Ekim 2016
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

Padişahın Oğlu Vezirin Karısını Kaçırdı - Cevat Kulaksız
Bizim resmi tarihlerimizin yazmadığı, başka yabancı tarihçilerden birinin yazdığı ve hiç duymadığım,  Fatih Sultan Mehmed’in [1]  oğlu Mustafa’nın bir vezirin karsını kaçırması öldürülmesi ile ilgili ilginç olayı sizinle paylaşmak istedim.
Elimde Alfonse de Lamartine (1790-1869)  adlı tarihçinin yazdığı 1087 sayfa Osmanlı Tarihi [2] adlı kitabına bir göz attığımda, sizin de pek duymadığınızı sandığım ilginç kadın kaçırma olayına rastladım. Daha başka duymadığımız ilginç olaylar da vardı.
Bazı padişahların, vezirlerin başkalarının karılarına göz diktiğini, boşattırıp aldıklarını duymuştum da, en gurur duyduğumuz Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Mustafa’nın bir vezirin karısına göz dikip kaçırdığını duyunca şaşırdım.
“Fatih” diye andığımız ll. Mehmed’in ll. Bayezid, Cem Sultan, Gevherhan Sultan, Şehzade Mustafa, Korkut isimli çocukları vardı.
Başkasının karısını kaçırmak gibi utanç verici bir olaydan sonra, babası Fatih tarafından cezalandırılıp katledilen Şehzade Mustafa, şimdilerde, gurbette hazin çileli bir yaşamdan sonra Hıristiyan ülkesinde ölen kardeşi Cem Sultan’ın yanında Bursa’da yan yana yatmaktalar.
Şimdiki yönetimin Cumhuriyeti dışlayıp Osmanlıya hayranlığını görünce, biz de çeşitli kardeş ve evlat katliamlarını yapan Osmanlı Padişahlarının sayfasından bir yaprağı çıkarıp size sunmak istedik.
Bizim tarihçiler, hep zaferlerden, övünülecek şeylerden bahsedip naklederken, bazı acı ve utanılacak olayları ya es geçerler, ya da çarpıtarak anlatırlar. Tarihçi Yılmaz Öztuna [3] da bu anlatacağımız olayı farklı anlatmış; şimdi ayrıntılara gireceğiz, ama hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz. Ama tarihçilerin yazdıklarını nakletmek zorundayız.
 Şimdi gelelim, Avrupa’lı bir tarihçinin yazdığına, Fatih’in oğlu Şehzade Mustafa’nın evli başkasının hem de bir Osmanlı vezirinin karısını kaçırma olayına.

Padişahın Oğlu Vezirin Karısını Kaçırdı - Cevat Kulaksız
“Akkoyunlulara karşı yapılan seferlerde kendisini iyice gösteren kahraman Şehzade Mustafa, Anadolu’da valilik yaptığı dönemlerde bağımsızlığa alıştığından, şimdi babası ve sadrazamın bakışları altında ve barış içinde İstanbul’da yaşamaktan sıkılmıştı. Başardığı pek çok savaşın sağladığı kişilikle hem halk, hem de yeniçeriler arasında bir hayli şöhret sahibi olduğundan davranışları, sözleri hatta aşkları bile daha dikkatle izleniyordu. Tahtın gerçek varisi Bayezid’e karşı bu oğlunu tercih eden Fatih Sultan Mehmed, yakınlık duyduğu şehzadesinde giderek artan görkemli bir rekabet sezmekteydi. Kendisi için hoş gördüğü pek çok aşırılıkları asla oğlunda görmek istemiyordu. Mustafa’nın her kusuru gözünde bir suç olarak büyüyordu.
O zamanlar Doğu’da seferde bulunan bir vezirin son derece güzel bir karısı vardı. Şehzade Mustafa bu kadını görmüş, ona âşık olmuştu. Parayla kandırılan uşaklar ve haremağaları iki aşığın haberleşmesini sağlamıştı.
Bir gün yanında nedimeleriyle birlikte hamama giden genç kadın, Mustafa’nın adamları tarafından kaçırıldı. Vezirin karısıyla sarayına kapanan Şehzade Mustafa’nın yarattığı rezalet bir anda bütün İstanbul’da duyuldu.
(Burada durup bir parantez açalım ve olayı irdeleyelim. Düşünün Koskoca Osmanlı Devleti’nin bir veziri vatanı, padişah için Başkent İstanbul’dan binlerce km uzaklıkta Doğu’nun bilmem ne cephesinde düşmanla çarpışmakta, savaşmakta. Karısını Başkent İstanbul’da devletine emanet bırakıp cepheye giden bir Osmanlı vezirinin karısını, hizmet ettiği padişahın (Fatih Sultan Mehmed’in) oğlu ayartıyor ve kaçırıyor. Şimdi bu ahlaksızlığı kafanıza ve görüşünüze göre yorumlayın).

Padişahın Oğlu Vezirin Karısını Kaçırdı - Cevat Kulaksız
Neyse biz de söyleyeceğimizi söyleyelim ve olaya devam edelim. Hiç bir din ve mezhepte olmayan bir görüşle kardeşlerini, çocuklarını katleden padişahların çocukları da böylesine ahlaksızlığa yönelirse, vicdanlar yaralanır, o yönetimde adalet de, devlet de sarsılmaya başlar. Nitekim Fatih’ten, Kanuni’den sonra, Osmanlı Sarayında bin bir çeşit kanlı, ahlak dışı olaylar çalkalanırken devlet de yavaş yavaş duraklamaya ve gerileme sürecine girdiğini tarihi kaynaklardan biliyoruz.
Neyse biz Şehzade Mustafa’nın vezir karısını ayartıp kaçırmasına dönelim. Bu ahlaksızca olayla Başkent İstanbul çalkalanmaya, dalga dalga halka yayılmaya başlayınca, uzak cephelerde düşmanla çarpışan vezir be olayı haber alır almaz kalkıp İstanbul’a geldi. Baktı ki karısı padişahın oğluyla kaçmış evini terk etmiş, İstanbul halkı da vezire kâh acıyan kâh başka bir kötü gözle bakmaya başlar.
Şimdilerde bile karısı biri tarafından kaçırılan bir adamın psikolojisini düşünün, “namus belası”ndan döktüğümüz can bizim” şarksındaki gibi işlenen namus cinayetlerini düşünün.
Karısı, Fatih’in oğlu Mustafa tarafından kaçırılan vezir, padişahın huzuruna varır, sitemkâr bir tavırla Fatih’in ayaklarına kapanarak, “bunca hizmetine karşılık böyle bir davranış beklemediğini, yakınlarının ve halkın yüzüne bakamadığını” belirtti.
Bu olayın yarattığı çirkin durumu ortadan kaldırmaya karar veren Fatih Sultan Mehmed, bir gece çavuşlarını oğlunun dairesine gönderdi. Genç kadın şehzadenin kollarından zorla alınarak kocasına (vezire) yollanırken Şehzade Mustafa da boğduruldu.
Bu evlat katilliği öncekiler ve sonrakilerdeki gibi uzun süre devam etti, padişahların bazıları güya devletin bekası için kâh kardeşlerini, kâh çocuklarını katlettiler. Acaba bu katlim hangi dinde ve hangi kitapta hoş görülür.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

SONNOTLAR

[1] II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed), Osmanlı İmparatorluğu'nun yedinci padişahı. İlk olarak 1444-46 yılları arasında kısa bir dönem, daha sonra 1451'den 1481 yılında ölümüne kadar 32 yıl boyunca hüküm sürdü.  Doğum: 30 Mart 1432, Edirne
Ölüm: 3 Mayıs 1481, Hünkâr Çayırı Defin tarihi ve yeri: Fatih Camii
Ebeveynleri: II. Murad, Hüma Hatun Eşi: Çiçek Hatun (e. 1458), Hatice Hatun (e. 1453–1456), Diğerleri.  Çocukları: II. Bayezid, Cem Sultan, Gevherhan Sultan, Şehzade Mustafa, Korkut

[2] Osmanlı Tarihi Alphonse de Lamartine Kapı Yayınları sf 295
[3] Yılmaz Öztuna’nın Başlangıcından Kadar Türkiye Tarihi adlı kitabında (Cilt 4, sf 58 İstanbul 1964 Şehzade Mustafa’nın ölümü şöyle anlatılmaktadır. “Böbreklerinden rahatsız bulunan Şehzade Mustafa, Akkoyunlu seferindeki yorucu harekâttan dolayı hasta düştü. Dönüşte Niğde çevresinde Bozpazarcığı’nda 19 Ağustos 19 Ağustos 1474 te öldü”)

15 Temmuz gecesi neredeydiler? - Tünay Süer
Cumhuriyet Bayramımızın 93. Yıldönümünü halkın kutlamasına engel olamadılar ama ulusal bayramlarımızda gösterilerini gururla izlediğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı ‘Türk Yıldızları’  “Solo Türk “akrobasi timlerine yasak geldiğinden izleyemedik.
Nedenini Hürriyet'ten Fevzi Kızılkoyun'un yazısından öğrendik.
Efendim, güvenlik nedeniyle Ankara’da hava sahasına askeri uçuşlar kapatılmış.
İşin garabeti bundan böyle törenlerde askeri unsurlar bulunmayacakmış.
Nedeni, FETÖ önlemiymiş.
Hay Allah kahretsin bu FETÖ’yü be!
Bu uyduruk darbe girişiminden en çok Hava Kuvvetlerimizin etkilendiğini gördük.
Belki yüzlerce komutan, subay, astsubay ve pilotlar bu Allah’ın cezası FETÖ denilen çete yüzünden tutuklandılar.
Oysa Türk Yıldızları ve Solo Türk’ün FETÖ’cü olmadıkları yapılan soruşturma ile meydana çıkmıştı.
Ben bu yasaklamanın FETÖ nedeniyle olmadığını düşünüyorum.
Bayram kutlamasını yasaklamaya kalkan zihniyetin, halkın coşkusunu çekemediklerini, biraz da can güvenliklerinden korktukları için sanıyorum.
                                                             ***
Aslanlı yolda yürüyüş başladığında devlet erkânı denilen topluluğun sanki zoraki yürüdüğünü gözlemledim.
Hiç birisinde bayram kutlama havası yoktu.
Oysa Cumhuriyet Bayramımız bizlerin varoluşudur.
Bir vatana kavuşmamız ve özgürlüğümüzdür.
Vatanımız olmasaydı ne devlet erkânı, ne de Erdoğan cumhurun başı olabilirdi.
Bugün onun yüzünde mutlu bir ifade yerine bezginlik, kızgınlık gördüm.
Alt dudağını sarkıtmış, kaşları hafif çatık donuk bir surattı.
İyi düşünmeye çalıştım.
O da bir insandı belki biraz rahatsızdı.
Belki canı başka bir şeye sıkkındı.
Sonra sanki beni şeytan dürttü aklıma onun İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde;
“Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok” sözleri geliverdi. (12.5.1994 Hürriyet)
                                                           ***
Neyse, yine günümüze döneyim.
Ekranda Anıtkabir’e girmek isteyen generallerin, subayların tek tek üstlerinin aranması doğrusu beni incitti.
Türk askerinin düştüğü bu durum canımı çok acıttı doğrusu.
Bu FETÖ denilen çeteye ve çetenin başına kahraman Türk Ordusunu bu durumlara düşürdüğü için sunturlu bir küfür çıkıverdi ağzımdan.
(Allah’tan yanımda kimse yoktu o sıra.)
                                                         ***
Biraz hava almak için balkona çıktım ve bu hale nasıl geldik yine düşünmeye başladım.
Sayıları yüz binleri geçen insanlar FETÖ’cü diyerek tutuklandılar, işlerinden atıldılar, ordumuzun beli kırıldı adeta.
Askeri okullar kapatıldı, öğretmenler, hukuk insanları velhasıl her kesimden insanlar tutuklandılar ve halen tutuklanmaktalar.
Demek ki bu sayılar bu gidişle milyonları bulacak.
Bunca insan FETÖ’cüydü diyelim, bilinen ve bilinmeyenlerle.
Peki, o insanlar 15 Temmuz gecesi neredeydiler?
Öyle ya! Ortada başkanlarının bir mücadelesi vardı ve hükümeti devirecekti…
Neden onlar da sokağa çıkmadılar dersiniz?
Korktular mı?
Kendilerine güvenemediler mi?
Bu nasıl örgütlü bir çeteydi?
Maazallah sokağa çıkmış olsalardı kan gövdeyi götürmezmiydi?
Şunu demek istiyorum, kısaca FETÖ denilen hainin böylesine büyük bir gücü yoktur.
O zaman neden bunca asker ve her meslekten insan tutuklanıyor?
Hava Kuvvetlerinde pilot kalmadı ya?
FETÖ cü diye sorgusuz, sualsiz hatta bazen gizli tanıkların ifadeleri ile tutuklanan (Tıpkı Ergenekon davaları gibi) insanların büyük bir bölümü FETÖ’cü değildir.
Ve bir kısmı da AKP ile Fethullah denen adamın birlikte yol aldıkları zamanlarda kaynaklanan saf, dindar kişiler de olabilirler.
Bence FETÖ okullarında, Işık evlerinde yetişmemiş olanları ayırmak gerek.
AKP li kaç bakanın, milletvekilinin hoca efendi diye saygı gösterip ona methiyeler dizdikleri zamanları unutmamak lazım.
Peki, onlar FETÖ’cü olmuyorlar mı o zaman?
AKP kendi içindekilerini neden görmezden geliyor?
Onların bildiklerini ifşa etmelerinden mi korkuluyor?
İğneyi önce kendilerine batırmaları gerekmez mi?
Bunca insanı mağdur etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.
Neyse bu konuya yine değineceğim.
                                                                            ***
Türkiye’nin şu karanlık günlerinde, halkın Cumhuriyet Bayramını ülkenin dört bir yanında coşkuyla kutlaması ne Atatürk’ten, ne de onun kurmuş olduğu cumhuriyetten asla vaz geçmeyeceğinin bir göstergesi oldu.
Umarım AKP de bunu biraz olsun anlamıştır.
Tam bu yazıyı bitirirken basına bir bülten düştü.
ABD Dışişleri Bakanlığı, 29 Ekim’de güncellediği uyarısında; ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda çalışan personelin ailelerinin Türkiye’yi terk etmesini istedi.
Neler olacak, olabilir?
Haydi bakalım, yine uyku kaçtı bende.
Son söz, Erdoğan artık önüne bakmalı ve Türkiye’yi içine düşürdüğü bataklıktan çıkartmaya, halkı ayrıştırmaya değil birleştirmeye çalışmalıdır.
Gün o gündür çünkü…
Tünay Süer
30.10.2016

Partisine darbe yapıyor - Tünay Süer
Bir dediği bir dediğini tutmayan, attı mı mangalda kül bırakmayan, kraldan çok kralcı, almış AKP’yi arkasına sanki diktatör…
Partisinde ne delege bıraktı ne de özgürlük.
İl teşkilatlarını ilçe teşkilatlarını kafasına göre darmaduman etti.
Genel başkan adaylarını partiden attı ve devam diyor.
Bu ne koltuk hırsıdır diyemiyorum çünkü onun AKP’yi iktidarda tutmak için görevli olduğunu düşünüyorum.
Türkeş'in vefatının ardından  6 Temmuz 1997'de MHP'ye Genel Başkan olarak seçilmiş, genel ve yerel toplam 14 seçime girmiş 14 kez kaybetmiş.
Aşağı yukarı 20 yıldır MHP’nin başında.
7 Haziran 2015 genel seçimlerinde 80 milletvekili çıkararak son yıllardaki en büyük başarıyı sağlamıştı.
Hiçbir parti tek başına iktidarı yakalayamamış, devletin tüm imkânlarını kullanan AKP için adeta sonun başlangıcı gibi olmuştu.
Halkta AKP den kurtulmanın coşkusu açıkça görülüyordu.
Halkın sevincini kursağında bırakıverdi
7 Haziran gecesi ilk açıklaması “erken seçim” oldu.
Kendi partisi dâhil bu açıklamaya herkes şaşırdı.
CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nu üçlü koalisyon yapalım sen de başbakan ol teklifini ret etti.
Ben AKP ile koalisyon yapmam, HDP ile aynı masaya oturmam gibi sudan bahanelerle inadım inat diyerek hiçbir teklife olumlu yanıt vermedi.
Sonrası malum!
1 Kasım seçimlerinde yaklaşık 2 milyon oy kaybederek 57 ilde hiç milletvekili çıkartamadı.
Oyları yüzde 16,3 ten yüzde 12 ye düştü.
80 milletvekilinden 40’kını kaybetti.
Eh! Allah’ın sopası yok derler ya… İşte öyle bir şey…
Herkes onun istifa edeceğini düşünürken ve partisi içinden istifa sesleri yükselirken o büyük bir pişkinlikle “görevimin başındayım” dedi.
Kendisine muhalefet eden herkesi sildi.
547 delege olağanüstü kurultay taleplerini MHP Genel Merkezine iletti fakat Bahçeli, kurultay çağrılarını ret etti.
İnsanları yargıya başvurmaya mecbur bıraktı.
Tabi bu arada Tayyip Erdoğan desteği ile yargıdan sonuç çıkmadı.
Ne tabanına ne de MHP ye oy verenlere zerre kadar saygısı olmayan bir lider olabilir mi?
Taban tarafından çok sevilen Meral Akşener’i seçimlerde aday göstermemiş, Sinan Oğan’ı partiden ihraç etmişti.
Böylece tabanına hiç değer vermediği de meydana çıktı.
Sonra malum Meral Akşener’i ihraç etti.
Şimdi sanırım  Ümit Özdağ ve Koray Aydın'a sıra geldi.
Velhasıl parti içinde azınlık bir gurubun dışında bu başarısız ve tutarsız genelbaşkanı büyük çoğunluk istemiyor.
Hele, hele başkanlık sistemini yeniden kaşıması, bardağı taşıran son damla oldu.
Bahçeli derler adına, şimdi öyle değil de böyle diyerek sözlerini değiştirmeye kalkıyor…
AKP’nin başkanlık sistemiyle ilgili teklifini Meclis’e getirmesini isteyeceksin, sonra da;
“Bunlar nato kafa nato mermerdir ” diyeceksin…
Vay be!
Kendisini istemeyenlere karşı adeta savaş açan Bahçeli onları vatan haini, FETÖ cü olmakla suçluyor.
Başka ne diyebilecek ki?
Hırsızlıkla, yolsuzlukla suçlayamayacağına göre şimdi FETÖ gündemde nasılsa.
                                                                      ***
AKP ye2014 te söylediklerine bakalım
"Yeni AKP Hükümeti'nin niyet, mizaç ve maksadı baştan sorunlu, baştan hasarlıdır "Çünkü bu Hükümet'in ipleri hala Erdoğan'ın elindedir. Çünkü bu Hükümet Erdoğan'a zimmetlenmiştir. 62.Hükümet gelip geçici olduğu kadar bağımlı, tutsak, havası inik, başı eğiktir. 62.Hükümet icazetle tesis, pazarlıklarla tezahür, karşılıklı menfaatlerle tecelli etmiş siyasi bir kukladır.
Davutoğlu’na
"Başbakan Davutoğlu, yeni Türkiye'ye öyle anlamlar yüklemiş, öyle değerler atfetmiştir ki, bu konuda sahibini bile solda sıfır bırakmıştır.
                                                                 ***                                                                                            
Bahçeli böyle konuşur halkı kandırır.
Neden mi?
Bugüne kadar ne partisi ne de Türkiye için hiçbir şey yapmamıştır ama AKP ne zaman sıkışsa yanında yer almıştır.
Konuşma metinlerini kimler yazıyorsa dokunaklı yazıyor ve halkı etkilemeye çalışıyorlar.
Ne var ki Bahçeli sağına soluna konulan prompter denen aletten kafasını bir o yana, bir bu yana döndürerek ruhsuz bir şekilde, gırtlağını yırtarcasına çatık kaşlarla okur.
Tıpkı robot gibi…
Yüzü hiç gülmez.
El öptürmeye bayılır.
Bu güne kadar halktan, esnaftan kimseyle konuştuğunu görmedik.
Seyrek çıktığı TV programlarından birisinde kendisine bir soru yöneltmişlerdi,
“Sizi siyaset eşiğinden geçiren neydi?
Yanıtı şu olmuştu.
“Kuvayı Milliye ruhu ve Başbuğum Türkeş Beyefendi...”
Zavallı Türkeş, partisinin bu halinden kemikleri sızlıyordur.
Kuvayı Milliyeciliğine gelince sevsinler diyorum.
Tünay Süer
28.10.2016

“Siz bana din ile refaha ulaşmış bir toplum gösterin, ben de size devrim ile geri kalmış toplum göstereyim”. Ernesto Che Guevara

İmam Hatiple Ülke Kalkınamaz, Toplum Aydınlanamaz, Çağdaşlaşamaz
R.T.Erdoğan Başbakanken “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” demişti. Dinci hele mele de, “kinci” ne oluyor, kime karşı kinci nesil yetiştireceksin? Müslümanlıkta kincilik olur mu?
Bir kere şunu iyice hatırlamakta yarar var, bırakın Müslümanlığı (Müslümanlıkta kesinlikle dincilik yok da) dünyanın hiçbir dininde, ister tek tanrılı, ister çok tanrılı olsun, gelmiş geçmiş dinlerde de kincilik yoktur. Kincilik topluma da, kişiye de zarar verir. Öyleyse bir yöneticinin “kinci nesil yetiştireceğiz” demesi kadar isabetsiz, gereksiz, toplumsal yönden sakıncalı bir söz olamaz.
Bu kincilik kime karşı demiştik. Hiç şüpheniz olmasın, bu kincilik 90 yıllık Atatürk Cumhuriyetine karşıdır. Zaten 80-90 yıllık Cumhuriyet için “enkaz”, “parantez” demiyorlar mıydı? Atatürk’ün kurduğu laik TC nin en yüksek makamında oturup da, onun aleyhinde olmak, onu kötülemek, onu yıkmaya çalışmak ne hazin bir şey.  Laik TC ni yıkıp yerine getireceği rejim kendi ifadeleri ile “dinci” olacaktır. Aslında bu söylemler, Laik TC nin yürürlükteki Anyasa hükümlerine göre,  açıkça Anayasal bir yargılamayı gerektirir.  Onu, isterseniz, bu kargaşayı, bu Anayasal suçu seyreden Laik TC nin savcılarına bırakıp, dinsel devletin toplumun,  devletin ne kadar zararına olduğunu açıklamağa çalışalım.

İMAM HATİPLER LAİK CUMHURİYETTE ZARARLI KURUMLARDIR
İmam hatipler, toplumu dincileştirmeye yönelten, laik TC nin bütün kurumlarını yıkmaya çalışan ve bunun için militan yetiştiren kurumlarıdır. Zaten bu gerici iktidarın birçok bürokratının söylediği gibi, “imam hatipler sadece meslek okulu değildir”. Devlet kadrolarını tümüyle dincileştiren krumlardır. Laik bir devlette toplum, devlet topluca nasıl dinleştirilir. Dünyada, bilimi dışlayıp dinle, mezheple kalkınmış, aydınlanmış tek bir toplum, devlet yoktur. Böylesine dinci kadrolarla doldurulmuş bir toplum ve devletin çağdaşlaşması asla mümkün değildir. Bütün eğitim kurumlarında Şeriatın katı baskısı ile okuyan, yetiştirilen Müslüman ülkelerinin insanlarının, toplumlarının yaşam standardına bir bakınız, çağdaş dünyadan ne kadar çok geriler.
Bütün Müslüman ülkelerin insanlarının hepsi de mutsuz, dinsel yönetimin baskılı yönetiminde kurtulmak isteyen Müslüman ülkelerin insanları, kendilerini kurtarmak için gericilerin “gevur”   dedikleri Batı ülkelerine gitmke icin can atıyorlar, bunun için sahillerimizde uydur kaydır teknelerle çoluk çocuk denizlerde hederf olup gibdiyorlar. Durup duruken insan evini vatanının böylesine terk edip kaçar mı? Çünkü gideckleri ülkelerde insan hakları, refah, adalet en üst düzeyde. Sahillerimizde bu yollarda, denizlerde boğulan insanlara bir bakın hepsi Müslüman ülkelerinin insanları. Demek ki, İmam hatiplerle, öteki din kurum ve okullarla insanlar refah ve huzuru buamadıkları için vatanlarını, yurdunu yuvasını terk edip kaçıyorlar. Biraz akıllı olan bu acı gerçeği görmesi lazım. Yani insanları zorla imam hatiplerde okutmakla, insanlara zorla dini öğretmenkle çağdaşlaşılamıyor, refah bir toplum olunamıyor. Avupanın hiçbir ülkesinde insanlara zorla din okuluna yönlendiremezsiniz. Öyleyse iktidarın zorla imam hatip dayatması yanlıştır.
Bir devletin bütün okullarında, resmi kurumlarında dinsel baskı varsa, o ülkede asla bilim, düşünce ve fikir hürriyeti gelişemez; düşüncenin hür olmadığı ülkede de yaratıcılık, üretim sağlıklı olamaz, sonuç fakirlik ve geriliktir. Çünkü insanların kafaları, beyinleri dinsel hurafelerle şartlandırılmış olduğundan insanlar robot gibi biatçıdırlar.
Daha önce, bu konuda yazdığım birkaç yazıda vurguladığım gibi, seçkin ilim adamlarımızdan Prof. Dr. Celal Şengör, bir ropörtajında imam hatipler konusunda şunları söylemekte:
“İmam hatipler bir zehirdir… Hemen kapatılmaları lazımdır. Bu okullar çocuklara yirmi birinci yüzyılda Ortaçağ'ın bile gerisinde zırvalık kültürü öğretiyor. En kalitesiz zümre politikacılardır Türkiye'de”. [1]

İmam Hatiple Ülke Kalkınamaz, Toplum Aydınlanamaz, Çağdaşlaşamaz
İmam hatipler, Osmanlı çağın gerisinde kalmış medresesi gibi bir din okuludur, dini ön plana çıkarır, bilimi, bilimsel kuralları, bilimselliği geri plana iter. Dünyada bilimsiz okulu olan bir devlet düşünebilir misiniz?
AKP-RTE iktidarının düşünce, söylem ve uygulamalarına baktığımız zaman, Türkiye’deki tüm okulları imam hatipleştirmek için çeşitli kurnazlıklar, uygulamalar yapmaktalar.  “Proje Okullar” adı altında, köklü, başarılı, her yıl mezunlarının çoğunu yüksek okullara gönderen belli başlı liselerin öğretmenlerinin yerısını alıp başka okullara göndermekteler. Yerlerine de kendi kafalarına uyan, okulları imam hatipe dönüştürme eğilimi ve çabasında olan öğretmenleri ve yöneticileri atamaktalar.
Şimdi, düşünün Türkiye’deki bütün okulları imam hatibe dönüştürsek, bütün öğrencilere dini kuralları zorla öğretsek; yahutta bütün insanları dinsel eğitime tabi tutup yüzlerce sayfa Kuranı ezberletsek kalkınmış aydınlanmış bir toplum,  bir devlet mi olacağız.
İslam ülkelerine bir bakarmısınız, hangisinin durumu iyi, hangisi çağdaş, hangsinde insan haklarına saygı duyuluyor.  İnsan, insan dürüst olmadan, insan haklarına saygı duymadan dindar olamaz; çağdaşlaşmanın koşulu dindarlık da değildir.
Özellikle son yıllarda, aşağı yukarı Asya’dan, Afrika’dan nice Müslüman ülkelerinden binlerce, on binlerce insan “gâvur” dedikleri, insan haklarının üstün seviyede uygulandığı, adaleti sağlam olan Avrupa devletlerine gitmek için neden can atıyorlar, oralara gitmek için varını yoğunu terk ederek çoluğuçocuğu ile uyduruk lastik teknelerde sahillerimizde denizlerde can veriyorlar. Bir düşünün. Bu çaresiz insanlar Müslüman ülkelerin en zengini olan Suudi Arabistan’a değil de neden Batı ülkelerine gidiyorlar. İslam ülkelerinin kat dincilik, hurafelerle doldurulmuş yapısından nice olumsuz, çağ dışı örnekler verebiliriz.
Bu giden yaz, Suuidi Arabistan üniversitelerinin birinde, “kadınlar insan mı değil mi” diye bir panel düzenlenir. Sonunda ülema ne karar verilir, biliyormusunuz, “kadınlar doğuran bir mahlûktur”.[2]  Gerisini siz düşünün, bu üniversitede bilim üretilir mi?
Vay efendim “ben dindar nesil yetiştireceğm” diye diretiyorsun. Şeriatla yönetilen Osmanlı da dindardı; Batı karşısında bilimde, sanatta geri kalmışlığından bilinçsiz olan Osmanlı uleması, geri kalmışlığını “dinden soğumaya”  yorumlayarak, medreselerinde daha çok bilime ilgisiz kalıyor ve daha çok dine yöneliyordu. Bu geri düşünce Duraklama Devrinden başlayarak, gerileme Gerileme Devrinde daha da çok ivme kazanarak yıkılışa doğru geldi. Bu geriliğe, bu yıkılışa Atatürk sayesinde “dur” diyerek, çağdaş, aydınlık yüzlü Laik TC i yaratılmıştı. Şimdiki, medrese, imam hatip, dinci devlet hayranı 14 yıllık AKP-RTE iktidarı da, laik devleti yıkmak, “dinci nesil,  dinci devlet yaratmak için çabalıyor, imam hatipleri militan yetiştirmek için uğraşıp duruyor.
Cahil din adamları, cahil devlet adamları, bilimsiz medresede okumayı, Kuran’ı baştan sona ezberlemeyi “âlim oldum” sanıyorlardı. Tabi Batı ile Osmanlı arasındaki makas daha çok artıyor, Batı hızla ilerlerken, Osmanlı hızla geriliyordu.
Batı’nın bu denli ileri gittiğini, İslam ülkelerinin gittikçe geri kaldığını gören cahil din adamları camilerde, (40-50 yıl önceye kadar ben şahsen defalarca kulaklarımla duydum),  halka cemaate şöyle diyorlardı: “Bakmayın kâfirlerin zenginliğne, bu dünya nimeti onlarınsa, ahret himmeti de Müslümanların olacaktır.”  Artık peşpeşe “Cennetiala, bir erkeğe şu kadar huri kızı verilmesi” vb hayal masalları sıralanır, durur.
“İmam hatipler bizim arka bahçemiz” diyenler “imam hatipler sadece meslek okulu değildir”  diyenler, bu okulların, diğnci memur yetiştimekle, laik devleti yıkma amcını güttüğünü söylemek istiyorlar.
İmam hatipler “okul olmanın çok ötesinde, operasyonel işlevleri olan, bu coğrafyada laik-aydınlanmacı-ilerici ne varsa, yok etmeye adanmış gerici düşüncenin eğitim merkezleridir”. (Sol Ahmet Çınar) Açık ifadeyle İmam hatipler, laik TC nin yıkma militanı yetirştiren kurumlardır. Bir de, kendi gerici iktidarlarını sürdürmek için, biatçi, körükörüne müktedire oy verecek gerici seçmen yetiştirmektir. İşte bu yazıyı yazarken, internette, ekte sosyal paylaşım sitesinde bir adamın “kızını, bacısını, anasını, karısını bütün aile efradını R.T. Erdoğan isterse cariye olarak vermeyi yayan bir cahil biatçının mesajını buraya alıyorum ibretle görün.
“…İmam Hatip Liseleri Mezunlar ve Mensuplar Derneği’nin 2013’teki iftar yemeğinde kürsüye çıkan Tayyip Erdoğan diyordu ki: “İmam hatipler sadece bir okul değildir.”
1 Eylül 1970’de yayımlanan gerici ve anti-komünist dergi Yeniden Milli Mücadele’nin 31’nci sayısında da şu cümle vardır: “İmam hatip okulları sadece meslek okulu değildir…”[3]

İmam Hatiple Ülke Kalkınamaz, Toplum Aydınlanamaz, Çağdaşlaşamaz
Türk Ulusunun en seçkin aydınlarından Aziz Nesin 1993’te söyledikleri 15 Temmuz 2016 daki darbe girişimi ile somut açık bir şekilde nasıl da gün yüzüne çıktı, can kan vererek kafamıza dank etti:
“Yarın, öbür gün bu dinciler iktidara gelip imam hatipten yetiştirdiği talebeleri yargıç, avukat, hekim, mühendis, belediye reisi gibi devletin her koluna atayıp en son bu talebeleri Harbiye’ye sokarak orduyu ele geçirip devleti her koldan kuşatacaklar. Ama şu an kimse farkında değil!”.
Dinsel şartlandırılmalarla böylesine dinsel okullarda kafaları doldurulan kimseler, gözünü kırpmadan biat ederler, terörist, militan ne ki canlı bomba olurlar. Şöyle bir İslam ülkelrien bir bakarmısınız, nice dinci gruplar, Müslümnalık adına birbirleriyle “tekbir” getirerek, birbirlerine saldırıyorlar, insanların öldürülmesi için kendilerini parçalıyorlar, insanların boğazlarını kesiyorlar. Bu mu çağdaşlık?
Kısaca, imam hatipler, gericiliğin, bağnazlığın, medeniyet yıkıcılığının kadrolarını yetiştiren okul adı altında şeriat yuvalarıdır. Bu okullar sadece körükörüne biat eden, sorgulamadan, araştırmadan ve merak istemini köreltmiş çağ dışı yerlerdir. Ta 1950 den beri, gelip geçen gerici iktidarlar, oy çıkarı için, “türban” diyerek, “imam hatip” diyerek imam hatip okulu açma yarışı yaparak geriliğin, gericiliğin yollarına taş döşediler. En sonunda bir gerici volkan gibi patlayarak 15 Temmuz 2016 da darbe girişim ile nice acılar, yıkımlar yaratarak ülke geriye götürüldü. Böylece dinci devlet yapılanmasıyla ve böyle giderse FETÖ, IŞİD parelelinde başka nice dinci örgütler hortlayacaktır. Suriye, Irak, Afganistan vb gibi İslam ülkelerinde dinci militan, dinci terör ve grupların yarattığı bataklığı, kan gölünü düşünün, Müslümanın Müslümana din adına yaptığı terör ve katliamlar düşünün. Nerede bir aşırı dinci, mezhepçi yapılanma var, orada insanlar için felaket ve yıkım vardır.
İmam Hatiple Ülke Kalkınamaz, Toplum Aydınlanamaz, Çağdaşlaşamaz

İŞTE ACI GERÇEK
Kendisi İmam hatip mezunu ama çok aydın bir ilahiyatçı yazarımız olan Ayşe Sucu’nun
Sözcü’de yazdığı “Buyurun Tüm Okulları İmam Hatip Yapalım!” başlıklı ve sitemli yazısının bir bölümünü, iznine sığınarak  aşağıya alıyoruz. Burada çağdaş ülkelerle İslam ülkeleri arasındaki geri kalmışlığın rakamlarını üzüntü ile okuyoruz:
“………………………………………….
“Arap dünyasındaki bilim adamları 2005 yılı itibarıyla 13 bin 444 bilimsel yayın yaparken;
Tek başına Harvard Üniversitesi aynı yıl itibarıyla 15 bin 455 yayın yapmış.
Başka bir deyişle 2005 yılında Arap dünyasının ortaya koyduğu tüm literatür, batının bir üniversitesi edememiş!
The Economist dergisinin 26 Ocak 2013 tarihli sayısında yayımlanan “İslam ve Bilim Yenilenme Yolu” makaleye göre ise:
1.6 milyarlık Müslüman dünyada sadece iki Nobel ödüllü bilim adamı çıkmış. (Bugün buna Aziz Sancar da eklendi, fakat denklem değişmedi, zira selefleri gibi o da batıya göç etmişti)
Aynı makaleye göre demografik olarak “dünyada her yüz Müslümana bir Musevi düşerken, İKÖ'ye bağlı 57 ülkenin ARGE harcaması % 0,81'dir. Aynı oran Türkiye'de % 0,86'dır.
Buna mukabil ABD'nin % 2,09, İsrail'in ise % 4,4'dür.”
Dünya  Bankası'ndan  son verileri de inceledim, içler acısı:
2013 rakamlarıyla bu ABD'de % 2,73, İsviçre'de % 3,31,  Singapur'da % 2,00, G. Kore'de  % 4,15,  Japonya'da  % 3,47,  İsrail'de % 4,09, Finlandiya'da % 3,30, Estonya'da bile % 1,71.
Türkiye'de mi 0,94! Global İnovasyon Endeksi'nde 2016 yılında Estonya'nın, Slovakya'nın, Bulgaristan'ın, Yunanistan'ın, İzlanda'nın, Litvanya'nın ve daha nüfuslarını toplasak bir şehrimiz etmeyecek ülkelerin gerisindeyiz; 42. sıradayız!
PATENTTE ŞİRKETLER BİLE ÖNDE
Dünya Fikri Mülkiyet Ofisi'nin 2015 yılındaki raporuna göre ise Türkiye'nin 2014 patent başvuru sayısı sadece 802.
Rekabet ettiğimiz ülkelerde bu sayı kaç mı?
Boş verin ülkeleri, o ülkelerdeki tek bir şirketle dahi yarışamıyoruz!
Çin'deki Huawei şirketi aynı yıl 3 bin 442 başvuru yapmış.
Yine aynı yıl ABD'nin toplam sayısı 61 bin 492.
ABD'deki sadece Kaliforniya Üniversitesi'nin 413 patent başvuru sayısı bizim tüm üniversitelerimizin toplam başvuru sayısını üçe beşe katlıyor.
Türkiye'nin son yıllarda toplam kamu harcamaları içindeki eğitim harcamaları payına Dünya Bankası'ndan OECD'den UNDP'den ulaşılamıyor!
En son veriler 2008 yılına ait ve yüzde 8!
Diğer ülkeleri saymaya gerek  yok.
Adını bildiğimiz ülkeler arasında yüzde 15'in altında olanı göremiyoruz.
TÜİK'in yaptığı eğitim harcamaları araştırması ile ilgili en son rapor 2002 yılına ait!
Yine TÜİK'e göre 2014 yılında devletin nihai tüketim harcamaları 268 milyar TL (cari) iken aynı yıl eğitim harcamaları 113 milyon TL ve onun da yüzde 77'si devlet tarafından yapılmış.
Evet, gelişmiş ülkeler gelecek nesillerini bilimle, felsefeyle, sanatla, edebiyatla, sporla yetiştiriyor". [4]
Öyleyse Prof. Dr. Celal Şengör’ün dediği gibi, bu zehir yuvaları kapatılmalıdır. Ayrıca 15 yıldır, muhalifleri, medyayı susturup cahil halkı algı progoganda yöntemi ile kandırıp iktidara çöreklenenler dincilik ve imam hatip yarışından vazgeçmelidirler. İçine girmeye çalıştığınız AB ülkelerinin hiç birinde böylesine dincilik yarışı yoktur, hiç birinde bizdeki imam hatipler gibi, papaz hatip liseleri veya İncil Hatip liseleri yoktur. Aksi halde Osmanlıda olduğu gibi yıkılış önlenemez. Çünkü dincilikle kalkınmış, aydınlanmış bir devlet yoktur. Tarihler böylece yazacaktır.

Cevat Kulaksız

ckulaksizster@gmail.com


SONNOTLAR

[1] Avrupa ve ABD Bilim Kurulu’nun ilk Türk üyesi Prof.Celal  Şengör, Sözcü Gazetesinde Eda Sönmez ile 9 Haziran 2015 de yaptığı, “Ortalama Kültür Düzeyi Afganistan Seviyesinde” başlıklı röportajda
 [2] http://www.sozcu.com.tr/2016/dunya/suudi-arabistanda-kadin-insan-midir-semineri-yapildi-1114146/
[3] İmam hatipler neden kapatılmalıdır? Sol  5.5. 2016 Ahmet Çınar
[4] Sözcü Ayşe Sucu 17 Ekim 2016 “Buyurun Tüm Okulları İmam Hatip Yapalım” başlıklı yazısı

Gençlik Marşının Öyküsü - Gündüz Akgül
Sevgili Dostlar,
Her zaman gündemle ilgili sıkıntılı konuları yazmak bir yerde insana bıkkınlık veriyor…
Hele son olarak gündeme damga vuran alçakça darbe kalkışması, aralıksız gelen şehit cenazeleri, dün söylediklerini, bugün yadsıyan (inkar eden) iki yüzlüler, ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılı durum iyice insanın içini sızlatıp sinirlerini bozarken, daha çok can sıkıntısına neden olmamak  gerektiğini düşünüyorum…
Bu nedenle bu gün sizleri sıkmayacak bir konuyu yazmak istiyorum…
Daima coşku ile söylediğimiz, ancak çoğumuzun öyküsünü bilmediğimiz Gençlik Marşının (Dağ başını Duman Almış) öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum…
Mustafa Kemal Atatürk diyor ki;
“Ben 1919 senesi Mayıs’ı içinde Samsun’a çıktığım gün, elimde hiçbir maddi kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. Samsun’dan Anadolu içlerine kırık bir otomobile gidiyordum... O kırık otomobil Anadolu içlerine kırık bir otomobille gidiyordum… O kırık otomobil Anadolu içlerinde ilerlerken ben daima düşünür ve yaverime ‘Dağ Başını Duman Almış’ Marşını söyletirdim.
Ben Türk ufuklarından bir gün behemehâl bir güneş doğacağına, bunun hareket ve kuvvetinin bizi ısıtacağına o kadar emindim ki, bunu adeta gözlerimle görüyordum.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün sözünü ettiği Gençlik Marşı, İsveçli besteci Felix Körling’in olup, Selim Sırrı Tarcan (1874-1956) tarafından 1909 yılında Türkiye’ye getirilmiştir.
Marşın asıl adı “The Trallande Jomtor”du (Jamtland’lı Üç Şarkıcı Kız; Şakıyan Üç Kız). Sözleri ormanı atlattığından, İsveç’in ormancıları ve orman fakültesi öğrencilerince tutulan bir şarkıdır…
Şarkının melodisini çok beğenen Selim Sırrı Tarcan, bunu Türk gençlerine öğretmek istemiş ve İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’nun Türkçe öğretmeni olan arkadaşı Şair Ali Ulvi (Elöve) Bey’e marşın güftesini ısmarlamıştır…
Şair Ali Ulvi (Elöve) olayı şöyle anlatır…
“Bir gün okulun uygulama odalarından birinde çakşırken, Selim Sim Tarcan ziyaretime geldi. O günlerde pek gözde olan bir İsveç marşı için güfte yazmamı istedi. Vakit geçirmeden çalışmaya koyuldum. I. Dünya Savaşının aleyhimize döndüğü yıllardı o yıllar. Gençlik ve halk kaygıya kapılmıştı. Marş yazarken başlıca amacım bu havayı dağıtmak, gençlere azim, ümit ve kalp vermek oldu"  ve 1915-1916 ders yılı ortalarında marş tamamlamıştır.
Sonradan, 20 Haziran 1938’de 2400 sayılı yasa ile Mayıs’ın 19’u, Gençlik ve Spor Bayramı; bu bayramın marşı da “Gençlik Marşı (Dağ başını Duman almış)” olmuştur…
Arzu edenler şarkının İsviçre aslını aşağıdaki linkten dinleyebilirler.

25.10.2016
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kaynak:
İnan, Atatürk hakkında Hatıralar ve Belgeler, İş Bankası Yayınları.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, AKDTYK.
Enver Ziya Karal, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi1918-1965, Milli Eğitim Bakanlığı, Basımevi.
E. Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, Berkalp Kitapevi.
Mükerrem K. Su-Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Türkiye Cumhuriyet İnkılâp Tarihi, Milli Eğitim Bakanlığı, Basımevi.

Geçmişin geleceği olabilir mi? - Tünay Süer
Başbakan Binali Yıldırım, Cemaat'in AKP döneminde doğmadığını ve AKP döneminde palazlanmadığını söylüyor.
Cemaatin AKP döneminde doğmadığını bizlerde biliyoruz.
Fethullah denen hain bence 1966 yılında İzmir Kestanepazarı’nda Kur’an kursları verdiği sıralarda vatan hainliğine başlamıştır.
Tabi bunun evveliyatı da var mesela askerliği sırasında da (1961) İskenderun’da verdiği bir vaazla mahkemeye sevk ediliyor.
2016 yılındayız, AKP’nin iktidarda olduğu 14 yılı çıkartırsak demek ki 41 yıldır sinsi planlarını maskeli şekilde yürütüyordu.
41 yıl içinde gelen iktidarlar ve muhalefet partileri nedense uyumuşlar (!) bu adamı çözememişler üstelik saygı duymuşlar…
2002 yılından 2016 ya 14 yılda da AKP nasılsa aldanmış, kandırılmış…
İnanmıyorum.
Çünkü Erdoğan ile aynı düşüncedeydiler.
İkisi de cumhuriyet rejimini değiştirmek istiyordu ve bunun için birbirlerini destekliyorlardı.
Sonrasını anlatmaya gerek yok hepimiz biliyoruz.
Yani ortada kandırılmak filan yok.
Bakınız Erdoğan kendi ağzıyla 17-27 Aralıktan sonra paralel yapı, darbe yapacaklardı, kumpas kurdu, aldatıldık demeye başlamıştı.
Çok önemli sözlerde söylemişti.
"17 üniversite kurmak için geldiler, hepsini onadım. Bu muydu hainlik be. Bu ne vicdandır be. Okullar için yer istedi verdik. Uluslararası camiada davet ettiler, devlet başkanlarına, hükümet başkanlarına bunları biz refere ettik. Olimpiyat dediler, her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu ya! Ne istediniz de alamadınız"
Sinirle söylenen bu sözler bir itiraf gibiydi ve tarihe böyle geçti, bundan ötürü başbakanın “AKP döneminde palazlanmadılar” sözleri inandırıcı olamaz.
                                                        ***
Erdoğan tarih öğretmeni oldu…
İnegöl’de bir kampüs açılışında Cumhurunbaşı “Kerkük, Musul geçmişte bizimdi” .
“Ben tarih dersi veriyorum, niye rahatsız oluyorsun” diye birilerine seslendi.
Erdoğan geçmişte bizimdi derken haklıdır.
1118’den itibaren bir Selçuklu toprağı olan Musul 1517’den itibaren de Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı Topraklarına katılmıştır.
Daha sonra  Kanuni Sultan Süleyman 1534’te çıktığı Tebriz seferi sırasında Kerkük’te 28 gün kalmış. Aynı yıl içinde Kanuni’nin Bağdat seferinin ardından Musul eyalet haline getirilerek Kerkük ve Süleymaniye bölgesini de kapsayan bir merkez halini getirilmiştir.
Musul-Kerkük bölgesi, 19. yüzyıl ortalarında petrol kaynaklarının keşfinin ardından bir anda Avrupa devletlerinin ilgisini çekmeye başlamış.
Osmanlı vilayeti olan Musul, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yenilmesinden sonra Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesi bahane edilerek İngilizler tarafından 3 Kasım 1918’de başlatılan askerî harekâtla 15 Kasım 1918’de işgal edilmiştir.
Bunun üzerine İngilizlerle Türkler arasında şiddetli bir mücadeleler olmuştur.
Erdoğan’ın dediği gibi Lozan Antlaşmasında verilmemiştir.
İçeride yokluklar içinde müthiş bir Kurtuluş Savaşı veren Mustafa Kemal Paşa, 30 Ocak 1923 tarihli konuşmasında Musul vilayetinin, Türkiye devletinin milli sınırları içerisinde olduğunu; buralarını ana vatandan koparıp şuna buna hediye etmenin mümkün olamayacağını ve Cemiyet-i Akvam’ın bu konuyla hiçbir ilişkisi olmadığını ifade etmiştir.
“Mustafa Kemal Paşa ve Ankara hükümeti, Musul sorunu konusunda ortaya koyduğu kararlılığı “Lozan Konferansı’na kadar olan süre içinde çeşitli vesilelerle göstermiştir.”
                                                             ***
Mustafa Kemal Paşa  (Atatürk)1922 yılı Ocak ayında İngilizler tarafından Erbil ve Revandiz arasında bulunan ve Türkleri destekleyen Sürücü aşiretine yapılan saldırılar üzerine 1 Şubat 1922 tarihinde Millî Müdafaa Vekâletine çektiği telgrafta, belirtilen bölgeye bir milis birliği gönderilmesi emri veriyor.
Musul’u geri almak için Özdemir Bey komutasında gizlice 100 kişilik bir müfreze gönderiliyor.( 15 Mayıs 1922’de Diyarbakır’dan hareket  )
Müfreze komutanı Özdemir Bey aşiretlerden katılanlarla başarılar elde ediliyor.
26 Eylül 1922 tarihinde Köysancak kontrol altına alınıyor.
Köysancak’ın Özdemir Bey’in kontrolüne geçmesi ile İngilizlere ağır bir darbe indirilmiş oluyor.
Kısacası Özdemir Bey başarılı oluyor ve İngilizleri püskürtüyor ama İngilizler bombardıman uçaklarıyla saldırıyorlar.
Buna rağmen Özdemir Bey direniyor bir kaç İngiliz uçağını düşürüyor VS…
Böyle önemli bir tarihi kısacık anlatmama imkân olmadığı için kısa kesiyorum.
                                                            ***
İsmet Paşa Lozan’da; Musul’un, Selçuklu İmparatorluğu döneminden beri, yani 11. yüzyıldan itibaren aralıksız olarak Türk egemenliğinde olduğunu söylüyor.
Lort Curzon ise bu girişimden rahatsız olduğunu açıkça belli ediyor.
Sert tartışmalar oluyor.
Musul sorununun çözülemeyeceği anlaşılınca Curzon sorunu Lozan’daki Arazi Komisyonu’na götürüyor.
Böylece Musul meselesi askıya alınıyor.
Ne var ki  İngiliz diplomasisi, sorunu Milletler Cemiyeti’ne taşıyor.
Milletler Cemiyeti’nde İngiltere sözü en çok geçen ülkelerden biridir ve Türkiye henüz geçici üye konumundadır.
Sonuç olarak 1924 ve 1925 yıllarında Milletler Cemiyeti’nde yapılan uzun tartışmaların ardından Musul, İngiliz etkisindeki Irak’a bırakılıyor.
Bu karara Türk Hükümetinin çok sert tepkisi oluyor haliyle.
Güneydoğu’da çıkan isyanlar, Türkiye’nin henüz savaştan yeni çıkmış olması, askeri olarak eksiklerinin bulunması ve uluslararası alanda yalnız konumda bırakılması fazla ısrarcılıktan vaz geçmesine neden oluyor.
İkinci neden ise Milletler Cemiyetinin kararına uymak zorunda olması daha fazla direnmesine engel teşkil ediyor.
Velhasıl 1.Dünya Savaşına katılmak Osmanlıya çok pahalıya gelmiştir.
Ordusu zayıflamış, ekonomik sıkıntı baş göstermiş, ayrıca İngilizlere güvenerek Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalaması Türk tarihinde kara bir leke olarak geçmiştir.
Tarihi iyi bilmek, yeterli değildir, bence önemli olan ders almaktır…
Tünay Süer
24.10.2016

Ulusal Eğitim Derneğinin düzenlediği, Avukat Nusret Senem’in konuşmacı olarak katıldığı konferansta, Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşayanlar konusu anlatılıp tartışıldı.
Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşanılanlar

22.10.16 günü derneğin salonunda düzenlenen konferansı, öğretmen ve akademisyenlerden oluşan dernek üyeleri ilgi ile izlediler. Avukat Nusret Senem, anlattığı Fetö’cülerin kumpasları ile hakkında davalar açılmış, bu yolda Silivri’de Ergenekoncularla birlikte hapis yatmış, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı, mücadeleci, bir hukukçu.
Konuşmasında Avukat Nusret Senem şu ilgi çekici konuşmayı yaptı:
“-Benim Fetullah’la ilgili olmam, Ergenekon la ilgili davada yargılanmamdandır. Öyle başladı öyle diyelim. Derinlemesine daha doğrusu öğrenme faslı. Silivri Cezaevinde Fetullah’la ilgili çalışma yaptık. Tabi, öncesinde partideki görevim ve avukatlık nedeni ile de Fetullah Gülen örgütü Fetullah Gülen’le ilgili olarak zaman zaman bazı davalara girdik, o davalar vesilesi ile bazı çalışmalar yaptık. Bazı suç duyuruları yaptık Fetullah’la ilgili, dolayasıya yabancı değildim, Fetullah meselesine ama Ergenekon davasında Fetullahçıların tertibine uğrayınca iş başa düştü. Konuyu daha derinlemesine inceleme durumu doğdu. Bu konuya özel olarak girmeden önce bir hususu vurgulamak istiyorum.
Güncel bir olay var. Mecliste Fetö Darbesini araştırma komisyonu kuruldu. Bu komisyonun başkanı Reşat Petek Burdur Milletvekili, üyelerden biri AKP den Hüseyin Kocabıyık. CHP den de Sezgin Tanrıkulu. Diğerlerini tanımadığım için dile getirmek istemiyorum. Bir Aytun Çıray’ı bir parça biliyorum, düzgün bir insan olarak biliyorum. Ama Komisyonun başkanı ve diğer iki üyesinin, şimdi isimlerini söylediğim Sezgin Tanrı kulu ve Hüseyin Kocabıyık’ın ilk toplantıda yaptıkları kavgayı hatırlıyorum. Sezgin Tanrıkulu ve diğerlerinin Fetullahçı olduklarını iddia eden şeyler söyledi, diğerleri başka şeyler söyledi.
Ben bir gerçeği çok iyi biliyorum. O da şu, hem Sezgin Tanrıkulu, hem Reşat Petek Ergenekon tertibinde aynı cephelerdi. Sezgin Tanrıkulu yaklaşık 30 yıldan beri tanıdığım bir arkadaşımdı, Diyarbakır Çağdaş Hukukçular Derneğinin (ÇHD) başkanlığını yaptı. Ben de o derneğin merkez yöneticiliğini yaptım yıllarca. Aynı dönemde birbirimizin geçmişini çok iyi biliriz. O gün benim yargılandığım Ergenekon’da Sezgin Tanrıkulu’nu tertibi kuranlarla birlikte müdahil kürsüsünde gördüm. Yüzümüze bakamadı. Ayrıca defteki milletvekilleri gelip orda gösteri yaptılar, salonun önünde, hep birlikte Fetullahçılarla birlikte.  Bunları unutmak mümkün değil.
Şimdi Sezgin Tanrıkulu Fetullahçılara karşı, Reşat Petek de Fetullahçı. Al birini vur ötekine, hiç bir farkları yok birbirlerinden.
Dinledikleri adamlara bakın, dinledikleri adamlara bak. Dinlediklerinin üç tanesini söyleyeyim, Fehmi Koru, Mehmet Ağar, Hilmi Özkök. Şimdi Ergenekon tertibinin başlangıcında, şimdi TV nun adını hatırlamadım, ama o tertibin psikolojik savaş kampanyasının ulusalcılığı geçtiği karalama kampanyasının bir figürüydü. Birkaç program yaptılar o zaman, Fetullahçı bazı isimlerle birlikte, bir polis müdürü vardı şimdi eski ismini hatırlamadım, kaçtı, onlarla birlikte aynı programlar yaptılar. Atatürk’e, Kurtuluş Savaşı’na, milliyetçiliğe küfürler eden bir programdı, hatta fotoğraflarla vs falan. Kurtuluş Savaşına saldıran bir programdı.
Fehmi Koru, Ergenekon tertibinin başından sonuna kadar o tertibin içindeydi. TV larda her gün çıkıp yaptığı konuşmaları, şimdi burada tekrar edecek değilim bunu herkes biliyor.
Gelelim Mehmet Ağar’a, Mehmet Ağar gazetelerde konuşmuş, öven haberler okuyorum, görüyorum, dün Hürriyet’te de vardı, bu gün başka gazeteler de vardı. Sözde komünistler, sosyalistleri aklayan, onlara yapılanların yanlış olduğunu anlatan şeyler söylüyor.
Mehmet Ağar kim? Mehmet Ağar Susurluk olayında ortaya çıkmış bir adam. Mehmet Ağar, Halük Kırcı’nın, Abdullah Çatlı’nın ve diğerlerinin bizzat başında o ekibin başında olan adam. Emniyet Genel Müdürü olarak, sonradan Adalet Bakanlığındaki görevleri nedeni ile.
Haluk Kırcı ile ilgili olarak MİT’in bir raporu var, biliyorsunuz, Erbakan’a sunduğu, ben onu kitaplaştırdım. Bizim Çiller Örgütü Raporu” diye, 223 sayfadır. Bu rapor 2011 yılında ancak ortaya çıkabildi, daha önce sürekli ret edildi, MİT tarafından. Mit tarafından da ret edildi, diğer kurumlara da gönderilmedi. Mesela Susurluk komisyonuna başvurulmasına rağmen gönderilmedi. Ben de o rapordan dolayı mahkûm oldum. Ceza yedim Ergenekon davasından, “devletin açıklanması mümkün olmayan gizli belgesini açıklamak” suçundan, mahkûm oldum. O belgeyle ilgili olarak her türlü kanıtı ortaya koydum, bir davada ben MİT ten getirtmiştim, Başbakanlık kanalıyla. MİT’ten getirdim, dava dosyasına koydum Susurlukçulardan birisinin açtığı dava nedeniyle. İsmini söyleyeyim Yazıcıoğlu BBT Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun açtığı bir davaydı, Aydınlık Gazetesi aleyhine. MİT ten getirttim dosyaya koydum, sonra büromda arandı, dosyanın içinden alındı ve o belgenin aslı ile suçlandım, “devletin gizli belgesini hile ile ele geçirmekten, suçlandım ve mahkûm oldum. O yargılandığım davadan iki kez dosyasını getirttim ama fayda etmedi. Dosyanın içerisinde belge var fakat mahkeme karar marar dosya hiçbir şeyi kale almadan Ergenekon davasına yine mahkûmiyet hükmünü verdi. Bunu şundan söylüyorum, o belgenin içerisinde Halük Kırcı ve Mehmet Ağar arasındaki ilişki, açık olarak belirtiliyor, akın o ilişkiyle ilgili olarak MİT şöyle söylemiş: Hemen 38. Sayfasında şöyle söylemiş:
Mehmet Ağar Halük Kırcı ilişkisi Mehmet Ağar, Halük Kırcı’yı tanımadığını iddia etmiş, bilahare Hürriyet gazetesinden iki ay şahit olduğuna dair fotoğrafların yayınlanması üzerine, vali vatandaş çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır”, diye MİT Başbakanlığa rapor veriyor.
Halük Kırcı Susurluk olayı dolayısıyla bir TV programına katıldı 96 yılında 21 Kasım tarihli Hürriyete bakın 96, orda Halük Kırcı’nın demecini de görürsünüz. O günün akşamında bir TV da “ben Fetullah Gülen’in adamıyım” diyor.
Mehmet Ağarla ilişkisi ise çok ayan beyan, bütün bir sürü olayda cinayetlerde vs. açık olarak ortada. Şimdi aynı yolun yolcuları. Susurluk olayının sorumluları, Fetullah’la irtibatlı adamlar. Bu raporda Fetullah’la Çiller ilişkisi de anlatılıyor. Fetullah’ın, Çillerin kara para aklama işlerindeki ortağa olduğunu ve beyan ediyor, Orta Doğu’da en önemli sivil örgütünün elemanı olduğunu söylüyor.
Halük Kırcı, Çiller, Fetullah, Mehmet Ağar hepsi aynı ekip.
Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerin failleri bunlar. Şimdi çıkmış bu komisyonda Fetullah’a karşı, Fetullah’ın giriştiği darbe girişimine karşı beyanlarda bulunuyor. Bunun hiçbir inandırıcılığı yok.
Eğer dinledikleri adamlara bakın aynı adamlar geçmişten beri Fetullah’la birlikte, Türkiye’deki her türlü yasa dışı ilişkinin içinde olan adamlar. Eroin ticaretinin başında olan adamlar.
Gelelim Hilmi Özkök’e:
Hilmi Özkök’le ilgili yine Ergenekon sürecinde kendi silah arkadaşlarına karşı aldığı tavır biliniyor. Fetullah’ın tertibinin yanında durduğunu herkes biliyor, bütün komutanlar ona karşı tavırlarını zaman zaman açıklıyorlar. Bunların dinlendiği Reşat Petek sonra bizim avukat arkadaşımızın içinde olduğu bir komisyondan Sezgin Tanrıkulu’nun katıldığı komisyondan bir şey çıkmaz. Hüseyin Kocabıyık ise Çiller dönemindeki Susurluk olayında danışmanıdır. O da Fetöcu’luğu ile bilinen bir adamdır. Bunlarla nasıl bir darbe soruşturması olacak. Bunu anlamak mümkün değil, bunu açık olarak öncelikle belirtmek istedim.
Peki, bu darbe komisyonunun kurulması yanlış mıdır? Bence değil. Susurluk Komisyonundan giderek söyleyeyim. Böyle bir komisyonun kurulmasının son derece faydalı yanları da var. Her şeye rağmen devletin elinde bulunan birçok belgeyi bir araya getirme şansı var. Dolayısıyla bu komisyona çağırılan bazı isimlerin mesela Başbuğ gibi, gitmemesini yanlış buluyorum. Gitmeli komisyonun bileşenini eleştirmeli, bilgilerini de o komisyona anlatmalı. Anlatmalı, sorulan soruları açmalı. Oradan çıkacak olan raporun adli süreçlere de şüphesiz ki bazı katkıları olabilir. Bunu ifade etmek istedim.

FETULLAH GÜLEN DEVLET İÇERİSİNE BİLİNÇLİ OLARAK YERLEŞTİRİLMİŞTİR.
Fetullah Gülen’in devlet içerisine sızdığı iddia edilir, söylenir, yoğun olarak. Bu gerçek değil. Fetullah Gülen’in devlet içerisine sızması söylemi son derece yanlış. FETULLAH GÜLEN DEVLET İÇERİSİNE BİLİNÇLİ OLARAK YERLEŞTİRİLMİŞTİR. Bu örgüt Amerika’nın yerleştirdiği kontrgerilla örgütüdür. Bazı zamanlar bizler buna “süper NATO” dedik veya “Gladyo” deniyor, sonra Ergenekon sürecinde
Tertip diye adlandırdık. Ama bu örgüt bildiğiniz Amerika’nın CIA örgütü tarafından NATO nun kontrolünde Türk devleti içerisine yerleştirilmiş, bir gizli yapıdır. Amerika’nın operasyon örgütüdür, daha doğrusu öyle diyelim. Türk devleti içerisinde ki operasyon örgütüdür. Bu örgüt çeşitli safhalardan geçti, geçmişte. İlk defa Türkiye’de Seferberlik Tetkik Kurulu içerisinde yerleştirildi, 1952 den Türkiye NATO ya girdikten sonra, bütün NATO ülkelerinde kurulmuş. NATO anlaşmasının gizli bir hükmü uyarınca kurulmuş. Daha sonra Genel Kurmay’a bağlı Özel Harp Dairesi diye adlandırıldı. 1974 de bu örgütün başındaki adamlar Kıbrıs olayı dolayısıyla maaşları kesilince gelip Ecevit’e bir brifing veriyorlar. Ecevit, bunu biliyorsunuz, zaman zaman anlattı geçmişte. O brifingi  (bilgilendirme) de anlattı, o brifingi veren adam Kemal Yamak, sonradan Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Daha sonra Özal’ın Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğini yaptı. Brifingi veren o Hasan Esat Işık’la birlikte Ecevit’e geliyor, olayı anlatıyor. Diyor ki, “biz Amerikan yardım kuruluşu RUSMANT var onun içerisinde bir birimde bulunuyoruz. Bu güne kadar maaşları Amerikalılar veriyordu ama Kıbrıs olayından sonra maaşlar kesildi. Şimdi buna bir çözüm bulmak lazım, Genel Kurmay Başkanının önerisiyle. Böylece bu örgüt ortaya çıkmış oluyor. Ecevit bunu şaşkınlıkla izliyor tabi, sonra bu brifingi Kemal Yamak “Gölgedeki  İzler Gölgedeki Bizler” şöyle tuğla gibi bir anı kitabı yazdı. Bu kitapta anlatıyor uzun uzun, bütün ayrıntıları. Merak edenler okuyabilir Kemal Yamak’ın Anıları şeklinde.
BU örgütün 90 lı yıllarda ordu içerisinden temizlendiğini görüyoruz. Türkiye, Amerika Kuzey Irak’a müdahale edince, hatta körfez savaşıyla işgali gerçekleştirince bu örgütün durumu bir hayli sarsıntıya giriyor, Türk Ordusu Irak’ta cephe cepheye geliyor, menfaatler çatışmaya başlıyor. Dolayısıyla bu özel örgütün ordu içerisindeki konumlanışı, ordunun Irak cephesinde PKK yla bölücü cephesinde zaaflar yaratmaya başladığı için ordu bunu içinden temizledi.
Bunu Başbuğ şöyle anlattı 1991 de gömülen silahların tamamını çıkardık envantere  (dökümüne) kaydettik, gizli silahların falan hepsini kaldırıyorlar ve bu örgütü tasfiye ediyorlar ordu içerisinden. Ve Özel Harp Dairesi Özel Kuvvetler Komutanlığına dönüştü, o tarihten sonra ve Özel Kuvvetler Komutanlığını o tarihten sonraki bütün faaliyetleri Amerika’nın menfaatlerinin zıddınadır. Kuzey Irak’ta, biliyorsunuz, ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞININ MENSUPLARININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİRİLDİ, 2003 TE. ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞI ERGENEKON’DA HEDEF OLDU. Özel Kuvvetler Komutanlığının en değerli elemanları hapse atıldı, hatırlarsınız isimlerini, söylemeğe gerek görmüyorum. Onlar bütünüyle hedef oldular. Hala Özel Kuvvetler Komutanlığı Amerikalıların hedefi durumunda. Mesela şimdiki Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan koridoruna müdahalede özel Kuvvetler Komutanlığı Amerika’nın “kara gücüm” dediği güçlerle cephe cepheye savaşıyor. Bunların hepsi gözümüzün önünde olan gerçekler. Bu örgütlenme Türk ordusunun içerisinden 1991 yılında temizlenince, Amerika bu gücü bu sefer polis içerisine kaydırdı.
Polis içine kaymanın da bir geçmişi var. Hangi tarihte başlıyor, hangi tarihte bir yoğunlaşma söz konusu, o bakımdan bunu anlatmakta fayda var. İlk defa polis içerisine yerleştirilmesi olayı 1988 yılındadır. Onu şöyle anlatayım. “Birinci Mit raporu” diye bir şey hatırlar mısınız, 2000 e doğru dergisinde yayınlandı. Birinci MİT raporu, o zamanki Genel Kurmay Başkanı Necdet Uruğ hedef alındı. Yine o raporun içerinde hedef alınan bir kısım siyasiler de vardı. Erdal İnönü vardı, Hüsamettin Cindoruk vardı, çok sayıda subay vardı. Bu raporu yazan kişinin kim olduğunu, neden olduğunu şimdi çok iyi biliyoruz. Metin Ankara’daki bir dava dosyasına geldi, ben oradaki dosyada raporun kimin yazmış olduğunu da görmüş oldum. Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde yürüyen bir faili meçhul cinayetinde vardı. MİT in Tefti Kurulu raporu soruşturmada Mehmet Eymür ve ekibi yazmış. O zaman Mehmet Eymür ve ekibi kime bağlıydı? Turgut  Özal’a bağlı. Turgut Özal 1988 yılında MİT i sivilleştirme adı altında, aslında ordunun Amerika’ya karşı korunlanmış durumunda rahatsızlık duyuyor ve ordu içindeki kontrgerilla unsurlarının temizlenmesine karşı bir tedbir düşünülüyor. O tedbiri polis içerisine yerleştirerek yerine getirme yoluna giriyor. Bunu nereden biliyoruz? Ergenekon Davasında elimizde çok önemli bir belge var. General Ersöz’le Jandarma İstihbarat Başkanı Levent Ersöz’le Bedrettin Dalan arasında yapılmış bir görüşme var, 20 sayfalık bir rapordur o, daha doğrusu görüşmenin çözümü. Bedrettin Dalan bu olayı orada anlatıyor,  diyor ki:
“- Özal, MİT içine şeyi yerleştirmeyince, gerçekleştirmeyince Hiram Abbas Mehmet Eymür, birinci MİT raporundan sonra tasfiye edilmişlerdi. Özal bir hamleyle MİT o zaman, tasfiye temek, MİT in yerine koymak istiyor fakat koyamıyor. MİT ten ko9ntrgerille Aydınlık mücadele yürüyünce tasfiye oldular onlar. Eymür Hiram Abbas birkaç kişi daha MİT ten atıldı. Özal dönüyor, bu sefer polis içinde yaparım diye düşünmeye başlıyor. Bedrettin Dalan da bunu anlatıyor ve diyor ki: “Bu son derece yanlış bir iş, ordunun karşısına başka bir silahlı gücün içine Özal girişti bunun yanlış olduğunu söyledik. Amerikalılarla bu işi kotardılar. 30-40 tane Fetullahçı polisi, polis yetkilisini Amerika’ya gönderdiler, özel harp eğitimi yaptırıp getirip Polis Akademisinin öğretim kadrosuna yerleştirdiler, diyor. Başlangıcı budur. Fetullahçıların resmi olarak polisin içerisine yerleştirmesinin başlangıcıdır bu. Bu daha sonra çok hızlandı. Mehmet Ağar diyor ya, “benim dönemimde Fetö’nün adı bile yoktu”. Komisyonda adı bile yoktu. F tipine yerleştiren adamdır Mehmet Ağar. Nasıl nerden biliyoruz? 93 yılında Ünal Erkan Emniyet Genel Müdürü iken, bir kura çekme olayına tanık oluyor. İki tane torba, kura çekenlerin önünde, baskın yapıyor, gidiyor bakıyor ki iki tane torba birinde istihbarata polisin en kritik yerlerine atanacakların çektiği torba, birinde sıradan polislerin çektiği torba. Fetullahçı gelince o en kritik yerler istihbarat vs gidecek yerlere kura çekiyorlar, diğerinde normal sıradan adamları, Fetullahçı olmayanlar diğer torbadan kura çekiyorlar. Masanın altında yakalıyor bunu, Polis dergisinde yazdı Ünal Erkan. Mehmet Ağar bu işlerin içinde olan adamdır. Fetullahçıların kritik yerlere yerleşmesinde büyük rol oynayan adamdır. O zamanda onları erin ticaretinde işin başında olan adamlardır. Susurlukta yargılandı mahkum oldu, gerçi örgütten mahkûm oldu ama Susurluk olayı derinliğine araştırılmış bir olay değildir; kapatılmıştır. Kim kapatmıştır. Maalesef Erbakan’ın büyük sorumluluğu var. O zaman başbakandı. Onunla ortak olanların sorumluluğu vardı. Çiller işin başında, hükümet içinde, hepsinin sorumluğu var.
Şimdi Meral Akşener, o çetenin militanı gibi yapıyordu, bakandı İç İşleri Bakanı idi. Çetenin içinde idi, bakandı o zaman, İç İşleri Bakanı.
Bahsettiğim gibi polise yerleştirmesinin tarihi 1988 den sonrasıdır. Polise yerleştirmeleri ile ilgili ilk rapor 1992 tarihini taşıyor, Tuncer Meriç; Tuncer Meriç o zaman istihbarat Daire Başkanı, onun hazırladığı rapor o. O raporu ben şimdiki kitabın Emniyet İstihbaratın raporları” diye ifade ettim. O rapor var, 1992 polis içerisindeki Fetullahçıların özel olarak yerleştirildiği yılı anlatıyor, hangi birimlere yerleştirildiklerini anlatıyor. 1992 Mehmet Ağar’ın haberi yokmuş. 1993 ten itibaren biliyorsunuz Emniyet Genel Müdürlüğü yaptı, Emniyet Genel Müdür oldu. Nasıl haberi olmuyor, ondan sonra bir şeyler var, 96 ya kadar “Fetullahçıyım” diyen adamlara polis kimlikleri veriyor Çatlı’ya, Halük Kırcı’ya şuna buna falan, boylu boyunca işin içinde.
92 den sonra beş rapor daha var, emniyetin. İkinci önemli rapor şudur. Birincisini dedim, Tuncer Meriç’in raporu. Emniyetin içindeki yapılanmayla ilgili ikinci rapor, Aydınlık’ın yayını üzerine hazırlanmış bir rapordur. Aydınlık o zaman dergiydi, 10 Ocak 1999 da bir yayın yaptı ve isimleri yayımladı.80 küsur tane polis içerisinde kritik görevlerdeki Fetullahçıların isimleri olan, Fetullahçı örgütlenmeyi anlatan bir rapor. Değişik liste yayınlandı. Bu liste üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü bir teftiş soruşturma başlatıyor. Soruşturmaların başına da Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ ve yine İstihbaratta, diğeri emekli oldu. Bu iki müdürü atıyor, bunlar güzel büyük bir çalışma yapıyorlar. O çalışma, yanılmıyorsam 20 Mayıs 1990 da Ankara Güvenlik Mahkemesi Savcılığına sunuyor. Fetullah o rapordan iki gün önce Amerika’ya kaçıyor. 19 Mart 21 Martta Amerika’ya kaçıyor. Rapordan haberi oluyor hemen sıvışıyor. Işık evleri raporu diye rapor kitabın içerisinde de var. Orada Cevdet Saral bu örgütün Türkiye’nin bu güne kadar karşılaştığı en büyük irticai ayaklanmaya önderlik edecek kapasitede bir örgüt olarak niteliyor, 99. O rapoır üzerine Ankara Güvenlik Mahkemesi bir dava açtı. Fetullah Güney aleyhine terör örgütü kurmak ve yönetmek iddiasıyla. Ama soruşturmayı yürüten savcı ilk başlarda doğru bir yönelişe giriyor, Mehmet Ali Yüksel, fakat sonradan, benim kanaatim, ya çekilmiştir, ya başka etkilerle o işi gereğince yerine getirememiştir. Doğru bir dava açmamış, ya görevini yerine getirememiş, doğru bir dava açmış. O dosya 28 klasör, tamamını cezaevinde getirttim, inceledim. Kendisi ilk soruşturmanın başlangıcında bir istişare kurulu olduğundan söz ediyor ve tek tek yazıyor ve Işık evleri raporunda o isimler var, hepsi biliniyor. En bilinenlerden birisi şimdi itirafçı olan Latif Erdoğan’dır. TV larda izliyorsunuz. İstişare kurulu ile irtibatı sağlayan, yani Fetullah’tan sonra ikinci kişi. Sonra bütün illere yazılar yazıyorlar ve illerden bu örgütün hangi birimlerde hangi derneklerde, hangi şirketlerde, hangi dershanelerde örgütlendiğini soruşturuyor, istiyor. Binlerce isim gelmiş, şirket ismi, o şirketi kuranlar, o örgütle irtibatlı olanlar il imamları, bölge imamları, ışık evleri, ışık evlerine gidenler, ışık evlerinin sorumluları binlerce isim. Fakat ne hikmetse, Savcı sadece Fetullah Gülen’le ilgili dava açıyor. O belirtilen suç örgütünün aşağıdaki unsurlarla ilgili ne bir dinleme var, ne bir arama var, ne bir yakalama var, ne bir soruşturma var, hiçbir şey yok. Gelmiş dosyaya konmuş orda duruyor, hepsi dosyada. Bizim yayınlamamızda bir şey yok. Hiçbir şey yok, dolayısıyla Fetullah Gülen o davadan 2008 yılında berat etti. Çok büyük olarak yansıtıldı o, “daha Fetullah Gülen’le ilgili dava açılamaz” vs diye.
Ama benim kanaatim o dava AKP hükümetiyle de işbirliği halinde yasalar da değiştirerek, terör tanımını da değiştirerek, terör yasasında, o davayla Fetullah Gülen beraat ettirildi. Berat kararı veren Yargıtay üyeleri falan hep, bir kısmı kaçak biliyorsunuz, bu olay da ir kısmı tutuklandı, bir kısmı kaçtı. Olay da soruşturuldu.
İfade ettiğim gibi Fetullah Gülen’in daha sonra polis içinde örgütlenmesi çok ileri boyutlara varmış oldu. 2007-2008 yılına geldiğimizde bu örgütün Türk ordusuna karşı, Kemalist aydınlara karşı, Vatan Partisine karşı her türlü tertibi yapabilecek güce eriştiğini görüyoruz. Tabi bunda AKP ile ortaklığının rolü tartışılmaz, o rol sayesinde bu noktalara gelebildiler. Nitekim Fetullah Gülen’in CIA ile ilişkileri konusunda çok iyi bilgilere ve belgelere sahip olan bir CIA ajanı var, Graham Fuller. Onun TC diye bir kitabı vardır. Orada Fetullah Gülen’in polis içerisindeki gücünün tartışmasız olduğu ifade ediliyor, CIA ajanı tarafından, ama MİT ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) girişine karşı devletin direnç gösterdiğinden söz ediyor. Fakat 15 Temmuzda gördük ki, TSK ve MİT içerisinde de ciddi bir güce erişmiş. Tabi bu güce erişmesi olayı “Kumpas Davaları” sayesinde oldu, biliyorsunuz. Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Casusluk Davları vs. onlar sayesinde oldu.
Bir şekilde ifade etiğim gibi bir sızma değil, bir sızma söz konusu değil, safha safha bir yerleştirme o gücü devlete hâkim bir güç haline getirme olayı var ve bu gücün özellikle 1990 lı yıllardan itibaren bilinçli bir şekilde birleştirildiğini görüyoruz.
Susurluk olayından sonra biliyorsunuz, ATV de bir bandı yayınlandı onun, o banda diyor ki: “Bizim devlet içerisindeki gücümüzü işte en kritik yerlere hâkim oluncaya kadar dile getirmeyin” diyor. “Adliyeye, mülkiyeye, TSK lerine yerleşme olayını yani bütün bu kurumları, oralarda hâkim oluncaya kadar, sırrınızı açık etmeyin” diye bir konuşması var. Tam kelimeler böyle değil ama bu anlamda bir konuşması var.
Bunun hakikaten gereğini yerine getirmiş, devletin içindeki bu Amerikancı kuvvet bilinçli bir şekilde devletin güvenlik birimlerine, yargısına ve bürokrasisine yerleştirilmiş, en kritik birimlerine sirayet etmiş.Bu açık, bunu hiçbir şekilde tartışacak bir yanı yok, 15 Temmuzla bu net olarak ortaya çıktı. TSK deki gücü esas olarak Kumpas davalarından sonra birleşmesi oldu. Ondan öncesi bu kadar bir şeyi yoktu. Bir atakları var, 80 li yıllarda Kuleli Askeri Lisesine yerleştirme olayı var, biliniyor da bir kısmını tasfiye etmişler, bir kısmını “düzeltiriz” vs diye affedilmiş. Özellikle Büyükanıt’ın Kuleli Askeri Lisesi Komutanı olduğu dönemde tespit edilmiş bu, 500 civarında Fetullahçı  Kuleli’ye giriyor, bunların sınavlardaki yolsuzluk vs deki durumları anlaşılıyor. Soruşturuyorlar, bir kısmını atıyorlar, bir kısmına diyorlar, “onları da düzeltiriz”;  fakat o iş sürüp gidiyor, bir daha ardı arkası kesilmiyor. Darbe sırasında da o dönemin özellikle 96 lılar geliyıor, Harbokulunda 96 yılında mezun olanlar, onların büyük çoğunluğunu darbe sırasında general düzeyinde darbeye katılanlar olduğu hepsi ortaya çıktı.
Şimdi bu örgütün CIA ile ilişkisinden söz ettim. Bunun Amerikan’ın CIA örgütünden oluşan bir yapı olduğundan söz ettim.
Biraz açmakta yarar görüyorum. Bunun ilk belgesi Erbakan’a sunulan Susurluk raporunda ortaya çıkıyor, ilk defa. Bu belgede görüyoruz, Fetullah’ın CIA nın Orta Doğu bölgesindeki en önemli ismi; sivil örgütlenmesi olduğunu saptıyor. Bu rapor Doğu Perinçek’in o zaman Demirel’e sunduğu bir dosya var. O dosyanın Başbakan’a iletilmesi ve Başbakan’ın MİT e emir vererek hazırlattığı bir rapordur bu ve Erbakan’a sunuluyor 17 Kasım 1996, bu raporun 2011 e kadar gizli kaldığını söylemiştim. Bir bölümü 66 sayfalık bir bölümü ortaya çıktı o zaman, oysa 223 sayfalık bir rapor bu saklıyorlar bunu. İlk defa orda ortaya çıkıyor CIAE ile ilişkisi, Fetullah’ın. Daha sonra şöyle söyleyelim, MİT in çeşitli yetkilileri Fetullah’ın yurt dışı okullarındaki İngilizce öğretmenlerinin CIA ajanları olduğunu ortaya koydu. Mesela bunlardan birisi, öldü biliyorsunuz Ergenekon Davası sırasında MİT Dış İlişkiler yetkilisi “Sırla” diye bir kitabı yayınlandı, Kâşif Kozinoğlu. Orda ayrıntılarıyla anlatıyor.
Sonra Nuri Gündeş, MİT İstanbul Bölge Başkanlığı yaptı sonra Çiller’in istihbarat danışmanlığını yaptı, Başbakanlıkta. MİT Başbakanlık Müsteşarlığı yaptı. O da aynı vakayı anlatıyor, diyor “bu CIAE ile bağlantılı bir örgütlenmedir, bunun yurt dışı okullarındaki yakalanma CIAE bağlıdır” diyor. Onlar aynı zamanda bulundukları ülkelerdeki durumla ilgili istihbarat topluyor,  Amerika’ya veya CIAE ya ulaştırıyor. 177 okulları var aslında istihbarat karargâhları. Amerika’nın CIAE kanalıyla 177 ülkedeki yapmış olduğu istihbaratın karargâhı pozisyonunda olan yerler. Öğretmenler diplomatik pasaport taşıyorlardı. Bir sulu olayı var ben bunu kitabımda anlattım. Mehmet Sağlam’ın bakan olduğu döneminde; Çiller’in Başbakan olduğu sıra, o da bakanlık yaptı Mehmet Sağlam, sonra Maraş milletvekilliği yaptı. Mehmet Sağlam’ın bakan olduğu dönemde Başkent Öğretmenevinde Yurt dışı okullarıyla ilgili
Yurt Dışı İşleri Genel Müdürlüğü bir toplantı yaptı, yapıyor ve o okulların sorumlularını çağırıyor. Özbekistan’daki 18 tane okulların sorumlusu o toplantıda kalkıp bir talepte bulunuyor, diyor ki:
“-Bizim okullarda Amerikalı istihbarat görevlileri var”diyor. “Öğretmenlik yapıyorlar” diyor. “Ülkelerine çok büyük hizmetler yapıyorlar” diyor. Öğretmen Siz de bizi MİT e alın, biz de ülkemize hizmet edelim diyor.  Bu Milli Eğitim akanlığı yayınlarından yayınlandı. Böyle bir örgütlenme, Fetö örgütü. Fetö Örgütü bir tarikat örgütü, bir cemaat filan değil. Fetullah Örgütü CIAE ye bağlı bir istihbarat birimi, örgütü, bir kontrgerilla örgütlenmesi ve silahlı bir örgüt. Bunun silahlı örgüt olduğu söylendiği zaman herkes burun kıvırıyordu. “Canım işte bak okul açıyorlar, dershane açıyorlar, işte hizmet sunuyorlar, yani neresi silahlı, Türkçe Olimpiyatları yapıyorlar, hatta gitmedi diye üzülenler oluyordu zaman zaman. Bize bile davet geldiğini biliyorum, bana bile davetiye gönderdiler çıktıktan sonra. Öyle de böyle gönül işleriyle herkes bunları gönüllüler diye anlatıp durulardı, o yıllarda.
Öyle değil, silahlı bir terör örgütü, silahlı terör örgütünü ilk söyleyen kişi Osman Ak dı Fetullah’ın davasında. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde tanık olarak dinleniyor, o yazdıkları rapor dolayısıyla, hâkim orda diyor ki, “bu bir silahlı örgüttür” diyor. Bunu hafife almak son derece yanlış, Neden silahlı örgüt, bunun polis içerisinde ki birimi bizzat cemaatin merkezine bağlı, oradan emir alıyor ve devletin silahını kullanıyor. Silahlı bir örgüttür”, diyor. O silahlı örgüt bir sürü faili meçhul cinayet yaptı, şimdi yargılanmalıdır diyor. Hrant Dink, Köstebek kitabının yazarı Haplemitoğlu, Zirve Yayınevi bir sürü olay. Bütün bunlar yavaş yavaş ortay çıkıyor. Bunlarda kimi kullandılar? Muhsin Yazıcıoğlu’nun Gençlik Örgütü. Muhsin Yazıcıoğlu kim? O da Çatlı’nın, Kırcı’nın vs nin lideri; Ülkü Ocaklarının lideri, aynı ekip.
İşte bu örgüt Amerika’nın istihbarat örgütüne bağlı silahlı ve Amerika’nın Türk devleti içerisindeki genel gücü. Bu örgütü en özlü olarak böyle niteleyebiliriz. Geçmişten beri faili meçhul cinayetleri, aydınların öldürülmesi, kitle katliamları, Maraş, Sivas, Çorum vs. O davaların bütün inceliklerini ayrıntılarını öğrendik o dava dosyalarında, gördük. Onun için bu nitelemeyi, bu değerlendirmeyi yapabiliyorum diye ifade ediyorum.
“Dini bir yapı” diye niteleniyor, öyle söyleniyor, değil. Nurculukla ile ilgili Turan Dursun’un bir çalışması var, Saidi Nursi ile ilgili; Fetullah Gülen’in bir koluna ait olduğu ifade edilir. Ama Fetullah Gülen’in kendisine sorarsanız, kendisini Nurcu olarak kabul etmiyor.” Ben Nurcu falan değilim, İslami bilmem neyim diyor. Ama bu örgütlenme bir dini örgütlenme bir Cemaat bir İslami yapı var ama kesinlikle değil. O niteliği örgüt eleman devşirmede, toplumun kılcal damarlarına sirayet etmede, militanları kontrol etmede kullanıyor, esas olarak dini bir yapı değil. Hedefi de amacı da din değil. Ayrıca Saidi Nursinin prensiplerine de bağlı bir örgüt değil. Bunu açık açık söylüyorlar, hiçbir bağıntıları yok. İslam dinini diğer dinlerle, İbrani dinlerle ifade ediyorlar ya, diğer dinlerle diyalog içerisinde bir araya getirme çabaları olan bir yapı. Esas olarak dediğim gibi, Amerika’nın NATO nun kontrolündeki kontrgerilla örgütü.
Şimdi bir hiyerarşisi var bu örgütün, örgüt yok filan denir ya; hiyerarşisini 1999 yılında Ankara Emniyet Müdürlüğü belgeleriyle tespit etmiş. Bir istişare kurulu var, dünya imamı Fatullah Gülen, onun bir istişare kurulu var, bölge imamı var, onun çeşitli birimlerim imamları var, ışık evleri var, ışık evlerinin ağabeyleri var, ablaları var böyle aşağıya doğru örgütlenen bir yapı. Sonra bu örgütlenmenin bir başka unsurları da çıktı ortaya. Emniyet imamı, Silahlı Kuvvetler İmamı, Genel Kurmayın ayrı, Hava Kuvvetlerin ayrı, Denizin, Kara Kuvvetlerinin ayrı çeşitli ordu birliklerindeki birimlerin ayrı yrı imamları var. Bir müthiş istihbarat yapılanması; bunu Fetullah Gülen’in aklıyla organize olabileceğini düşünmek aptallık olur. Öyle bir şey değil. Bu büyük bir örgütlenme, Fetullah Gülen orda figürdür, bu örgütü temsil eden bir figürdür. Sadece bu kadar bu örgütü, hareket ettiren kontrgerilla örgütlenmesidir, kontrgerilla örgütüdür, bunu böylece bilelim.
İlk defa Susurluk’ta ortaya çıktı, faaliyetleri. Ağır’ı anlatırken anlattım, çok ayrıntıya girmeyim. Çiller’in, Ağır’ın vs hepsinin içinde olduğu bir yapılanmadır. O yapılanmada Fetullah Gülen de var, Fetullah Gülen’le ilgili olarak, bakın Demirel o zaman Susurluk raporu ortaya çıkınca, basına filan yansıyınca dedi ki, “yok, Fetullah yok” dedi. Fetullah Gülen yok muymuş işte. Raporun, benim kitapta 105. Sayfada, tam altı sayfa Fetullah Gülen’le ilgili bilgi var, MİT in bilgisi. MİT burada bütün geçmişini yazmış burada.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun MHP den ayrılmasından maddi ve manevi destek verdiğini yazıyor burada; CIA ile ilişkisini yazıyor, her şey var burada, MİT raporunda. Yani Susurluk olayı ile birlikte Fetullah Gülen’inkontrgerilla örgütlenmesinin bir parçası olduğu net olarak belgeleniyor,devlet tarafından biliniyor.Ondan sonrası örgütlenmesi de, demin bahsettiğim raporlar dolayısıyla devlet tarafından birebir biliniyor. Bilinmeyen bir şey yok.
Silahlı Kuvvetlerle ilgili yapılanmanın demin dedim ki, kumpas davalarından sonra geliştiği ortaya çıktı. Kumpas davaları zaten o örgütlenmenin daha önce tasfiye edilmiş olduğu için Türk Silahlı Kuvvetler içerisindeki çekik kuvvetlerdeki hareketin çekik hale gelmesi yürütülmüştür. Örgüt çeşitli yerlerde büyük güç topladı, poliste, bürokraside, adliyede, yargıda şurda burada silahlı kuvvetlerin yeterli bir gücü yoktu. Alt kademelerde binbaşı, yüzbaşı şu seviyesinde veya işte albay falan seviyesinde örgütleniyor. Onlarla darbe yapamazsınız, onlarla darbe yapacaksanız, Türkiye’de bir güç haline geleceksiniz ordu kademelerine, kuvvet komutanlıklarına vs sirayet etmeniz lazım. İşte Ergenekon, Balyoz vs bunun için yapıldı. Oradan tasfiye edilenlerin yerine bunlar yerleştirildi. Deniz kuvvetlerini şöyle bir düşünün, amiral kalmadı nerdeyse, Fetullahçı Albaya kadar hepsini tasfiye ettiler. Bu kadar zecri, o kadar açık, göze soka soka böyle yaptılar. Hava kuvvetlerinde de aynı; Hava Kuvvetlerinde ben 2011 de çıktıktan sonra biliyorum yüzlerce pilot bir soruşturma yapılıyor atılıyor, “karı kız peşinde dolaşıyor, yok bilmem pavyona gitti yok, bilmem ne yaptı”, benim yakınlarımdan hanımın yakınlarından bir çocuk da aynı şekilde ona muhatap oldu. Teknik elemanlara varıncaya kadar, bırakın pilotları hepsiyle ilgili disiplin soruşturması yapıp attılar. Yüzlerce pilot gitti. Yerine kimler gelmiş, işte 15 Temmuzda parlamentoyu, emniyeti, özel kuvvetlere filan bomba atan alçaklar gelmiş yerine, yerleştirilmiş. Böyle oldu. İşte davalar süreci budur. Susurlukta ortaya çıktılar, Ergenekon, Balyozda da Türk Silahlı Kuvvetlerine yerleştiler.
Bizler neden hedefe konduk, bu Balyoz, Ergenekon, Casusluk vs. iki kuvvet hedeftir,
1- Vatan Partisi-İşçi Partisi idi o zaman.
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK). Esas olarak Türk Silahlı Kuvvetleri hedefti. Onu gözaltına alındığı günü, TSK nin komutanlarının hedefe konulduğunu anlattı. TSK büyük bir saldırı altında kaldı, 1000 civarında subay, general, astsubay tasfiye edildi TSK den. O güçten sonraki en çok sayıdaki sanık
Doğu Perinçek İstanbul Emniyet Müdürlüğünden yazdığı bir notla kamuoyuna açıklama yaptı. Açıkladı. Bize “Türk Silahlı Kuvvetlerini soruyorlar, Türk Silahlı Kuvvetleri hedeftir”. Daha sonra Aydınlık gazetesi manşet yaptı. Kapağını hatırlayın TSK den sonra hedef bizdik, Vatan Partililerdi. İlk hedef alınanlar onlardı biliyorsunuz, 21 Mart 2008 Genel Merkezimiz basıldı, sonra Aydınlık basıldı sonra Ulusal Kanal basıldı, arkasından yetmedi bir daha bir daha, bizim evlerimiz defalarca arandı. Ben avukatım, bir şahısla ilgili eviniz aranır, ondan sonra hakkınızda bir belge varsa dava açılır, soruşturma açılır. Bir daha açılıyor, bir ay sonra başka bir tertip üretip bir daha aranıyor, olmuyor oğlumuzun evi aranıyor. O daları yıllarca izledik, insanlar telefonla konuşamaz hale geldi, komşusu ile herhangi bir şeyi paylaşamaz hale geldi. Söylerim acaba dediğim bir yerlere gider mi vs. millet korkmaya başladı.
Biz o süreci b aşı dik olarak mücadele ede ede sürdürdük, boyun eğmedik, yüz binleri Silivri’nin önüne yığdık ve o duvarları yıktık. Bu bir gerçektir. Bizim hedefe konmamız, uzun yıllardan beri FETÖ mücadele etmemizdir ve asla aldatılmamızdır. Birçokları aldatılmıştır, Fetö’cülere hizmet etmiştir, yardımcı olmuştur Fetö’cü olmuştur, şudur budur. Ama bizi kesinlikle aldatamamışlardı. Bakın 10 Ocak 99 dedim. Ondan öncesi de var. 29 Ocak 2008  57 Fetö’cünü Emniyet Amirini Ankara Başsavcılığına bildirmiştim örgüt kurdular diye. Onların şimdi hepisi tutuklu. Bir numarasında onların Ramazan Akyürek var. Şimdi Hrant Dik’ten tutuklu başka meselelerden tutuklu vs.
Ali Fuat Yılmazel var. Bu tertibin koordinasyonunun yapan Hran Dink cinayetini organize adam vs adam. Recep Güven var, Diyarbakır Emniyet Müdürü oldu sonra, Hrant Dink olayında belgeleri saklayan adam. Ergenekon şemasını o zamanki İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’a götürüp tertibi başlatmaya çalışan adam, hepisi tutuklu şimdi o 57 kişinin. Coşkun Çakar var, benim hakkımda ceza davaları açtılar, berat ettim şimdi tazminat davaları sürüyor. 8 Kasım Günü Coşkun Çakar’ın açtığı tazminat davası dolayısıyla Ankara Birinci Ağır Ceza Asliye Mahkemesinde davam var, yürüyor yıllardır. Bizi bu mücadeleler nedeniyle hedef aldılar. Ama biz başarılı çıktık. 10 Temmuz günü Fetö’nün bütün operasyon örgütü suçüstü yakalandı ve tasfiyesi yolda büyük darbe yediler.
Şimdi bazı mağdur edebiyatı yapılıyor. Şu kadar adam gitti, şu kadar mağdur, evet var.
Bakın avukatım, işin mağduriyet kısmına geldik. O yargı süreçleri var.
Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşanılanlar

ŞİMDİ YARGI KISMINA GELELİM:
Yargıda 2014 yılı YSK seçimlerinde beş bin oy aldılar. O beş bin oyun nasıl olduğunu bir yasal yöneticisi geçende televizyonda anlattı, CNN Türk’de. Yar-Sav’ı 700 kişi sokmuşlar, ele geçirmişler YAR-SAV’ı diyor ki, filan yerde iki tane vardı sıfır oldu, sıfır oy çıktı diyor.Fetö’nün adamlarına oy vermişler. Bimm nerde ne vardı diyor, oy şöyle oldu diyor anlatıyor böyle. Yar-Sav üyesi, solcu molcu diyorduk ya, Atatürkçü falan diye. Adamlar Yar-Sav’ı ele geçirmişler. Şu anda Yargıtay’da 160 kişi tasfiye edildi, Fetö üyesi diye. Danıştay’dan da 80 civarında adam. 2010 Referandumundan sonra 163 Yargıtay üyesi seçmişlerdi, Danıştay’â da 90 küsur adam. Tamamı Fetö’cü. Bunlar daha sonra daire başkanlıklarının seçimlerinde blok oy kullandılar. Geçen biri anlatıyordu, adam bir gün önce Ahmet’e oy kullandı, bir gün sonra Mehmet’e kullanıyor” bu nasıl oluyor diyor. Nasıl haberleştiler diyor, nasıl anlaştılar bu işte. Anlaşıldı ki haberleşme sistemi kurmuşlar, haberleşme sitemiyle yapıyorlar bu işleri. Bir yasa çıkarıldı ve bunlar tasfiye oldu. Bunların tasfiyesine karşı çıkanlar hata yaptı. Diyorlar ki Tayyip Erdoğan’ın adamları geliyor yerine. Tayyip Erdoğan’ın adamları bunlardı işte. Ona oy veriyorlardı, onlar seçtiler, kampanyayı onlar yürüttüler. Yargıtay’ın yapısı böyle değildi. İşte o Yargıtay’a sokulan Fetö’cü Tayip Erdoğan’ın adamı olarak görev yapıyordu. Her türlü kumpası dalavereyi onlar yapıyordu. İşte onlar tasfiye oldu. Danıştay’dakiler de aynı şekilde. Mahalli mahkemelerdeki yargıçlar, savcılar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Hepsi o 2010 seçimleri ile kampanya 2010 daki HSYK seçimindeki kampanyaların hepisi ortaya çıktı. Bunlar tasfiye oldu. Eğer bunlar yargıda kalmış olsalardı, 15 Temmuzda darbe başarılı olurdu, bunu böyle bilelim, çünkü yargı o kadar önemli ki başarılı olurdu, hiçbir şey yapamazdınız Fetö’cülere karşı. En sonunda yargılayacaksınız, hâkim, savcı bizden değil ne yapacaktınız. ONLAR YARGIYI ÇÜRÜTTÜ, CUMHURİYET YARGISINI BERHAVA ETTİLER. Evet mağdur olan birkaç adam ar, onlar da dönüyor. Dönüyor, öğreniyorlar, bize başvuruyorlar, bir yerlere başvuruyorlar, durumlarını anlatıyorlar, dönüyorlar ondan sonra yargıya. Ha diyeceksiniz ki, Tayyip Erdoğan’a biat eden onu beğenen, onu savuna hiç mi yargıç yok. Vardır, şüphesiz olmaz olur mu? Yargıda öyle Adamlar da var. Ama hiçbir yargıç FETÖ’cüler gibi olamaz, onu söyleyeyim. Hiçbir yargıç, gene de önüne gelen belgeye de bakar, her şeyi bir kenara koyun, bir tek söyleyeceğim, kolay anlayabilmek için, HİÇBİR YARGIÇ HİÇBİR SAVCI SAHTE DELİL ÜRETMEZ. Ama Fetö’cüler bunun şahikasını yaptılar, Allah’ını yaptılar, her türlü sahteciliği yaptılar. Ama hangi dinci, şucu, bucu olsun bir yargıç sahte delil üretmez, hiçbir polis üretmez, 12 Martı yaşadık, 12 Eylülü yaşadık, biz sahte delillerle yargılandık, üretilmiş delillerle, 12 Mart bile böyle değildi, 12 Eylül bile böyle değildi, hiçbir yargıç böyle değil. Bunlar başka bir şey, bunlar bir istihbarat örgütü ve bir operasyon uzmanı. Şov yapıyor, onu yaparken görev yaptığını düşünüyor adam, yani dini inancından falan değil, verilen görevi yerine getiriyor. O göreve göre yetiştirilmiş, o göreve göre hazırlanmış, onu yapıyor. Dolayısıyla onların tasfiyesi çok hayırlı oldu. Karşı çıkanlar büyük hata yapıyor. En başta CHP büyük hata yapıyor, bunlar kamuoyunda mağduriyet doğmasına psikolojik olarak oradan yaralanmalarına yol açıyor, hata. MHP de aynı hatayı yapıyor zaman zaman.
İkincisi ordu içinde. Ordu içindeki en öndeki adamları suçüstü yakalandı, pilot olarak bomba attı yakalandı, karargâhta general emir verdi yakalandı vs. Önemli ölçüde tasfiye oldu. Orda mağduriyet var, bir miktar, şöyle var mesela, bir biriliğin başındaki Fetö’cü emir veriyor “gece operasyon var, terör istihbaratı aldık, şuraya gidiyoruz” diyor, bütün birliği salıyor götürüyor. Sen o suçluyu tasfiye edeceksin, Astsubayın ne suçu var, uzman çavuşun ne suçu var, hepsini toptan tasfiye ediyorsun. Buralarda da hatalar var.
Geliyoruz oradan kararnamelere. Kararnamelerle yapıldı çoğu şey. Birçoğu meslekten ihraç edildi, binlerce adam. Buralarda hata var, biz bu hataların üzerine gitmek gerektiği konusunda hiçbir tereddüt taşımıyoruz. Sekiz tane kararname çıktı, olağan hal kararından sonra, olağanüstü hal kararını doğru buluyoruz. O kararın yanlış, Anayasanın ilgili hükmü var, “yaygın terör eylemleri vs olduğu zaman ona uygun bir tedbir alacaksınız. Olağanüstü Halin bazı getirdiği yetkiler var. Soruşturmalarla ilgili, kararname çıkarma yetkileriyle ilgili vs. Ama sen hukuku bir tarafa bırak demiyor, o hüküm. OLAĞANÜSTÜ HAL KARARNAMELERİYLE KANUNLAR DEĞİŞTİRİLEMEZ kalıcı olarak. Anayasa Mahkemesinin 91 yılında verdiği iki tane karar var. Diyor ki, “olağanüstü hal kararnameleri olağanüstü halin amacıyla ve süresiyle sınırlıdır. Ancak öyle kararlar alırsın. Sen, olağanüstü hal altı yedi ay sonra bitecek, ama ondan sonra gelecek hükümler getiriyorsun bu olmaz. Kanunları değiştiren hükümler getiriyorsun, olmaz. Kanunu değiştirdikten sonra da devam edecek o kanun. Kanunda değişiklik yapamazsın, 45 kanunda 100 civarında değişiklik yaptılar. Bu tamamen hukuk dışı. Anayasa Mahkemesine başvurdu CHP Anayasa Mahkemesi ret etti. Anayasa Mahkemesi kendisini inkâr etmesinden ibarettir.
Şöyle bir şey söyleyeyim, Anayasa Mahkemesi de bir kanunla kurulmuş onu kuruluş yasası var. Anayasa mahkemesi Anayasal bir kurumdur, bir kanunla kuruluyor. O kanunda Anayasa Mahkemesinde işlevsiz hale getirecek her türlü değişikliği bu mantıkla yapabilirler ve Anayasa mahkemesi “bunu incelemem” diyor, “ben orda yetkili değilim” diyor. Bu da Anayasa Mahkemesinin kendisini ret etmesi olayıdır. Bunu böyle görelim. Bazı kurumlar kendilerini de yok eden yanlışlar yapabiliyorlar, bu da böyle bir yanlıştır. Umarım ileride bu yanlış düzeltilir. Tabi buna karşı mücadele etmek görevimiz, görevimizi yürüteceğiz.
Olağanüstü hal kararnameyle meslekten çıkarılan insanlar var, o da bir gerçek, onu da olağanüstü kararnameyle yapamazsınız, gerçi kararnamedeki durum şöyledir, tebligat anlamında. Onun altında bir işlem var, bir karar var, meslekten çıkarmayla ilişkin kurumunun yazdığı yazıya istinaden bu insanlar çıkarılıyor. Ama Olağanüstü Hal Kararnamesine bakıyorsunuz, altındaki listeye, sanki bakanlar kurulu kararnameyle insanları meslekten alınmış Onların hepsi meşru değil, mesleğe geri dönebilir. Davlar açılıyor, iptal davaları, biz de açtık. Açılıyor, şimdiden davalar. Bizler de bu durumda olan insanlarla ilgili davalar açıyoruz. Herhangi bir disiplin soruşturması yapmadan, her hangi bir suç işlediği konusunda ortaya bir belge konmadan hiç kimseyi meslekten ihraç edemezsiniz. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili kanunlar bunların hepsi berhava olmuş oluyor. Bunları yapamazlar, bunları yapanlarla ilgili olarak dalar açılıyor ve çok büyük sorunlar yaşayacak bu yönetim. AİHM ne kadar gidilecek kadar işlemler olacak.
Aslında bunlar darbe dolayısıyla sanık durumuna düşen şuşucu olan FETÖ’cülere hizmet eden uygulamalardır, Yanlış uygulamalardır. Bu uygulamaları da eleştirmek gerekiyor”.

Cevat Kulaksız

ckulaksizster@gmail.com

Avukat Nusret Senem kimdir:
1950 de Çıldır’da doğdu, 1974 yılında Ankara Ü. Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Türkiye’yi sarsan önemli olaylarda avukatlık yaptı. Bunlardan bazıları 1979 da Kahramanmaraş’ta meydana gelen olaylarda yaşamını yitirenlerin yakınlarını yitirenlerin ve yararlananların avukatlığını üstlendi. 1980 de 34 kişinin hunharca öldürülen Çorum Katliamı, 1993 te meydana gelen Sivas Madımak Oteli’nin yakılmasıyla meydana gelen olaylarda ölen zarar görenlerin avukatlığını yaptı. Uğur Mumcu suikastı, Eşref Bitlis suikastı, TÜRK-İŞ Konfederasyonu Genel Sekreteri Şemsi Denizer’in katli davalarında öldürülenlerin yakınlarının avukatlığını yaptı. 1974 den itibaren çok sayıda demokratik kitle örgütünde yöneticilik yaptı. Bunlardan bazıları Memurlar Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Çağdaş Hukuk Dergisinde yayın yönetmenliği, Atatürkçü Düşünce Deneğinde Yürütme Kurulu Başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu.
İşçi Partisinde kuruluşundan bu yana Ankara İl Başkanlığı Merkez Başkan yardımcılığı gibi çeşitçili kuruluşların yönetiminde bulundu.
Şimdi Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı ve Vatan Partisi olağanüstü Hal izleme Başkanlığını sürdürüyor.

Kılıçdaroğlunun yapacağı ilk iş - Tünay Süer
İktidara yakın gazete Sabah’ta 2 gün önce Eda Işık,  kulis haberinde şöyle demiş.
“Anayasada değiştirilecek madde sayısı da daha az olacak.
Buna göre "Cumhurbaşkanlığı Sistemi" adı altında "Türk tipi başkanlık sistemi" gelecek. “Yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminde başbakan olmayacak.”
Bu aslında yeni bir haber değil ki…
Çiçeği burnunda Başbakan Binali Yıldırım da geçtiğimiz Mayıs ayında bir toplantıda
Milletin yollarını aştık, tünellerle dağları geçtik, köprülerle vadileri birleştirdik, şimdi yeni anayasa ve sistemin yolunu açma zamanıdır" gibi çok anlamlı sözlerin yanısıra
“"Yeni anayasayı da yapacağız, başkanlık sistemini de bu ülkeye, Türkiye'ye getireceğiz" dememiş miydi?
                                                                 ***
Türk usulü (!) başkanlık konusu Anayasa Platformu” girişim grubu tarafından 2007 yılında AKP tarafından başlatılmıştı.
Toplumun farklı kesimlerini temsil eden sivil toplum kuruluşu ve meslek örgütleri ile milletvekillerinden oluşan Anayasa Platformu, TOBB Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu’nun ev sahipliğinde Türkiye’nin çeşitli kentlerinde toplantılar yapmıştı.
Hisarcıklıoğlu’nun yanı sıra, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi AKP Milletvekili Ahmet İyimaya, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi CHP Milletvekili Atilla Kart, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Üyesi MHP Milletvekilleri Faruk Bal, Oktay Öztürk ve Tunca Toskay gibi partileri temsil eden milletvekilleri de vardı.
“Türkiye Konuşuyor Vatandaş Toplantıları’ başlığında yapılan toplantılarının13. Ve sonuncusu, 28 Nisan 2012 Cumartesi günü İstanbul Ataköy Atletizm Salonu’n da yapıldı. Davet üzerine gitmiştim.
AKP ‘in hazırlamış olduğu ve CHP ile MHP ‘in de desteklediği anayasayı merak ettiğim için oradaydım tabi.
(AKP Anayasası ve suskun CHP) başlıklı yazımda detaylı anlatmıştım.
İşte o yazımda ve daha sonrakilerde kısmen bu günlere gelineceğini anlatmaya çalışmış ve CHP’yi uyarmaya çalışmıştım.
Çünkü tuzak sorular halka soruluyor bir yerde beyin yıkama yapılıyordu.

Cumhurbaşkanının yetkileri kısaltılsın mı? Böyle kalsın mı veya artırılsın mı?
Cumhurbaşkanı başbakanlık yetkilerini de alıp başbakanlık kalksın mı?
Yerel yönetimleri güçlendirmek için merkezden yönetilmesi kalksın mı?
Yargı bakanlık sisteminden kalkıp başbakanlığa veya cumhurbaşkanlığına bağlansın mı?
Böyle bir anayasa çalışmasının içinde CHP’nin ne işi vardı?
                                                                             ***
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bu kadar önemli konular içerisinde anladığım kadarıyla sadece iki şeyi kale almıştı.
Yerel yönetimleri güçlendirmek ve özerklikti bunlar.
Ne yazık ki parti içinden bazı milletvekilleri de
"Demokratik anayasa, statükocu, ırkçılığa dayalı Atatürk milliyetçiliğine son vermek.
"Halkların kardeşliği, anadilde eğitim, demokratik özerklik "
"Bu ülkeyi bölen siz ve sizin gibi ulusalcı, kalıplaşmış Atatürkçü zihniyettir” diyorlardı ulusalcı kesime.
O yıllardan bugünlere gerek parti yönetiminde gerekse belirli yerlere getirilenler halen içeride görevlerini yerine getiriyorlar.
CHP’nin bugüne kadar yeterli muhalefet yapmaması, bazen sessiz kalması halkın umutlarını yok etti.
CHP’ni tanıyamıyoruz artık deniyor.
Oysa CHP’nin tarihten gelen misyonu vardır.
Halka yeniden umut olmalı, Türkiye’yi aydınlığa taşımalıdır.
CHP şimdi geç kalmış olsa da, başkanlık sistemine hayır diyor, diyor da nasıl olacak bu hayır?
AKP’nin Bahçeli gibi bir dayanağı var.
Bahçeli baktı ki barajı aşamayacak AKP ye bir kıyak daha yapmaya kalktı.
Nede olsa 7 Haziranda kaybeden AKP’yi tekrar tek başına iktidara getiren de oydu değil mi?
Ne MHP’nin iktidar olması ne de Türkiye umurunda değil.
Onun için önemli olan varsa yoksa AKP.
AKP de onu tutuyor haliyle.
Tabi ki şimdilik…
                                                                    ***
Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a seslenerek,
 “Türkiye’nin bunca sorunu varken benim koltuğum ne olacak diyor. Otur oturduğun yerde. Türkiye’nin sorunlarını parlamentoda çözelim ”diyor.
Parlamentoda çoğunluğu elinde tutan bir iktidar ile bu güne kadar muhalefetin hangi önergesi, gensorusu geçti diye düşündü mü acaba Sn. Kılıçdaroğlu?
Cumhuriyetin sigortası olan CHP silkelenmezse, tekrar kendi özüne dönmezse Türkiye’yi daha kötü günler beklemektedir.
Henüz zaman geçmiş sayılmaz…
Kılıçdaroğlunun yapacağı ilk iş, acilen bir kurultay ile (Atatürkçü vekillerin dışında) partinin ilkelerine gönülden bağlı, istenilen muhalefeti yapacak yeni yüzleri getirmek ve milli bir hükümet oluşturmaktır bence.
Tünay Süer
22.10.2016

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget