Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşanılanlar

Ulusal Eğitim Derneğinin düzenlediği, Avukat Nusret Senem’in konuşmacı olarak katıldığı konferansta, Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşayanlar konusu anlatılıp tartışıldı.

Ulusal Eğitim Derneğinin düzenlediği, Avukat Nusret Senem’in konuşmacı olarak katıldığı konferansta, Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşayanlar konusu anlatılıp tartışıldı.
Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşanılanlar

22.10.16 günü derneğin salonunda düzenlenen konferansı, öğretmen ve akademisyenlerden oluşan dernek üyeleri ilgi ile izlediler. Avukat Nusret Senem, anlattığı Fetö’cülerin kumpasları ile hakkında davalar açılmış, bu yolda Silivri’de Ergenekoncularla birlikte hapis yatmış, Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı, mücadeleci, bir hukukçu.
Konuşmasında Avukat Nusret Senem şu ilgi çekici konuşmayı yaptı:
“-Benim Fetullah’la ilgili olmam, Ergenekon la ilgili davada yargılanmamdandır. Öyle başladı öyle diyelim. Derinlemesine daha doğrusu öğrenme faslı. Silivri Cezaevinde Fetullah’la ilgili çalışma yaptık. Tabi, öncesinde partideki görevim ve avukatlık nedeni ile de Fetullah Gülen örgütü Fetullah Gülen’le ilgili olarak zaman zaman bazı davalara girdik, o davalar vesilesi ile bazı çalışmalar yaptık. Bazı suç duyuruları yaptık Fetullah’la ilgili, dolayasıya yabancı değildim, Fetullah meselesine ama Ergenekon davasında Fetullahçıların tertibine uğrayınca iş başa düştü. Konuyu daha derinlemesine inceleme durumu doğdu. Bu konuya özel olarak girmeden önce bir hususu vurgulamak istiyorum.
Güncel bir olay var. Mecliste Fetö Darbesini araştırma komisyonu kuruldu. Bu komisyonun başkanı Reşat Petek Burdur Milletvekili, üyelerden biri AKP den Hüseyin Kocabıyık. CHP den de Sezgin Tanrıkulu. Diğerlerini tanımadığım için dile getirmek istemiyorum. Bir Aytun Çıray’ı bir parça biliyorum, düzgün bir insan olarak biliyorum. Ama Komisyonun başkanı ve diğer iki üyesinin, şimdi isimlerini söylediğim Sezgin Tanrı kulu ve Hüseyin Kocabıyık’ın ilk toplantıda yaptıkları kavgayı hatırlıyorum. Sezgin Tanrıkulu ve diğerlerinin Fetullahçı olduklarını iddia eden şeyler söyledi, diğerleri başka şeyler söyledi.
Ben bir gerçeği çok iyi biliyorum. O da şu, hem Sezgin Tanrıkulu, hem Reşat Petek Ergenekon tertibinde aynı cephelerdi. Sezgin Tanrıkulu yaklaşık 30 yıldan beri tanıdığım bir arkadaşımdı, Diyarbakır Çağdaş Hukukçular Derneğinin (ÇHD) başkanlığını yaptı. Ben de o derneğin merkez yöneticiliğini yaptım yıllarca. Aynı dönemde birbirimizin geçmişini çok iyi biliriz. O gün benim yargılandığım Ergenekon’da Sezgin Tanrıkulu’nu tertibi kuranlarla birlikte müdahil kürsüsünde gördüm. Yüzümüze bakamadı. Ayrıca defteki milletvekilleri gelip orda gösteri yaptılar, salonun önünde, hep birlikte Fetullahçılarla birlikte.  Bunları unutmak mümkün değil.
Şimdi Sezgin Tanrıkulu Fetullahçılara karşı, Reşat Petek de Fetullahçı. Al birini vur ötekine, hiç bir farkları yok birbirlerinden.
Dinledikleri adamlara bakın, dinledikleri adamlara bak. Dinlediklerinin üç tanesini söyleyeyim, Fehmi Koru, Mehmet Ağar, Hilmi Özkök. Şimdi Ergenekon tertibinin başlangıcında, şimdi TV nun adını hatırlamadım, ama o tertibin psikolojik savaş kampanyasının ulusalcılığı geçtiği karalama kampanyasının bir figürüydü. Birkaç program yaptılar o zaman, Fetullahçı bazı isimlerle birlikte, bir polis müdürü vardı şimdi eski ismini hatırlamadım, kaçtı, onlarla birlikte aynı programlar yaptılar. Atatürk’e, Kurtuluş Savaşı’na, milliyetçiliğe küfürler eden bir programdı, hatta fotoğraflarla vs falan. Kurtuluş Savaşına saldıran bir programdı.
Fehmi Koru, Ergenekon tertibinin başından sonuna kadar o tertibin içindeydi. TV larda her gün çıkıp yaptığı konuşmaları, şimdi burada tekrar edecek değilim bunu herkes biliyor.
Gelelim Mehmet Ağar’a, Mehmet Ağar gazetelerde konuşmuş, öven haberler okuyorum, görüyorum, dün Hürriyet’te de vardı, bu gün başka gazeteler de vardı. Sözde komünistler, sosyalistleri aklayan, onlara yapılanların yanlış olduğunu anlatan şeyler söylüyor.
Mehmet Ağar kim? Mehmet Ağar Susurluk olayında ortaya çıkmış bir adam. Mehmet Ağar, Halük Kırcı’nın, Abdullah Çatlı’nın ve diğerlerinin bizzat başında o ekibin başında olan adam. Emniyet Genel Müdürü olarak, sonradan Adalet Bakanlığındaki görevleri nedeni ile.
Haluk Kırcı ile ilgili olarak MİT’in bir raporu var, biliyorsunuz, Erbakan’a sunduğu, ben onu kitaplaştırdım. Bizim Çiller Örgütü Raporu” diye, 223 sayfadır. Bu rapor 2011 yılında ancak ortaya çıkabildi, daha önce sürekli ret edildi, MİT tarafından. Mit tarafından da ret edildi, diğer kurumlara da gönderilmedi. Mesela Susurluk komisyonuna başvurulmasına rağmen gönderilmedi. Ben de o rapordan dolayı mahkûm oldum. Ceza yedim Ergenekon davasından, “devletin açıklanması mümkün olmayan gizli belgesini açıklamak” suçundan, mahkûm oldum. O belgeyle ilgili olarak her türlü kanıtı ortaya koydum, bir davada ben MİT ten getirtmiştim, Başbakanlık kanalıyla. MİT’ten getirdim, dava dosyasına koydum Susurlukçulardan birisinin açtığı dava nedeniyle. İsmini söyleyeyim Yazıcıoğlu BBT Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun açtığı bir davaydı, Aydınlık Gazetesi aleyhine. MİT ten getirttim dosyaya koydum, sonra büromda arandı, dosyanın içinden alındı ve o belgenin aslı ile suçlandım, “devletin gizli belgesini hile ile ele geçirmekten, suçlandım ve mahkûm oldum. O yargılandığım davadan iki kez dosyasını getirttim ama fayda etmedi. Dosyanın içerisinde belge var fakat mahkeme karar marar dosya hiçbir şeyi kale almadan Ergenekon davasına yine mahkûmiyet hükmünü verdi. Bunu şundan söylüyorum, o belgenin içerisinde Halük Kırcı ve Mehmet Ağar arasındaki ilişki, açık olarak belirtiliyor, akın o ilişkiyle ilgili olarak MİT şöyle söylemiş: Hemen 38. Sayfasında şöyle söylemiş:
Mehmet Ağar Halük Kırcı ilişkisi Mehmet Ağar, Halük Kırcı’yı tanımadığını iddia etmiş, bilahare Hürriyet gazetesinden iki ay şahit olduğuna dair fotoğrafların yayınlanması üzerine, vali vatandaş çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır”, diye MİT Başbakanlığa rapor veriyor.
Halük Kırcı Susurluk olayı dolayısıyla bir TV programına katıldı 96 yılında 21 Kasım tarihli Hürriyete bakın 96, orda Halük Kırcı’nın demecini de görürsünüz. O günün akşamında bir TV da “ben Fetullah Gülen’in adamıyım” diyor.
Mehmet Ağarla ilişkisi ise çok ayan beyan, bütün bir sürü olayda cinayetlerde vs. açık olarak ortada. Şimdi aynı yolun yolcuları. Susurluk olayının sorumluları, Fetullah’la irtibatlı adamlar. Bu raporda Fetullah’la Çiller ilişkisi de anlatılıyor. Fetullah’ın, Çillerin kara para aklama işlerindeki ortağa olduğunu ve beyan ediyor, Orta Doğu’da en önemli sivil örgütünün elemanı olduğunu söylüyor.
Halük Kırcı, Çiller, Fetullah, Mehmet Ağar hepsi aynı ekip.
Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerin failleri bunlar. Şimdi çıkmış bu komisyonda Fetullah’a karşı, Fetullah’ın giriştiği darbe girişimine karşı beyanlarda bulunuyor. Bunun hiçbir inandırıcılığı yok.
Eğer dinledikleri adamlara bakın aynı adamlar geçmişten beri Fetullah’la birlikte, Türkiye’deki her türlü yasa dışı ilişkinin içinde olan adamlar. Eroin ticaretinin başında olan adamlar.
Gelelim Hilmi Özkök’e:
Hilmi Özkök’le ilgili yine Ergenekon sürecinde kendi silah arkadaşlarına karşı aldığı tavır biliniyor. Fetullah’ın tertibinin yanında durduğunu herkes biliyor, bütün komutanlar ona karşı tavırlarını zaman zaman açıklıyorlar. Bunların dinlendiği Reşat Petek sonra bizim avukat arkadaşımızın içinde olduğu bir komisyondan Sezgin Tanrıkulu’nun katıldığı komisyondan bir şey çıkmaz. Hüseyin Kocabıyık ise Çiller dönemindeki Susurluk olayında danışmanıdır. O da Fetöcu’luğu ile bilinen bir adamdır. Bunlarla nasıl bir darbe soruşturması olacak. Bunu anlamak mümkün değil, bunu açık olarak öncelikle belirtmek istedim.
Peki, bu darbe komisyonunun kurulması yanlış mıdır? Bence değil. Susurluk Komisyonundan giderek söyleyeyim. Böyle bir komisyonun kurulmasının son derece faydalı yanları da var. Her şeye rağmen devletin elinde bulunan birçok belgeyi bir araya getirme şansı var. Dolayısıyla bu komisyona çağırılan bazı isimlerin mesela Başbuğ gibi, gitmemesini yanlış buluyorum. Gitmeli komisyonun bileşenini eleştirmeli, bilgilerini de o komisyona anlatmalı. Anlatmalı, sorulan soruları açmalı. Oradan çıkacak olan raporun adli süreçlere de şüphesiz ki bazı katkıları olabilir. Bunu ifade etmek istedim.

FETULLAH GÜLEN DEVLET İÇERİSİNE BİLİNÇLİ OLARAK YERLEŞTİRİLMİŞTİR.
Fetullah Gülen’in devlet içerisine sızdığı iddia edilir, söylenir, yoğun olarak. Bu gerçek değil. Fetullah Gülen’in devlet içerisine sızması söylemi son derece yanlış. FETULLAH GÜLEN DEVLET İÇERİSİNE BİLİNÇLİ OLARAK YERLEŞTİRİLMİŞTİR. Bu örgüt Amerika’nın yerleştirdiği kontrgerilla örgütüdür. Bazı zamanlar bizler buna “süper NATO” dedik veya “Gladyo” deniyor, sonra Ergenekon sürecinde
Tertip diye adlandırdık. Ama bu örgüt bildiğiniz Amerika’nın CIA örgütü tarafından NATO nun kontrolünde Türk devleti içerisine yerleştirilmiş, bir gizli yapıdır. Amerika’nın operasyon örgütüdür, daha doğrusu öyle diyelim. Türk devleti içerisinde ki operasyon örgütüdür. Bu örgüt çeşitli safhalardan geçti, geçmişte. İlk defa Türkiye’de Seferberlik Tetkik Kurulu içerisinde yerleştirildi, 1952 den Türkiye NATO ya girdikten sonra, bütün NATO ülkelerinde kurulmuş. NATO anlaşmasının gizli bir hükmü uyarınca kurulmuş. Daha sonra Genel Kurmay’a bağlı Özel Harp Dairesi diye adlandırıldı. 1974 de bu örgütün başındaki adamlar Kıbrıs olayı dolayısıyla maaşları kesilince gelip Ecevit’e bir brifing veriyorlar. Ecevit, bunu biliyorsunuz, zaman zaman anlattı geçmişte. O brifingi  (bilgilendirme) de anlattı, o brifingi veren adam Kemal Yamak, sonradan Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Daha sonra Özal’ın Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğini yaptı. Brifingi veren o Hasan Esat Işık’la birlikte Ecevit’e geliyor, olayı anlatıyor. Diyor ki, “biz Amerikan yardım kuruluşu RUSMANT var onun içerisinde bir birimde bulunuyoruz. Bu güne kadar maaşları Amerikalılar veriyordu ama Kıbrıs olayından sonra maaşlar kesildi. Şimdi buna bir çözüm bulmak lazım, Genel Kurmay Başkanının önerisiyle. Böylece bu örgüt ortaya çıkmış oluyor. Ecevit bunu şaşkınlıkla izliyor tabi, sonra bu brifingi Kemal Yamak “Gölgedeki  İzler Gölgedeki Bizler” şöyle tuğla gibi bir anı kitabı yazdı. Bu kitapta anlatıyor uzun uzun, bütün ayrıntıları. Merak edenler okuyabilir Kemal Yamak’ın Anıları şeklinde.
BU örgütün 90 lı yıllarda ordu içerisinden temizlendiğini görüyoruz. Türkiye, Amerika Kuzey Irak’a müdahale edince, hatta körfez savaşıyla işgali gerçekleştirince bu örgütün durumu bir hayli sarsıntıya giriyor, Türk Ordusu Irak’ta cephe cepheye geliyor, menfaatler çatışmaya başlıyor. Dolayısıyla bu özel örgütün ordu içerisindeki konumlanışı, ordunun Irak cephesinde PKK yla bölücü cephesinde zaaflar yaratmaya başladığı için ordu bunu içinden temizledi.
Bunu Başbuğ şöyle anlattı 1991 de gömülen silahların tamamını çıkardık envantere  (dökümüne) kaydettik, gizli silahların falan hepsini kaldırıyorlar ve bu örgütü tasfiye ediyorlar ordu içerisinden. Ve Özel Harp Dairesi Özel Kuvvetler Komutanlığına dönüştü, o tarihten sonra ve Özel Kuvvetler Komutanlığını o tarihten sonraki bütün faaliyetleri Amerika’nın menfaatlerinin zıddınadır. Kuzey Irak’ta, biliyorsunuz, ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞININ MENSUPLARININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİRİLDİ, 2003 TE. ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞI ERGENEKON’DA HEDEF OLDU. Özel Kuvvetler Komutanlığının en değerli elemanları hapse atıldı, hatırlarsınız isimlerini, söylemeğe gerek görmüyorum. Onlar bütünüyle hedef oldular. Hala Özel Kuvvetler Komutanlığı Amerikalıların hedefi durumunda. Mesela şimdiki Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan koridoruna müdahalede özel Kuvvetler Komutanlığı Amerika’nın “kara gücüm” dediği güçlerle cephe cepheye savaşıyor. Bunların hepsi gözümüzün önünde olan gerçekler. Bu örgütlenme Türk ordusunun içerisinden 1991 yılında temizlenince, Amerika bu gücü bu sefer polis içerisine kaydırdı.
Polis içine kaymanın da bir geçmişi var. Hangi tarihte başlıyor, hangi tarihte bir yoğunlaşma söz konusu, o bakımdan bunu anlatmakta fayda var. İlk defa polis içerisine yerleştirilmesi olayı 1988 yılındadır. Onu şöyle anlatayım. “Birinci Mit raporu” diye bir şey hatırlar mısınız, 2000 e doğru dergisinde yayınlandı. Birinci MİT raporu, o zamanki Genel Kurmay Başkanı Necdet Uruğ hedef alındı. Yine o raporun içerinde hedef alınan bir kısım siyasiler de vardı. Erdal İnönü vardı, Hüsamettin Cindoruk vardı, çok sayıda subay vardı. Bu raporu yazan kişinin kim olduğunu, neden olduğunu şimdi çok iyi biliyoruz. Metin Ankara’daki bir dava dosyasına geldi, ben oradaki dosyada raporun kimin yazmış olduğunu da görmüş oldum. Ankara Birinci Ağır Ceza Mahkemesinde yürüyen bir faili meçhul cinayetinde vardı. MİT in Tefti Kurulu raporu soruşturmada Mehmet Eymür ve ekibi yazmış. O zaman Mehmet Eymür ve ekibi kime bağlıydı? Turgut  Özal’a bağlı. Turgut Özal 1988 yılında MİT i sivilleştirme adı altında, aslında ordunun Amerika’ya karşı korunlanmış durumunda rahatsızlık duyuyor ve ordu içindeki kontrgerilla unsurlarının temizlenmesine karşı bir tedbir düşünülüyor. O tedbiri polis içerisine yerleştirerek yerine getirme yoluna giriyor. Bunu nereden biliyoruz? Ergenekon Davasında elimizde çok önemli bir belge var. General Ersöz’le Jandarma İstihbarat Başkanı Levent Ersöz’le Bedrettin Dalan arasında yapılmış bir görüşme var, 20 sayfalık bir rapordur o, daha doğrusu görüşmenin çözümü. Bedrettin Dalan bu olayı orada anlatıyor,  diyor ki:
“- Özal, MİT içine şeyi yerleştirmeyince, gerçekleştirmeyince Hiram Abbas Mehmet Eymür, birinci MİT raporundan sonra tasfiye edilmişlerdi. Özal bir hamleyle MİT o zaman, tasfiye temek, MİT in yerine koymak istiyor fakat koyamıyor. MİT ten ko9ntrgerille Aydınlık mücadele yürüyünce tasfiye oldular onlar. Eymür Hiram Abbas birkaç kişi daha MİT ten atıldı. Özal dönüyor, bu sefer polis içinde yaparım diye düşünmeye başlıyor. Bedrettin Dalan da bunu anlatıyor ve diyor ki: “Bu son derece yanlış bir iş, ordunun karşısına başka bir silahlı gücün içine Özal girişti bunun yanlış olduğunu söyledik. Amerikalılarla bu işi kotardılar. 30-40 tane Fetullahçı polisi, polis yetkilisini Amerika’ya gönderdiler, özel harp eğitimi yaptırıp getirip Polis Akademisinin öğretim kadrosuna yerleştirdiler, diyor. Başlangıcı budur. Fetullahçıların resmi olarak polisin içerisine yerleştirmesinin başlangıcıdır bu. Bu daha sonra çok hızlandı. Mehmet Ağar diyor ya, “benim dönemimde Fetö’nün adı bile yoktu”. Komisyonda adı bile yoktu. F tipine yerleştiren adamdır Mehmet Ağar. Nasıl nerden biliyoruz? 93 yılında Ünal Erkan Emniyet Genel Müdürü iken, bir kura çekme olayına tanık oluyor. İki tane torba, kura çekenlerin önünde, baskın yapıyor, gidiyor bakıyor ki iki tane torba birinde istihbarata polisin en kritik yerlerine atanacakların çektiği torba, birinde sıradan polislerin çektiği torba. Fetullahçı gelince o en kritik yerler istihbarat vs gidecek yerlere kura çekiyorlar, diğerinde normal sıradan adamları, Fetullahçı olmayanlar diğer torbadan kura çekiyorlar. Masanın altında yakalıyor bunu, Polis dergisinde yazdı Ünal Erkan. Mehmet Ağar bu işlerin içinde olan adamdır. Fetullahçıların kritik yerlere yerleşmesinde büyük rol oynayan adamdır. O zamanda onları erin ticaretinde işin başında olan adamlardır. Susurlukta yargılandı mahkum oldu, gerçi örgütten mahkûm oldu ama Susurluk olayı derinliğine araştırılmış bir olay değildir; kapatılmıştır. Kim kapatmıştır. Maalesef Erbakan’ın büyük sorumluluğu var. O zaman başbakandı. Onunla ortak olanların sorumluluğu vardı. Çiller işin başında, hükümet içinde, hepsinin sorumluğu var.
Şimdi Meral Akşener, o çetenin militanı gibi yapıyordu, bakandı İç İşleri Bakanı idi. Çetenin içinde idi, bakandı o zaman, İç İşleri Bakanı.
Bahsettiğim gibi polise yerleştirmesinin tarihi 1988 den sonrasıdır. Polise yerleştirmeleri ile ilgili ilk rapor 1992 tarihini taşıyor, Tuncer Meriç; Tuncer Meriç o zaman istihbarat Daire Başkanı, onun hazırladığı rapor o. O raporu ben şimdiki kitabın Emniyet İstihbaratın raporları” diye ifade ettim. O rapor var, 1992 polis içerisindeki Fetullahçıların özel olarak yerleştirildiği yılı anlatıyor, hangi birimlere yerleştirildiklerini anlatıyor. 1992 Mehmet Ağar’ın haberi yokmuş. 1993 ten itibaren biliyorsunuz Emniyet Genel Müdürlüğü yaptı, Emniyet Genel Müdür oldu. Nasıl haberi olmuyor, ondan sonra bir şeyler var, 96 ya kadar “Fetullahçıyım” diyen adamlara polis kimlikleri veriyor Çatlı’ya, Halük Kırcı’ya şuna buna falan, boylu boyunca işin içinde.
92 den sonra beş rapor daha var, emniyetin. İkinci önemli rapor şudur. Birincisini dedim, Tuncer Meriç’in raporu. Emniyetin içindeki yapılanmayla ilgili ikinci rapor, Aydınlık’ın yayını üzerine hazırlanmış bir rapordur. Aydınlık o zaman dergiydi, 10 Ocak 1999 da bir yayın yaptı ve isimleri yayımladı.80 küsur tane polis içerisinde kritik görevlerdeki Fetullahçıların isimleri olan, Fetullahçı örgütlenmeyi anlatan bir rapor. Değişik liste yayınlandı. Bu liste üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü bir teftiş soruşturma başlatıyor. Soruşturmaların başına da Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral’ ve yine İstihbaratta, diğeri emekli oldu. Bu iki müdürü atıyor, bunlar güzel büyük bir çalışma yapıyorlar. O çalışma, yanılmıyorsam 20 Mayıs 1990 da Ankara Güvenlik Mahkemesi Savcılığına sunuyor. Fetullah o rapordan iki gün önce Amerika’ya kaçıyor. 19 Mart 21 Martta Amerika’ya kaçıyor. Rapordan haberi oluyor hemen sıvışıyor. Işık evleri raporu diye rapor kitabın içerisinde de var. Orada Cevdet Saral bu örgütün Türkiye’nin bu güne kadar karşılaştığı en büyük irticai ayaklanmaya önderlik edecek kapasitede bir örgüt olarak niteliyor, 99. O rapoır üzerine Ankara Güvenlik Mahkemesi bir dava açtı. Fetullah Güney aleyhine terör örgütü kurmak ve yönetmek iddiasıyla. Ama soruşturmayı yürüten savcı ilk başlarda doğru bir yönelişe giriyor, Mehmet Ali Yüksel, fakat sonradan, benim kanaatim, ya çekilmiştir, ya başka etkilerle o işi gereğince yerine getirememiştir. Doğru bir dava açmamış, ya görevini yerine getirememiş, doğru bir dava açmış. O dosya 28 klasör, tamamını cezaevinde getirttim, inceledim. Kendisi ilk soruşturmanın başlangıcında bir istişare kurulu olduğundan söz ediyor ve tek tek yazıyor ve Işık evleri raporunda o isimler var, hepsi biliniyor. En bilinenlerden birisi şimdi itirafçı olan Latif Erdoğan’dır. TV larda izliyorsunuz. İstişare kurulu ile irtibatı sağlayan, yani Fetullah’tan sonra ikinci kişi. Sonra bütün illere yazılar yazıyorlar ve illerden bu örgütün hangi birimlerde hangi derneklerde, hangi şirketlerde, hangi dershanelerde örgütlendiğini soruşturuyor, istiyor. Binlerce isim gelmiş, şirket ismi, o şirketi kuranlar, o örgütle irtibatlı olanlar il imamları, bölge imamları, ışık evleri, ışık evlerine gidenler, ışık evlerinin sorumluları binlerce isim. Fakat ne hikmetse, Savcı sadece Fetullah Gülen’le ilgili dava açıyor. O belirtilen suç örgütünün aşağıdaki unsurlarla ilgili ne bir dinleme var, ne bir arama var, ne bir yakalama var, ne bir soruşturma var, hiçbir şey yok. Gelmiş dosyaya konmuş orda duruyor, hepsi dosyada. Bizim yayınlamamızda bir şey yok. Hiçbir şey yok, dolayısıyla Fetullah Gülen o davadan 2008 yılında berat etti. Çok büyük olarak yansıtıldı o, “daha Fetullah Gülen’le ilgili dava açılamaz” vs diye.
Ama benim kanaatim o dava AKP hükümetiyle de işbirliği halinde yasalar da değiştirerek, terör tanımını da değiştirerek, terör yasasında, o davayla Fetullah Gülen beraat ettirildi. Berat kararı veren Yargıtay üyeleri falan hep, bir kısmı kaçak biliyorsunuz, bu olay da ir kısmı tutuklandı, bir kısmı kaçtı. Olay da soruşturuldu.
İfade ettiğim gibi Fetullah Gülen’in daha sonra polis içinde örgütlenmesi çok ileri boyutlara varmış oldu. 2007-2008 yılına geldiğimizde bu örgütün Türk ordusuna karşı, Kemalist aydınlara karşı, Vatan Partisine karşı her türlü tertibi yapabilecek güce eriştiğini görüyoruz. Tabi bunda AKP ile ortaklığının rolü tartışılmaz, o rol sayesinde bu noktalara gelebildiler. Nitekim Fetullah Gülen’in CIA ile ilişkileri konusunda çok iyi bilgilere ve belgelere sahip olan bir CIA ajanı var, Graham Fuller. Onun TC diye bir kitabı vardır. Orada Fetullah Gülen’in polis içerisindeki gücünün tartışmasız olduğu ifade ediliyor, CIA ajanı tarafından, ama MİT ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) girişine karşı devletin direnç gösterdiğinden söz ediyor. Fakat 15 Temmuzda gördük ki, TSK ve MİT içerisinde de ciddi bir güce erişmiş. Tabi bu güce erişmesi olayı “Kumpas Davaları” sayesinde oldu, biliyorsunuz. Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Casusluk Davları vs. onlar sayesinde oldu.
Bir şekilde ifade etiğim gibi bir sızma değil, bir sızma söz konusu değil, safha safha bir yerleştirme o gücü devlete hâkim bir güç haline getirme olayı var ve bu gücün özellikle 1990 lı yıllardan itibaren bilinçli bir şekilde birleştirildiğini görüyoruz.
Susurluk olayından sonra biliyorsunuz, ATV de bir bandı yayınlandı onun, o banda diyor ki: “Bizim devlet içerisindeki gücümüzü işte en kritik yerlere hâkim oluncaya kadar dile getirmeyin” diyor. “Adliyeye, mülkiyeye, TSK lerine yerleşme olayını yani bütün bu kurumları, oralarda hâkim oluncaya kadar, sırrınızı açık etmeyin” diye bir konuşması var. Tam kelimeler böyle değil ama bu anlamda bir konuşması var.
Bunun hakikaten gereğini yerine getirmiş, devletin içindeki bu Amerikancı kuvvet bilinçli bir şekilde devletin güvenlik birimlerine, yargısına ve bürokrasisine yerleştirilmiş, en kritik birimlerine sirayet etmiş.Bu açık, bunu hiçbir şekilde tartışacak bir yanı yok, 15 Temmuzla bu net olarak ortaya çıktı. TSK deki gücü esas olarak Kumpas davalarından sonra birleşmesi oldu. Ondan öncesi bu kadar bir şeyi yoktu. Bir atakları var, 80 li yıllarda Kuleli Askeri Lisesine yerleştirme olayı var, biliniyor da bir kısmını tasfiye etmişler, bir kısmını “düzeltiriz” vs diye affedilmiş. Özellikle Büyükanıt’ın Kuleli Askeri Lisesi Komutanı olduğu dönemde tespit edilmiş bu, 500 civarında Fetullahçı  Kuleli’ye giriyor, bunların sınavlardaki yolsuzluk vs deki durumları anlaşılıyor. Soruşturuyorlar, bir kısmını atıyorlar, bir kısmına diyorlar, “onları da düzeltiriz”;  fakat o iş sürüp gidiyor, bir daha ardı arkası kesilmiyor. Darbe sırasında da o dönemin özellikle 96 lılar geliyıor, Harbokulunda 96 yılında mezun olanlar, onların büyük çoğunluğunu darbe sırasında general düzeyinde darbeye katılanlar olduğu hepsi ortaya çıktı.
Şimdi bu örgütün CIA ile ilişkisinden söz ettim. Bunun Amerikan’ın CIA örgütünden oluşan bir yapı olduğundan söz ettim.
Biraz açmakta yarar görüyorum. Bunun ilk belgesi Erbakan’a sunulan Susurluk raporunda ortaya çıkıyor, ilk defa. Bu belgede görüyoruz, Fetullah’ın CIA nın Orta Doğu bölgesindeki en önemli ismi; sivil örgütlenmesi olduğunu saptıyor. Bu rapor Doğu Perinçek’in o zaman Demirel’e sunduğu bir dosya var. O dosyanın Başbakan’a iletilmesi ve Başbakan’ın MİT e emir vererek hazırlattığı bir rapordur bu ve Erbakan’a sunuluyor 17 Kasım 1996, bu raporun 2011 e kadar gizli kaldığını söylemiştim. Bir bölümü 66 sayfalık bir bölümü ortaya çıktı o zaman, oysa 223 sayfalık bir rapor bu saklıyorlar bunu. İlk defa orda ortaya çıkıyor CIAE ile ilişkisi, Fetullah’ın. Daha sonra şöyle söyleyelim, MİT in çeşitli yetkilileri Fetullah’ın yurt dışı okullarındaki İngilizce öğretmenlerinin CIA ajanları olduğunu ortaya koydu. Mesela bunlardan birisi, öldü biliyorsunuz Ergenekon Davası sırasında MİT Dış İlişkiler yetkilisi “Sırla” diye bir kitabı yayınlandı, Kâşif Kozinoğlu. Orda ayrıntılarıyla anlatıyor.
Sonra Nuri Gündeş, MİT İstanbul Bölge Başkanlığı yaptı sonra Çiller’in istihbarat danışmanlığını yaptı, Başbakanlıkta. MİT Başbakanlık Müsteşarlığı yaptı. O da aynı vakayı anlatıyor, diyor “bu CIAE ile bağlantılı bir örgütlenmedir, bunun yurt dışı okullarındaki yakalanma CIAE bağlıdır” diyor. Onlar aynı zamanda bulundukları ülkelerdeki durumla ilgili istihbarat topluyor,  Amerika’ya veya CIAE ya ulaştırıyor. 177 okulları var aslında istihbarat karargâhları. Amerika’nın CIAE kanalıyla 177 ülkedeki yapmış olduğu istihbaratın karargâhı pozisyonunda olan yerler. Öğretmenler diplomatik pasaport taşıyorlardı. Bir sulu olayı var ben bunu kitabımda anlattım. Mehmet Sağlam’ın bakan olduğu döneminde; Çiller’in Başbakan olduğu sıra, o da bakanlık yaptı Mehmet Sağlam, sonra Maraş milletvekilliği yaptı. Mehmet Sağlam’ın bakan olduğu dönemde Başkent Öğretmenevinde Yurt dışı okullarıyla ilgili
Yurt Dışı İşleri Genel Müdürlüğü bir toplantı yaptı, yapıyor ve o okulların sorumlularını çağırıyor. Özbekistan’daki 18 tane okulların sorumlusu o toplantıda kalkıp bir talepte bulunuyor, diyor ki:
“-Bizim okullarda Amerikalı istihbarat görevlileri var”diyor. “Öğretmenlik yapıyorlar” diyor. “Ülkelerine çok büyük hizmetler yapıyorlar” diyor. Öğretmen Siz de bizi MİT e alın, biz de ülkemize hizmet edelim diyor.  Bu Milli Eğitim akanlığı yayınlarından yayınlandı. Böyle bir örgütlenme, Fetö örgütü. Fetö Örgütü bir tarikat örgütü, bir cemaat filan değil. Fetullah Örgütü CIAE ye bağlı bir istihbarat birimi, örgütü, bir kontrgerilla örgütlenmesi ve silahlı bir örgüt. Bunun silahlı örgüt olduğu söylendiği zaman herkes burun kıvırıyordu. “Canım işte bak okul açıyorlar, dershane açıyorlar, işte hizmet sunuyorlar, yani neresi silahlı, Türkçe Olimpiyatları yapıyorlar, hatta gitmedi diye üzülenler oluyordu zaman zaman. Bize bile davet geldiğini biliyorum, bana bile davetiye gönderdiler çıktıktan sonra. Öyle de böyle gönül işleriyle herkes bunları gönüllüler diye anlatıp durulardı, o yıllarda.
Öyle değil, silahlı bir terör örgütü, silahlı terör örgütünü ilk söyleyen kişi Osman Ak dı Fetullah’ın davasında. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde tanık olarak dinleniyor, o yazdıkları rapor dolayısıyla, hâkim orda diyor ki, “bu bir silahlı örgüttür” diyor. Bunu hafife almak son derece yanlış, Neden silahlı örgüt, bunun polis içerisinde ki birimi bizzat cemaatin merkezine bağlı, oradan emir alıyor ve devletin silahını kullanıyor. Silahlı bir örgüttür”, diyor. O silahlı örgüt bir sürü faili meçhul cinayet yaptı, şimdi yargılanmalıdır diyor. Hrant Dink, Köstebek kitabının yazarı Haplemitoğlu, Zirve Yayınevi bir sürü olay. Bütün bunlar yavaş yavaş ortay çıkıyor. Bunlarda kimi kullandılar? Muhsin Yazıcıoğlu’nun Gençlik Örgütü. Muhsin Yazıcıoğlu kim? O da Çatlı’nın, Kırcı’nın vs nin lideri; Ülkü Ocaklarının lideri, aynı ekip.
İşte bu örgüt Amerika’nın istihbarat örgütüne bağlı silahlı ve Amerika’nın Türk devleti içerisindeki genel gücü. Bu örgütü en özlü olarak böyle niteleyebiliriz. Geçmişten beri faili meçhul cinayetleri, aydınların öldürülmesi, kitle katliamları, Maraş, Sivas, Çorum vs. O davaların bütün inceliklerini ayrıntılarını öğrendik o dava dosyalarında, gördük. Onun için bu nitelemeyi, bu değerlendirmeyi yapabiliyorum diye ifade ediyorum.
“Dini bir yapı” diye niteleniyor, öyle söyleniyor, değil. Nurculukla ile ilgili Turan Dursun’un bir çalışması var, Saidi Nursi ile ilgili; Fetullah Gülen’in bir koluna ait olduğu ifade edilir. Ama Fetullah Gülen’in kendisine sorarsanız, kendisini Nurcu olarak kabul etmiyor.” Ben Nurcu falan değilim, İslami bilmem neyim diyor. Ama bu örgütlenme bir dini örgütlenme bir Cemaat bir İslami yapı var ama kesinlikle değil. O niteliği örgüt eleman devşirmede, toplumun kılcal damarlarına sirayet etmede, militanları kontrol etmede kullanıyor, esas olarak dini bir yapı değil. Hedefi de amacı da din değil. Ayrıca Saidi Nursinin prensiplerine de bağlı bir örgüt değil. Bunu açık açık söylüyorlar, hiçbir bağıntıları yok. İslam dinini diğer dinlerle, İbrani dinlerle ifade ediyorlar ya, diğer dinlerle diyalog içerisinde bir araya getirme çabaları olan bir yapı. Esas olarak dediğim gibi, Amerika’nın NATO nun kontrolündeki kontrgerilla örgütü.
Şimdi bir hiyerarşisi var bu örgütün, örgüt yok filan denir ya; hiyerarşisini 1999 yılında Ankara Emniyet Müdürlüğü belgeleriyle tespit etmiş. Bir istişare kurulu var, dünya imamı Fatullah Gülen, onun bir istişare kurulu var, bölge imamı var, onun çeşitli birimlerim imamları var, ışık evleri var, ışık evlerinin ağabeyleri var, ablaları var böyle aşağıya doğru örgütlenen bir yapı. Sonra bu örgütlenmenin bir başka unsurları da çıktı ortaya. Emniyet imamı, Silahlı Kuvvetler İmamı, Genel Kurmayın ayrı, Hava Kuvvetlerin ayrı, Denizin, Kara Kuvvetlerinin ayrı çeşitli ordu birliklerindeki birimlerin ayrı yrı imamları var. Bir müthiş istihbarat yapılanması; bunu Fetullah Gülen’in aklıyla organize olabileceğini düşünmek aptallık olur. Öyle bir şey değil. Bu büyük bir örgütlenme, Fetullah Gülen orda figürdür, bu örgütü temsil eden bir figürdür. Sadece bu kadar bu örgütü, hareket ettiren kontrgerilla örgütlenmesidir, kontrgerilla örgütüdür, bunu böylece bilelim.
İlk defa Susurluk’ta ortaya çıktı, faaliyetleri. Ağır’ı anlatırken anlattım, çok ayrıntıya girmeyim. Çiller’in, Ağır’ın vs hepsinin içinde olduğu bir yapılanmadır. O yapılanmada Fetullah Gülen de var, Fetullah Gülen’le ilgili olarak, bakın Demirel o zaman Susurluk raporu ortaya çıkınca, basına filan yansıyınca dedi ki, “yok, Fetullah yok” dedi. Fetullah Gülen yok muymuş işte. Raporun, benim kitapta 105. Sayfada, tam altı sayfa Fetullah Gülen’le ilgili bilgi var, MİT in bilgisi. MİT burada bütün geçmişini yazmış burada.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun MHP den ayrılmasından maddi ve manevi destek verdiğini yazıyor burada; CIA ile ilişkisini yazıyor, her şey var burada, MİT raporunda. Yani Susurluk olayı ile birlikte Fetullah Gülen’inkontrgerilla örgütlenmesinin bir parçası olduğu net olarak belgeleniyor,devlet tarafından biliniyor.Ondan sonrası örgütlenmesi de, demin bahsettiğim raporlar dolayısıyla devlet tarafından birebir biliniyor. Bilinmeyen bir şey yok.
Silahlı Kuvvetlerle ilgili yapılanmanın demin dedim ki, kumpas davalarından sonra geliştiği ortaya çıktı. Kumpas davaları zaten o örgütlenmenin daha önce tasfiye edilmiş olduğu için Türk Silahlı Kuvvetler içerisindeki çekik kuvvetlerdeki hareketin çekik hale gelmesi yürütülmüştür. Örgüt çeşitli yerlerde büyük güç topladı, poliste, bürokraside, adliyede, yargıda şurda burada silahlı kuvvetlerin yeterli bir gücü yoktu. Alt kademelerde binbaşı, yüzbaşı şu seviyesinde veya işte albay falan seviyesinde örgütleniyor. Onlarla darbe yapamazsınız, onlarla darbe yapacaksanız, Türkiye’de bir güç haline geleceksiniz ordu kademelerine, kuvvet komutanlıklarına vs sirayet etmeniz lazım. İşte Ergenekon, Balyoz vs bunun için yapıldı. Oradan tasfiye edilenlerin yerine bunlar yerleştirildi. Deniz kuvvetlerini şöyle bir düşünün, amiral kalmadı nerdeyse, Fetullahçı Albaya kadar hepsini tasfiye ettiler. Bu kadar zecri, o kadar açık, göze soka soka böyle yaptılar. Hava kuvvetlerinde de aynı; Hava Kuvvetlerinde ben 2011 de çıktıktan sonra biliyorum yüzlerce pilot bir soruşturma yapılıyor atılıyor, “karı kız peşinde dolaşıyor, yok bilmem pavyona gitti yok, bilmem ne yaptı”, benim yakınlarımdan hanımın yakınlarından bir çocuk da aynı şekilde ona muhatap oldu. Teknik elemanlara varıncaya kadar, bırakın pilotları hepsiyle ilgili disiplin soruşturması yapıp attılar. Yüzlerce pilot gitti. Yerine kimler gelmiş, işte 15 Temmuzda parlamentoyu, emniyeti, özel kuvvetlere filan bomba atan alçaklar gelmiş yerine, yerleştirilmiş. Böyle oldu. İşte davalar süreci budur. Susurlukta ortaya çıktılar, Ergenekon, Balyozda da Türk Silahlı Kuvvetlerine yerleştiler.
Bizler neden hedefe konduk, bu Balyoz, Ergenekon, Casusluk vs. iki kuvvet hedeftir,
1- Vatan Partisi-İşçi Partisi idi o zaman.
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK). Esas olarak Türk Silahlı Kuvvetleri hedefti. Onu gözaltına alındığı günü, TSK nin komutanlarının hedefe konulduğunu anlattı. TSK büyük bir saldırı altında kaldı, 1000 civarında subay, general, astsubay tasfiye edildi TSK den. O güçten sonraki en çok sayıdaki sanık
Doğu Perinçek İstanbul Emniyet Müdürlüğünden yazdığı bir notla kamuoyuna açıklama yaptı. Açıkladı. Bize “Türk Silahlı Kuvvetlerini soruyorlar, Türk Silahlı Kuvvetleri hedeftir”. Daha sonra Aydınlık gazetesi manşet yaptı. Kapağını hatırlayın TSK den sonra hedef bizdik, Vatan Partililerdi. İlk hedef alınanlar onlardı biliyorsunuz, 21 Mart 2008 Genel Merkezimiz basıldı, sonra Aydınlık basıldı sonra Ulusal Kanal basıldı, arkasından yetmedi bir daha bir daha, bizim evlerimiz defalarca arandı. Ben avukatım, bir şahısla ilgili eviniz aranır, ondan sonra hakkınızda bir belge varsa dava açılır, soruşturma açılır. Bir daha açılıyor, bir ay sonra başka bir tertip üretip bir daha aranıyor, olmuyor oğlumuzun evi aranıyor. O daları yıllarca izledik, insanlar telefonla konuşamaz hale geldi, komşusu ile herhangi bir şeyi paylaşamaz hale geldi. Söylerim acaba dediğim bir yerlere gider mi vs. millet korkmaya başladı.
Biz o süreci b aşı dik olarak mücadele ede ede sürdürdük, boyun eğmedik, yüz binleri Silivri’nin önüne yığdık ve o duvarları yıktık. Bu bir gerçektir. Bizim hedefe konmamız, uzun yıllardan beri FETÖ mücadele etmemizdir ve asla aldatılmamızdır. Birçokları aldatılmıştır, Fetö’cülere hizmet etmiştir, yardımcı olmuştur Fetö’cü olmuştur, şudur budur. Ama bizi kesinlikle aldatamamışlardı. Bakın 10 Ocak 99 dedim. Ondan öncesi de var. 29 Ocak 2008  57 Fetö’cünü Emniyet Amirini Ankara Başsavcılığına bildirmiştim örgüt kurdular diye. Onların şimdi hepisi tutuklu. Bir numarasında onların Ramazan Akyürek var. Şimdi Hrant Dik’ten tutuklu başka meselelerden tutuklu vs.
Ali Fuat Yılmazel var. Bu tertibin koordinasyonunun yapan Hran Dink cinayetini organize adam vs adam. Recep Güven var, Diyarbakır Emniyet Müdürü oldu sonra, Hrant Dink olayında belgeleri saklayan adam. Ergenekon şemasını o zamanki İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’a götürüp tertibi başlatmaya çalışan adam, hepisi tutuklu şimdi o 57 kişinin. Coşkun Çakar var, benim hakkımda ceza davaları açtılar, berat ettim şimdi tazminat davaları sürüyor. 8 Kasım Günü Coşkun Çakar’ın açtığı tazminat davası dolayısıyla Ankara Birinci Ağır Ceza Asliye Mahkemesinde davam var, yürüyor yıllardır. Bizi bu mücadeleler nedeniyle hedef aldılar. Ama biz başarılı çıktık. 10 Temmuz günü Fetö’nün bütün operasyon örgütü suçüstü yakalandı ve tasfiyesi yolda büyük darbe yediler.
Şimdi bazı mağdur edebiyatı yapılıyor. Şu kadar adam gitti, şu kadar mağdur, evet var.
Bakın avukatım, işin mağduriyet kısmına geldik. O yargı süreçleri var.
Fetö Örgütlenmesi ve 15 Temmuz Sonrası Hukukta Yaşanılanlar

ŞİMDİ YARGI KISMINA GELELİM:
Yargıda 2014 yılı YSK seçimlerinde beş bin oy aldılar. O beş bin oyun nasıl olduğunu bir yasal yöneticisi geçende televizyonda anlattı, CNN Türk’de. Yar-Sav’ı 700 kişi sokmuşlar, ele geçirmişler YAR-SAV’ı diyor ki, filan yerde iki tane vardı sıfır oldu, sıfır oy çıktı diyor.Fetö’nün adamlarına oy vermişler. Bimm nerde ne vardı diyor, oy şöyle oldu diyor anlatıyor böyle. Yar-Sav üyesi, solcu molcu diyorduk ya, Atatürkçü falan diye. Adamlar Yar-Sav’ı ele geçirmişler. Şu anda Yargıtay’da 160 kişi tasfiye edildi, Fetö üyesi diye. Danıştay’dan da 80 civarında adam. 2010 Referandumundan sonra 163 Yargıtay üyesi seçmişlerdi, Danıştay’â da 90 küsur adam. Tamamı Fetö’cü. Bunlar daha sonra daire başkanlıklarının seçimlerinde blok oy kullandılar. Geçen biri anlatıyordu, adam bir gün önce Ahmet’e oy kullandı, bir gün sonra Mehmet’e kullanıyor” bu nasıl oluyor diyor. Nasıl haberleştiler diyor, nasıl anlaştılar bu işte. Anlaşıldı ki haberleşme sistemi kurmuşlar, haberleşme sitemiyle yapıyorlar bu işleri. Bir yasa çıkarıldı ve bunlar tasfiye oldu. Bunların tasfiyesine karşı çıkanlar hata yaptı. Diyorlar ki Tayyip Erdoğan’ın adamları geliyor yerine. Tayyip Erdoğan’ın adamları bunlardı işte. Ona oy veriyorlardı, onlar seçtiler, kampanyayı onlar yürüttüler. Yargıtay’ın yapısı böyle değildi. İşte o Yargıtay’a sokulan Fetö’cü Tayip Erdoğan’ın adamı olarak görev yapıyordu. Her türlü kumpası dalavereyi onlar yapıyordu. İşte onlar tasfiye oldu. Danıştay’dakiler de aynı şekilde. Mahalli mahkemelerdeki yargıçlar, savcılar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Hepsi o 2010 seçimleri ile kampanya 2010 daki HSYK seçimindeki kampanyaların hepisi ortaya çıktı. Bunlar tasfiye oldu. Eğer bunlar yargıda kalmış olsalardı, 15 Temmuzda darbe başarılı olurdu, bunu böyle bilelim, çünkü yargı o kadar önemli ki başarılı olurdu, hiçbir şey yapamazdınız Fetö’cülere karşı. En sonunda yargılayacaksınız, hâkim, savcı bizden değil ne yapacaktınız. ONLAR YARGIYI ÇÜRÜTTÜ, CUMHURİYET YARGISINI BERHAVA ETTİLER. Evet mağdur olan birkaç adam ar, onlar da dönüyor. Dönüyor, öğreniyorlar, bize başvuruyorlar, bir yerlere başvuruyorlar, durumlarını anlatıyorlar, dönüyorlar ondan sonra yargıya. Ha diyeceksiniz ki, Tayyip Erdoğan’a biat eden onu beğenen, onu savuna hiç mi yargıç yok. Vardır, şüphesiz olmaz olur mu? Yargıda öyle Adamlar da var. Ama hiçbir yargıç FETÖ’cüler gibi olamaz, onu söyleyeyim. Hiçbir yargıç, gene de önüne gelen belgeye de bakar, her şeyi bir kenara koyun, bir tek söyleyeceğim, kolay anlayabilmek için, HİÇBİR YARGIÇ HİÇBİR SAVCI SAHTE DELİL ÜRETMEZ. Ama Fetö’cüler bunun şahikasını yaptılar, Allah’ını yaptılar, her türlü sahteciliği yaptılar. Ama hangi dinci, şucu, bucu olsun bir yargıç sahte delil üretmez, hiçbir polis üretmez, 12 Martı yaşadık, 12 Eylülü yaşadık, biz sahte delillerle yargılandık, üretilmiş delillerle, 12 Mart bile böyle değildi, 12 Eylül bile böyle değildi, hiçbir yargıç böyle değil. Bunlar başka bir şey, bunlar bir istihbarat örgütü ve bir operasyon uzmanı. Şov yapıyor, onu yaparken görev yaptığını düşünüyor adam, yani dini inancından falan değil, verilen görevi yerine getiriyor. O göreve göre yetiştirilmiş, o göreve göre hazırlanmış, onu yapıyor. Dolayısıyla onların tasfiyesi çok hayırlı oldu. Karşı çıkanlar büyük hata yapıyor. En başta CHP büyük hata yapıyor, bunlar kamuoyunda mağduriyet doğmasına psikolojik olarak oradan yaralanmalarına yol açıyor, hata. MHP de aynı hatayı yapıyor zaman zaman.
İkincisi ordu içinde. Ordu içindeki en öndeki adamları suçüstü yakalandı, pilot olarak bomba attı yakalandı, karargâhta general emir verdi yakalandı vs. Önemli ölçüde tasfiye oldu. Orda mağduriyet var, bir miktar, şöyle var mesela, bir biriliğin başındaki Fetö’cü emir veriyor “gece operasyon var, terör istihbaratı aldık, şuraya gidiyoruz” diyor, bütün birliği salıyor götürüyor. Sen o suçluyu tasfiye edeceksin, Astsubayın ne suçu var, uzman çavuşun ne suçu var, hepsini toptan tasfiye ediyorsun. Buralarda da hatalar var.
Geliyoruz oradan kararnamelere. Kararnamelerle yapıldı çoğu şey. Birçoğu meslekten ihraç edildi, binlerce adam. Buralarda hata var, biz bu hataların üzerine gitmek gerektiği konusunda hiçbir tereddüt taşımıyoruz. Sekiz tane kararname çıktı, olağan hal kararından sonra, olağanüstü hal kararını doğru buluyoruz. O kararın yanlış, Anayasanın ilgili hükmü var, “yaygın terör eylemleri vs olduğu zaman ona uygun bir tedbir alacaksınız. Olağanüstü Halin bazı getirdiği yetkiler var. Soruşturmalarla ilgili, kararname çıkarma yetkileriyle ilgili vs. Ama sen hukuku bir tarafa bırak demiyor, o hüküm. OLAĞANÜSTÜ HAL KARARNAMELERİYLE KANUNLAR DEĞİŞTİRİLEMEZ kalıcı olarak. Anayasa Mahkemesinin 91 yılında verdiği iki tane karar var. Diyor ki, “olağanüstü hal kararnameleri olağanüstü halin amacıyla ve süresiyle sınırlıdır. Ancak öyle kararlar alırsın. Sen, olağanüstü hal altı yedi ay sonra bitecek, ama ondan sonra gelecek hükümler getiriyorsun bu olmaz. Kanunları değiştiren hükümler getiriyorsun, olmaz. Kanunu değiştirdikten sonra da devam edecek o kanun. Kanunda değişiklik yapamazsın, 45 kanunda 100 civarında değişiklik yaptılar. Bu tamamen hukuk dışı. Anayasa Mahkemesine başvurdu CHP Anayasa Mahkemesi ret etti. Anayasa Mahkemesi kendisini inkâr etmesinden ibarettir.
Şöyle bir şey söyleyeyim, Anayasa Mahkemesi de bir kanunla kurulmuş onu kuruluş yasası var. Anayasa mahkemesi Anayasal bir kurumdur, bir kanunla kuruluyor. O kanunda Anayasa Mahkemesinde işlevsiz hale getirecek her türlü değişikliği bu mantıkla yapabilirler ve Anayasa mahkemesi “bunu incelemem” diyor, “ben orda yetkili değilim” diyor. Bu da Anayasa Mahkemesinin kendisini ret etmesi olayıdır. Bunu böyle görelim. Bazı kurumlar kendilerini de yok eden yanlışlar yapabiliyorlar, bu da böyle bir yanlıştır. Umarım ileride bu yanlış düzeltilir. Tabi buna karşı mücadele etmek görevimiz, görevimizi yürüteceğiz.
Olağanüstü hal kararnameyle meslekten çıkarılan insanlar var, o da bir gerçek, onu da olağanüstü kararnameyle yapamazsınız, gerçi kararnamedeki durum şöyledir, tebligat anlamında. Onun altında bir işlem var, bir karar var, meslekten çıkarmayla ilişkin kurumunun yazdığı yazıya istinaden bu insanlar çıkarılıyor. Ama Olağanüstü Hal Kararnamesine bakıyorsunuz, altındaki listeye, sanki bakanlar kurulu kararnameyle insanları meslekten alınmış Onların hepsi meşru değil, mesleğe geri dönebilir. Davlar açılıyor, iptal davaları, biz de açtık. Açılıyor, şimdiden davalar. Bizler de bu durumda olan insanlarla ilgili davalar açıyoruz. Herhangi bir disiplin soruşturması yapmadan, her hangi bir suç işlediği konusunda ortaya bir belge konmadan hiç kimseyi meslekten ihraç edemezsiniz. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili kanunlar bunların hepsi berhava olmuş oluyor. Bunları yapamazlar, bunları yapanlarla ilgili olarak dalar açılıyor ve çok büyük sorunlar yaşayacak bu yönetim. AİHM ne kadar gidilecek kadar işlemler olacak.
Aslında bunlar darbe dolayısıyla sanık durumuna düşen şuşucu olan FETÖ’cülere hizmet eden uygulamalardır, Yanlış uygulamalardır. Bu uygulamaları da eleştirmek gerekiyor”.

Cevat Kulaksız

ckulaksizster@gmail.com

Avukat Nusret Senem kimdir:
1950 de Çıldır’da doğdu, 1974 yılında Ankara Ü. Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Türkiye’yi sarsan önemli olaylarda avukatlık yaptı. Bunlardan bazıları 1979 da Kahramanmaraş’ta meydana gelen olaylarda yaşamını yitirenlerin yakınlarını yitirenlerin ve yararlananların avukatlığını üstlendi. 1980 de 34 kişinin hunharca öldürülen Çorum Katliamı, 1993 te meydana gelen Sivas Madımak Oteli’nin yakılmasıyla meydana gelen olaylarda ölen zarar görenlerin avukatlığını yaptı. Uğur Mumcu suikastı, Eşref Bitlis suikastı, TÜRK-İŞ Konfederasyonu Genel Sekreteri Şemsi Denizer’in katli davalarında öldürülenlerin yakınlarının avukatlığını yaptı. 1974 den itibaren çok sayıda demokratik kitle örgütünde yöneticilik yaptı. Bunlardan bazıları Memurlar Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği, Çağdaş Hukuk Dergisinde yayın yönetmenliği, Atatürkçü Düşünce Deneğinde Yürütme Kurulu Başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu.
İşçi Partisinde kuruluşundan bu yana Ankara İl Başkanlığı Merkez Başkan yardımcılığı gibi çeşitçili kuruluşların yönetiminde bulundu.
Şimdi Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı ve Vatan Partisi olağanüstü Hal izleme Başkanlığını sürdürüyor.

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget