde  ittifak olacağını mı sanıyorsunuz, bir liderin bu isme karşı çıkması demek,  masanın kilitlenmesi ve dağılması demektir, bu gerçeği niçin anlamak istemiyorsunuz?


Demokrasi uzlaşma rejimidir diyorsunuz, siz masada sudan sebeple bir ortak aday üzerinde uzlaşamazsanız, seçmene güven veremezseniz, seçmen size nasıl güvenip oy verecek?


Diyorsunuz ki; noter değiliz. Noterlere karşı ayıp ettiğinizin farkında mısınız?


Noterler, sonuç doğurucu bir onay makamı değil. Noterler önüne ne getiriliyorsa,  neyi görüyorsa ona onay veriyorlar, bana sunulan ve  benim gördüğüm belgeler ve/veya beyanlar doğrudur anlamında onay sunuyorlar. . Örneğin bir diploma aslını görüyor ve o diplomanın örneğine,  aslına uygundur onayı veriyor, lise diplomasını üniversite diploması olarak onaylamıyor, onaylayamaz da. 


Sayın AKŞENER yapmayınız lütfen. Komplekse girmeyiniz. Sizin,  masada çoğu liderin onay vereceği KILIÇDAROĞLU'na karşı çıkmaya devam etmeniz halinde,  şahsınızın da partinizin de itibar kazanmayarak, bilakis itibar yitireceğini sakın unutmayınız. 


Masa, şayet dağılmayacaksa, bir isim üzerinde uzlaşmak zorundadır, evet ortak adayı masa belirleyecektir ama, bunun oybirliği ile sağlanamaması halinde asgari müşterek de birleşerek uzlaşmak,  Meral AKŞENER olarak sizin asli ve zorunlu bir görevinizdir. 


Buna rağmen aksini mi düşünüyorsunuz? O da sizin bileceğiniz bir iş olup, bu durumda masada asla kalamayacağınızı kabul edip, derhal  gereğini yapmak ve masayı terk etmek  zorundasınız.

Güner Yiğitbaşı

27/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Çocukluk Yaşamımdan Bazı Kesitler Ve Bağlamında Bahçeli
Rahmet istemiş olacak, rahmetli babam memurdu. 


Öncesinde, memleketimiz Eğirdir ilçesinde,  halıcılık ve ucundan biraz politika yapmış, batınca,  maliyede memur olarak Acıpayam ve Denizli'de maliye memurluğu yaptıktan sonra kazandığı sınav sonucunda başladığı Ankara’daki Mal müdürlüğü meslek kursunu başarıyla bitirerek, çiçeği burnunda bir malmüdürü olarak ilk görev yeri olan Şırnak ilçesine atanmış. 


Şırnak ilçesi diyorum, yıl 1953 sanırım, o zaman Şırnak Güneydoğuda Siirt iline bağlı küçük bir ilçe, ilçe demeye bin şahit. Yolu, elektriği ve şebeke suyu yok. Ankara'dan ulaşabilmek için o zamanın gözde ulaşım aracı tren ile Kurtalan'a gideceksin, oradan araçla Siirt'e ve sonrasında yine araçla Eruh, botan çayını salla geçiş ve biraz da katır yolculuğundan sonra huzurlarınızda Şırnak. 


Girişte hükümet konağı, o zamanlarda da kamu ihalelerini alan müteahhitler yolsuzluk yapmayı biliyor olmalılar ki; çatısının yarısı uçmuş vaziyette hizmet veren depremden çıkmış görüntülü hükümet konağı, yine müteahhitlerin yolsuzluklarının kurbanı olmuş yıkık dökük kullanılamayan harabe memur evleri. 


Kirada oturmaktan başka olanak yok. Ancak, fazla kiralık ev de yok. Seçme lüksün hiç yok,  kısmetine ne düşerse. Bir sofa bir oda, tuvalet evin dışında bahçede. Geceleri ayı ve yıldızları seyrederek ihtiyaç giderme. Ne büyük bir zevk ve ayrıcalık değil mi?!


Bu yazımızda geriye dönüşler olacak. Bu nedenle evin dışındaki kırsal tuvaletimize  tekrar dönüş yapacağız, unutmayın sakın. 


Su yok, Kürt kadınları tarafından (Emine ablamız Allah rahmet eylesin) tenekeyle yakındaki mahalle çeşmesinden getirilen dökme suyla gideriyoruz tüm su ihtiyaçlarımızı, hem kullanma ve hem de içme suyu olarak. 


Elektrik yok. Mum, gaz lambası ve adı üzerinde oranın en lüks aydınlanma aracı lüks lambalarıyla aydınlanmaya çalışıyoruz. Gaz, sıkıntılı,  fazla bulunmuyor. Lüks lambasının, pandül tabir edilen ve ışık veren,  tülden ampul gibi sarkan bölümü zamanla kullanmaktan dökülür ve işlev göremez hale gelir. Şırnak da bulmak ne mümkün?


Ya Siirt’ten gelecek veya o zaman daha modern ve imkanlı Cizre’den gelecek ki, takıp kullanasın. Lüks lambasının dökülen pandülü gelene kadar, yine gaz lambasına geri dönüş, attan inip eşeğe binmek gibi bir şey. 


Tek otomobil, kaymakam beyin sık sık arıza yapan eski Jeep'i. 


Tek bisiklet yok ilçede. Çok sonra bir yerli tarafından getirildi ve Şırnaklı bisikletle tanıştı. Sahibi, parayla insanları bindiriyor ve para kazanıyordu. 


İlk okula bu koşullardaki Şırnak ‘da başladım, beş sınıf bir arada tek derslik bir okulda. O koşullarda,  yıllar sonra Ankara Hukuk Fakültesinde okuyacağım ve 1970 senesinin dönem birincisi olarak mezun olarak bu günlere geleceğim aklımın ucuna dahi gelmiyor, hayal bile edemiyorum. 


Ama, tüm imkansızlıklarına rağmen, henüz terörün (T)sinin olmadığı,  yabancıya ve memura büyük hürmet duyulan Şırnak da, çok mutlu günlerimiz geçti, Kürtçeyi öğrendim, tabi her lisan gibi uzun süre kullanmayınca unuttuk gittik. 


Sonrasında, kısa sürelerle,  babamın atandığı Çerkeş ve Şarki Karaağaç ilçelerinde geçen yaşamımdan sonra, ortaokula başlayıp bitirdiğim Antalya İlinin Manavgat ilçesinde başlayan yeni bir yaşam. 


Manavgat hırlı mı? Sene 1960, Manavgat da 3000 nüfuslu imkansızlıklarla boğuşan, polis teşkilatı dahi bulunmayan,  ortasından ırmak geçen, ırmağın iki yakasını demir bir asma köprünün bağladığı(bugün hala ayakta ve kullanılır vaziyette) şirin bir ilçe. Böğünki ikinci köprü henüz yok. Elektrik Manavgat’ta da henüz yok.  Belediyenin belli saatlerde çalışarak ilçeye elektrik veren ve gece 24. 00 de sönerek ilçeyi karanlıklara gömen jeneratörü ile aydınlanıyordu, bugünün Turizm başkentlerinden biri olan Manavgat. 


İçme suyu Irmaktan karşılanıyor, isteyen şebeke suyunu içebiliyor, çoğu evin bahçesinde bir kuyu,  çıkrık denilen bir düzenekle kuyudan su çekiyorduk. 


Kısıtlı elektriğe rağmen, ırmağın öbür yakasında ırmak kenarında rahmetli Bop Mehmet'in kışlık sineması, ırmağın bu yakasında ve ırmak kenarında yazları açılan, açık hava sineması,  tek eğlencemiz buydu. 


Manavgat'ın köyü konumundaki Side, bugünkü ihtişamında ve beş yıldızlı  otellerle donanmış gözde ve kalabalık bir  turizm beldesi değildi henüz. Boş sahillerindeki kumsala Manavgat'ın ileri gelenlerinin, memurlarının portatif olarak kurdukları,  çardak tabir edilen yazlıklar vardı. 


Side’nin merkezinde sahilde Subaşının derme çatma tesisinde yemekler yenir ve çaylar içilir, önünden de denize girilirdi. Side’nin açık deniz olan öbür yakasında Makaryos tabir edilen popüler bir yerlinin evi vardı yanlış anımsamıyorsam. Anne tarafından akrabam olan, Bodrumun bugünkü Bodrum olmasında büyük emeği ve katkısı olan Halikarnas Balıkçısı rahmetli Cevat Şakir KABAAĞAÇ'ın küçük kardeşi rahmetli Suat KABAAĞAÇ amcamı da, bizim Manavgat yıllarımızda Side'ye gelip yerleşerek, eski Side'yi günümüzün Side’si yapmanın temellerini atması ve bugünkü konumuna gelmesinde katkı sunması nedeniyle,  saygıyla ve rahmetle anıyorum. 


Manavgat anıma son vermeden önce, o zamanlar Manavgat’ta ender bulunan  sahibi olduğu jepten bozma aracıyla bize hizmet sunan, Manavgat’tan Side'ye götürüp getiren, hakim ve savcıların keşif görevleri için köylere giderken aracından yararlandıkları Hoşgör'ü de rahmetle anıyorum. 


Evet fazla uzattığımın farkındayım, yukarıda uyarmıştım, tekrar geri döneceğimi belirttiğim, yazımızın asıl konusunu oluşturan Şırnak ilçesindeki evin dışında bahçede konumlu derme çatma açık hava tuvaletimize geri dönecek olursak, o yıllarda henüz çocuğuz,  1954-55-56 seneleri. Henüz, çok affedersiniz kıçımızı, sabahları gündüz gözüyle defi hacetde bulunmaya alıştırmamışız, terbiye etmemişiz, yine çok affedersiniz,  bok işte,  ne zaman geleceği belli olmuyor ki; gece de gelebiliyor. Gece evin dışındaki tuvalete gitmek,  çocuk yaştaki bana bir kabus gibi geliyor ve çok korkuyordum. Elektrik olmadığı için, tuvaletin bulunduğu bahçenin aydınlatması yok, ortalık zifiri karanlık ve sessiz, iş rahmetli anneme düşüyor tabi. Hadi bir mum yak veya gaz lambasını al eline önüme düş ve beni zamansız gelen kakamı yaptırmaya bahçedeki tuvalete götür. 


Rahmetli annemin elinde mum veya gaz lambası, rüzgardan söndü sönecek, loş ışık eşliğinde ve annemin nöbetçiliğinde, çömelerek başlıyorum patır patır yapmaya, gecenin sessizliğini bozan ve delen, gecenin o sessizliğinde  gök gürültüsü gibi algılanan bir gürültüyle. 


Çocukluğumuz, imkansızlıklarla ancak çok mutlu geçti. Meslek olarak askeri hakimliği seçtim. Hukuk Fakültesini derece ile bitirdiğim için sınavsız olarak ve tercihan mesleğe kabul edildim ve Denizciliği seçtim. Babamla, onun memuriyeti nedeniyle şarklarda yaşadım ve ilkokula şarkta başladım ancak, kendi mesleğimde denizci hakim olduğum için hep deniz kenarlarında güzel yerlerde hizmet verdim, sadece Adana'da ki yaklaşık bir senelik görevim dışında. 


Denizci olmam nedeniyle,  güzel ve deniz kenarı şehirlerde görev yaptığımı, zaman zaman, karacı ve sivil hakim arkadaşlarım, biraz da kıskançlık kokan bir tavırla yüzüme vurarak bana takıldıklarında; ben de onlara,  memur çocuğu olarak,  çocukluk yıllarımda doğu hizmetimi tamamladım diye cevap vererek,  karşılıklı gülüşürdük. 


Biliyorsunuz, on ilimizi vuran deprem,  BAHÇELİ'nin memleketi Osmaniye'yi de vurdu maalesef. 


Konuştuğunda mangalda kül bırakmayan,  ona buna saldıran BAHÇELİ, günlerce deprem bölgesine gidemedi, bırakınız diğer illeri,  kendi memleketine dahi on beş gün sonra ve ortağı ERDOĞAN'ın ve onun korumalarının refakat ve koruması altında gidebildi. 


İşte,  BAHÇELİ'nin tek başına gidemediği,  yanına Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN ve onun devasa korumalarını da alarak ancak gidebildiği Osmaniye ziyareti, bana çocukluk yıllarımdaki, rahmetli annemin refakatinde ve koruması altında gidebildiğim,  büyük kabusum,  bahçe tuvaletlerini hatırlattı. 


Sayın BAHÇELİ'ye teşekkür ediyorum, sizlerle bu güzel anılarımı bana paylaşma fırsatını verdiği için.

Güner Yiğitbaşı

25/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Millet İttifakı Derhal Alarm Durumuna Geçmelidir
Evet,  Millet İttifakını şiddetle uyarıyoruz. Uyanınız lütfen. 


Saray yönetimi; partinin delisi,  yani, hiç kimseden çekinip korkmadan düşündüğü her şeyi söyleyen Bülent ARINÇ'ı sahaya sürerek, deprem felaketi gerekçesiyle seçimlerin bir yıl süreyle geriye bırakılmasını gündeme getirerek tartışmaya açmış,  ancak kamuoyunun kesinlikle karşı çıkması üzerine,  bu düzencesinden,  şimdilik  vazgeçmiş görüntüsü vermektedir. 


Kamuoyuna ve Millet İttifakına, seçimlerin;  anayasanın öngördüğü,  18. Haziran 2023 de tam zamanında yapılacağı inancı yerleştirilmiş iken, son günlerde,  ERDOĞAN'ın, seçimlerin 18. Haziran2023 de zamanında yapılması görüşüne itibar etmeyerek, deprem öncesinde açıkladığı gibi,  14. Mayıs 2023 de yapılmasını istediği dillendirilmeye başlamıştır. 


İşte, bam teli de tam burasıdır. ERDOĞAN'ın olası niyeti anlaşılmaya başlanmıştır. Tabi anlayanlara. 


Millet İttifakını uyarıyoruz. ERDOĞAN'ın;  seçim tarihi olarak açıklayacağı 14 Mayıs 2023 tarihine kesinlikle itibar edilmemeli, bu tarihe kanılmamalı,  bu tarihe kesinlikle karşı çıkılarak, deprem nedeniyle bölgenin seçimlere hazır hale getirilebilmesi için seçimlerin 14 Mayısta değil,  bir ay sonrasında ve zamanında 18 Haziranda yapılması konusunda ısrarcı olmalıdırlar. 


Niçin mi?


ERDOĞAN muhalefetle anlaşarak seçimleri bir yıl süreyle erteleyemeyeceğine kani olmuş ve muhalefetle anlaşma dışında,  bu ertelemenin tek yanlı yapılmasının anayasayı açık bir şekilde ihlal olacağını kabul ettiği için, şu anda şayia olmasına rağmen; şayet, ERDOĞAN seçimlerin 14 Mayıs 2023 de yapılacağını ilan ederse, seçimlerin ertelenmesini ve bunun anayasal sorumluluğunu Yüksek Seçim Kurulunun üzerinde bırakarak, tereyağndan kıl çeker gibi seçimlerin ertelenmesi arzusunu gerçekleştirmiş olacaktır. 


Daha açık izah etmek gerekirse, seçimlerin;  ne 14 Mayısta erken ve ne de 28 Haziranda zamanında yapılmasını arzu etmeyen seçimlerin ertelenmesinde kararlı olduğu sezinlenen ERDOĞAN; seçimlerden kaçtığını gizleyecek, seçimleri, hem de ilk ilan ettiği gibi,  zamanından da önce,  14 Mayısta yaptıracakmış gibi gözükecek,  seçimlerin 14 Mayıs 2023 de yapılacağını ilan edecek, zevahiri kurtaracak, sonrasında ise;  el altından,  kendi kontrolü altındaki Yüksek Seçim Kurulunu devreye sokarak, yetkisi olmadığı halde,  anayasal bir yetki gaspında bulundurarak, Yüksek Seçim Kurulundan;  deprem nedeniyle sağlıklı bir seçimin yapılabilmesi için alınacak tedbirlerin, seçmen kütüklerinin güncellenmesinin ve sair hazırlıkların14 Mayısa yetişmeyeceği konusunda beyan alarak, seçimlerin bilinmeyen bir tarihe ertelenmesinin önünü açacaktır. 


Bu görüşümüz; seçimlerin bir yıl süreyle geriye bırakılması için, ERDOĞAN'ın Bülent ARINÇ vasıtasıyla yaptığı  kamuoyu yoklaması, depremzedelerden konutlarını yapması için bir yıl süre istemesi ve seçim tarihini, Yüksek Seçim Kuruluna bahane üretmesi için,  28 Haziran yerine 14 Mayıs olarak ilan etmeyi düşünmesi vakıalarına dayanmakta olup, kesinlikle böyle olacaktır diye kimseyi suçlama gibi bir niyetimiz de yoktur. 


Bu olasılığı dile getirmekteki amacımız; Millet İttifakını, şimdiden önlem almaları,  ERDOĞAN'ın açıklayacağı 14 Mayıs tarihini kabul etmemeleri, seçim hazırlıklarının tamamlanması için geçecek olan makul süreyi içeren 28 Haziran 2023 tarihinde ısrarcı olmaları, alarm durumuna geçmeleri ve ERDOĞAN'ın, Yüksek Seçim Kurulu üzerinden,  anayasayı ihlal ederek seçimleri geriye bıraktırma olası planını bozmaları içindir. Konu,  son derece önemli ve  hassastır


Millet İttifakının; ERDOĞAN'ın,  yukarıda açıkladığımız seçimleri geri bıraktırma olası planını bozmaları için, ayrıca birlik ve beraberlik içinde olmaları, seçim kazanmaları halinde deprem bölgesindeki şehirlerimizin; yetkili deprem uzmanlarının ve şehir plancılarının görüşleri de alınarak, acele etmeden,  ancak en kısa sürede,  yeniden kalıcı ve sağlıklı olarak inşa somut plan ve projelerini da halkımızla paylaşmaları, seçimlerin ertelenmesine karşı oldukları konusundaki kararlılıklarını etkin ve kesin bir şekilde göstermeleri, en önemlisi de;  artık,  daha adaylarını dahi belirleyemediler suçlamasından kurtulmaları ve kararlılıklarını göstermeleri için derhal Cumhurbaşkanı  ortak adaylarını belirleyerek kamuoyuna ilan etmeleri zorunludur.

Güner Yiğitbaşı

24/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Aklınızı Başınıza Toplayınız
Yargının üç ayağında da çalışmış elli üç senelik deneyimli bir hukukçu ve ülkesini seven bir Türk Vatandaşı olarak,  iş başındaki saray iktidarını tüm iyi niyet ve samimiyetimizle uyarıyoruz. 


Aklınızı başınıza toplayınız, anayasa ve yasa dışına çıkarak,  hata yapmayınız,  deprem felaketine uğrayarak büyük sıkıntı ve acılar yaşayan , büyük bir travmaya maruz kalan Türk Milletinin dört gözle beklediği seçimleri,  depremi bahane ederek,  bir  takım anayasa dışı ayak oyunlarıyla,  anayasanın ve ilgili yasaların açık hükümlerine aykırı olarak ertelemeye,  sakın ha, teşebbüs dahi etmeyiniz. 


Değeri kendinden menkul, AKP'nin sözde ağır ağabeyi,  AKP kurulurken kurucuları arasında eşit konumda iken, AKP'nin kuruluşundan sonra eşitler arasında birinci kişisi haline gelen ERDOĞAN'dan, yaşça ve kariyeri itibariyle çok üstün olmasına rağmen,  zaman içinde ERDOĞAN'a kayıtsız ve şartsız biat eder duruma düşen,  ERDOĞAN tarafından kapıdan kovulsa da,  bacadan tekrar partiye yaranmaya çalışan, gurursuz Bülent ARINÇ; biat ettiği ERDOĞAN'dan yeni bir talimat almış olmalı ki; siyaset sahnesine çıkmış ve Anayasanın 78. maddesinin açık hükmüne rağmen, seçimlerin deprem nedeniyle ertelenmesini savunarak algı operasyonuna,  halkımızın nabzını ölçmeye başlamıştır maalesef.  


Anayasanın 78. maddesi çok açıktır. En küçük bir yoruma dahi müsait değildir. 


Anayasanın 78. maddesine göre; savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmezse,  Türkiye Büyük Millet Meclisi,  seçimlerin bir yıl geriye bırakılmasına karar verebilir. 


Demek ki; seçimlerin, zamanında yapılmayarak geri bırakılabilmesi için, savaş halinin olması ve bu savaş halinin,  seçimlerin yapılmasını olanaksız kılması ve bu nedenle, Türkiye Büyük Millet Meclisinin karar alması zorunludur. 


Şu anda savaş hali olmamasına rağmen, anayasanın 78 maddesinde yer almayan deprem neden gösterilerek seçimler geriye bırakılmak isteniyorsa, anayasada bir değişiklik yapılarak,  bir sefere mahsus bir geçici madde eklenmeli veya deprem gibi tabi afetler de; savaş gibi,  sürekli olarak seçimlerin ertelenmesine gerekçe yapılacaksa, anayasanın 78. maddesine savaş haline ilaveten tabii afetlerin de eklenmesi zorunludur. Siyasal iktidar gerekli çoğunluğu sağlayabiliyorsa,  bu yolu denemelidir. 


Sonuç olarak; bugün yürürlükte olan anayasaya göre, seçimlerin anayasa ve yasaların öngördüğü tarihten sonraki bir tarihe geri bırakılabilmesi için; sadece savaş haline münhasır olmak üzere, bu konuda tek yetkili, milli iradeyi temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisinin karar alması zorunludur. 


Anayasanın 6. maddesine göre;  Egemenlik,  kayıtsız şartsız Milletindir. 

Türk Milleti,  egemenliğini,  Anayasanın koyduğu esaslara göre,  yetkili organları eliyle kullanır. 

Egemenliğin kullanılması,  hiçbir surette hiçbir kişiye,  zümreye veya sınıfa bırakılamaz.  Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz. 


Bu itibarla, anayasanın 78. maddesinde açıkça belirtilen,  savaş hali ve buna bağlı olarak seçimlerin yapılmasının imkansız görülmesi koşulunun gerçekleşmesi halinde seçimleri bir yıl süreyle geri bırakma yetkisi, sadece Türkiye Büyük Millet Meclisine tanınmış olup, Yüksek Seçim Kurulunun;  hiçbir koşul ve şartlarda,  seçimleri geri bırakmaya ve etelemeye asla yetkisi yoktur. Anayasa ve ilgili özel yasa, Yüksek Seçim Kuruluna bu yetki ve görevi asla vermemiştir. Yüksek Seçim Kurulu;  durumdan vazife çıkararak,  anayasanın kendisine vermediği bu yetkiyi,  şu veya bu şekilde asla kullanamaz. 


7062 Sayılı Yüksek Seçim Kurulunun Teşkilat ve Görevleri Kanununun 6. maddesinde;  çok açık ve net bir şekilde,  Yüksek Seçim Kurulunun görev ve yetkileri belirtilmiştir. 


6. maddeye göre; Yüksek Seçim Kurulunun yetki ve görevi, seçimlerin başlamasından bitimine kadar,  seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğüyle ilgili bütün işlemleri yapmak veya yaptırmak,  seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları,  şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin olarak karara bağlamaktır. 


Anayasamızın 79. maddesi de çok açık olup, anayasamız da,  bir yargı organı olan Yüksek Seçim Kuruluna; seçimlerin,  genel yönetim ve denetimi yetkisini vermiş olup, bu hükme göre, seçimlerin başlamasından bitimine kadar,  seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma,  seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları,  şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama görev ve yetkisini vermiştir.  Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz. hükmü de, Yüksek Seçim Kurulunun anayasanın ve ilgili yasanın Yüksek Seçim Kuruluna tanıdığı yetkiler çerçevesinde aldığı kararlar için geçerlidir. 


2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 6. maddesine göre, seçim bir süreç olup; seçimin,  yani seçim sürecinin,  bir başlangıç günü (tarihi) vardır, sonrasında da bu süreci tamamlayan seçim, yani oy verme günü (tarihi) vardır. 


Oy verme gününden, başka bir anlatımla,  bir önceki seçimin yapıldığı tarihten itibaren beş yılın dolmasından önceki son Pazar gününden geriye doğru hesaplanacak altmış günlük sürenin ilk günü,  seçimin başlangıç tarihidir. 


Yüksek Seçim Kurulunun;  seçimlerin yönetimi ve denetimi görev ve yetkisi, anayasa ve ilgili yasaya göre,  seçimlerin başladığı günden(  bir önceki seçimin yapıldığı tarihten itibaren beş yılın dolmasından önceki son Pazar gününden geriye doğru hesaplanacak altmış günlük sürenin ilk gününden) itibaren başlar, seçimlerin bu başlama gününü (tarihini) de,  Yüksek Seçim Kurulu değil,  ilgili seçim yasaları belirler. 


Bu itibarla, siyasal iktidar;  biz seçimleri geriye bırakmak için Yüksek Seçim Kurulunu alet ederiz,  nasıl olsa onun vereceği bir erteleme kararı kesindir, bu karar aleyhine başka mercilere başvurulamaz ve biz de amacımıza ulaşırız diye düşünmemelidir.  


Açıkladığımız nedenlerle, Yüksek Seçim Kurulunun; anayasanın ve ilgili yasanın kendisine  yetki olarak tanımadığı bir seçim erteleme kararı,  yok hükmündedir.  


Siyasal iktidarın; Yüksek Seçim Kurulunu alet ederek, yetkisi olmadığı halde anayasaya ve yasalara aykırı olarak, Yüksek Seçim Kuruluna aldıracağı bir kararla seçimleri geriye bıraktırarak seçimleri askıya alması ve 18. Haziran. 2023 tarihinden sonra görevine devam etmeye kalkışması halinde, seçimlerle beş yıllığına milletten aldığı ülkeyi yönetme yetki ve görevi hukuken sonlanacağı için,  meşruiyetini yitirmiş, işgalci,  darbeci,  gayrimeşru bir  yönetim haline gelecek ve egemenlik hakkı gasp edilen Türk Milletinin; o işgalci ve gayrimeşru siyasal iktidarın alacağı hiçbir karara itaat etmeme ve bu işgale karşı, meşru anayasal direnme hakkı doğacaktır. 


Milletten aldığı ülkeyi yönetme ve millet adına egemenlik hakkını kullanma yetkisini kaybederek işgalci ve gayrimeşru hale gelecek siyasal iktidar, yürürlükteki Türk Ceza Yasanının, meşru devlet organlarını koruma altına alan hükümlerinden yararlanamaz hale gelecek. örneğin; egemenliğin asıl sahibi olan milletin,  gayrimeşru işgalci yönetime karşı yapacağı eylemler, örneğin hükümeti devirmeye, hükümeti ve meclisi görev yapamaz hale getirmeye, anayasayı ihlale teşebbüs gibi suçları oluşturmayacaktır. Bilakis,  bu suçların asıl faili,  bizzat işgalci ve  meşruiyetini yitiren yönetim olacaktır. 


Bu yazı da açıklanan,  anayasa ve yasalar esas alınarak açıklanan hukuki görüşler;  seçimlerle milletten aldığı yetki ve anayasa hükümleri uyarınca, 18. Haziran. 2023 tarihine kadar  meşru olan,  şu anda iş başındaki iktidara kaşı, onu devirmek amacıyla halkı darbeye ve direnmeye teşvik ve kışkırtma olmayıp, iş başındaki siyasal iktidarı,  anayasa ve demokrasi dışına çıkmaması,  çıkması halinde ise;  olabilecekleri,  tüm çıplaklığıyla,  hukuken ve hukukçu sorumluluğu ile anlatan ve uyaran bir yazıdır. 


Umarız,  tüm şüphelerimiz;  bir kuruntudan ibarettir ve asla gerçekleşmez, demokrasi ve anayasanın üstünlüğü galip çıkar, 18. Haziran. 2023 de demokratik seçimleri güle oynaya, demokrasi şöleni içinde yaparız. İş başındaki iktidar,  yeniden milletten yetki alırsa ülkeyi yönetmeye devam eder, yetki alamazsa, dünyanın sonu olmayıp, milletin yetkilendireceği yeni iktidar,  ülkeyi barış içinde yönetir, en başta depremzedelerimizin sorunları olmak üzere, öncelik sırasına göre ülkenin tüm sorunlarını çözer, hiç kimsenin burnu dahi kanamaz. Tüm dileğimiz budur.

Güner Yiğitbaşı

15/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Seçimlerin Geriye Bırakılmasına Katkı Yapmak Ülkemize  İhanettir
Ülke olarak hepimizi büyük acı ve üzüntülere gark eden,  şimdilik yaklaşık 32 bin yurttaşımızın ölümüne neden olan,  on ilimizi vuran deprem neden gösterilerek,  18. Haziran. 2023 tarihinde yapılması gereken seçimlerin bir yıl geriye bırakılması dedikoduları yayılmaya başlamıştır. 


İş başındaki saray yönetiminin;  deprem öncesi koşullarında dahi seçimi kaybederek koltuğun ayaklarının altından kayacağını biliyor olmalarına ilaveten,  hazırlıksız yakalandıkları deprem karşısında şaşkına dönerek,  depremzedelere yardım elini uzatmakta bocalamaları nedeniyle, seçimi asla kazanamayacaklarını,  seçimden yenik çıkarak iktidardan düşeceklerini kesin olarak anlamaları, tekrar iktidar adayı olabilmek ve seçim kazanabilmek için zaman kazanmak adına,  seçimleri bir yıl süreyle geriye bıraktırmak için ellerinden gelen gayreti gösterecekleri muhakkaktır.  


Peki, yürürlükteki anayasamıza göre seçimleri bir yıl süreyle geriye bıraktırmak mümkün müdür?


Bu sorumuzu, seçimlerin hangi nedenle bir yıl süreyle geriye bırakılmasına karar verilebileceğini hüküm altına alan, anayasamızın 78. maddesi,  hiçbir yoruma gerek kalmadan,  çok açık ve net bir şekilde cevaplamaktadır. 


Seçimlerin geriye bırakılması başlıklı anayasamızın 78. maddesi; ”Savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmezse,  Türkiye Büyük Millet Meclisi,  seçimlerin bir yıl geriye bırakılmasına karar verebilir. ”hükmünü taşımaktadır. 


Neymiş efendim?


Seçimlerin bir yıl süreyle geriye bırakılabilmesi için;  sadece ve sadece bir savaş halinin olması, bu savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmemesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuda bir karar alması gerekmektedir. 


Anayasanın 78. maddesine göre; usulüne göre alınmış bir savaş kararıyla başlayan ve seçimleri imkansız kılan  bir savaş hali dışında, ülkemizin belli bir bölgesini savaş alanına çevirecek kadar harap etse dahi,  deprem ve benzeri bir  tabii afet halinde seçimlerin geriye bırakılması asla mümkün değildir. 


Savaş dışında, içinde bulunduğumuz depremin yıkıcı etkileri ve verdiği zararlar sebebiyle,  18. Haziran. 2023 de yapılması zorunlu olan seçimlerin geriye bırakılabilmesi için, Anayasanın 78. maddesinin açık hüküm karşısında, bir anayasa değişikliğine gidilerek, on ilimizde vuku bulan deprem nedeniyle seçimlerin bir yıl süreyle geriye bırakılmasına olanak sağlayan bir geçici maddenin anayasaya konulması zorunludur. 


İktidardaki Cumhur İttifakının meclisteki sandalye sayısı,  anayasada bir değişiklik yapılarak, deprem nedeniyle seçimlerin geriye bırakılmasına olanak sağlayacak bir geçici maddenin anayasaya konulmasına olanak vermemektedir. 


Bu nedenle,  Cumhur İttifakının;  çok arzu ettiğini sandığımız böyle bir değişikliği yaparak,  anayasaya koyacağı geçici bir madde ile seçimleri bir yıl süreyle geriye bıraktırabilmesi için, mutlaka muhalefet oylarına, muhalefetin desteğine ihtiyacı vardır.  


Biz diyoruz ki; iş başındaki Saray ve Cumhur İttifakı iktidarı miadını doldurmuş ve depremin yaralarını sararak bölgeyi eski haline getirme imkan ve kabiliyeti kalmamıştır. Bu nedenle, Anayasa değişikliğine omuz verilerek seçimlerin geriye bırakılmasına katkı sunmakta,  ülke ve depremzede vatandaşlarımız adına hiçbir yarar yoktur, bu ancak zaman kaybına neden olacaktır. 


Deprem karşısında bocalayan ve şaşkına dönen, deprem bölgesine yeterli çadır ve seyyar tuvalet dahi gönderemeyen, depremzedeleri iskan edebilmek için;  aklına,  sadece,  üniversite öğrencilerine dahi yetmeyen, devlet yurtları gelen, öğrenci yurtlarına gözünü diken, üniversite öğrencilerini yurtlardan sokağa atan, bu nedenle üniversiteleri tatil ederek, gençlerimizi, bir kuşağı ilim ve fenden mahrum eden, devlet yurtlarında kalmayıp, özel yurtlarda ve kiralık konutlarda kalan ve buralarla bağlantılarını yapmış olan milyonlarca üniversite öğrencisini de, devlet yurtlarında kalan öğrencilerle birlikte topluca okullarından yoksun bırakan iş başındaki kifayetsiz iktidarın;  seçimleri geri bıraktırmak için yapmaya girişeceği anayasa değişikliğine destek verecek olan muhalefet milletvekilleri; ülkemize, depremzede vatandaşlarımıza ve okulları tatil edilerek, öğrenim hakları ve özgürlükleri gasbedilen üniversite öğrencilerimize ihanet etmiş olacaklardır.  


Seksen yıl önce ikinci dünya harbinde ve harp koşullarında vatandaşına karneyle ekmek yedirdiği için,  zamanın iktidarını,  bugün dahi acımasızca ve haksız olarak  eleştirenlerin, savaş ortamı dahi olmadığı halde, depremi bahane ederek seçimleri geriye bıraktırmaya hakları olamaz.

Güner Yiğitbaşı

13/12/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Anladınız mı şimdi?
Ülkeme tekrar geçmiş olsun. 


Bu dayanılmaz can ve mal kayıplarını asgari düzeyde tutabilmek için alınması gereken tedbirleri zamanında almayan, depremin yıkıcı etkilerini azaltmak için alınması gereken önlemlerde kullanılmak üzere toplanan deprem vergisinden elde edilen kamu paralarını dahi,  amacı dışında kullanan her kim veya kimlerse, onların topuna da lanetler olsun. 


Evet lanet olsun topuna. 


Neymiş efendim,  bu afet gününde siyaset yapılamazmış, içinden geçmekte olduğumuz bu zor felaket günleri,  birlik ve dayanışma günüymüş. Öyle diyorlar bu felaketin görünmez kahramanları!


Evet, çok doğru, birlik ve dayanışma içinde olmamız gereken zor günleri yaşıyoruz. Ancak; bu,  birlik, beraberlik ve dayanışma içinde hareket etmek mecburiyeti,  haklı eleştirileri dile getirmeye asla engel olmamalıdır. Halkımız bunun bilincinde olup, inanılmaz bir dayanışma örneği sergilemekte,  belediyelerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız, barolarımız ve halkımız,  elinde avucunda ne varsa harcayarak hazırladıkları yardım paketlerini,  deprem bölgelerine sevk ediyorlar, gönüllüler deprem bölgesine koşarak arama ve kurtarma faaliyetinde yardımcı oluyorlar. 


İçişleri Bakanının;  üzerine vazife olmadığı halde,  her fırsatta,  beyanlarıyla nifak soktuğu yabancı ülkeler;  insanlık adına, ATATÜRK'ün eseri Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve onun asil vatandaşlarının hatırına, iş başındaki Saray iktidarına ve onun İçişleri Bakanına rağmen, yardım ellerini uzatarak deprem bölgesine yardımlar ve ekipler gönderdiler. 


İzlemiş olmalısınız, aramızda yapay bir düşmanlık yaratılmaya çalışılan Yunanistan'dan gelen arama ve kurtarma ekipleri tarafından enkazdan canlı olarak çıkarılan bir çocuğumuza insanca, şefkatle ve dostça yaklaşımlarını ve sevgilerini, sanrım birileri de görmüş ve utanmış olmalılar bu manzara karşısında. 


Başımızda,  hiçbir olumlu icraat yapamayan, deprem karşısında şaşkın kalan, bu ayıbını ilan ettiği yasaklarla örtmeye çalışan bir iktidar var maalesef. 


1999 Gölcük depreminde muhalefette iken zamanın iktidarını deprem öncesi ve sonrası gerekli önlemleri alamamakla suçlayan bugünün iktidarı, iktidarı eleştirdiği Gölcük depreminden ders almadığı gibi, ülkemizde sık sık oluşan daha küçük depremlerden de dersler çıkaramamış, bilim adamlarının tüm uyarılarına rağmen, depremin yıkıcı ve ölümcül sonuçlarını asgari düzeye indirmek için deprem öncesinde, esnasında ve hemen sonrasında alınması gereken tedbirleri, bir plan ve program çerçevesinde alarak hayata geçirememiştir. 


Peki ne yapmıştır?


Depremi unutmuş, toz pembe bir Türkiye hayaliyle, sürekli ranta açık ve ihtiyaç sıralamasında gereksiz, devlete büyük mali yükler getiren, üretime hiçbir katkı sağlamayan devletin kredi ve geçiş (kar) garantisi verdiği,  yap işlet devret modelleriyle köprüler, tüneller, otoyolları, şehir hastaneleri, havaalanları yaparak,  ülkenin varlıklarını taşa ve toprağa gömmüştür. Bunları eleştiren biz muhalefeti de bozgunlukla suçlamıştır. 


İstanbul, Ankara ve İzmir illerimizin büyük şehir belediyelerini ana muhalefet partisine kaptırmanın sıkıntısını ve kıskançlığını üzerinden atamamış ve bu belediyelerimizin halk yararına tüm yatırımlarını ve hizmetlerini engellemek için elinden geleni yapmıştır. 


On ilimizde meydana gelen korkunç depremde dahi,  bu belediyelerimizin yardım ve çalışmalarını içine sindirememiş, ancak depremin vahameti ve çaresizliği içinde kerhen göz yummak zorunda kalmış, iktidar partisinin eski bir Kahramanmaraş milletvekili bir kadın, o acılı afet ortamına aldırış etmeden, yardıma koşan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanına sözle ve fiilen saldırma aymazlığını gösterebilmişidir. 


İstanbul'un  16 milyon nüfuslu bir mega köy olmasına,  daha fazla büyütülmesi bir yana ufaltılması gerekirken, Kanal İstanbul gibi çok gereksiz, bütçesi açık içinde, delik deşik olan  ülkemiz için hiçbir yararı ve karşılığı olmayan,  olası bir İstanbul depremi için felaket olacağı bilim adamları tarafından ortaya konulan bir projeye öncelik vererek, halkıyla inatlaşan ve inadına Kanal İstanbul'u yapacağız diyebilen, ütopik şahsi hayalini ve kaprisini, ülkeye hizmet olarak sunabilen bir tek adam Saray Yönetiminin varlığı,  bu ülkenin, ülke insanının ve depremzede vatandaşlarımızın  en büyük talihsizliği olmuştur. 


Bu depremin ağır sonuçlarında birinci derecede kusuru ve ihmalleri olduğu halde bu kusurunu asla kabul etmeyen, özeleştiri ve vicdan muhasebesi yaparak, halkından özür dileyeceğine, haklı olarak kendilerini eleştiren insanlarımızın,  sosyal medyadaki eleştirel paylaşımlarından suçlar yaratarak soruşturmalar açtıran, sosyal medyayı yavaşlatarak, depremin iletişim kanallarından birinin fişini çekecek kadar şaşkın ve ne yapacağını bilmeyen,  organize olamayan, depremi kader planıyla izah eden  bir yönetimle karşı karşıyayız ne yazık ki. 


Evet, depremin beklenilenden de şiddetli, yıkıcı ve geniş bir alanı kapsayan büyüklükte gerçekleştiğini, bu nedenle deprem için öngörülebilen ve buna göre alınan  önlemlerin biraz yetersiz kaldığını  kabul edebiliriz. Ancak, görüyoruz ki; bırakınız deprem öncesi için alınması gereken önlemleri, özellikle deprem sonrası için, arama ve kurtarma faaliyetleri, depremden sağ çıkan yurttaşların barınma, ısınma,  yeme içme, sağlık ve tuvalet gibi, öngörülememesi imkansız rutin ve zorunlu ihtiyaçlarının sağlanması için dahi, önlem alınmadığı, planlı ve organize bir çalışma yapılamadığı ortaya çıkmıştır. Deprem bölgesinde hala çadırsız, tuvaletsiz, ısıtıcısız ve susuz insanlar vardır maalesef. 


Yirmi bir senedir tek başına iktidar olanların; devletin itibarını,  kışlık ve yazlık saraylarla,  onlarca devasa ve lüks  uçaklarla,  lüks makam otolarıyla açıklatıldıkları,  ülkemizde,  devletimiz gerçek itibarı ve halkımız,  göçük ve enkaz altında kalmıştır maalesef. 


Devletin gerçek  itibarı; sarayın değil, sınırlarımızın dışından ülkemize bakanların gözleriyle değerlendirilmelidir.  


Devletin itibarı; deprem ve benzeri tabii afetlerden,  en az zayiatla çıkabilme becerisiyle ölçülmelidir. 


Devleti yönetmenin;  şirket yönetmeye benzemediğini, iyi niyet, bilgi, beceri, ilim, fen ve liyakat istediğini, haklı eleştirilerin; suç değil,  ders çıkarılması gereken altın öğütler olduğunu anladınız mı şimdi?


Son bir hususu da,  buradan hatırlatmakta fayda görüyoruz. 


Bu, hepimizin canını yakan ve üzen depremden,  sakın ola ki; siyasi çıkar sağlamaya kalkışarak, normal tarihi 18. Haziran. 2023 olan seçimleri erteleme gafletine düşmeyiniz. Anayasanın 78. maddesi çok açıktır. Savaş hali dışında hiçbir neden seçimleri ertelemeye izin vermemektedir. 


Ülkemizin;  uğradığı 7. 7 şiddetindeki doğal depremin yaralarını henüz sarmadan, koltukta kalma  ihtirasıyla, yanlış ve anayasa dışı bir seçim erteleme kararıyla vukuu muhtemel  10 şiddetinde bir halk depreminin ağır sonuçlarına dayanma gücünün olamayacağını görmelisiniz. 


Demokrasi; demokratik yollarla gelenlerin, geldikleri gibi yine  demokratik yollarla gitmeyi hazmedebildikleri rejimlerdir. Sakın unutmayınız.

Güner Yiğitbaşı

11/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Deprem Sonrası Yapılması Gereken En Öncelikli İş
Çok üzgünüz çok. 


On ilimizi ve ilçelerini vuran depremin acısını hala yüreklerimizde taşıyoruz. 


Bu deprem,  Erzincan ve Gölcük depremlerinden de çok büyük ve feci. 


Enkazlarının daha üçte birine dahi müdahale edilemeyen bu büyük depremin çapına ve bugüne kadar çıkarılan on beş bine yaklaşan cesete  bakıldığında, dilimiz varmıyor ama, maalesef ölü sayısının yüz binlere ulaşılacağı,  kehanet olmayacaktır. 


Bu depremin büyüklüğünü ve genişliğini kabul etmemek mümkün değil, ancak bu da mazeret değil tabi. Geliyorum diyen depremin hazırlıkları asla yapılmadı, buna rağmen bu önlemleri alamayan, almayan iktidarı,  şimdilik kaydıyla eleştirmiyoruz, empati duyuyoruz, her türlü ihmale rağmen. 


Deprem öldürmez,  çürük bina öldürür sözü bir yere kadar doğrudur. Ancak, bu doğal afetin şiddeti ve süresi bazen o kadar büyük olabiliyor ki; depremin yıkamayacağı binaları yapmanın imkansızlığı da bir gerçektir. Sağlam binalar dahi, bir yerden sonra  yıkılmayı ve hasarı önlemese de,  ölümleri büyük oranda azaltacağı da bir gerçektir. 


Şu anda ülkeyi yöneten ve ileri de yönetecek olanlara öncelikle düşen görev, evsiz ve eşyasız kalan depremzede vatandaşlarımıza,  depreme dayanıklı konutlar yaparak teslim etmek ve içlerini donatmak olmalıdır. 


Büyük bir bölgeye yayılan ve on ilimizi kapsayan bu büyük depremde yaşadıklarımız göstermiştir ki; depreme dayanaklı binalar yapmanın yanında,  bize göre yapılması gereken en acil ve zorunlu, öncelikli bir diğer iş de, deprem riski çok fazla olan tüm illerimizde, deprem sonrasında oluşacak enkazlarda derhal arama ve kurtarma faaliyetine başlamak üzere,  depreme müdahale birimleri oluşturmak ve bu birimleri, arama ve kurtarma faaliyetlerinde kullanılmak üzere;  vinç, kepçe, dozer, kamyon,  jeneratör, akaryakıt tankları ve benzeri ekipman ve bu ekipmanları kullanacak ehil operatörlerle donatmak olmalıdır. 


Oluşturulacak olan depreme müdahale birimini; her ilimizde ve ilçemizde kurulan ve hazır bekleyen itfaiye teşkilatına benzetebiliriz. Nasıl itfaiyeler, yangınların çıkmasını beklemeden,  hazır kıta olarak,  acil durumlarda gerekli müdahaleyi yapmak üzere kuruluyor ve yangın olmasa da itfaiyecilerimizi ve araçlarını hazır bekletiyorsak,  her ilde kurulacak olan depreme müdahale birimini de,  personeli ve ekipmanlarıyla birlikte,  millet olarak elimizde hazır tutmak zorundayız, deprem olmasa da, olası depremler için personeli boş oturarak maaş alıyorlar diye,  hayıflanmamak zorundayız. 


Askerlikte de, hazır kıtalar vardır. Acil durumlarda kullanılmak üzere. 


İşte her ilde nüfusuna ve bina sayısına göre belirlenecek gerekli ekipman ve uzman personeliyle hazır kıta olarak bekleyecek ve kendi ilinde veya komşu illerden birindeki olası bir depremde acilen görevi başında olacak bir birim oluşturulması,  bugün yaşanılan karışıklığı ve yardım çağrılarını hiç gerektirmeyecek veya asgariye indirecek ve enkaz altında canlı kalmayı başaran, başka bir anlatımla nehri sağ salim geçtiği halde, zamanında kurtarılamadığı için enkaz altında kalarak ölen, yani derede boğulan insanlarımızın sayısını çok asgari düzeye indirecek, enkaz altında kalan canlıların kurtarılmaları,  şansa bırakılmamış olacaktır.

Güner Yiğitbaşı

09/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Sizin amacınız üzüm yemek mi yoksa bağcı dövmek mi?

8/Şubat/2023 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 6785 sayılı Cumhurbaşkanlığı  kararıyla Anayasanın 119. maddesi ile 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanununun 3.maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca, deprem tabii afetine uğrayan on ilimizde 08/02/2023 Çarşamba günü saat 01.00 itibariyle ve üç ay süreyle olağanüstü hal ilanına karar verilmiştir.


Olağanüstü Hal ilanının yasal dayanağı olan Olağanüstü Hal Yasasının 1.maddesinin (a) bendinde;


“Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinden birinin veya birden fazlasının görülmesi durumunda” Cumhurbaşkanının, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebileceği yazılıdır.


Olağanüstü hal kararı Resmi Gazetede yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur.


Burada, olağanüstü hal döneminde Cumhurbaşkanına kanun hükmünde kararname yayınlama yetkisi tanıyan yasanın 4. maddesi, olağanüstü hal bölgesi dışında yaşayan milyonlarca insanımızın özgürlükleri açısından çok önemlidir.


Peki 4. madde ne demektedir?


“Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanı olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda Anayasanın 91 inci maddesindeki kısıtlamalara ve usule bağlı olmaksızın, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir. Bu kararnameler Resmi Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur.” demektedir. 


Anayasanın 119. maddesine göre de; Olağanüstü hallerde Cumhurbaşkanı, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, 104 üncü maddenin on yedinci fıkrasının ikinci cümlesinde belirtilen sınırlamalara, yani; Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez sınırlamasına,  tabi olmaksızın, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Kanun hükmündeki bu kararnameler Resmî Gazetede yayımlanır, aynı gün Meclis onayına sunulur. 


Demek ki; Tabii afet nedeniyle on ilde olağanüstü hal ilan eden cumhurbaşkanı, anayasanın 119.maddesi ile Olağanüstü Hal Yasasının ilgili maddesine göre, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler konusunda da, anayasanın 104.maddesindeki sınırlamaya tabi olmaksızın, sadece olağanüstü halin gerekli kıldığı konularla sınırlı olarak, kanun hükmünde kararname çıkarabilecektir.


Cumhurbaşkanına tanınan; temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevler konusuna kadar uzanabilecek bu kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin sınırsız bir yetki olmadığı bilinmelidir.


Burada iki sınır söz konusudur.


Sınırlardan ilki; Cumhurbaşkanının çıkaracağı kanan hükmünde kararname, anayasanın ve yasanın ilgili 119. ve 4. maddelerine göre sadece; olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilecektir.


İkinci sınırlama; çıkarılan kanun hükmünde kararnameler, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda olacağı gibi, doğuracağı sonuçları ve kapsama alanı itibariyle sadece olağanüstü halin ilan edildiği illerde geçerli ve uygulanabilecek olan konularda kararname çıkarabilecektir.


Saray iktidarı, bu olağanüstü hal ve buna dayanarak çıkardığı kanun hükmünde kararnameler konusunda sabıkalı olup, sicili bozuktur maalesef.


15.Temmuz darbe girişimini bahane ederek, bu nedene dayalı olarak, haklı ve anayasal bir nedenle ilan ettiği olağanüstü hal yönetimini kötüye kullanmış ve siyasi geleceği ve iktidarının yararlarını düşünerek, olağanüstü halin ilanını gerekli kılan konularla sınırlı olan kanun hükmünde kararname  çıkarabilme yetkisini kötüye kullanmış, olağanüstü hal ilanını gerekli kılan nedenler dışında da, her konuda kanun hükmünde kararnameler çıkararak, darbe girişimini fırsata ve siyasal ganimete çevirmiştir.


Korkarız ki; saray yönetimi, yaklaşan seçimleri de dikkate alarak, olağanüstü halin geçerli olduğu iller dışında sonuçlar doğuracak, bölgeden bilgi ve görüntü aktarımını, şikayetleri ve eleştirileri yasaklayan, tabii afete dayalı olağanüstü hal ilanını gerekli kılan konular dışında da kanun hükmünde kararnameler çıkararak, olağanüstü hal kapsamındaki on ilimizin dışına taşan, ülkenin tümü için geçerli, sosyal medyayı yasaklama, kısıtlama, haber alma, haberleşme, eleştiri ve basın özgürlüklerini, anayasaya ve yasalara aykırı olarak sınırlama yoluna sapacaktır.


Bunun ilk işaretleri, sosyal medyaya getirilen sınırlama ve yavaşlatma ile verilmeye başlanmıştır bile.


On binlere varan, sayıca nereye varacağı da  belli olmayan günahsız insanların cesetleri üzerinden siyasi yarar elde etmeye, bu afetten önümüzdeki seçimler için siyasi yarar elde etmeye, bu afeti fırsata dönüştürmeye yönelik olarak, uğranılan deprem tabii afetinin en az zararla sonuçlanması için alınması gerekli önlemleri zamanında almamanın suçluluk psikolojisi ile tabii afet nedenine bağlı olağanüstü halin gerekli kıldığı konular dışında ve olağanüstü halin ilan edildiği on il sınırlarını aşan, tüm ülkeyi ve ülke insanını olumsuz etkileyen kısıtlamalar getiren olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerin çıkarılması, anayasaya ve ilgili yasaya göre asla mümkün değildir.


Olağanüstü hal Yasasının ilgili 6,7 ve 8. maddelerine göre, para, mal ve çalışma yükümlülükleri getirilebilir 9.maddede belirtilen olağanüstü halin ilan edildiği bölgelerle sınırlı yasak ve kısıtlamalar getirebilir sadece.


Umarız, amacınız; üzüm yemektir, bağcı dövmek değildir.


Bu nedenle, özellikle halkın, seksen beş milyonun bilgi edinme ve haberleşme, toplantı ve gösteri yürüyüşü ve basın özgürlüğünü kısıtlayan tüm ülkede sonuç doğuran kanun hükmünde kararnamelerin çıkarılması ve kararların alınarak uygulamaya konulması halinde, bu bir anayasa ihlali ve suçu olacak ve adı olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamesi olsa da, olağanüstü hal bölgesi dışında doğuracağı sonuçlar nedeniyle, Anayasa Mahkemesinin denetimine açık olacaktır.


Güner Yiğitbaşı

08/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

“….bir şey olmaz” deyip kuralsızlığa adım attın mı, kuralsızlığı meşrulaştırırsın”. Anonim


Zaman zaman basına yansıyan haberlerden, bazı dini cemaat yurtlarında küçük çocuklara, hem de orada çalışan görevliler tarafından yapılan cinsel istismar olaylarına tanık oluyoruz.
Bunun en çarpıcı tecavüz olayını, iktidara yakınlığı ile bilinen Karaman’da Ensar Vakfı’nda 45 öğrenciye tecavüz edilmesi olayında yaşadık. Bu utanç verici olayın dehşeti yetmiyormuş gibi, zamanın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu'dan, olayı hafifi göstermek için, “bir kereden bir şey olmaz” sözünü de duyunca toplum daha bir dehşete kapıldı.
Yetkililer, böylesine iğrenç ve utanç verici olayın üstüne gidip suçluları cezalandıracakları yerde, olayı hafife almaları, bu olayı haber yapan yayın organlarını ve gazetecileri suçlayıcı ifadeler kullanmaları toplumda ayrı bir üzüntü kaynağı olmuştu.
Bu haberin yayılması üzerine, olayda adı geçen Ensar Vakfını aklama girişimleri başlamış, Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) İnsan Kaynakları Genel Müdürü Hamza Aydoğdu, bu haberleri yapanları "fasık" (günahkâr) olarak nitelendirmişti. Yani söylediğine göre olayın failleri değil, bu olayı insanlara duyuranlar günahkardı. Yurdun her yöresinde açılan denetimsiz yurt ve yatılı Kuran kurslarında zaman zaman hem de erkek çocuklarına cinsel istismarların olduğunu gazetelerden okumaktayız.
AKP yönetiminde çoğunlukla böyle utanç verici, yönetimin bu uygulamalarını utandırılacak olaylarda ya böylesine basını suçlayıcı tavır alınırken, mahkemeler yönetimin emrinde sıradan bir dairesi görünümünde olduğu için bu gibi olaylar hemen ilgili mahkemeye başvurulup konu üzerinde yayın yasağı getirilmekte. Yaygın bir söylentiye göre göre Cübbeli Ahmet Hoca bile çocuk tacizliğini “bademleme” diyerek meşrulaştırmaya çalıştığını yaymaktalar. 
Yandaş basın bu gibi olayları hiç irdelemezken, tarafsız gazeteciler de bu olayları hafife alınan veya küçük göstermeye çalışan yönetime karşı şöyle bir soru sormaktalar:
“Bu durumu önemsemeniz için daha kaç 45 öğrencinin tecavüze uğraması lazım?
 "Bir kereden bir şey olmaz" rahatlığınıza daha kaç kurban vereceğiz?(1)
Böylesine çocuk istismarı vardı ve Osmanlı Devleti’nde “oğlancılık” da denilen erkek çocuklara cinsel istismar padişahlara kadar uzandığını, fetih yapılan ülkelerde çok genç çok yakışıklı oğlanların 10 ar 20 şer saraya getirildiğini, hatta bu işleri yapan “oğlan pezevengi” denilen kişiler olduğunu eski tarihi kaynaklardan okuyorduk. (2)

Afganistan’da daha beter erkek çocuk istismarı

“Bir kereden bir şey olmaz mı” dedin!

Bu konular üzerinde konuşurken, Özbekistan’dan yıllar önce gelip yurda yerleşen Batıkent ’de oturan bir Özbek vatandaşı, bu da bir şey mi sen Google den baçabazlık-Afganistan” diye yaz bak neler göreceksin, “erkek çocuğu karısı gibi kullanan var”dedi.

Gerçekten de Googleden “bacabazlık-Afganistan- Bacha Bazi” yazdığımda çok daha dehşetli, bir Müslümana yakışmayan utanç verici çocuk istismarlarına rastladım. Bacha Bazi, küçücük erkek çocuklarına cinsel istismarda bulunmayı meşrulaştıran sözde dine sığmayan ahlaksızca Afgan geleneği.
Şimdilerde dışarıdan Taliban Afganistan’ına bakıldığı zaman, sanki İslam’ın giyim kuşamıyla tıpkı Peygamber zamanındaki gibi bütün din kurallarının uygulandığı çok koyu bir Müslüman ülke gibi görünüyorsa da böylesine hiçbir dinde mezhepte olmayan ahlaksızca çocuk istismarı gibi olayların (hem de meşrulaştırılarak) en yoğun olduğu yer olduğu görülüyor.
Şimdiki Taliban’ın hâkim olduğu Afganistan’da halkın ve yöneticilerin kılık kıyafeti giyimlerine hiç dikkat ettiniz mi, başlarında sarık, sırtlarında beyaz don ve beyaz yelek ayaklarında terlik ile tıpkı 1400 yıl önce peygamber zamanında giyilen giysiler ile dolaşmaktalar. Giden yıl bize gelen Afganistan’dan bir bakan ve yetkililer aynı kıyafette ve ayaklarında terlik vardı. Bilindiği gibi Taliban müzik ve müzik aletlerini, kadınların iş hayatında çalışmalarını, kız çocukların okullarda okumasını yasaklama gibi Müslümanlıkta bile olmayan çağ dışı yasaklamalar getirmişlerdi. (Zaman zaman AKP-RTE iktidarı yurdun çeşitli yerlerinde müzik festivallerini yasakladığını anımsayalım) Böylece Taliban, bu çağ dışı tavırları ile kendilerini öteki Müslümanlardan bile daha fazla Müslüman olduklarını göstermek çabasındalar. Bizim Cumhurbaşkanı R. Tayip Erdoğan da Taliban Afgan’ı için “onlarla gönül bağımız var” demişti.

“Bir kereden bir şey olmaz mı” dedin!

İşte bu internet aramamdan Afganistan’da erkek çocukları nasıl kadın kılığına sokup dansöz oynatır gibi oynattıklarını yazı, fotoğraf, videoda görünce çok daha fazla dehşete kapıldım.
Afganistan’da erkek çocuklarını kadın kılığına sokup dansöz gibi erkeklerin önünde oynattıktan sonra varlıklı insanlara seks köleliği için satılması şeklinde iğrenç bir gelenek vardır ki buna Bacha Bazi (baçanbazlık) deniliyormuş, yasak olmasına karşın günümüzde de maalesef bu gelenek halen gizli gizli de olsa devam etmekte. Afganistan’da yoksul aileler bu işler için erkek çocuklarını para karşılığı, ya da çocuğun babasını işe alacağız diye bu işe hevesli zenginlere satıyorlar.  
Bunun yanında, erkek çocuğu olmayan aileler tarafından satın alınan/evlat edinilen kız çocuklarına da Afgan bölge halkı tarafından bacha posh denir, bacha posh’ta erkek çocuğu olmayan aileler kız çocuğunun bir “utanç” sayılmasından dolayı bir erkek evlada ihtiyaç duydukları için satın aldıkları kızı erkek gibi giydirirler.
Bacha posh olarak alınan kız çocukları, erkek gibi giyinir, erkek gibi davranır, erkek gibi konuşur ve erkeklerin sorumluluklarını üstlenir ve Afganistan’da erkek olmanın özgürlüklerinden de tıpkı bir erkek gibi yararlanır. Ergenliğe gelince ise “bacha posh” rolü biter ve kız çocuğu tekrar kadın kimliğine bürünür. Afganlar bacha posh’u Afganistan’a hükmeden hükümdarların harem kültürüne dayandırır. Hadım ağaların aksine bacha posh, haremde erkek bulunamayacağından haremi yönetmek için erkek gibi yetiştirilmiş ve öyle davranan kızlar için kullanılır. Zamanla bu kültür saraydan halka inmiştir, gerçi halka indi demek ne kadar doğrudur bilinmez, çünkü sıradan bir Afgan’ın böyle bir şey için bütçesi yoktur, yerel olarak güçlü kişiler Afganistan’da bununla uğraşır.
Bacha bazi ise erkek çocuklarının kadın gibi davranmaya zorlanmasıdır, bu uygulamada fakir ailelerin çocukları, zengin yerel eşraf tarafından satın alınır ki (ya da verilir), günümüzde bu eşraf dediğimiz kitleyi Taliban’a karşı savaşan ve Afganistan’daki koalisyonun da bir dönem desteğini bolca almış kuzey ittifakı liderleri oluşturur. Bu vatandaşlar da Sovyet Afgan savaşı sırasında Ruslara karşı savaşmış, Afganistan üzerinde yer yer söz sahibi adamlardır, bazen de iyi birer istihbarat kaynağıdır.
Satın alındığında çocuk 5-6 yaşındadır. İlk başta çocuk köçek gibi kutlamalarda kadın giysileriyle dans ettirilir. Çocuğun yaşı ilerledikçe bu köçeklik hali fuhuş halini alır, sahibin cinsel arzularını yerine getirir. Çocuk buna tepki gösterdiğinde köle statüsünde olduğu için sahibi tarafından şiddet uygulanmasında hiçbir sakınca görülmez. Ayrıca çocuğun “sahibi”, isterse çocuğu “paylaşma” hakkına da sahiptir, kaçamaya çalışan dövülür katledilir. Bu İslam dışı olay Afganistan haricinde Semerkant, buhara civarı Özbekistan’ın bazı bölgelerinde de yaygın bir uygulamadır. Ama Afganistan’da bu geleneği devam ettirenler genelde yerel silahlı güce sahip olduğu için bu uygulama hukuki yaptırımlara tabi değildir, daha doğrusu tabidir ama kâğıt üstünde. Ayrıca Taliban'ın getirdiği yasada yasaktır, ama pek itibar edilmez yasağa. Çünkü bunu yapanlar genelde yerel olarak güçlü, silahlı gücü, bağlantıları bulunan, uyuşturucu imali ve kaçakçılıktan köşeyi dönmüş aşiret ağalarıdır. Birçoğu da Sovyet Afgan savaşından iç savaşa kadar dağda çalışmış elemanlardır. Görüldüğü gibi aşırı Müslüman görülenler neler yapabiliyor, sanki Lüt Kavmi gibiler.

“Bir kereden bir şey olmaz mı” dedin!

İlginç şekilde Afganistan’da bacha bazi olarak verilen erkek çocuklara sahiplerinden dolayı saygı duyulur. Çarşı pazar gibi yerlere çıktıklarında el üstünde tutulurlar. Bu çocuklar belirli kutlamalarda raks ettirilirken misafirlerden birine ellerinde bir çay sunarlar ki bu, çay sundukları kişiyi “beğendikleri” anlamına gelir.
Bu Müslümanlıkla bağdaşmayan ahlak dışı uygulama geleneğinin tam olarak nasıl ve ne zaman başladığı bilinmiyor. Bazı Afganlar, bunun büyük İskender ve Makedon istilasından beri Afganistan’da olduğuna inanırlar.
Baça bazide ergenlik ve çocukluk boyunca bu işlerde kullanılan çocuklar, yaşları büyüyünce de genelde sahiplerinin kadın akrabalarından biriyle evlendirilip “iç güveysi” olurlar.
Afganistan, uzun zaman boyunca dünyanın ilgisini çeken bir yer olmadı. İlk defa Sovyet Afgan savaşında bölgeye gelen Rus askerleri tarafından bazı bölgelerde cinsel suçlar rapor edilmişti. Daha sonra Afganistan’daki Amerikan askerleri 2001’deki müdahale sırasında böyle vakalarla karşılaştılar ve durumun önüne geçilememesinin sebebini bu geleneği devam ettirenlerin güçlü yerel liderler olmasına bağladılar.
Halen daha devam eden bu Afgan “geleneği” olan ve “erkek oyunu” anlamına gelen Bacha Bazi, cinsel eğlence ve sömürü amacıyla genç erkek veya erkek çocuklarını satın alan zengin Afganlar ya da çoğunlukla Peştunlar tarafından yapılıyor. Peki Bacha Bazi nasıl ortaya çıktı ve bu gerçekten de bir “gelenek” olabilir mi? Kelime anlamı olarak “erkek oyunu” anlamına gelen Bacha Bazi aslında bir Afgan geleneği. Bu geleneğe göre 9 yaşındaki erkek çocukları yaşlı erkeklerin önünde kadın kıyafetleri giydirilerek dans ettiriliyor. Bu çocuklar maalesef ki zengin iş insanları tarafından alıkoyuluyor ve akabinde ne yazıktır ki cinsel taciz ya da saldırıya uğruyorlar. Özellikle de Afganistan'ın kırsal kesimlerinde yaygın olan bu gelenek aslında 90'lı yıllarda Taliban hükumeti tarafından yasa dışı ilan edilmişti.
Taliban'ın ABD güçleri tarafından 2001 yılında devrilmesinden sonra bu gelenek maalesef ki tekrar hayata geçti. Tanınan birçok üst düzey yetkilinin de Bacha Bazi geleneğine katıldığı düşünülüyor. 2014 yılında AIHRC tarafından hazırlanan bir rapora göre Bacha Bazi ile bağlantılı çoğu kişinin kolluk kuvvetlerine, savcılara veya hakimlere rüşvet ödediğini, bu kişilerle ilişki içinde olduklarını ve onları kovuşturmadan muaf tuttuğunu ortaya koydu.
Afganistan Bağımsız İnsan Hakları Komisyonu'na (AIHRC) göre kurbanlar sık sık dövülüyor, tecavüz ediliyor, direnenler kaçanlar katlediliyor. AIHRC'nin çocuk hakları başkanı Suraya Subhrang bu yıl “daha önce bazı özel bölgelerde Bacha Bazi vardı ancak şimdi her yerde” dedi.
ABD işgali süresince de ABD'li komutanlar da uygulamayı durdurmak için herhangi bir eylemde bulunmadılar. Ancak durum daha da kötüye gidiyor. Böylece dünyanın en dinci görünen Taliban’nın bu ahlak ve insanlık dışı, din dışı tavırlarının dışa vurmasıdır.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Kaynak:

(1)https://talebe.org/gundem/bakan-ramazanoglu-ensar-vakfi-icin-bir-kereden-bir-sey-olmaz-dedi-18830

(2)Tacut Tevarih Hoca Sadettin Efendi

Depremin Verdiği Can Ve Mal Zayiatının  Tek Suçlusu Biz Seçmenleriz
Bugün sabaha karşı,  yaklaşık on ilimizi vuran,  çok üzücü ve acı veren bir depremi yaşadık ülke olarak. 


Çok, ama çok üzgünüz. Ölenlere Allahtan rahmet, yaralılara da acil şifalar diliyoruz. 


Depremde şu andaki bilgilere göre kaybettiğimiz yaklaşık 1500 ölünün ve 5000 lere varan yaralının tek sorumlusu; ölen ve yaralananlar da dahil, biz seçmenleriz. 


Hani meşhur bir söz vardır ya, her toplum layık olduğu yönetime kavuşur diye. 


Biz de,  Türk Milleti olarak,  layık olduğumuz yönetim tarafından yönetiliyoruz,  maalesef. 


Şehir merkezleri de dahil olmak üzere, henüz ulaşılamayan köylerimizi de dikkate aldığımızda, etkili bir enkaz kaldırma ve kurtarma çalışmalarına henüz başlayamadığımız için,  maalesef ölü sayısının on binlere ulaşacağından endişe duymaktayız. 


Mevsim kış, kar yağıyor hava çok soğuk, yıkıntı altında kurtarılmayı bekleyen insanlar, depremde sağ kalmayı başarmış olsalar da,  soğuktan telef olacaklar maalesef. 


Bu depremin verdiği can ve mal kaybından ve yaşanan acıdan sorumlu olan bizleriz. Hiç kimse, her seçimde oy vererek tek başına 21 senedir iktidar yaptığı iş başındaki yönetimi suçlamaya kalkışmasın. 


Allah bizlere akıl vermiş, niçin? sorgulamıyoruz; 


Bizi yönetenlerin lüks ve israfını, 


Bizi yönetenlerin;  devletin mali imkanlarını,  ülkenin en öncelikli sorunlarından olan depreme dayanaklı binalar yapımında kullanmamalarını, fakir halktan topladıkları vergilerden oluşan mali kaynakları, gereksiz ihaleler yoluyla yandaş müteahhitlere peşkeş çekmelerini, 


Ayranı yok içmeye, büyük rant projesi olmaktan öteye,  ülkeye ve insanlarımıza hiçbir ekonomik yararı bulunmayan, gereksiz  Kanal İstanbul yapımında hala ısrarcı olmalarını, 


Hazineyi boşaltmalarını, 


Saray saltanatlarını, 


Lüks makam otomobilleri ve uçak  filoları alarak,  deprem için yatırım yapmamalarını, deprem için toplanan bağışlara ve vergilere dahi çökmelerini, 


Tek önceliklerinin,  kendilerinin ve yandaş iş adamlarının ceplerini doldurmak olduğunu, 


Koltuğa adeta yapışarak, koltuğu bırakmamak için her yola başvurduklarını,  kendilerini seçerek iktidara getiren biz vatandaşların dertlerini dert edinmediklerini. 


Bunları uzatabiliriz,  evet biz seçmenler,  niçin? Bu gerçekleri göremiyoruz ve sorgulayamıyoruz ve bu beceriksiz ve sadece kendilerini, iktidarlarını düşünenlere,  dile kolay 21 sene bizi yönetmeleri için sandıkta onay veriyoruz. 


Şunu da yazmam gerekiyor. Bu ülkenin kıt ve açık veren bütçesinden, çok gerekliymiş gibi,  Diyanet İşleri Başkanlığına ayrılan ve maalesef birçok bakanlığa ayrılan ödenekten çok fazla olan bütçeye,  niçin? sandıkta ses çıkarmıyoruz ve itiraz etmiyoruz. 


İş başındaki,  bizlerin seçerek iş başına getirdiğimiz ve 21 yıldır iş başında tuttuğumuz siyasal İslam ideolojisini benimseyen iktidar, biz vatandaşlarını;  depreme dayanaklı binalarda oturtarak sağ kalmalarını değil, ülkemizin gerçeği olan depremlerde ölmeleri halinde,  öbür dünyaya,  diyanetin imamlarının dualarıyla yollamayı yeğ tutmaktadır. 


Evet tek suçlu biz, siz tüm seçmenleriz. 


Bu yazıyı içim kan ağlayarak büyük bir acı içinde yazıyorum. 


Kimse, bu yazının bugün gereği varmaydı, halkı paniğe sevk etmek mi istiyorsun? Diyerek üzerimize gelmeye çalışmasın. 


Evet bu yazıyı ve daha ağırlarını yazmanın tam zamanı bugün.

Güner Yiğitbaşı

06/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Aday 13 Şubatta Belirlenip Açıklanmalıdır İyi Partinin Önündeki İki Seçenek
Cumhur İttifakının; anayasaya göre üçüncü kez aday olması hukuken imkansız olan  şaibeli adayı,  AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; partizanlığı seçim meydanlarına taşıyarak,  konuştuğu kürsüye Cumhurbaşkanlığı Forsunu açıp, muhalefet partilerine hakaretler yağdırarak, aralarında hiçbir benzerlik bulunmayan, hayat adamı, yaşamasını seven, içen ve zamparalık dahi yapan rahmetli MENDERESE hakkı olmadan sahip çıkarak, MENDERES'in 1950 seçimlerinde muhalefet lideri olarak, ülkenin mevcut iktidardan kurtulması için ürettiği “yeter söz milletin” seçim sloganını, patentli icadıymış gibi sahiplenerek,  seçim propagandalarına başladı bile. 


Ey altılı masa ve özellikle bu masanın bileşeni mızıkçı İYİ PARTİ; bugüne kadar kafa mı gezdirdiniz siz? Altılı Masayı oluşturalı bir yılı aşkın süre geçti,  onlarca kez birlikte toplanıp görüştünüz, ikili görüşmeleriniz de caba, 240 sayfalık iki bini aşkın konuda anlaşarak mutabık kaldığınızı açıkladığınız mutabakat belgesini hazırlayarak kamuoyuna sundunuz, bu arada yüzlerce kamuoyu anketi yayınlandı, şurada seçimlere yüz günün altında bir süre kaldı, yumurta kapıya geldi, hala ortak aday için bir kanaatimiz oluşmadı, falanca,  falanca yetkili kurullarımızda istişare görüşmeler yapacağız, gerekirse kamuoyu araştırması yaptırarak halkın iradesini ve temayülünü belirleyeceğiz ve ona göre bir karar vereceğiz, aday belirlemesi 13. Şubata yetişmez deme gafletinde bulunuyorsunuz. 


Buradan özellikle İYİ PARTİ yetkililerine sesleniyoruz. Seçilecek aday savınız,  çok saçma. Hiç bir adayın seçilme garantisi asla olamaz. Seçilme olasılığı olur sadece. Şu anda isimleri en çok öne çıkan üç aday var herkesin kabul ettiği,  KILIÇDAROĞLU,  İMAMOĞLU ve YAVAŞ. 


Bu üç isim de CHP'lidir. Aslında isimleri öne çıkan bu üç kişi'ye,  bu aşamada,  teknik olarak aday diyemeyiz. Bunlar aday adayıdır. Halkın, hiç sağlıklı olmayan ne idüğü belirsiz öne çıkan eğilimi de, sadece aday adayı belirlemesidir. 


Altılı masa bu üç aday adayından bir ortak adayı belirleyecektir. 


Daha doğrusu, Ankara ve İstanbul Belediyelerindeki  başarılı çalışmaları ve bu belediye başkanlıklarının AKP'nin eline geçmemesi amacıyla, CHP;  kendi mensupları olan İMAMOĞLU ve YAVAŞ için,  ortak  adaylık yolunu kapatmış olup, bu durumda,  İMAMOĞLU ve YAVAŞ da aday olmayacaklarını kabullenmişler ve  adaylarının genel başkanları KILIÇDAROĞLU olduğunu açıklamışlardır. 


O zaman, ortak aday adayı olarak,  geriye sadece KILIÇDAROĞLU kalmaktadır. 


İYİ PARTİ'nin gönlünde İMAMOĞLU'nun yattığını, AKŞENER ve İMAMOĞLU arasındaki yakınlaşmayı ve siyasi flörtü,  tüm kamuoyunca çok iyi bilinmektedir. İMAMOĞLU defterini kapatan CHP'nin kurumsal bu duruşuna rağmen, İYİ PARTİ ve lideri AKŞENER, hala İMAMOĞLU ismi üzerinde ısrarcı olursa,  bu altılı masayı devirmekle eş değer bir tutum olacak ve İYİ PARTİ, CHP ve lideri KILIÇDAROĞLU'nun inkar edilemez fedakarlık ve sabırlarıyla, kısa sürede elde ettiği tüm kazanımlarını yok edecektir. 


Bu vakitten sonra, İYİ PARTİ'nin önünde iki seçenek vardır. 


Ya,  KILIÇDAROĞLU'nun adaylığına evet diyecektir. Ki; bu tavsiye edilir. 


Ya da, İMAMOĞLU'nu kandırabilirse,  CHP'den istifa ettirip İYİ PARTİLİ yaparak ve masadan ayrılarak,  tek başına kendi adayının İMAMOĞLU olduğunu  açıklayarak,  kendi kanatlarıyla uçabildiği yere kadar uçacaktır.  


Bizim, ülkesini seven ve Saray rejiminden kurtulmak isteyen bir vatansever vatandaş olarak; İYİ PARTİ'ye dost tavsiyemiz, akıllarını başlarına toplayarak, sözüm ona biz büyük partiyiz, bizim de söz hakkımız var, böbürlenmesini ve yersiz gurur arayışlarını bir kenara bırakarak, yetkili kurullarını 13. Şubata kadar seri şekilde toplayarak,  usulen yapılacak olan bu istişarelerini bitirerek,  13. Şubat toplantısına AKŞENER'in tek yetkili olarak katılmasının sağlanmasıdır. 


Süre çok daralmıştır. Aday 13. Şubatta belirlenerek toplantı sonunda kamuoyuna açıklanmalıdır. 


Seçilecek aday; altılı masanın vakit kaybetmeksizin ve kapris yapmaksızın 13. Şubat toplantısında belirleyerek açıklayacağı ve kalan sürede tüm altılı masa bileşeni partilerin,  liderlerinin ve parti tabanı seçmenlerinin ve bizzat ortak adayın, çok az bir süre kalmış olan seçim propaganda döneminde yapacakları katkı ve gösterecekleri performans sonunda, seçimi kazanarak ipi göğüsleyecek olan kişidir. 


İYİ Parti'nin alanı daralmıştır. İYİ PARTİ; CHP'nin kurumsal muhalefetine ve izin vermemesine rağmen, KILIÇDAROĞLU dışındaki CHP'li bir ismi,  seçilecek aday safsatasıyla masada aday olarak öne sürmeye kalkışmamalıdır. Yüreği yetiyorsa ve sonuçlarına katlanıyorsa, mertçe ve dürüstçe,  biz KILIÇDAROĞLU'nu istemiyoruz diyerek,  masadan ayrılmalı ve sonuçlarına da katlanmalıdır. 


İYİ PARTİ; çok gereksiz ve alıngan bir tavırla, sözüm ona partinin gururunu ve şahsiyetini koruyacağım, onay makamı olmayacağım diyerek, gereksiz alınganlık göstermişse de; şartlar gereği,  KILIÇDAROĞLU'nun adaylığına kerhen de olsa onay vermek zorunda kalırsa,  işte asıl o zaman gururu incinmiş ve boyun eğmiş olacaktır.  Bunu düşünemeyen, gereksiz olarak işi zora sokan  bir İYİ Parti yönetimiyle karşı karşıya olmaktan üzüntü ve kaygı duyuyorum,  altılı masa ve ülkemin geleceği adına.

Güner Yiğitbaşı

05/02/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

“Ben sizi aç susuz bıraktım ama anasız babasız bırakmadım". İsmet İnönü

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan’ın CHP’yi eleştirirken, İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1940 ların kıtlık yıllarında, halka ekmeği herkese yetecek kadar vermek için her aile ve kişiye verilen ekmek karnesini değişik yıllarda halka gösterdiğini hem de defalarca gösterdiğini medya organlarından izlemişsinizdir.

CHP iktidarı döneminde savaş yılları ve kıtlık olduğu için ekmeğin karne ile verildiği doğrudur, ancak bunu söylerken o zamanki savaş koşullarını da düşünmek gerekir. 1939-1945 arasında devam eden İkinci Dünya Savaşı sırasında tek adam yönetimli ülkeler Almanya (Hitler), İtalya (Mussolini), Rusya (Stalin) yüzünden Avrupa kana bulanmış, saldırgan Hitler Almanya’sı Avrupa’yı baştan başa Yunanistan’a kadar işgal etmiş, Türkiye sınırına dayanmıştı. Almanlar tarafından Türkiye’ye, “bizimle birlikte Rusya’ya karşı savaşa gir” diye baskılar yapılmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın her yönden iyice zayıfladığı yıllarda 1914 de gereksiz yere savaşa sokulmasını unutmayan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kanlı savaşa girmesini siyasi manevralarla önlemiştir. İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin en fazla insan kaybının olduğu savaştır. Yine de Türkiye’nin kendi iradesi dışında savaşa girmesi halinde tedbir olarak büyük bir ordunun hazırda tutulması gerekti ve T.C. iki milyondan fazla asker beslemek zorunda kalmıştı.

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Bir yandan da Yunanistan’ı işgal eden Almanlar, “İstanbul’u da bombalar Türkiye’yi savaşa zorlar” endişesi ile Cumhurbaşkanı İnönü olağanüstü tedbirler alır; geceleri İstanbul’da uçaklara karşı karatmalar yapılır, fotoğrafta görüldüğü gibi minarelerin şerefelerine uçaksavar makineli tüfekler yerleştirilir. 

Öte yandan Türkiye’nin kalkınma hamleleri, Osmanlı’dan gelen borçlar ve mali sorunlar, 1929 Mali buhranın etkileri ile ülke zor durumdadır. Savaşa katılma olasılığı karşısında askerlik dört yıla çıkarılır, yetişen en verimli genç insanlar askere alınınca ekip dikecek kişiler azaldığı için tarımsal ürünlerde düşüş olur ve ülkede sıkıntılar ile kıtlık başlar. Bu uygulama doğrultusunda ekmek üretiminde tasarruf yapılması adına una %15 oranına kadar arpa koyulması belirtilmiştir. Bu rakamlar sonradan %20 arpa ve %30 çavdar olarak değiştirilmiştir.  Tek tip ekmek uygulaması bir miktar tasarruf sağlamış olsa da un ve hububat kıtlığının önüne geçmek pek mümkün olunmamıştır. Bu sebepten ötürü ekmek karnesi uygulamasına geçiş yapılmıştır. Bu zor sıkıntılı zamanda bile Almanlar tarafından işgal edilen Yunanistan’a bile hükümet yiyecek-buğday yardımında bulunmuştu.

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Zamanın Başbakanı Refik Saydam hükümetince 2. Dünya Savaşı sürecinde yaşanan ekonomik sıkıntıların önüne geçmek doğrultusunda Ocak 1940’da Milli Koruma Kanunu’nu çıkardı. Bu kanun doğrultusunda çıkan kararnameler savaş ekonomisini doğrudan yönlendirdi. Milli Korunma Kanunu hükümete fiyatları saptamak, ürünlere el koymak hatta zorunlu çalışma yükümlülüğü getirebilmek gibi sınırsız yetkiler tanınmıştı. Hükümet, Milli Korunma Kanunu’na dayanarak ilk olarak enflasyon ve karaborsacılığı önlemek için narh uygulaması ve fiyat mukabelesi gerçekleştirdi. İkinci olarak bazı ekmek gibi temel malların karneyle dağıtılmasına geçildi. 1942-1946 yılları arasında zorunlu olarak 4 yıl süreyle karne ile ekmek satışı yapıldı. Karne ile ekmek satışının bitiminden sonra bazı vatandaşlar Cumhurbaşkanı İnönü’ye, “bizi aç bıraktın, bazen ekmek bulamıyorduk paşam” diye sitem edince, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün şu unutulmaz sözü belleklerden hiç çıkmaz oldu: “Ben sizi aç susuz bıraktım ama anasız babasız bırakmadım". Böylece ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, savaşın insan kaybının, insanların anasız babasız kalmanın acısını ve önemini vurguluyordu. 

Türkiye savaşa girmediği halde savaş ekonomisinin koşullarını tüm ağırlığıyla yaşadı. Yetişkin nüfusun büyük bir bölümünün askere alınması ile üretim gücü büyük ölçüde yitirildi, örnek olarak savaş yıllarında buğday üretiminde %50’ye yakın bir gerileme yaşanmış olması söylenebilir.  O savaş yıllarında ekmeği tasarruflu kullanma endişesi ile devlet vatandaşa karne ile ekmek dağıtmak zorunda kalırken ve her yerde tek tip ekmek çıkarmayı zorunlu kılar. Ekmek dağıtımını, üretimini ve satış fiyatını düzenlemek adına 1942-1946 yılları arasında Ekmek Karnesi uygulaması uygulanmıştır. Eşit koşullarda ekmek tüketimini hedefleyen uygulama suistimaller, karaborsacılık, evrakta sahtecilik gibi adli hadiseler ile karşılaşmıştır. Bu gibi suçları cezalandırmada Milli Korunma Kanunu kapsamına giren bütün suçları yargılamak adına kurulan Milli korunma mahkemeleri zamanının büyük bir kısmını bu hususa harcamıştır

“Ekmek karnesi” mi dediniz

Ülkenin bu sıkıntılı durumunu düşünmeyen, hesaba katmayan 1950’den sonra gelen gerici iktidarlar, ellerine aldıkları ekmek karneleri cahil halka göstererek “kıtlık getirdi” diye CHP’yi insafsızca eleştirmeye kötülemeye devam edegelmişler.

Devlet yeterli silolar olmadığı için halktan aldığı buğdayı koyacak yer bulamaz, o sıralarda az kullanılan camilere buğdayı koymak zorunda kalır. O koşullarda her devlet adamı bu tedbirleri almak zorunda idi. 1950 de CHP’den sonra gelen Cumhuriyet, demokrasi, Atatürk karşıtı iktidarlar günümüze kadar bunları dillerine dolamışlar, “CHP kıtlık getirdi, CHP camileri kapattı” diye acımasızca insafsızca CHP’yi kötülemişlerdi. Böylece ülkenin kurucu ve zor günlerin partisi CHP 1950’den sonra asla doğru düzgün iktidara gelememiştir. İşte ülkemizde “tek adam” yönetiminin başında bulunan R. Tayip Erdoğan da böylesine 1940 lı yılların kıtlık günlerinin ekmek karnesini eline alıp insafsızca CHP’yi eleştiriyordu.  

  Kaynak:

BAKAR, Bülent, “İstanbul’da Ekmek Karnesi Uygulaması, Karne ve Ekmek Suistimalleri (1942-1946)”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Cilt:12, 2013/2, s.1-60.

BORATAV, Korkut, Türkiye İktisat Tarihi, İmge Kitabevi, Ankara, 2005.

DOKUYAN, Sabit, “İkinci Dünya Savaşı Sırasında Yaşanan Gıda Sıkıntısı ve Ekmek Karnesi Uygulaması”, International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Cilt: 8, 2013, s.193-210.

KAYRA, Cahit, 1923-1950 Devletçilik Altın Yıllar, Tarihçi Kitabevi, İstanbul, 2015.

METİNSOY, Murat, İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2017.  

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget