Makaleler "Bülent Soylan"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Seçim Diye Bastırılmazdı Durum O Kadar “Acil” Olmasa
Empati…
Yani kendimizi karşımızdakinin yerine koymak…
Hani derler ya “Damdan düşenin halini ancak damdan düşen bilir “diye.
Karşıdan konuşmak kolay; anlayabilmek için “düşmüş olmak lazım.
“Acil” diyorlar... doğrudur.
Ama o “Aciliyeti” anlamak için de aynı aciliyet içinde olmak gerekir.
Yoksa “içi onları yakarken dışı bizi yakar” da işin farkında olamayız.
O aciliyet sanıldığı kadar “siyaset”ten değil aslında, ekonominin bu günkü dayanılmaz durumundan…

Düşünsenize:
-Sadece bu yılın bütçesini değil; Cumhuriyetin yüz yıllık birikimini “özelleştirdik” diye satıp parasını harcamışsın,
-Yetmemiş; halkını bir de köprüydü, tüneldi deyip “icraat üzerine icraat” diye torunlara doğru 20-30 yıllığına borçlandırmışsın…
-Uzun vadelisini bir tarafa bırak; yetmemiş, Şubat 2018 itibariyle “bir yıl ya da daha kısa vadede” ödenmesi gerekli dış borcu 185,9 Milyar dolara çıkartmışsın.
-Yetmemiş, “bak ne kadar yabancı sermaye getirdik” diye bankaları, iç pazarı küresel şirketlere teslim etmişsin,

Yaparken iyi de, dönüp bir de bakıyorsun ki;
-İşsizlik diz boyu
-Üretim bitmiş,
-Tarım-hayvancılık boğazımıza yetmiyor
-Dış ticarette her yıl 50-100 milyar dolardan içerdesin,
-Sıcak parayı tutsan faizi el yakıyor, tutmasan anında kaçıyor,
-Paran düşmüş, dövize alttan bakıp bakıp yine fırlattılar diyorsun,
-Yerli sermayenin babaları ufak ufak tüymekte,
-İnşaat işi sarpa sarmış, satışlar durmuş, müteahhitlerin sızlanmakta,
-Onları kurtaracak kamu yatırımlarına para yetiştirmek mesele…

Fazla lafa gerek var mı?
Siyaseten olmasa da ekonomik olarak bu iş bitmiş, gemi yan yatmış…
Ne dersin?
Böyle bir durumda hala “Bu işler önümüzdeki bir buçuk yılda daha da büyüyüp gelişecek” dediğinde karşındakiler “Aman artık yeter, bu kadar büyüyüp gelişme bize fazla gelir” demezler mi?

*
Siyaset “zamanlama” sanatıdır bir yandan da.
İktidara gelmek için de, kaçmak için de…
İleri gidiyorsan tamam da, araba geri geri kaçmaya başlamışsa, başkası “zamansız” dese de “tam zamanıdır” demeyi bileceksin.

Bu gerçek bir kaçış mı?
Asla…
Giderek kaybetmekteysen, daha fazla kaybetmeden ve en kötü ihtimali göze alarak son bir deneme yapmak sadece.

Tuttu tuttu; baktın tutmadı “bıraktığım iyi oldu” diyeceksin.
“Hadi geçmiş olsun sen bittin artık” diyenler olacak tabii…
Onlar öyle dese de geçmeyebilir…
Erbabına göre bu da bir “hesap”tır.

Öyle hazırlıksız bir zamanlarında teslim edersin ki "emaneti"; onlar çeker yükü , faturayı halka ödetirlerken sen dinlenir, unutturur, “bak ben gittim işi iyice sarpa sardırdılar” deyip ardından yine çıkabilirsin o siyaset meydanına.
Zaten taraftarların uzun solukludur, bunu da beklemeyi bilirler,
*
Herhalde “daha mürekkebi kurumadı” bile denebilir:
“Baskın seçime hazırız” denip gezildiğinde buradan yazmıştık hatırlar mısınız?
16 Mart 2018’de...
“Bir baskın seçimle birlikte "baskın iktidara" da hazırlanmalı mı?” diye başlık atmış ve bunun gerekliliğine işaret etmiştik. “Aman, orası kolay, hele o gün gelsin bakarız falan demeden, baskın iktidarın hazırlıklarını da yapın bir yandan,
Hemen bu çarşambadan…
Hani bizde “Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur” derler ya”
diye de ilave etmiştik…

O gün de gerçekten çarşambaydı.
Ve beklendiği gibi “Perşembe” de geliverdi işte bu gün.

Umarız gizli gizli bazı kadrolar tertip edilmiş, projeler raflara sıralanmıştır da endişemiz boşadır.
Yoksa o baskından, “siyaseten” baskın çıkmış olmak bile bir şey kazandırmayabilir takıma.

Çünkü sıkıntı o kadar büyük ve o kadar “ekonomik” ki,
Farkındaysanız, baskın seçim isteyenler ellerindeki her türlü “siyaset” üstünlüğüne rağmen, önlerinde şu kadar zaman olduğu halde o asıl meseleden yani "ekonomiden" hareketle siyaseti bir kenara bırakıp “deprem”den, “aciliyetten” söz ediyorlar.

“Gelen depremdir” diyorlar.
Yani ekonomide deprem.
Peki, onları bu kadar ürküten, telaşlandıran ekonomik depreme kim ne kadar hazırlıklı?
Tahkimat onlarınkinden daha mı güçlü?

Başarılı ve sevilen bir TV programcısı, hiç de iktidardan yana olmadığı halde "Belki sizi şaşırtacağım ama bu iktidar kalmalı. Nasıl ekonomiden sosyal yaşantısına kadar bozdularsa, bu iktidar kalmalı, Erdoğan liderliğinde sorunları çözmeli" derken meseleyi sadece bir inatlaşma olarak mı görüyordu dersiniz?
Acaba kafasının arkasında bu "hazırlıksız yakalanma" endişeleri yok muydu?
“Çözmeli” derken, bir başka açıdan “Sonuçlarını kendisi göğüslemeli, kendinden sonra gelenlere yüklememeli demek istemiyor muydu?

O programında “Sizi şaşırtacağım” dedi ya...
Ama ne yalan söyleyeyim beni hiç şaşırtmadı.
Zamanında büyük kurtarıcı Atatürk, o müthiş askeri ve siyasi zaferlerinden sonra bile bunun altını çizerek aynı şeyleri anlatmak istememiş miydi bize:

“Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılamazlarsa, kazanılacak başarılar yaşayamaz, az zamanda söner.”

Nitekim son on beş yılın o debdebeli siyasi zaferler dizisi de sönüyor şimdi.
Çünkü kazanılmış siyasi zaferlerin arasında, asıl belirleyici olan ekonomik zaferler yok.

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Bir de böyle düşünün: Benzin kime pahalı?
-“Pasta fiyatları da çok pahalılandı”
-“Kalkan balığının kilosu 150 liraya çıktı”
Ya da;
“100 bin lira verdim otomobil aldım, üzerinde dünyanın vergisi…”
“Kardeşim bir depo benzin dolduruyorum, bir hafta ya gider ya gitmez; her seferinde ödediğim para 300 liradan fazla…”

Bu sözleri bir an için gözlerinizin kapalı olduğu bir durumda dinlediğinizi düşünür müsünüz?…
Diyelim ki bu konuşanların kimler olduğunu bilmiyor, seslerinden de tanımıyorsunuz.
Örneğin “sıradan insanlar” olduğunu düşünebilir misiniz?
Sorum şu: Sizce bunlar kimler olabilir?
*
Vergiler üzerine azdır-çoktur diye sohbet tabii ki her zaman ve herkes tarafından yapılabilir de;
“Vergicilik” farklı bir iştir.
Nasıl diyelim; mesela davul çalmayı bilmekle bir orkestrayı idare edebilmek kadar farklı.
Davulu çalarsınız çalmasına ama, gel şu orkestrayı idare et derseniz bu öyle çok kolay bir iş değildir.
Çünkü davul dediğin bir tek enstrüman iken, orkestrada birbirinden çok farklı ama hepsi de aynı eseri seslendirmesi gereken onlarca enstrüman vardır karşınızda.

Bütün hepsinden uyum içerisinde bir ses elde edebilmek için kimin ve ne zaman hangi notayı çalacağını, kimin nerede devreye girip nerede susması gerektiğini bilmeniz ve bunların hepsini elinizdeki çubukla idare edebilmeniz gereklidir.
Yani “Vergileme” bir denge gerektirir.
*
Kapitalist ya da piyasacı sistemde hükümet etmek, yani “icra”da bulunmak büyük ölçüde para işidir.
Örneğin, önceki iktidarların aldığı iç-dış borçları ödersiniz, bir zamanlar çalışmışların ve halen çalıştırdıklarınızın maaşlarını ödersiniz, iyi kötü yatırımlar yaparsınız ya da yaptırırsınız, yakıttan kırtasiyeye kadar kamu bürokrasisinin harcamalarını karşılarsınız falan…
Sonuçta hepsi “para” değil mi.
Bu sistemde “para” yoksa “icraat” da yoktur.
Tabii harcarken “para” da, o paraları toplarken bunun adı “vergi”dir.

Kimden alacaksınız?
Şundan şu kadar, bundan bu kadar falan…
İşte vergicilikte paranın kimden ne kadar alınacağı konusunun adı, “vergi yükü dağılımı”dır.
Ekonomik bir karardır…
Her ekonomik karar gibi bir yanıyla da siyasete dayanan bir tercihtir.

O siyaset her zaman doğru mudur, adaletli midir? Kime yarar sağlar, kimi kollar, kimi ezer?…
Her zaman tartışılır ve bunların her zaman tartışılacak tarafları vardır ama bu işin tartışmasız bilinmesi gereken bir tarafı vardır, o da bu tartışmalarda kimin ne tarafta olması, kimin neyi savunması gerektiği…
Örneğin; vergi yükü varsılların üzerine yüklenmişse varsıllar; yoksulların üzerine yüklenmişse yoksulların kendilerini korumaları, haklı tarafı yoksa buna karşı çıkmaları gerekir değil mi?

Örneğin; sırtına bir ceket bile alamayan kişinin kürk satışları üzerindeki vergiden şikayeti, aslında tersini savunması gerekirken bu konuda kendi kalesine gol atması değil midir?
Örneğin; özel otomobili olmayan birinin benzin fiyatları üzerindeki yüksek vergiden şikayeti…

Uzatmayalım:
Topladığı parayı oraya ya da buraya harcamasına itirazımız bir yana; bir hükümet daha fazla paraya ihtiyaç duyup bunu bir şekilde “toplayacaksa” buradaki asıl tartışma bu paranın kimlerden toplanacağı konusu olmalı değil midir? Yani bu vergi yükünün kimin sırtına bindirilmesinin daha uygun olacağı konusu…
Bunun nasıl olacağı, en başta o vergiyi koyan iktidarın sorunudur. Sonra da karşısındaki muhalefetin…

Hükümetin sorunudur; çünkü bu yükü kaldıramayacak olana yüklerse siyaseten büyük tepki toplar.
Muhalefetin sorunudur; çünkü hükümet asıl ödemesi gerekeni bırakıp ödememesi, korunması gerekeni vergilendirmeye kalkarsa, burada yanlışa tepki gösterilmelidir.

Peki,
Hükümet; varsıllardan ya da yoksullardan; ama nasıl olsa o vergiyi bu toplum içinden birilerinden alacak ve her durumda bunlardan birileriyle karşı karşıya gelmekten başka seçeneği yoksa ve kendisi de bu tepkiyi göğüslemeye razı ise, muhalefetin ne yapması gerekir?

Eğer “vergi yükünü dağıtmada” bir yanlış seçim varsa bu tercihe, haksızlığa uğrayan tarafın itiraz etmesi gerekmez mi?
Mazot konusunu şimdilik bir kenara bırakalım;
Örneğin; bu ülkede halkın kabaca yarısının özel araba kullanıp diğer yarısının hiç kullanmadığı bir durumda; benzin üzerinde yüksek vergiler varsa…
Sırf muhalefet olsun diye “insanlarımız niye bu kadar pahalı vergi yüklü benzin kullanıyor” der misiniz?

Diyelim ki dediniz;
Peki bunun anlamı, “Siz şimdi bu vergiyi benzinden, dolayısıyla en azından bir özel araba sahibi olanlardan yani “nisbeten varsıllardan” almayın da başka bir biçimde, örneğin her türlü gıda ve ihtiyaç maddesindeki KDV’den, örneğin özelleştirmelerden, örneğin yeni yeni borçlanmalardan karşılayın” demek değil midir?
Muhalefetin asıl görevi, öncelikle bu toplumda “altta kalanların” ekonomik çıkarını kollamak değil midir?

Tamam, özel otomobil kullanmak bu çağda bir lüks sayılmamalıdır. Onu anladık ama; bu toplumun yarısı özel arabaya binip diğer yarısı yaya dolaşıyor ya da toplu taşıma kullanıyorken “araç sahipleri bu kadar vergili benzin kullanmasın, benzini ucuza alsın” demek, ülkedeki vergi yükünün onların sırtından alınıp biraz da diğerlerinin sırtına yüklemeye kapı aralamak değil midir?

Eğer bu ülkede bütçe ile gereğinden fazla vergi toplanıyor, bunu biraz kısalım demiyorsak;
Toplanan vergi gelirinin miktarına bir itiraz yoksa;
Bu vergilerin neden özel araç sahiplerine yüklendiğinden şikayet etmek, bunu düzeltmeyi(!) vadetmek bir yanlış sav değil midir?

Kısaca; araç sahipleri o vergileri ödemesin, onlardan almayalım da bir başka vergi koyarak, bir başka biçimde o benzini hiç kullanmayan, arabası bile olmayan, her gün durakta otobüs bekleyen vatandaştan da mı alalım dersiniz?

Pahalı benzin, bütçesi sürekli açık veren “bu ülkede toplanması gereken verginin” önemli bir kısmının iyi kötü varsıl yurttaşlardan toplanmasının doğru yolu değil mi?
Biri “pahalı” diyecekse bu öncelikle o benzini kullananların itirazı olmak durumunda değil mi?

Bu vergi yükü dağılımı tahterevallisinde benzin kime pahalı?
40 milyon arabalıya mı ?
40 milyon arabasıza mı?

Acaba duraklarda saatlerce bekleyen, sonra balık istifi seyahat etmek zorunda kalanlar için araba sahiplerinin şu pahalı benzin işi kadar itirazda bulunuldu mu bu güne kadar?

Neden toplu taşımanın peşine bu kadar düşülmedi, aksine bu alan iktidara bırakıldı da “Bu memlekette vergi toplanacak tabii ama, önce şu araba sahiplerinin üzerindeki yükler azaltılmalı” deniyor?
Bırakın bunun şu yürümeyen trafiği iyice kilitleyeceğini, bırakın akaryakıt ve otomobil ithalatını coşturmakla dış ticaret açığını iyiden iyiye azdıracağını, bir tek yönüne odaklanın işin;
Oradan kaldırılacak vergiler, oradaki vergi kaybı nereden ve kimlerden karşılanmalı diye de bir düşünsenize hazır bu konu açılmışken?

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Teşvik teşvik dedikleri ve taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışmak
Hükümet 135 milyar liralık bir teşvik programı açıkladı.
Buna göre, özel sektörün yapmayı planladığı ve hükümetin de desteklerim dediği “yatırım Projelerinin tutarı” 135 milyar liraymış.
(Yanlış anlaşılmasın: Hükümet birilerine al şu 135 milyarı da fabrikalar yap falan demiyor.)

Şimdi dolar bir kademe daha fırladı ya… Tabii ki bu paketteki rakamlar da kendince katlandı. Malum, bu işlerde ithalatın payı yüksek.
Artık yatırım hamlesi mi büyür, projeler mi kısılır onu ileriki yıllarda göreceğiz.

Yine de “Vatana millete hayırlı olsun” diyeceğiz ama, olaya şöyle biraz yakından bakınca, diğer yatırımcı ve sanayiciler darılır diye vaz geçiyoruz.

Çünkü teşvik edilen firma sayısı topu topu 19 iken, bunlardan sadece üçü, o toplam teşvikin 85 milyar liralık kısmını almış.
Ya da oransal olarak söylersek paketteki 135milyarlık teşvikin yüzde 63’ünü;
Kalan yüzde 37’si de 50 milyar lirasını…

Ya bu 19 firmanın dışında ama 80 milyonun içinde olan ve “medet ya hükümet” diyen irili ufaklı “diğerleri”?
Bu pakette onlara bir şey yok.
Dolayısıyla “süper teşvik” paketi için ilk söylenecek olan “19 firmayı sevindirecek teşvik…”

Peki bununla öyle reklamının yapıldığı gibi bir sanayi hamlesi başlar mı?
İstihdam coşup işsizlik azalır mı?
Dış ticaret açığı daralır mı?

Hayır.
Eh, hele seçim üzeri bu desteklerle şu şu yatırımların önü açılsın, fabrikalar kurulsun, çarklar dönmeye başlasın, işçiler tezgah başına koşup üretilen mallar da pazarını buldu mu; neden üç beş sene içinde bunun hasenatını görmeyelim ki?
Tabii ki bir kımıldanma olacak…
Olacak da, her yıl yüz milyar dolara varan dış ticaret açıkları yanında bu “kımıldanmanın” ne kadar esamisi okunacak orasını Allah bilir.
*
Türkiye neredeyse 1960’lı yıllardan bu yana teşvik uygular.
Bu teşviklerin çoğu da doğu-güneydoğu’nun kalkınması için düşünülmüştür.

Ama şimdi oralardan batıya doğru göçe ve onun somutlaşmış şekli olan batıdaki şehirleşmeye bakıldığında görülüyor ki verilen teşviklerle oralarda kalkınma falan olmuyor.
Olan da, olsa olsa bu teşviklerden bir şekilde yararlananların biraz para yapıp kapağı batıya atması.

Yapacaksan devlet eliyle yapacaksın oralara yatırımını…
Ve sonra dönüp satmayacaksın, kapatmayacaksın ki çark oralarda dönsün, insanlar oralarda iş bulsun.

Teşviklerin başarısızlığının bir göstergesi de Türkiye’nin giderek üretimsizleşmesi, ottan ete, oradan sanayi ürününe kadar pek çok tüketim malını ithal ediyor hale gelmesi, kendi ürettikleri içinde de büyük ölçüde ithal girdiye gerek duyması.
Yani bu iş bir türlü istenilen sonuçlara ulaştırılamamış bizde.

Neden peki?
1.Eğer “piyasa” düzeninde iseniz; teşvik, ufak bir gayretle devreye girebilecek yatırımlara yapılır.
Eğer “piyasa”da yaşama şansınız yoksa, rakipleriniz sizden daha deneyimli, enternasyonel, daha güçlü ve sizden daha ucuza mal verebiliyorsa, istediğiniz kadar teşvik görün; asla başarılı olamazsınız.

Bu durum, aynen motoru arızalı kamyonu bir yere kadar itmeye benzer. İtmeyi bıraktığınız anda olduğu yerde kalacaktır. Çünkü kamyonu götüren onun kendi iç dinamiğidir. Arkadan ittirmenin hükmü ancak itmeye devam edebildiğiniz sürecedir.
Atalarımız da “taşıma suyla değirmen dönmez” dememişler midir?

Eğer başka nedenleriniz de olup “Ben bunu ille de yürüteceğim” derseniz; yani verdiğiniz ilk destekten sonra o yatırım hala kendi gücünü yaratıp, kendisini o piyasanın koşullarına uyduramamışsa, belli bir süreden sonra artık sizin verdiğiniz teşvikler “sübvansiyon”a dönüşür.
Yani “Her ne bahasına olursa olsun, kar da etse zarar da etse ben bunu ayakta tutacağım” demeye.
Ayakta tutarsınız ama zararına da katlanırsınız.

Bu ne zaman doğrudur?
Eğer o yatırımınız stratejikse yani ülke ekonomisine gerekli ise, yapılacak üretimin milli olması lazımsa.
Çünkü böyle bir yatırımı yaşatmadığınızda ülke olarak ekonomik ya da siyasi zararınız daha büyük olacaktır.

2.Stratejik sektörlerin teşviki de dahil, bütün teşvikler aslında bir makro ekonomik hesaba, daha doğrusu ciddi bir planlamaya göre yapılmalıdır.

Çünkü ekonomi gibi sayısız işletmenin bulunduğu, bunların hepsinin doğrudan ya da dolaylı bir birinden etkilendiği bir ekonomide, eğer maksadınız “birilerini” değil de “ekonomiyi” kalkındırmak, o ekonomiyi geliştirmekse, tabii ki uygulanacak teşviklere karar verilirken mutlaka çok geniş makro analizlerin yapılması, ihtisas kadrolarının uzun süre bunun üzerinde çalışması, doğru istatistiki verilerin olması ve değerlendirmesi gerekir.

Sonra da makro ekonomiye bir bakış açınız, felsefeniz önemli bu işlerde.
Çünkü bütün bu çalışmalar ekonomiye genel bir bakış açısı olmadan, bir onu bir bunu seçmekle asla kendi içinde uyumlu olamaz, bir birini tamamlayamaz.
Bu da tabii ki ekonomiye bakış açınıza yani eğer varsa; bu konudaki “vizyon”unuza bağlı bir şey…

Ekonomiye sadece “piyasacı “ esnaf gözüyle bakar, “biz liberaliz, pazarımız dünyanın bütün satıcılarına açıktır” derseniz, iyi ve ucuz olan ne varsa memlekete ithal edilsin, halkımız devri iktidarımızda mutlu olsun derseniz, devlet işletmeci olmaz derseniz, zaten bu anlayışla ne planlama olur ne doğru anlamıyla bir teşvik.

Siz hem “ben piyasaya devlet müdahalesine karşıyım, devletten işletmeci olmaz” der, olanı da acımam, ucuz pahalı satarım” derseniz, sonra dönüp de şu falancanın özel yatırımını yine devlet imkanları ile güçlendirelim demeniz yaman bir çelişki yaratmaz mı?
Çünkü bir işi devletin “yapmasıyla” devletin “yaptırması” arasında fark olabilir mi?

Dolayısıyla, bir siyaset hem piyasacı olup hem birilerine devlet eliyle ve üstelik firma ve proje seçerek destek veriyorsa orada, bir makro ekonomik tavırdan çok siyasetin olduğunu kabul etmek gerekir.

Bu nedenle, bir “makro ekonomik plan” açıklanmadan, böyle genel bir tavır değişikliği olmadan ilan edilen teşvikler, olsa olsa;
Ya “yatırımcısının tek başına giremediği ticari riske devletin ortak edilmesidir,
Ya da bazı kesimlerin zaten para kazanabilecek olan yatırımına ve dolayısıyla sermayesine bir de devlet katkısı.
Veya şu da düşünülmelidir: aslında ortada fazla bir şey bile yoktur da; “bakın memlekette daha ne yatırımlar olacak, istihdam artacak” türü propaganda.
*
Türkiye; şu günler itibariyle verdiği yüksek dış ticaret açığı karşısında, borçlarını çevirebilmek ve artık zorunlu hale gelmiş ithalatını karşılayabilmek için her yıl şu kadar dövize ihtiyaç duyar, halkın en acil ihtiyaçları olan gaza, mazota, elektriğe zam yapar; bütçesi yetmediği için yatırımlarını “yap-işlet diye özel sektöre yaptırıp insanları onların müşterisi haline getirir iken, çok bellidir ki aslında öyle ciddi bir sanayi hamlesi yaratacak teşvikler verme şansına sahip değildir.

Zaten bu teşviklerin önemli bir kısmı, “sen yap vergi almayalım” “sen iste sana kamu hissesini de devredelim” türü teşviklerdir.
Hele şimdiki pakette de bazı kamu işletmelerindeki payların devri, kamu arazi tahsisi gibi “teşvik”ler olduğu düşünülürse, burada devletten özel sektöre bir kaynak transferi olmadığı, hatta hatta bazı devir ve satışlarla devlete bazı kazançlar yaratma gayreti olduğu bile görülecektir.

Türkiye ekonomisi gerçekten şu anda “Had safhada” bir sıkıntı içerisindedir .
Bu durumun çoktan beridir yaşandığı ve kolay kolay sonlanmayacağı düşünülürse, ekonomi çok ciddi, genel, yapısal bir planlama ve düzenlemeye ihtiyaç duymaktadır.
Bu ihtiyaçların başında da, öncelikle dış ilişkilerden başlamak üzere pazar şartlarının düzeltilmesi gelir.

Çünkü şimdi görüldüğü gibi, dış pazarınız yoksa satamazsınız, satamayacaksanız yatırım yapamazsınız. Yatırım yapamazsanız üretim olmaz. Üretim olmazsa istihdam olmaz, ticaret ve cari açığınız zaten düzelmez.
Dolayısıyla ekonomi şişesinin dar boğazı “dış pazar”dır.

Bu günkü siyaset,
-Günlük sıkıntıları aşmak uğruna her an başka bir malın ithalatına izin vermekle,
-Yabancı sermaye girişini sağlayabilmek için yabancı yatırımcıları ekonomide söz sahibi etmekle,
-Harcamalarına kaynak yaratabilmek için kamu iktisadi teşebbüslerini elden çıkarmakla;
Ne yazık ki piyasaya yön verebilmekten, yatırımcıya ve üreticiye güven vermekten hayli uzak düşmektedir.

Hukuk düzeni ve idari istikrar bir yana; piyasaya kimin ya da hangi malın ne zaman ve ne fiyattan gireceğinin kestirilemediği, ekonomi yönetiminin bütün bunlar için bir “genel plan” koyamadığı böylesi durumlarda ne yazık ki adına “teşvik” denen uygulamalar, bu ekonominin doğru yönde ve hissedilebilir ölçüde ilerlemesine çare olamayacaktır.

Aslında dış ve iç politikada belirli bir yumuşama; hukuksal güven, hatta sosyal yaşamda sıkıntı yaratan bazı olaylara set çekmekle hafif bir iyileşme yaratılması dahi pek fazla kaynak bile gerektirmeden yatırım iklimini geliştirebilir.

Bu durum, sadece turizmde bile ciddi bir fazla yaratabilir.
Örneğin tarımsal ürünlerde ve hayvancılıkta vaad edilecek bir fiyat istikrarı kararlılığı bile üretimi de bunlara bağlı istihdamı da yükseltebilecektir.

Ama dedik ya, “teşvik” ya da “tedbir” deyince bütün bunların hepsini bir arada düşünmek, seçilmiş bazı yatırımları değil milli ekonomiyi rahatlatma niyet ve şartıyla…

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Gelir Dağılımı Adaletsizliğindeki Dünya Üçüncülüğümüz Ve Dolar Milyarderlerimiz
ABD kökenli “The Spectator Index” adlı kuruluşun 2012-2017 yılları arasındaki dönemi kapsayan çalışmasına göre; Türkiye’deki gelir dağılımı adaletsizliği “0,32 Gini Katsayısı” ile Çin ve Hindistan’ın ardından dünyada üçüncü sıradaymış.
O diğer ikisini bilemem ama bize verilen “derece” doğrusu hayli enteresan bir gerçeğe işaret ediyor:

Hani televizyonları neredeyse her açışımızda burun buruna geldiğimiz zevat sürekli olarak, son yıllarda fakir fukarayı ne kadar da kalkındırdığından söz ediyordu ya…
Meğerse kalkınma rüzgarı sadece fakirden zengine doğru esmekteymiş de farkında değilmişiz.

Şimdiki bu açıklama bütün o siyasi söylemleri reddediyor ve açıkçası “Sizin memlekette giderek fakir daha fakirleşmeye, zengin daha zenginleşmeye devam ediyor, üstelik gelir dağılımındaki dengeleri bozmada dünya üçüncüsüsünüz” demeye getiriyor.

Zenginin daha zengin olmasına itirazımız yok da, onlar zenginleşirken fakir fukaranın, garip gurebanın daha fakirleşmesi hayli çelişkili bir durumu ortaya koymuyor mu?
“Nasıl yani?” diyeceksiniz, anlatalım:

Türkiye’de milli gelir artıyor mu?
İşin inceliğini bilenler gerçek anlamda artış-martış olmadığını söylüyorlar.
Bakkal hesabına vurursanız da artmış olmayacağı açık.

-Artmaz, çünkü bu ülkede nüfus 79 Milyon iken, şu kadar kişilik kendi boğazımıza 3-4 milyon da Suriyeli boğaz eklendi mi, eklendi.
Bunlar da bizim gelirden nasiplenmiyorlar mı?

Yapın hesabını, çarpın-bölün; bakın bakalım, boğazlara bu eklenme olayı bizim boğazımızdan geçecek lokma sayısını adam başına ne kadar azaltır.
Ya da bu zorunlu ziyaretçilere 30 milyar dolar harcadığımız söylendiğine göre onu bölün adam başına.

-Artmaz, çünkü içeride üretip içeride tükettiğimiz kendi malımızdan “kişi başına” düşen pay giderek azalırken bir de dış ticaret açığı veriyoruz.
Örneğin yeni kesinleşen Kasım 2017 rakamlarına göre son 12 ayda dışarıya 154 Milyar dolarlık mal satıyoruz sonra dışarıdan borç harç daha fazlasını, 210 Milyar dolarlığını satın alıyoruz.
Fark “eksi 56 milyar dolar”.

Ne dersiniz, böyle bir tabloda milli gelir artar mı azalır mı?
Dolayısıyla dışarıyla ticaret yoluyla da ciddi biçimde içeri gittiğimiz ortada.

E peki bütün bunlar olurken milli gelir arttı diyenler yalan mı söylüyor diyecekseniz onu da açıklayalım:
Türkiye’de milli gelir hesapları öyle kasadaki dolarları sayarak falan tesbit edilmiyor ki…

Milli gelir hesapları bazı varsayımlara dayanarak yapılan “resmi bir tahmin”.
Hatırlanacağı gibi, bizde bu işleri yapmakla memur olan TÜİK son yıllarda çok sayıda “yenilik” yaptı ve milli gelir hesaplamasında kullandığı varsayımları, tanımları “düzeltti”.

Bu değişiklikler dolayısıyla da Türkiye’nin milli geliri hep artış gösterdi.
Yani, “meğerse bizim milli gelirimiz o kadar değil bu kadarmış” dendi.
Densin, fıkrada doktor da öyle demiş ya…
Peki böyle denmekle milli gelirimiz gerçekte değişti mi?
Hayır değişmedi, sadece “bizim hesaplarımıza göre” değişti.

Hatta uluslararası karşılaştırmalarda “senin milli gelirin kaç para” dendiğinde bu kıyaslamalar hep dolar üzerinden yapıldığı, cevabı Amerikan doları üzerinden verildiği için de bizde TL/dolar kuru yükseldikçe milli gelir rakamımız “düştü”.
Haydi bir an için düştü de demeyelim, “Bizim milli gelir hep bildiğiniz gibi” diyelim şimdilik…

Peki bir ekonomide milli gelir artmazken bazı vatandaşlarımızın bu milli gelirden şahıslarına düşen paylar giderek artıyorsa, yani “dolar milyarderlerimiz” 30’lu rakamlardan 40’lı rakamlara ulaşıyorsa ve bu sayılar pek çok gelişmiş ülkede bile yoksa bu zenginleşme nereden ortaya çıkıyor?
Ya da, milletin toplam geliri demek olan milli gelir artmazken bazılarının kşisel geliri milyar dolarlarla ölçülmeye başlamışsa bunun kaynağı ne olabilir?
*
“Memleketin geliri” artmadığına göre tabii ki bir tek yolu var:
Mevcut gelirler birilerinden birilerine kayıyor.
Birileri giderek ellerindekini kaybediyor, yoksullaşıyor;
Birileri başkalarının paylarına el koyup, “onların zararına” giderek zenginleşiyorlar.
Matematik böyle diyor.

Sonuçta ortaya çıkan durum şu:
-Vatandaşın baktığında kendisinin de fark ettiği gibi bizde “milli gelir arttı” dense de gerçekte yani “cepte” bir artış yok.
Arttı denen gelir “zahiri” yani kayıtlara göre böyle.

-Bu zahirilik pratikte de kendini gösteriyor. Örneğin birisi “sizin milli gelir toplamda şu kadar artmış” hadi şunun şu kadarıyla şunu yapın da görelim bakalım diyecek olsa verecek cevap yok.
Çünkü ortada öyle bir para yok.

Milli gelir sabitken gelir dağılımındaki bozulmada dünya üçüncülüğü derecemiz aslında artışsızlıktan da büyük bir sıkıntı.

Düşünsenize, bir ekonomide gelirler çeşitli kesimler arasında şöyle böyle dağılırken birden ortaya bir farklılaşma başlıyor ve sayıları giderek artan birileri bu dağılımdan “dolar milyarderi” olacak biçimde kazançlı çıkıyorsa, bu ekonominin çarklarına bir garip müdahale, birilerine arka çıkma, birilerine “yürü ya kulum” deme ya da en iyimser yorumuyla birilerinin bu akıl almaz gelişmesine ses çıkarmama, onu görmezden gelme gibi durumlar yok mu?

Bu gelir adaletsizliği bir gün hiç istenmedik toplu itirazlara yol açmaz mı?

Bülent Soylan


Bülent Soylan

“Otomobil Tuttu Yolu  Bu Yolda Macera Dolu”
Bizim neslin öyle şimdikiler gibi ışıltılı, elektronik oyuncakları falan yoktu.
Ya biçimli tahta parçalarını otomobilmiş gibi hayal eder, kumun üzerinde “vuuuut” diye kaydırırdık; ya da balya tellerinden iki tekerlekli arabalar yapar tozlu yollarda yürütürdük.
Tel arabalara renkli boncuklar falan da takardık biraz afilli görünsün diye.
Bunların gerçek arabalarla bir benzerliği mi vardı ki?
Ne gezer…
Onları arabaya benzeten bizim o “çocuksu” hayal gücümüzdü, öyle olduğunu kabul eder avunurduk.
Kim bilir, şimdi Türkiye’deki araba sevdaları da belki bu yokluklardan yeni yeni kurtuluyor olmamızdan kaynaklanmaktadır.
Henüz genlerimizde değişen pek bir şey olmayabilir.
Sadece biz çocuklara mı hastı bu durum?
Hayır, büyüklerde de vardı buna benzer hayaller; hatta otomobil için şarkı yapılmış memleketin bütün ünlü sanatçıları tarafından seslendirilmişti.
“Otomobil uçar gider
Ömrüm gibi geçer gider
Ben talihin peşindeyim
Talih benden kaçar gider
Yar yar güzel yolcu güle güle
Otomobil tuttu yolu
Bu yol da macera dolu
Direksiyon yar elinde
Gönlüm ardına koşulu
Yar yar güzel yolcu güle güle”
*
Geçtiğimiz günlerde artık Türkiye’nin de kendi otomobilini yapmaya karar verdiğini, iktidarın buna büyük önem ve destek verdiğini öğrendim medyadan.
Tabii duyar duymaz da o çocukluk günlerinin tatlı hayalleri gözümün önüne;
o zamanın “otomobil” şarkısı da dilimin ucuna geliverdi.
İnsan hayal ettikçe yaşarmış.
Otomobilde de böyleydi.
Şimdiki yeni nesil bu duyguyu pek kolay anlamayabilir...
Nasıl anlatayım?
Hani şimdi cep telefonuna ya da bilgisayara şarkı düzüp bütün pop şarkıcılarının "Aman telefon güzel telefon" diye söylemesi gibi bir şeydi diyebiliriz o zamanki otomobil sevdası için.
*
Şimdiki zamanda yeter ki benzin doldurmaya gücü yetsin insanın.
Otomobili almayanı dövüyorlar, biz işin o tarafına hiç aldırmadan ille de yerlisini yapıp halkımıza satacağız diyoruz.
Hayal etmesine haydi onu da hayal ederiz de “olduğunu” görebilir miyiz acaba?
Çünkü, “Araba” yapmak başka da; bu işin sanayicilerinin dediğine göre bir “otomobil” modelinin ortaya çıkarılması on yıl sürermiş. Pazarının hazırlanması, o pazarda tutulup satılabilmesi, kazançlı hale gelecek kadar boy atabilmesi zaten ayrı bir olay da; işin kötüsü, biz bir zamanlar telleri büküp araba yaparken bunun Amerikalı,Avrupalı sanayicileri dünyaya dal budak salmışlardı sahip oldukları harika teknolojileri ve birikimleriyle..
Örneğin Ford ilk araba fabrikasını 16 Haziran 1903'de yani tam 114 yıl önce kurmuş.
Fiat 1899 yılında yani 118 yıl önce kurulmuş
Renault yine 1899 yılında kurulmuş ve her biri de her zevke, her keseye, her araziye uygun yüzlerce model geliştirmiş.
Ve bunlar çok uluslu şirketler.
Dünyada girmedikleri delik kalmamış.
Diyor ya şarkıda da zaten:
“Otomobil tuttu yolu
Bu yolda macera dolu
Direksiyon yar elinde
Gönlüm ardına koşulu”
*
Ne güzel bir tablo olur aslında…
Düşünsenize bir kere;
-“sermaye” deseniz bulunmuş; kaç para gerekiyorsa yatırmışız.
-Dünyada her an yeni bir buluş mu yapılıyor?
-Diğer otomobil markalarıyla yarışmak için ileri teknoloji mi lazım?;
-Adamlara fark atacak teknoloji delisi mucit bir nesil mi yetiştirmek lazım?
Yetiştirmişiz. Boşuna mı donattık her yeri İmam hatiplerle!
-Dünya devleri iç piyasamızı ele geçirmiş de bize bile sattırmıyorlar mı şarkıdaki gibi bu piyasada? "Direksiyon yar elinde” miymiş?
-Kırmışız o direksiyonu başka tarafa;
Bize bir otomobil için bile tahammül gösteremeyen liberal düzene mi yar olacağız?
Vallahi olur mu olur…
“İnsan hayal ettikçe yaşar “ derler ya.
O zaman, "hayal edebiliyorsak o günleri de yaşayabiliriz" demektir.
*
Hayal tamam …
Yalnız şunu bir kere daha düşünmekte yarar yok mu:
Otomobil fabrikası önünde ya da otomobilin direksiyonunda poz vermek “Bak tek parti devrinde bunu yapabiliyorlar mıydı, ama biz yaptık” demek işin “fiyakası” da; acaba bizim bu günkü derdimiz ne?
Ne park yeri bulabildiğimiz, ne bu trafikte yürütebildiğimiz, üstelik benzin fiyatları yüzünden her gün hükümete tepki verilen bu memlekette bundan sonra satın alacağımız arabaların burada üretiliyor olması mı bu dert;
Yoksa yollarda rahat gidebilmek mi öncelikli?
Yani amaç ve aracı karıştırmayalım diyorum..
Mesele bindiğimiz arabanın yerli olması, yabancı markalısının bizi rahatsız ediyor olmasıysa tamam, yerlisini yapalım.
O kırmızı plakalı Mercedeslerin arması bütün büyük yöneticilerimizin, büyük makam sahiplerinin, hepimizin kanına dokunuyorsa, yerlisi yapılana kadar söktürüp binilsin.
Ama mesele bununla bir yerlere daha rahat gidebilmek ise, bu mübareğin yabancısı gidemiyor ki yerlisi gidebilsin bu trafikte.
Bizim derdimiz çok açık:“gidebilmek”.
Onun çözümü de toplu taşımanın arttırılması.
Hem ucuz, hem trafiği rahatan bir yöntem.
Çıkart belediyelerin elindeki ya da ele yetki verdikleri otobüs sayısını iki katına, çekilsin piyasadaki özel arabaların çoğu, bu taşıma kolaylığı dolayısıyla konsunlar garaja, kimse otomobille gideceğim diye meraklanmasın, bak gör o zaman “çözüm”ü..
Şunu da düşünelim bakalım;
Derdimiz “taşıma”cılık ise, üstelik paramız hele hele akaryakıta verecek dövizimiz de bu kadar kıtsa, toplu taşımacılık mı en iyi ve garantili çözümdür yoksa bu daralan otomobil piyasasına alıcılara bir de yerlisini kabul ettirmeye gayret etmek mi?
Hele bir de “yürütülme”ye çalışılmasına rağmen bir türlü “yürümezse” onun zararını yeni vergilerle karşılamak zorunda kalacaksak milletçe….
Hele hele köprüler misali, buradan zarar edilmesi halinde bunu hazineden karşılamış olmanın yükü hiç otomobili olmayan yurttaşın sırtına da, eşek sırtında giden köylüye de bindirilmek durumundaysa...
*
Otomobil konusu şimdilik bu kadar.
Hadi neyse de…
Asıl neyi hayal ediyor ve bekliyorum biliyor musunuz?
Şu şemsiyeler var ya şemsiyeler…
Onları taa Çin’den ithal etmeyip burada kendimizin yapacağımı günleri.
Yani yerli otomobilden önce “yerli şemsiyelerimizi".

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Vergiler ve en az bir süre daha yamalı pantolonla gezmek
Vergi politikasından yola çıkarak “Bu ülkede işsizliği azaltmak için ne yapmalı” konusundaki düşüncelerimi anlatmaya çalıştığım önceki köşe yazım hakkında bir sevgili dostum serzenişte bulunup altına şöyle yazmıştı:
“Sistemin tümü gayri adil ve kötüdür.
“Yama yapmakla düzelmez. Yunus Emre'yi anımsayalım;
Bir bağ ki viran ola, içi dikenle dola;
Ayıklamak neylesin, ateşle yakmayınca"
Doğru söze ne denir ki…
“Yama yapmakla düzelmez”
'Yama'nın ne olup ne olmadığını çocukluk yıllarında yamalı pantolonla gezmek durumunda kalmış bizim nesil çok iyi bilir. Ama gelin görün ki insanlar yeni pantolon alamadığı zaman orasını burasını yamattırıp “koşullar uygun olana kadar” öyle gezmek zorunda kalabiliyor.
Ve şüphesiz toplumlar da.
*
Biz o zaman, yarınlarda daha çok gündeme gelecek bu tür tartışmalara hazırlık olmak için “tavrımızı” şimdiden ve net bir biçimde ortaya koyalım :
Bu gün için Türkiye’de “Gidişat”ın iyi yolda olduğu konusunda hala “duygusal”lığını sürdürenler siyaseten oldukça ağırlıktalar.
Ve onlar “Bundan iyisi Şam’da kayısı” demeye, bu “duygusal”lıklarını etrafa yaymaya gayret ediyorlar.
Ama ne yazık ki gerçekte durum Yunus Emre’nin söylediği “Viran bağ”dan pek de farklı değil.
Doğruyu konuşmak ve konuya "damardan" girmek gerekirse, Türkiye’nin bu günlere gelmesine yol açan değişimlerin grafiği daha 1946’larda falan büyük bir kırılma gösteriyor:
Bunda şüphesiz Dünya’nın o günkü koşullarının belli bir payı olduğunu da kabul ederek söyleyelim ki;
Türkiye, o tarihlerde siyaseten batı blokuna yakın görünmek, biraz da parasal olarak destek almak amacıyla ekonomisini ve dolayısıyla maliyesini “Büyük patron”a teslim ediyor.
Bilindiği gibi şu anda “orta gelir tuzağı” falan da denen, üretimsiz, işsizliği yüksek, sıcak paraya muhtaç, tüketimi arttıkça “bak büyüme yükseliyor” denen ama o büyüyen “işini” de borç harç büyüten bu ekonominin içerisinde hareket ettiği “dış çerçeve” 1945-1947 yılları arasında kurulmuş IMF, Dünya Bankası, OECD ve bunların türevleri olan bazı kurumlardan oluşmaktadır.
Ve o zamandan bu zamana, Türkiye’nin bütün hareket alanı, önünde sonunda küresel kapitalizmin yani bu çerçevenin içidir.
*
Bu sadece bizim tespitimiz mi?
Değil tabii…
Bakın sanayileşmesini oldukça yüksek düzeylere çıkartmış, Avrupa ülkelerinin pek çoğunu peşine takmış bir ülkede; Almanya’da, Sosyal demokrasi konusunda dersini iyi çalışmış, bu konularda dünyaca ünlü bir sosyal demokrat lideri Willy Brandt’ı yetiştirmiş, yaşayarak neyin ne olduğunu öğrenmiş deneyimli bir ülkede, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin 28 Ekim 2007 tarihindeki Hamburg Federal Kurultayı’nda kabul edilmiş olan “Temel İlkeler Programı”ndan şu pasajı okuyalım:
“Dünya bütünleşiyor.
Dijital iletişim araçları ve diğer teknik yenilikler mekânın ve zamanın anlamını kökten değiştirmiştir. Tarihte ilk kez dünya çapında, insanoğlunun büyük bir kısmının dahil olduğu bir iş bölümü yaşıyoruz.
Küreselleşme, sınırların ve pazarların açılması, yalnızca teknik yeniliklerin değil, siyasal kararların da sonucudur.
Küreselleşme, açlığın yoksulluğun ve salgınların üstesinden gelme olanağını getirir. Dünya ticareti çok sayıda insana yeni iş ve refah getirir. Fakat küresel kapitalizmin belirleyici özelliklerinden biri de demokrasi ve adalet eksikliğidir aynı zamanda.
Böylelikle, özgür ve dayanışmacı bir dünyaya giden yolda engel oluşturur. Eski adaletsizlikleri körükler, yenilerini yaratır. Bu yüzden ülkemizde Avrupa'da ve dünyada küresel kapitalizme sosyal bir yanıt verecek olan bir siyaset için mücadele etmekteyiz.
Küresel kapitalizm büyük ölçüde sermaye biriktirmesine karşın bu, sermaye yoluyla mutlak bir refah artışına neden olmaz. Zincirden boşanmış finans piyasaları, uzun vadeli sürdürülebilir bir ekonomiye ters beklentiler ve spekülasyonlar yaratır. Hızlı ve yüksek bir rant tek hedef haline geldiğinde sıkça istihdam olanakları yok edilir ve yenilikler engellenir.
Sermaye, esasen katma değere ve refaha hizmet etmelidir.
Küreselleşme ile dünya giderek tek bir pazar haline geliyor.
Ekonomik iktidar, dünya çapında hareket eden şirketlerde, bankalarda ve fonlardadır.
Çok uluslu şirketler sınır aşırı kâr stratejileri planlamakta, demokratik meşruluğu olan kararlara uymamanın yolunu bulmaktadırlar.
En büyük "ulus devletler" dahi küresel sermayenin yatırımları için yarışan basit birer “şirket yerleşim yeri” haline dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar...”
*
Nasıl?
Güzel bir tespit değilmi?
Dolayısıyla eğri oturup doğru konuşmakta yarar var.
Zaman zaman bazı dalgalanmalar gösterse de genelde Türkiye’nin ekonomi ve onun uzantısı olan vergi politikaları -eğer kendi refah ve çıkarlarımız doğrultusunda esastan bir şeyler yapma ortamını yaratamazsak- her zaman bir yamadan ibaret kalmak durumundadır.
Kabul edelim ki, şimdiki “durum” fazlasına elvermediği için bizim buradan önerdiklerimiz de “olsa olsa” sisteme yapılabilecek yamalardır.
Bu açıdan, şimdi çokça tartışılan Motorlu Taşıtlar Vergisi, Kurumlar Vergisi oranı, Gelir Vergisinde 3. Dilim, Özel İletişim’den alınan vergiler hep o “Çerçeve içi” git-gel’lerdir ve üç aşağı beş yukarı bu işler hep böyle gidecek, Türkiye’nin önünü açacak, üretimi arttıracak, işsize iş yaratacak “esaslı” düzenlemeler yapılamayacaktır.
Vergilere gösterilen tepkilerin etkisi de en fazla iki ileri bir geri dalgalanmadan öte geçemeyecektir..
Biz, “Ücretler üzerindeki ve dolayısıyla mal ve hizmet üretimi üzerindeki vergi yükü ciddi biçimde hafifletilemezse bu ülkenin kalkınmasına, halkının refahına ilişkin bir şey yapılmış olamayacağını” söyler dururuz hatırlarsanız.
Ücretlerde en azından asgari ücretin, ama esaslı bir etki için bize göre birkaç asgari ücret tutarının vergi dışı bırakılması gerekir deriz.
Yapmasına yapmazlar, yapamazlar da; maksadımız -belki bir gün o fırsat çıkar da işe yarayabilir diye- bu debelenmelerin nedenini birkaç kişiye daha anlatabilmek.
*
Biliyorsunuz, asgari ücretlilerin vergi yükü konusu geçmiş seçim propagandalarında hep söylenirdi.
Hatta 2012 yılında toplanan bir anayasa değişikliği komisyonunda iktidar-muhalefet mutabık kalmış ve anayasada asgari ücreti vergi dışı bırakacağız demişti.
Aman ne güzel...
Aslında bunu yapmak için anayasayı da değiştirmeye gerek yoktu ama hadi neyse…
Sonra hepsi unutuluverdi, iş çok fazla iddiaya binince de kulağı ters taraftan gösteren bir formüle sığınıldı.
Neydi o?
“Asgari ücrete isabet eden vergi farkını hazine ödesin”
Yani asgari ücret üzerindeki vergi kalkmasına kalkmasın, asgari ücret de vergilensin ama ücretliye o vergi kadar ek ödeme yapılsın.
Niyeydi bu dolambaçlı çözüm?
Dikkat ederseniz bu günlerdeki vergi değişikliklerinde de aynı “yama” siyaseti sürüyor.
İçimden şöyle bağırmak gerekiyor:
“Madem anlaştınız, çıkıp desenize be kardeşim ; asgari ücret asla vergiye tabi değildir” diye.
Niye mevzuattaki bu küçük ayrıntıda bile formül üzerine formül üretme peşindesiniz?
İşçiyi de, işvereni de, üretimi de rahatlatmak istediğinizde” birilerinden neden bu kadar ürkmektesiniz?
Yoksa o birileri size “sistemi mi bozacaksınız” diyecek ve sizi çizecek endişesinde misiniz?”
Bağırmak geliyor da, sadece vergi için bağırmakla da olmuyor ki?
Bu bir “sistem” ve taa o dediğim yıllardan bu yana her şey birbirine bağlı.
İpin ucu da…
Dolayısıyla; ne yapılması gerektiğini biliyoruz bilmesine, iyi de; ama ne yazık ki, bu temel dengeler değişene kadar bir süre daha yamalı pantolonla gezmek zorundayız.
Bülent Soylan

Bülent Soylan

Kurban Bayramı, Hayvan Varlığımız ve Faizli Borçla Kurban Kesmek
Önce birkaç kısa bilgi:
Bu yıl ne kadar olur bilemiyoruz ama, geçen yıl bu zamanlar yapılan beyan ve hesaplamalar, kurban bayramında tam “3 milyon 550 bin baş” hayvan kesileceği yönünde imiş.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar,
-Türkiye’de 4 günlük bayram döneminde kesilecek büyükbaş hayvan sayısının, 99 ülkenin sığır;
-Küçükbaş hayvan sayısının ise 134 ülkenin koyun varlığından daha fazla olduğuna dikkat çekmiş.
Verilen bilgiye göre:
Bir önceki yani 2015 yılı bayramında kesilen kurbanın 867 bini büyükbaş, 2 milyon 700 bini “küçükbaş” imiş.
Peki, bu büyük sayılar göz önüne alındığında; bizim “kurban” ama kendi hayvancılığımız açısından “feda” edeceğimiz bu hayvan sayısı, acaba hangi ülkelerin elindeki küçükbaş hayvan sayısından bile daha fazla?
Sayalım o zaman:
Norveç 2,3 milyon, Küba 2,2 milyon, Portekiz 2 milyon, Bangladeş 1,9 milyon, Sırbistan 1,7 milyon, Almanya 1,6 milyon, Bulgaristan 1,4 milyon, Macaristan 1,2 milyon, Hollanda 1,1 milyon, Ukrayna 1,1 milyon koyun varlığına sahip durumda.
Dikkat ettinizse, Türkiye’de kesilmesi beklenen küçükbaş sayısı Almanya’nın koyun varlığından 1,1 milyon daha fazla…
82 milyonluk Almanya’da 1,6 milyon koyun var. Türkiye’de 2,7 milyon küçükbaş sadece Kurban Bayramı’nda kesilecek.
Kurban edilen büyük ve küçükbaş hayvanların maddi değeri ise 7,5 milyar TL’nin üzerinde.
*
Diğer taraftan,
31 Aralık 2016 tarihli Resmî Gazete'nin 2.mükerrer sayısında yayınlanan Bakanlar Kurulu’nun "Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğünce Kullanılmak Üzere Canlı Hayvan İthalatında Tarife Kontenjanı Uygulanması Hakkında Karar" ile Et ve Süt Kurumu'na 31 Aralık 2017 tarihine kadar 500 bin baş canlı hayvan ithalatı için tarife kontenjanı açılmıştı.
Devlet, bu karara dayanarak 31 Aralık 2017 tarihine kadar 500 bin baş canlı hayvan ithal edecekti.
Nitekim, Tarım Bakanlığı’nın internet sayfasında yayınlanan habere göre (artık eski) Bakan Çelik: “Türkiye'nin kırmızı etle ilgili bir açığının olduğu gerçek, 100-150 bin ton kırmızı et açığı söz konusu. Bunu ithalatla, özellikle büyükbaş hayvanla gidermeye çalışıyoruz” demişti.
*
Bir başka taraftan:
Türkiye dış borç sıkıntısı içinde bir ülke…
Dış borç demek dışarıya faizli dövizle ödenecek para demek.
Neden ödenir bu?
Eski borçlarımızın vadesi geldi diye ödenir, faizi işler ödenir…
Nereden gelir bu?
İhracattan, turizmden gelir değil de bir taraftan da ithalata gider değil mi?
Giden gidiyor da gelecek olan öyle ihtiyacı karşılayacak kadar gelemiyor ne yazık ki:
2017 mayısı itibariyle dış borçlarımız 412,3 milyar dolar, gelen-giden döviz arasındaki fark olan “Cari açık” ise Mayıs 2017 itibariyle son bir yılda 35,3 milyar dolar.
Bir kısmı da bu hayvan ithalinden kaynaklanan döviz açığını kapatacak parayı “eller” bize “hatır için” vermeyeceklerine göre “faizle” alacağız değil mi?
Yani sözün özü;
Memlekette hayvan kıt yetmiyor, ama eldekini de kesip sonra dışarıdan alacaksın;
Paran yetmiyor, dışarıdan faizle borç alacaksın,
Devletin borcu bu milletin borcu olduğuna göre 80 milyonun borçlanmasıyla yani…
Sonra da “kurban kestik” olacak.
Peki şimdi “bir vatandaş tek başına” gidip bir yerlerden borç harç para bulup da kurban keserse Diyanet’in fetvalarına göre “günah” olur da, bir ülkenin “80 milyonluk halkı” dışarıya borçluyken, hatta o kurbanlıkları alırken bile o “yabancılara” borçlanılmış parayla “3 milyon 550 bin” hayvanı kurban ederse “Sevap” işlemiş sayılır mı?
-Haydi tek tek vatandaşlar olarak:
Bunun farkına varamadık, “Kimsenin de cebindekini bilemeyiz, üstelik arada da olacak o kadar” diyelim:
-Haydi “kurbandır” “kökünü kurutsak da, sonunda dışarıdan almaya mecbur kalsak da sevaptır keseriz” diyelim;
Ama bu toplumu inanç yönüyle yönetenler söylediğimiz gerekçeyle bu “birey” için geçerli olan fetvaların “millet” için de doğru olacağı yönünde bir fetva veremez, hükümet de bizi hem borçtan hem hayvan varlığımızı köreltmekten kurtaracak bu görüşü destekleyemez mi?

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Aziz Nesin’in “Kazık Bana Giriyor” Hikayesi Ve Emlak Vergisi Üzerine Kavgalar
Önce, Aziz Nesin’in “Kazık bana giriyor” hikayesini çok ama çok kısadan hatırlatalım:
Memleketin birinde her şey kendi halinde giderken biri çıkıp bağırmaya başlar:
“-Kazık bana giriyor, kazık bana giriyor…”
Dönerler bakarlar ama hiç kimse adama giren bir kazık falan göremez.
Bu olay sıradan insanlardan başlayıp zamanla kademe kademe ulemasından bütün üst yöneticilerine kadar yayılır ve nihayet ülkenin padişahına dayanır.
Bu sefer o da başlar aynı şekilde bağırmaya; ama yapacak bir şey yoktur.
Başına toplanan ahali “Padişahım bu kazık öyle elle tutulan gözle görülen bir kazık olmadığından tarafımızdan yapacak bir şey yoktur, katlanacak ve bizim gibi alışacaksın zamanla…” derler.
*
Lafa neden buradan girdik?
Emlak Vergisi üzerine yapılan tartışmalardan…
Bu “vergi” konusu hemen her zaman tartışılır, hikayedeki gibi “kazık bana giriyor” denir durulur, sadece itiraz edilir de daha derinine inilmez.
Tartışmalar ve “itiraz” yanlış yerlerden yapılınca da birileri “elleme böyle gitsin” der.
Öyle de gider…
Bu konuya biraz derinden girmek gerekirse, tabii ki işin aslını yine yukarıdaki gibi kısadan da olsa hatırlatmakta yarar var:
1.Vergi, bu düzende devlet işlerinin görülmesi için “mutlaka” “toplanması” gereken bir paradır.
2.Vergiye “ben bu kadar vermeyeyim” diye itiraz edenlerin, “en azından” bu toplanan paraların nerelere “israf” edildiğini de izleyip aynı itirazlarda bulunması gerekir ki bu olgu şu andaki yazı konumuzun dışında tutulmuştur.
3.Vergi, kendi “verimlilik” ilkesine göre “verebilenden” alınmalıdır.
Aksi takdirde ahalide itirazlar yükselir ve iş ters teper. Ancak iktidarlar ne yapar yapar bunu “bağırtma noktasına getirinceye kadar” sıradan insanlara yıkar. Bu durum aslında “muktedir”in yani iktidarın varlıklı kesime yakınlığından kaynaklanır ve bu işin kitaplarda da yeri vardır.
4.Vergiler çeşitli açılardan sınıflandırılabilir. Bizim yazı konumuz açısından önemli olan biri de “nereden ve kimlerden” alındığıdır.
Buna göre vergi:
-Kazanandan alınır, kazananlar denince şirket ve şahısların kazançları anlaşılmalıdır.
-Servet yani varlıktan alınır. Ev, arsa, araba, gemi, han, hamam, şirket hisseleri birer varlıktır.
-Tüketimden yani harcamalardan alınır. İçilen su, yenen peynir, dolmuş parası, hanımın kuaför ücreti, eve alınan buzdolabı falan bu tertiptendir.
5.Vergi en kolay harcamalardan toplanır. Akşam kanunu değiştirirsiniz, adam sabah peynir alırken KDV’nin yüzde 8 değil 10 olduğunu görür ama alışverişten vazgeçemez, o anda vergi de devletin hesabına geçer.
Kazançtan alınan vergiler daha zor toplanır. Önce adamın kazanması, sonra belli bir dönemin geçmesi ve beyan edilmesi gerekir. Bu da en erken 3 aydır. Üstelik kimin ne kazandığını iyi izleyemezseniz yapılan beyanla idare etmek zorunda kalırsınız.
En zor alınan ama en somut, en haklı vergi aslında servet/varlıklar üzerinden alınan vergilerdir. Örnek üzerinden gidelim: diyelim ki adamın 100 dönümlük bir arsası var ve üzerinden vergi alacaksınız.
Zor alınır, çünkü arsa sahibi o vergiyi ödemek için ayrıca nakit paraya sahip olmalıdır. Arsanın ucundan kırpıp ödeme olamayacağına göre “tahsilatta” zorluk olacaktır.
Ama çok da haklı bir vergileme yoludur, çünkü vergiciliğin baştankara gittiği ülkelerde vergi beyanlarına bakıp da kimin ne kazandığını anlayamazsınız ama, kimin giderek koca koca hanlar hamamların sahibi olduğunu, hangi geniş mülkleri elinde tuttuğunu “görürsünüz”.
O kişi bu varlığa gereken vergileri ödeyerek kavuşmuşsa ne ala, ama düzen “yürü ya kulum” demiş de yürümüş ya da yürütmüşse “mal” meydana çıkar. Üstelik “servet”, kişinin geçim harcamalarından “arta kalan” kısımdır. Bunun bir kısmını vergilendirirseniz sade vatandaşın peynir alırken çektiğini çektirmezsiniz kimseye. Kaldı ki, bu “düzen” yıkılınca altında kalacak, varlığından olacak olanlar başta servet sahipleri olacağı için “düzenin bekâsı” için en fazla özveride bulunması gerekenler yine onlardır.
*
Bu kısa ama gerekli “giriş”ten sonra gelelim bu günlerde çok tartışılan “Emlak Vergisi”ne.
Emlak Vergisi, yukarıdaki sınıflandırmada “servet” vergileri arasında geçer.
Bu vergi, bizim gibi ülkelerde üzerinde en fazla titizlik gösterilmesi gereken, ince ince işlenen ve izlenen bir vergi olmak zorundadır.
Nedeni açık:
-Kayıt dışılık denen olgu şu ya da bu nedenle çok yaygındır, kazançlar gerektiği gibi vergilendirilemiyordur.
-Tüketim yani harcamalar üzerinden alınan vergiler zaten had safhadadır ve geniş yoksullar kitlesini zora sokmaktadır.
-Ülkede hızlı şehirleşme ve ekonomik kırılganlıklar dolayısıyla “bir kesim” büyük rantlar elde etmiş, Türkiye bu çarpıklıklar dolayısıyla sayılı dolar milyarderi sahibi ülkeler arasına girmiştir ve şimdi bunlar vergi dışı “kalmış”tır.
İşin doğrusu bu:
Gelelim tartışmalara…
Türkiye’de hemen herkes ÖTV, KDV derken “yaklaşık” olarak cebinden çıkan tüketim harcamalarının yüzde onu civarında vergi öder. Çünkü kimi harcamaları %18, kimi harcamaları %8, kimi harcamaları da %1 vergilidir. Buna bir de benzinde, mazotta, elektrikte, beyaz eşyadaki gibi ÖTV’leri de eklerseniz bu ortalama aşağı yukarı doğrudur.
Bu duruma göre, işsizinden emeklisine, işçisinden memuruna, esnafına kadar bir kesimin sadece tüketim vergilerinden dolayı sırtında, örneğin 2000 TL’lik bir harcamada “ayda” (2000/1.10=) 181 TL vergi yükü vardır. Çarpın bunu 12 ay ile; Yılda (12x181=) 2.172 TL.
Şimdi düşünelim bakalım;
-İşsiz, emekli, batık esnaf bile tüketiminden dolayı yılda 2.172 TL öderken,
-Çalışanlar, ücretlerinden kesilen vergilerle birlikte bir de bu yüke katlanırken
Ama bunlara yeteri kadar itiraz olmazken, üstelik hemen herkesin burnunun dibinde türedi zenginlerimizin gökdelenleri, rezidansları, AVM’leri yükselirken; asıl onları üzmesi gereken Emlak Vergisi acaba neden ortalama bir evi, hatta bir de yazlığı olanı üzer? Üstelik üzülenlerin ödeyeceği yıllık vergi acaba yoksulluk sınırı içinde bulunan insanların bile ödemek zorunda bırakıldığı paralardan bile “ufak” iken?
Aziz Nesin’ın lafıyla “kazığın nereden girdiği” konusunda bir yanlış anlayış yok mu toplumda?
Bu durumda, “tabii ki öncelikle “servet” vergilendirilsin demek doğru bir seçim olmaz mı?
*
Dönelim uygulamada söylenmesi gerekenlere:
Türkiye’deki Emlak Vergisi, geliri büyük ölçüde belediyelere bırakılmış bir vergidir.
Dolayısıyla tesbiti ve tahsilatı da…
Bunun pratik sonucu,
-Aslında “vergileme” gibi bir “devlet işlevi”nin hepsi de bir birlerinden farklı “tarz”ları olan belediyelere yani “yerel yönetimlere” yıkılmasıdır.
“Yıkılmasıdır” dedik, çünkü vatandaşı o “yörenin” siyasetçisi ile yüz yüze getirir, uygulamayı yöneticiden yöneticiye farklılaştırır, ödemeyenin kollanmasına imkan verir.
-Bu uygulamada doğal olarak iktidara yakın belediyeler düşük vergi salar. Çünkü gelir açıkları ya büyük şehir belediyeleri ya ilgili bakanlıklar ya da doğrudan hükümet tarafından karşılanır.
Örnek mi istiyorsunuz? İstanbul ve Ankara’da metro yatırımları “devlet” parası ile yapılırken muhalif İzmir belediyesi metrosunu kendi parasıyla yani İzmirlilerin Emlak Vergisi olarak ödedikleri paraları da katarak yapmıştır.
İstanbul’un Adalar Belediyesi sınırlı Emlak Vergisi geliri dolayısıyla borç içinde yüzerken (çünkü oraları sit alanıdır ve yerleşik nüfusu azdır), Büyükşehir’in diğer ilçe belediyelerine verdiği destekten “mahrum” bırakılır.
-Dolayısıyla çarpık uygulama, iktidar belediyelerini bu konuda serbest hale getirirken muhalif belediyeleri vergisine sahip çıkmak zorunda bırakır.
-Gayrımenkullerin vergi değerleri her zaman haklı olmayabilir. Bu belediyeden çok sistemin zaafıdır. Çünkü koca bir şehirde hemen her cadde ve sokaktaki binanın piyasa değerini bire bir tesbit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla haklı sayılabilecek bazı itirazlar olur, düzeltmeler yapılır.
Ancak hızlı şehirleşme ve imar çılgınlığı dolayısıyla mülk değerleri adeta “katlanarak” artarken bunların vergilerindeki “mahçup” yükselişleri biraz insafla eleştirmek gerekir.
Bunun haklılığını düşünürken herkesin elindeki binanın rayicinin yani piyasa değerinin son dört sene içerisinde ne kadar yükseldiğini de düşünmesi gerekir.
*
Bu teknik tarafı çok olan konuda son olarak bir şeyler söylemek gerekirse:
1.Türkiye’deki vergi dağılımında servet (emlak) üzerindeki vergilerin yüksekliğine olan itirazın, daha çok sıradan gelirli insanlardan gelmesi bir çelişkidir. Bu itiraz sahiplerinin, bütün varsıllarla birlikte ödediği bu vergiden çok belki de farkında bile olmadan ödedikleri diğer vergilere itirazda yoğunlaşması, bu hedeflerinden şaşmamaları gerekir.
2.Emlak vergileri devlet tarafından ıslah edilecekse, bu işlerin belediyelerden alınıp yeniden Maliyeye verilmesi gerekir.
3.Emlak Vergilerinde esas alınan mülk değerleri gerçekçilik bir yana adeta ”komik” düzeydedir. Dolayısıyla yapılan artış tartışmaları bu komik değerler üzerinden gitmektedir. Komikliği test etmek için sorun insanlara “evini bu Emlak Vergisinde gösterdiğin değerden satar mısın ya da kamulaştırılmasına razı gelir misin?” deyin, kimse kabul etmeyecektir.
O halde, Emlak Vergisinin sağlığa kavuşturulabilmesi için öncelikle gerçekçi değerlere yani günün alım-satım değerlerine ulaşmak gerekir.
Bu yapıldıktan sonra, oranlar yüksekse düşürülür. Ama her durumda, elinde sıradan bir evi olanla yedi ceddine yetecek kadar mülkü olana eşit oranlı vergi uygulanması adaletsizdir, teknik açıdan yanlıştır. Tek evli yüzde 1 öderse, 10 evi ya da bu düzeyde gayrımenkulü olanın örneğin yüzde 5 falan ödemesi gerekir.
4.SİT alanlarında imar izni verilmediği için emlak vergileri belediyeleri zor durumda bırakır. Oysa bu alanlarda ve bu binalarda oturanlar da herkes ile aynı belediye hizmetini alır. Çöpler SİT bölgesinde de toplanacaktır diğer bölgelerde de.
SİT dolayısıyla alınmayan verginin devletçe “SİT farkı” olarak ilgili belediyelere ödenmesi gerekir.
Son olarak, bu konu özünde tartışılmasa çok doğru sonuçlara ulaşmak mümkün olmaz, yurttaş çaresiz belediyelerle hiç gereği yok iken karşı karşıya gelir.
Hele hele iktidar belediyesi ile muhalif belediyelerin Emlak Vergisi ile kıyaslanması ancak iktidara hizmet olur.

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Elçiye zeval olmaz derler ya, peki onu oraya gönderene de olmaz mı?
Bunları yazarken sözlüğe bir kere daha baktım “Zeval” nedir diye…“Suç”, “sorumluluk”, “kabahat” gibi anlamları var.
O zaman “Elçiye zeval olmaz” ata sözünü “Elçilerin suçu da sorumluluğu da olmaz” diye anlamak mümkün.
Tamam ama bu arada aklıma başka bir şey daha takılıyor:
Elçiye olmayan “zeval” acaba ona bu temsil yetkisini verene, onu bu işle görevlendirene yani devlete de olmuyor mu?
Öyle ya, “Sen git, şurada bizim adımıza şunu söyle, şunu yap, bunu yapmadan bizi temsil et” diyorsunuz, o da aynen uyuyor.
“bir şey olmaz” derseniz işler kolay; ne elçiye zeval, ne onun arkasındaki yapıya; canın ne isterse yaptır gitsin…
*
Dış politika iç politika alışkanlıklarıyla yürütülebilir mi?
“Devletler arasında asla dostluklar, düşmanlıklar olmaz, sadece çıkar ilişkileri vardır” denir.
Yani kimse kimsenin kara kaşına, kara gözüne, dinine, imanına ya da hatırına bakmaz; bütün olay “ben bu ülke ile ilişkilerimizde kendi ülkeme ne kazandırabilirim” meselesidir.
Nitekim kurtuluş Mekke Emiri Hüseyin Osmanlı’ya karşı İngilizlerle iş birliği yapmıştır. Bu gün de KKTC Hiç bir Müslüman ülke tarafından “bizim dinimizdendir, tanımalıyız” deyip de tanınmamıştır.
Hani derler ya “Herkes kendine müslüman” diye…
Bu söz dış politikada aynen vaki.
Bu açıdan elçiler, gittikleri ülkelerde kendi ülkelerinin” çıkar ajanları”dır.
Devletler, karşı ülke ya da ülkelerden çıkarı ya da endişesi doğrultusunda her zaman bir şeyler bekler.
Bu kimi zaman topraktır, petroldür, akarsudur, ekonomik çıkardır ve bunlar gibi daha pek çok şey…
Ve o çıkarlar öyle bu gün yarın için değil sırasında yüzyıllık beklentilerdir.
Yine bu dış politikaların bir özelliği ya da inceliği olacak ki:
İçlerinden öyle geçse de; Devletler bu çıkar ilişkilerinde öyle kolay kolay “Bana bunu vermezsen canına okurum”, “Var mı bana yan bakan” cinsinden ve ancak mahalle kavgalarında rasgeldiğimiz türden kabadayıca söylemlerde bulunmazlar, “Senin malında gözüm var” deyip ellerini açık etmezler.
İşin “racon”u budur.
İşte bu racon, neredeyse devletlerin ortaya çıkmasından bu yana, “diplomasi” denen bir meslek ile “diplomat” denen meslek mensuplarını ortaya çıkarmıştır.
Gerçi dünya giderek kapitalistleşip “devletler dünyası” yerine “şirketler dünyası” olmaya doğru evrilmekte ve o arzular bazen dünya devi şirketler üzerinden gerçekleşmektedir ama, yine de, “diplomasi” şirket ve sermaye ilişkilerinin de desteğiyle birlikte devletten devlete ilişkilerde birincil önemini sürdürmektedir.
*
Bir ülkenin diğer ülkelerdeki, ya da diğer ülkelerin bizim ülkemizdeki adeta “sinir uçları” olan diplomatlar, bu “derinden yürütülmesi gereken” işlerde kendi ülkesinin çıkarları açısından -olabildiğince- bilgili, yine kendi ülkesinin adına hareket ederken asla o tarafa bu tarafa eğilim göstermeyen ve hal ve tavırlarında “kıvrak”, aynı zamanda ”centilmen” ve “salon adamı” olmak zorundadırlar.
Onlara bazen “monşer” denmesine de yol açan bu salon adamlığı, aslında ülkeler arası ilişkilerdeki bu örtülü ilişkilerin esneklikle yürütülebilmesi açısından işin “olmazsa olmaz”ıdır.
Türkiye ne yazık ki son dönemde dış ilişkilerinde böylesi hatalar ya da sorumsuzca “keyfilik” yapmaktadır.
İçeriden başlayalım:
-Sermaye yetersizliğimiz dolayısıyla dışarıdakine oldukça ihtiyacımız var iken, bu ilişkilerde onlardan birileriyle kavgalar edip bir başkalarıyla fütursuzca yağlı ballı olarak yürütülmesi garip bir durumdur.
Bu, “dışarı”nın içeride karşılanması açısından yanlış bir diplomasidir.
Ne yazık ki şu anda iç politikada alkış toplayabilmek adına yapılanlar, yabancılara meydan okumalar onların Türkiye ile kurmakta oldukları ya da kuracakları ticari ilişkilere zarar vermektedir.
Türkiye’nin bu hoyrat, bu hukuksuz görünümüyle; “kendi çıkarına olabilecek” yabancı sermayeyi ve dolayısıyla, batı dünyasıyla ilişkileri muhafaza etmek de gelecek olanı özendirmek de mümkün değildir.
-Bir kısım Ortadoğu sermayesinin Türkiye’ye gelmesinde, iş sahibi olmasında, Türk işletmelerine ortaklığında pek fazla titizlik gösterilmemesi, açık tavizler yanında muhtemelen bazı üstü örtülü tavizler verilmesi, kolaylıklar gösterilmesi sonucunda maalesef, Türkiye ticaret ve sanayinin yapısını, sonra da ülkenin görüntüsünü bozacak, “milli burjuvazi”sinin yerini artık zapt edemeyeceğimiz ve millilikten hayli uzaklaşmış bir “arap ağırlıklı burjuvazi” alacaktır.
-Türkiye daha şimdiden dışarıda “hukuksuz”, “orta doğulu”, “arap kültürlü”olarak modern dünya ile olan mesafesini açmıştır
Bu gelişmenin sonucu elbette ki Türkiye’nin gerice, şeriatçı Ortadoğu ülkeleri gibi algılanmasını getirmektedir.
Peki bu algılama ile “dışarıda” Türkiye Cumhuriyeti kurumlarının da, tek tek yurttaşının da, iş adamının da her türlü ilişkilerinde daha farklı kabul edilmesine imkan var mıdır?
Hele bütün bunların yanı sıra “bu da yetmez” dercesine iki ülkedeki büyük elçiliğimize tam da bu algıyı kuvvetlendirecek, adeta “inadına” yapılan atamalara ne diyeceğiz?
Atadığımız büyükelçiler giyim kuşamından her türlü tavrına kadar bu günkü Türkiye Cumhuriyeti insanını temsil etmeyecekler mi?
Bu algılar bizi giderek tam da orta çağ karanlığında göstermez mi? Çağdaş dünya ile ilişkilerimizi tümüyle koparmaz mı?
Bir de merak ediyorum; bu büyükelçilerimiz o ülkelerdeki diplomatik toplantılara katılacaklar mı yoksa kendi rezidanslarına mı kapanacaklar?
Bu ülkenin bir büyük elçisi olarak, her şeyden önce bir “dostluk elçisi” olarak diğer ülkelerin büyük elçileriyle tokalaşacaklar, aynı masalarda yemek yiyecek, kokteyllerde bulunacaklar mı?
Böylesi bir "durum" şimdi kimin lehine bilemiyorum ama bu topraklarda yaşayan ve yaşayacak olan tüm yurttaşlarımızın aleyhine değil midir?
Haydi onlar elçi, bu işlerden dolayı onlara zeval olmayacak.
Peki bu işlerin zevali kime olacak?

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Sen Hele Şu Domatesi Ucuzlat Başka Bir Şey Gerekmez Be Kardeşim
Memlekette domates kadar iyi bilinen bir başka şey var mı acaba?
O nedenle ben bir şey anlatmaya çalıştığımda lafı döndürür dolaştırır domatese getirmeye çalışırım.
Domates “üretimdir” çünkü.
Domates üretici için “geçim”idir,
Domates fakirin sofrasındaki “yiyecek”tir.
Domates “ihraç malıdır”
Domates çarşıda-pazardaki en somut “fiyat endeksi”dir.
Domatese şöyle bir bak, memleketin de ahalinin de halini anlarsın.
Bu günlerde iki nedenle yine gündemde bizim domates:
Birincisi şu ruslara bir türlü satamıyoruz gitti. Gidip devlet başkanlarına bile anlatmadık mı? Adamlar hala almıyorlar.
Neymiş, “Biz kendi domatesimizi kendimiz yetiştirmeyi planladık.”
İkincisi, bir zamanlar milletin birbirinin kafasına attığı domatesin fiyatı şimdi 10 lirayı bulmuş.
Neden bunlar?
İhracatımızın artması gelip gelip şu rusların bizden alacağı domatese mi takılıyor?
Domates borsası birkaç tamahkar kabzımalın eline mi kaldı? Ya da manavlar hepten mi kazıkçı?
Şimdiki domates teknolojisine mi akıl erdiremiyoruz?
Lisansı, patenti bizde değil de ondan mı yeteri kadar ekemiyoruz?
Nedir şu domatesin stratejik önemi? Niye bu erişilemez fiyatlar? Hiç düşündünüz mü?
Başımız her taraftan dertte ama bak her şeyden vazgeçtik, hiç olmazsa şu ülkenin domates meselesi çözülsün yahu...
*
Şimdi gelelim bu konuda ufak tefek fikir yürütmeye…
1.Dış ticarette bir ülkenin diğer ülkeye bütün diplomatik gücünü kullanıp ille de benim domatesimi alacaksın diye yüklenmesi kadar garip bir durum olamaz.
Üretirsin tas gibi domatesi, çıkarsın uluslararası piyasaya, malın gerçekten iyiyse, hesaplıysa; havada karada, elini öpene satarsın.
Satamıyor ve işi bu derecelere getiriyorsan iki olasılık görünüyor: Ya senin malda iş olmadığından kimse almıyordur ya da mal iyidir ama etrafta alış veriş yapacak başka ülke kalmamıştır.
2.Bu ülkede kilosu 10 liraya çıktığı, pahalı geldiği için kendi halkının yiyemediği domatesi kalkıp elin yabancısına yedireceğim diye uğraşmak bir başka garabettir. İktisatla hiçbir ilişiği olmayanın bile biraz düşününce çözeceği üzere, içerde 10 liraya satılan domatesi bir biçimde dışarıya satmaya kalkarsan, o mal büyük ölçüde piyasadan çekileceği için fiyatı daha yukarılara çıkar, 10 iken 15 olur mesela.
Kendi halkına yetmeyen domatesin “siz yemeyin başkası yesin” diye dışarıya satılması da ne enflasyon politikasına uyar ne siyasete.
Demek ki sade vatandaşa dünyanın bilmem kaçıncı büyük ekonomisi olduk demek yerine yiyemediği domatesi yedirebilmek kadar hem basit, hem öncelikli, hem büyük bir başarı olamaz.
Ve eğer domateste bile böyle bir terslik varsa, diğer ekonomi politikalarından Allah hepimizi muhafaza etsin demek gerekir.
3.İktisat diplomalı olmak da şart değil; okulunu bırak, semt pazarının içinden geçsen, bir malın fiyatının, o ürün bollaştıkça düşüp kıtlaştıkça yükseldiğini fark edersin.
Ülkede domates fiyatı bu kadar yüksekse, ille de dışarıya satacağım diyorsan, bunun olmazsa olmaz şartı, onu satmadan önce, bir biçimde bu ülkenin çiftçisine bol bol ektirmektir.
Ektir bir kere; çok ekilirse fiyatı düştüğü için vatandaş kazanır, az ekilirse yine de para ettiği için çiftçimiz.
Ama her şeye karşın neden kolay kolay kendiliğinden ekmeğe kalkmaz biliyor musun?
“O domatesler yetişene kadar geçecek sürede” piyasanın ne tarafa evrileceğini, ekim-dikimden sonra karşılaşabileceği maliyetlerini pek kestiremez de ondan.
“Haydi ekeyim” der eker farz edelim, bir bakarsın bunlar Arjantin’de daha ucuz diye ithalatın kapısı ardına kadar açılır, yerli üreticinin hesapları şaşar, resmen batar.
“Haydi ekeyim” der, gübreye zam gelir, mazota zam gelir yine ektiğine pişman olur.
Var mıdır bu ekonomide sadece bir sezon sonrasında bile bu işlerin ne olabileceğini iyi hesap edip de gönül rahatlığıyla üretime girebilen?
Yoktur.
Çünkü piyasanın hakimi “ekonomi yöneticileri” değil “belirsizlik”tir.
İşte o belirsizliktir ki, üretimin de üreticinin de ve sonunda tabii ki bu ekonominin de baş düşmanıdır.
Sen kendin belirleyemezsen, planlayamazsan; o gün çarşıda pazardaki domatesin fiyatı neyse senin “belirleyebildiğin” diyeceğim ama o da doğru olmaz; “sebep olduğun” durum aynen odur.
Oysa, 80 milyonu domatese mi doyurman gerekiyor? Hesaplarsın adam başına tüketimini, ya ekersin ya ektirirsin. Ama üretilir mutlaka.
Bu sezon “ne dışarıdan gelecek”, “ne dışarıya gidecek” der, çarşının pazarın dengesini kurarsın taa başından işin.
“Domates satacağım, bundan döviz kazanacağım” mı diyorsun? Koyarsın bu memleketin 80 milyonunun yiyeceği domatesin üzerine satılacak miktarı; öyle ya da böyle alırsın kontroluna maliyetlerini, çıkarsın dış piyasaya. “Ya almazlarsa” deme, alırlar alırlar; sen Arjantinden et, Şili’den elma alırken adamların kaşına gözüne mi bakıyordun alacağın mala mı?
Bak işin aslı, “fiziki planlama”dır.
“Dışarıdan almayacağım” dersin almazsın, “Adam başına şu kadar üretilecek”dersin ölçüyü koyarsın, “Maliyeti bu olacak” dersin, öyle ya da böyle o maliyeti aşırtmazsın.
Malum, 1950’lerde falan liberal ekonomi hayranları “bize plan değil pilav lazım” derlerdi.
İyi de bu pilavlar artık çok su kaldırmaya başladı. Suyunu hesaplamaya gerek yok dediğinde ya dibi tutuyor ya lapa oluyor.
Şimdi adam gibi bir pilav için bile “plan” lazım görüyorsun.
Bu domates var ya…
İşin en basiti aslında; devamı daha da karışık.
Çözdün, çözdün… Baktın çözemedin, ı-ıhhh.
Ne dikersen dik, ne yaparsan yap, daha domatesten bile sınıfı geçemezsen ekonomiden hiç geçemezsin.

Bülent Soylan

Bülent Soylan

İşçinin Kıdem Tazminatı Konusunu İşverene Müjdelemek
Hadi yine iyisiniz “İşçi sınıfı”
Yani “Çalışanlar”
Adına işçi denmese de, uzun çalışma yıllarının karşılığında işvereninden “kıdem tazminatı” alan ya da alması gerekenler…
Hükümet, bunca sıkıntısı arasında sizin yıllardır beklentiniz olan (!) ve hiçbir hükümetin yapmaya cesaret edemediği bir hamleyi yaparak kıdem tazminatı sorununu çözecekmiş.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, bu müjdeyi(!) Tüm Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜMSİAD) genel merkezinde düzenlenen "Çalışma Hayatında Milli Seferberlik Projesi” toplantısında vermiş.
Gerçi “çalışanların çıkarı” ile ilgili bir iyileştirmenin doğrudan işçilere değil de, gidip sanayici ve işadamı derneğinde, işadamlarına müjdelenmesinde ufaktan bir terslik var ama olsun.
Diyelim ki adresi şaşırdı da işçiye vereceği müjdeyi patronuna verdi.
Olsun, orada da söylense laf döner dolaşır lazım gelen yere ulaşır.
“Dil sürçmesi” derler hani, bu da alt tarafı “mekan sürçmesi” olabilir.
Siz bunun nerede ve kime söylendiğine takılmayın; neyin söylendiğine bakın.
Bizde anayasal rejim hakkındaki açıklamalar bile hukukçulara değil de muhtarlara yapılmıyor mu?
Dolayısıyla her yerde olabilir.
*
Mesela “küresel konjonktür” yani dışarılarda esen havalar uygun olabilseydi bu müjde Dünya Bankası, IMF, ya da OECD’de yapılan bir toplantıda falan da söylenebilirdi.
Zaten onlar da “çalışanlar için yapılacak” bu güzelliklerin bir an önce yaşama geçirilmesini istemiyorlar mıydı?
Kim bilir ne kadar sevinirlerdi…
-Ne diyormuş mesela Dünya Bankası?
Dünya Gazetesi 1 Mart 2008’de yazmış:
“Dünya Bankası Türkiye gibi ülkelere, yatırım ve istihdam artışı için kıdem tazminatı müessesesini terk ederek işsizlik sigortasına geçmesini önermektedir”.
-Ne diyormuş IMF?
Milliyet Gazetesi 17 Ekim 2006’da yazmış:
“IMF Türkiye’de işten çıkarmanın kolaylaştırılmasını istiyor. Bunun için de kıdem tazminatının azaltılması gerektiğine işaret ediyor”
-Ne diyormuş OECD?
18 Ekim 2006’da Milliyet Gazetesi yazmış:
“OECD Türkiye Raporu’nda acı reçete önerisi geldi. Raporda asgari ücretin düşürülmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve kıdem tazminatlarının kaldırılması isteniyor”
Hem de gördüğünüz gibi kaç yıllar öncesinden bu yana gelen bir büyük sevda…
Yani anlaşılıyor ki, Sayın Bakan’ın bu günlerde işçi sınıfına müjdelediği(!) olay aslında küresel sermayenin de yıllardır “hiç aklından çıkaramadığı” bir konu.
Ve çalışanlara yapılacak bu iyiliklerden en başta onlar “ziyadesiyle” mutlu olacaklar.
Eee, pek çok hükümet yapalım istedi olmadı. Siyasi endişeler bir türlü şu çalışanları sevindirmeye imkan vermedi.
Demek ki bu hayırlı iş “pek yakında” bunlara nasip olacakmış.
Zaten ne deniyor?
“Onlar konuşur, bizim parti yapar!”
Sadece “yabancılar” mı bu hayırlı(!) düzenlemeyi bekleyenler?
Değil tabii.
Zaten müjde(!) nin doğrudan bizdeki bir sanayici ve işadamları derneğinde verilmesi de buna işaret etmiyor mu?
Tabii ki yabancıları ve irili ufaklısı yanında; TİSK, TOBB ve TÜSİAD da seviniyor.
Neticede sermaye hareketleri için “içerisi-dışarısı” ayrımı yapılabilir mi?
*
Bu girişten sonra gelelim işin özüne…
Birincisinin ne olduğunu ünlü para babası Soros” söylemişti; ne olduğunu bilen bilir, bilmeyen araştırır öğrenir.
Adam haklı da çıktı nitekim.
Türkiye’nin ikinci önemli ürünü “ucuz işçilik”tir.
Gerçi dünyada bu kadar açlık, bu kadar işsizlik varken neden Uzakdoğu, Afrika, diğer açlar falan değil de “biz” diye de düşünülebilir ama; pazarlara yakınlığı, kanaatkarlığı ve çalışkanlığı dolayısıyla bizim çalışanlarımızın onlardan daha fazla rağbet gördüğü aşikar.
Küresel yatırımcısınız…
Diyelim ki Türkiye’den ucuz hammadde alacaksınız.
Diyelim ki Türkiye’de yatırım yaptınız, devasa işletmeleriniz var, burada üretim yapıyorsunuz.
Her şey iyi de, “şu işçilik maliyetleri” biraz daha düşük olsa ve “kazancımız daha artsa” demez misiniz?
Dersiniz tabii…
Çünkü küresel ticarette ilgi alanınıza giren bölgelerde “haklar” dolayısıyla işçilik maliyetlerinin yüksekliği “zarar”, bu maliyetlerin düşürülmesi daha fazla “kar” getirir.
Adama sunmuşsunuz piyasanızı, satmışsınız devasa işletmelerinizi özelleştirme-güzelleştirme derken;
İş buraya kadar güzel…
Tamam, adama sundunuz bu imkânları “al çalıştır mal senin” dediniz ama ya “işçilik” ne olacak?
Boş durmayıp boşa mı çalışacak?
Daha iyi anlaşılsın diye örneklendirelim;
Diyelim ki size falan ülkedeki en büyük sanayi yatırımını çok “hesaplı” bir fiyata verdiler.
Alırsınız almasına da, “Peki ben burayı işletince işçilikler kaç para?” diye sormaz mısınız?
Sormak zorundasınız, çünkü orayı size bedava da verseler, işçiliğe yapacağınız ödeme belirler bu işten kazanıp kazanmayacağınızı.
Kazanmanız ya da daha fazla kazanmanız için o ülkede işçilik maliyetlerinin de aşağıya çekilmesinden yana olur gönlünüz değil mi?
Nasıl mesela?
Çok yolu var tabii.
Hemen aklımıza gelenleri sayalım:
-Üçer beşer çocuk yapın dersiniz nüfusu arttırırsınız. Bu iş uzun dönemde sonuç verir ama sonuçta yatırımlar sabit, nüfus yüksek olunca ücretler yapısal olarak düşer.
-O kadar bekleyemezseniz, çevre ülkelerden göç alırsınız, işsiz sayınız katmerlenir, gelenler en beğenilmeyen işlere bile talip olsalar onlar yerli işçinin işine ortak oldukları için ücretleri aşağıya çekerler.
-Daha da mı erken olsun?
Kıdem tazminatını kaldırır ya da üç otuz paraya indirirsiniz; maliyetler yine düşer. Çünkü kıdem tazminatı on iki aylık bir çalışma döneminde on üçüncü maaştır ki genelde yüzde 7,7 falan eder.
Bunu bir de geriye dönük yani geçmiş yıllara uygulatın; çok şey fark eder.
Sonuç:
Kıdem tazminatı, işveren açısından “işçilik maliyeti”dir.
Küreseli, yerlisi, büyüğü, bunun düşürülmesini ister.
Liberal(!) yani sermayeye göz kırpan siyaset her zaman bunu bir şekilde düşürüp “bak biz yaptık” demek ve bu işten sevineceklere şirin görünmek ister.
Ama ne var ki, bu günlük siyasette “sıkıntılı” bir durumdur ve bu güne kadar çok denenmesine, defalarca niyetlenilmesine karşın yapılamamıştır.
Çünkü, ne kadar soslara bulayıp yedirilmek istense bile çalışanlar bu işin kendilerine neye mal olacağını bilirler.
Olağan dönemlerde göze alınacak bir iş değildir.
Nitekim, kıdem tazminatının budanarak maliyetlerin düşürülmesi için bu kadar istek ve niyete karşın, son seçimlerden sonra iktidar asgari ücreti arttırmak zorunda bırakılmıştır.
Siyaseten pratiğinden bakıldığında, bu işin ancak “ben yaptım” oldu ile bir anda yapılabileceği açıktır.
Olabilir mi?
Oyun büyük ve oyuncuları güçlü.
Ama her durumda bizdeki siyasetin önümüzdeki günlerde alacağı şekle bağlı olabilirliği şüphesiz.
Şimdiden “olacak” demek, bir yerlerde ve bir yerlere müjdeler vermek; ya “laf olsun” kabilinden bir sözdür ya da son zamanlarda ünlenen bir deyimle “kasaptaki ete soğan doğramak”.
Bülent Soylan

Bülent Soylan

Ekrandaki kurları mı belirleyici yoksa ekonomik göstergeler mi?
-Acaba dövizin durumu ne olur? Düşer mi? Çıkar mı?
-“Düşmez kolay kolay” diyorsunuz… Ertesi gün “küüüüt” aşağı.
-“Bak düştü ama!”
-……..!
Bu işi bilenler sırf bu yüzden pek fazla tahmin yapmak istemiyorlardır her halde.
Aynen spor yorumcularının uzun uzun anlattıktan sonra lafı “top yuvarlaktır, bu maç öyle de bitebilir böyle de” diye bağlamaları gibi:
-“Döviz bu, iner de çıkar da. Taa Amerika’daki adamın yarın ne yapacağını ben nereden bileyim?”
İktidar da aynı telden:
“Efendim FED başkanı, Amerikan tahvilleri, Amerika’daki işsizlik oranları falan…”
Böyle olunca da hadi oturun ve bu ülkenin ekonomisinde işin ne tarafa kaymakta olduğunu anlatın bakalım anlatabiliyorsanız.
“Döviz yukarı çıkarken hep Amerika’dan, aşağı inerken güçlenen Türkiye’den dolayı…”
-“Bak benzin fiyatları nasıl da düştü”
-“Bak ithal malları nasıl da ucuzladı”
-“Bak bir lafıyla nasıl da…”
Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi bir şey…
“Durum onu gösteriyorsa” nasıl inandıracağız insanları işin aslına
Hadi, becerebilenler gelsin çıksın bakalım bu işin içinden.
*
Galiba işin aslını anlamanın da anlatmanın da en sağlıklı yolu, “sonucu” değil de “nedenleri” konuşmak.
-“Sonuç iyi”
-“Peki ne zamanki?”
-“bu günkü durum tabii”
-“Neye rağmen bu iyi dediğin sonuç peki?”
-“Vallahi ben işin o tarafını bilemem, konu teknik. Ben ortaya çıkan duruma bakarım”
Eğer işin o tarafını bilemez, bazen bilmek de istemezseniz yanılgılar da oradan baş verir zaten.
İki ile ikiyi toplasanız da dört çıkar, çarpsanız da mesela.
Dokuzdan beş çıkarsanız da, Üçe bir ekleseniz de değil mi?
Peki, mühim olan “sonuç”sa bu sonucun nasıl elde edildiği kimin umurunda?
Ekonomide durum aynen böyle:
Döviz yükseliyor mu örneğin?
-İhracatı arttırarak da düşürürsünüz, ithalatı azaltmakla da;
-Sermaye kaçışını durdurarak da düşürebilirsiniz, girişini arttırarak da;
-Bankaları sıkıştırırsanız da düşürürsünüz, Merkez Bankasının elindeki dövizleri satarak da;
-Araplara KDV’siz ev, bunun yanında vatandaşlık falan verip de düşürebilirsiniz, kara paraya “gel buraya bizde aklan, vallahi bir şey yapmayacağız” diyerek de.
-Eldeki üç beş kamu malını daha satarak da düşürebilirsiniz, “kaynağı belli olmayan” döviz girişleri ile de…
Demek ki “sonuç” her şekilde öyle çıkar ama bu sonucu sağlayan “nedenleri” çok değişik olabilir ve bunların bir kısmı “şimdi” olumlu bulunan sonuca rağmen maliyet yüksek olabilir, “yarın” daha büyük sıkıntılar yaratabilir.
*
Halk yine sandığa çağırıldı ya…
İktidar soruyor:
“Nasıl, durumdan memnun musunuz?”
Özellikle de günü kurtarma, gerisine aldırmama eğiliminde olan kimi kesimden sesler yükseliyor:
-Eveeeet”
-“Bak bu dövizi çıkartanlar, faiz yükselsin diyenler vardı ya, işte bunlaaaar….”
-“Eveeeet”
Halk bu günlerde “gidişat”tan memnun olup olmadığına karar verecek ya…
İndirelim o zaman şu kurları, vuralım beline dövizin en azından şu sandık işi bitene kadar.
Bu “bizim bekamız” için yaşamsal önemde.
Bırak halkımız daha sonra ne bilelim biz öyle “san”dık desin.
*
Bizde siyasetin tarzı böyle ne yazık ki.
Ama her şeye rağmen yine de şunları söylemeli, anlatabildiğimiz kadar anlatmalıyız:
-Bir ülkede döviz fiyatlarının yükselmesi, aslında o ülke parasının değerinin düşmesidir.
Bu olayda döviz yükselmez, kendi paramız değer kaybeder.
Biz dövize düştüğümüz yerden bakınca o yüksekte görünür gözümüze.
-Para değer kaybederse, her birimizin geliri de tasarrufları da erir, refahtan kaybederiz.
-Paramıza değer kaybettirmemenin, refahı kaybetmemenin yolu, her yöntemi kullanarak o gün piyasadaki dövizi baskı altında tutmak değil, “kalıcı ve dengeli bir ekonomi politikası” güderek paranın değerini korumasını “düşmemesini” sağlamaktır.
Eğer:
-Baskı altına alınmış kurlar dolayısıyla şimdiki gibi ihracat düşer, ithalat coşarsa;
-İç ve dış gerginlikler dolayısıyla turizm günden güne geriler, oteller sinek avlarsa;
-Kurumsal güvenirlik düştüğü için sermaye kaçar, giriş olmazsa;
-Dünyanın gözünde kredimiz düşer, bize borç verecekler ya hiç vermez ya borç faizini yükseltirse;
-Merkez Bankasındaki döviz varlığımız giderek erirse;
Böylesi bir ekonomide, sadece şu günlerdeki “duruma” bakıp dövizdeki artışın durma, hatta geriye gitme eğiliminde olduğunu kim söyleye bilir?
Sonuçta döviz dediğimiz şey de kıtlaşırken pahalılanan, bollaşırsa ucuzlayan bir mal değil midir?
Var mı bu günlerde bizde dövizin bollaşacağına işaret eden ekonomi-politik gelişmeler?
Ve herkes bir düşünsün; bu özel günlerde ekrana gelen “sonuç” mu önemli, kötüye gidişi apaçık gösteren “nedenler” mi?
Geleceğimizi belirleyecek olan hangisi?
Bülent Soylan

Bülent Soylan

Bu gerginlikte diyasporadaki Türk olmak  ya da "Dışarıdaki Türkler ne diyebilirler?"
“Diaspora”yı bilir misiniz?
Herhangi bir nedenle; ama en azından daha iyi bir yaşam kurabilmek için yurdundan dışarılara, başka ülkelere giden ve artık oralarda yaşayan kitleler için yapılan tanım.
Sözcük biraz yabancı gelebilir.
Örneğin “Almancı” desem çok kolay anlaşılır değil mi?
60’lı yıllarda Almanya ile başlayan; sonra giderek Fransa, Avusturya, Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerine çalışmaya giden işçilerimiz ve şimdi artık “oralı” olan üçüncü nesilleri var ya…
İşte bizim “diaspora”mız tam da bu.
Oralardaki nüfusun Almanya’da yüzde 4,8’i Avusturya’da 3,6’sı Hollanda’da 2,3’ü Belçika’da 1,02’si İsviçre’de 1,1’i Danimarka’da 1,1’i ve İngiltere’de 0,8’i … falan.
Kimler olduklarını, nerelerden kopup oralara gittiklerini, o memleketlerin genel nüfusları içindeki oranlarını iyi biliyoruz, tamam.
Peki, o diasporaya Türkiye’den değil de “oralardan” bakıp hangi duygularla yüklü olduklarını düşündünüz mü hiç?
Haydi bir an için yumun gözlerinizi ve düşünün.
-Memlekete hasretsiniz ama bulunduğunuz ülkenin koşullarında yaşamak zorundasınız.
-Büyük bir olasılıkla patronunuz, iş arkadaşlarınız, ev sahibiniz, çocuğunuzun öğretmeni, komşular yabancı.
belki gittiğiniz market bile…
-Peki, “memlekete ne zaman döneceksin” ya da “döner misin” diye sorulduğunda sanırım içiniz burkularak cevap veriyorsunuz: “Alıştık buralara artık, çocuklar burada doğdu, hem döndüğümüzde…” diyorsunuz değil mi?
Diaspora’yı oralara bir süre için gitmiş turist gibi düşünürseniz tam değerlendiremeyebilirsiniz.
“Diaspora”nın bir ayağı buradaysa diğer ayağı oralardadır.
Ve o iki ayağı birbirinde ayıralım derseniz ayıramazsınız kolay kolay; hiç bir vücudun iki bacağı bir birinden ayrılabilir mi?
*
Referandum çok önemli.
Her ne kadar bir ölçüde “oralı” olsalar da, diaspora için de öyle…
Tabii ki sandığın başına gittiğinde “memleket”in geleceği gelir gözlerinin önüne.
Ve tabii ki “kendisine yarayanı seçmeye” çalışır insanımız.
Ama hangisidir o “yarayan”?
Bu seçimde “kendisini” de koymaz mı “iş”in içinde?
Düşünecektir tabii…
Hele bir de ülkeler arasında adeta “kılıçların çekildiği” bir ortamda.
“Ya bendensin ya ondan” dendiğinde…
“Evet” mi?
“Hayır” mı?
Oralardaki günlük yaşamını düşünecektir,
Oralardaki işini, çocuğunun eğitimini düşünecektir.
Oralarda bu koşullar değişirse ne kadar tutunabileceğini düşünecektir.
Peki, gerginlikten güç alan bir “taraftarlık” onun tercihi olabilir mi?
*
“Diaspora” ne derseniz desin, böylesine keskinliklerin sürdürüldüğü durumlarda tavrını her zaman barıştan ve sakinlikten yana
koyacaktır.
Kavga diasporanın işine gelmez.
“Can” ile “Canan” arasında“ ya bendensin ya onlardan” gibi bir “tercih” onun yaşam koşullarına aykırıdır.
Biri doğduğu, diğeri doyduğu o iki ülkeyi birbirine “hasım” durumuna getiren koşullara asla gönlü razı olamaz.
Ve bu açıdan bakıldığında “Diasporamiz” bizim oralardaki “pazarlık gücümüz”den çok; iki ülke arasındaki iyi niyet elçilerimizdir.
Çünkü onlar ancak iki ülkeleri arasındaki diplomasi, iki ülke arasındaki ticaret iyi olduğu zaman sevinirler.
Neden mi?
Kötü ilişkiler bağları koparır, hayatı zorlaştırır.
Kötü ilişkiler aradaki ekonomik ilişkileri bozar da ondan.
Oralardan buralara, buralardan oralara yapılan ticaret bozulduğunda, bırakın uçakların kalkmamasını, geneldeki üretim ve istihdam daralmasını; bu ikili düzenlerden ekmek yiyen, sırf iki tarafı da bildiği için işe alınan çok geniş kitlelerin olduğunu; pek çok kişinin iki arada ticaret yaptığını, bu ilişkiler nedeniyle öte taraflarda Pazarlar bulabildiğini bir düşünsenize.
Hatta bırakın diasporayı bir kenara, kendisi orada ama yakınları buralarda olanları düşünün.
“Bırak oraları, meydan oku şunlara, bırak gel buralara” mı der onlar? yoksa “aman bu gerginlik ne sana ne bize yaramaz mı?
Haydi bir de şöyle düşünüp bu konuyu daha iyi değerlendirmeye çalışalım:
Yıllardır Avrupa Birliğine gireceğiz, oralarda çalışma imkanlarımız olacak diye ümitlenen ve sırf bu beklentiler olduğu içindir ki, şimdiki politikacıların bir gün AB’ye “alınacağımız” üzerine politikalar ürettiği, -bırakalım Avrupalı olmayı bir kenara- aslında girmediğimiz, sadece biz girmeden de sizin kararlarınız uyarız dediğimiz- Gümrük Birliği için bile güpegündüz havai fişekler atıldığını bir düşünsenize.
Şimdi bir adım daha ileri gidelim;
Bu gün bir açıdan da insanların tercihini yansıtan “göç” ve yayılma arzusu ne taraftan ne tarafa doğrudur?
Tutun ki bir an için sınırlar kalktı ve isteyen istediği yere gidebilecek dendi.
Vatan sevgisi bambaşka ve hep gönüllerde yaşar ama böyle bir durumda kim ne taraf yönelir?
Bu yönelme duygusu kılıçları çekme tercihlerini mi besler, yoksa tam aksine ılımlı ve karşılıklı çıkarları dengeleyen, kavgacı olmayan, barışçıl tercihleri mi?
Yaşanan olaylar, diasporada ve onların buradaki yakınlarında bu tür endişeler yaratmışsa; bu durum onların bütün bunlardan farklı düşmüş, sadece bir devlet sistemi, bir anayasal düzenlemeyi tartışmak yerine, belki kendileri bile farkında olmadan konunun aslından yani asıl amaçtan uzaklaşmalarına yol açacaktır.
Ülkelerin çıkarları da diplomasileri de her zaman çatışabilir.
Yurttaşlar her zaman kendi yurtlarından yana tavır alırlar, bu gerçek.
Ama eğer bu “çatışma” tarafların o günlerde yoğunlaşan siyasi kampanyalarından ve ne bahasına olursa olsun bir biçimde “kazanma” gayretlerinden kaynaklanıyor gibi görünüyorsa;
Ya da en azından bu endişeleri akla getiriyorsa, yaşanan gerginlik üzerine yapılan bazı hesaplar beklenenden farklı çıkabilir.
Ha yanılıyor olabiliriz de tabii …
Örneğin diasporamız, “Kim oluyor bu Avrupa da, bunlara asla pabuç bırakmayız; biz de gider Suudi Arabistan’a, Kuveyt’e, olmazsa Malezya’ya yerleşir oralarda daha da özgürlükçü yaşarız; Ticaretimizi orada ve onlarla yapar, oralarda çalışır, çocuklarımızı orada yetiştiririz, oralarda geleceğe daha umutlu bakarız, bu işi de asla yarım bırakmayız” derlerse.

Bülent Soylan

Bülent Soylan

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget