Makaleler "Müyesser Yıldız"
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

6 Yaşındaki Çocuk muyuz ki; Bu Kadar Çok “Aldatılıyoruz”!..
Hepimizin bildiğinin tekrarı olacak, ama şu “Aldatılma”  serüvenimizi özetleyelim.
Erdoğan, “FETÖ”nün ne olduğunu 2010 yılından itibaren anlamaya başladığını, Şubat 2012'deki MİT krizinden sonra da bu yapıyla ilgili “rezervleri”  ortaya koyduğunu anlatsa da hatırlanacağı üzere Haziran 2012'de “FETÖ”  organizasyonu olan Uluslararası Türkçe Olimpiyatları töreninde Fetullah Gülen'e şöyle seslendi:
“Gurbet hasrettir. Hasret bedeli çok ağırdır, faturası çok ağırdır. Biz, gurbette olup, şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Bu sıla hasreti artık bitmelidir, bitsin istiyoruz.”
Peki, “Aldatıldık”  itirafı ne zaman geldi? 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra 3 Ağustos 2016'da. Şunları söyledi:
“Bu örgütün 40 yıldır kanserli bir hücre gibi büyümesi, dini değerleri öne çıkaran kimliği sayesinde mümkün olmuştur. Milletimiz meşrebi ne olursa olsun, 'Allah' diyen, 'Peygamber' diyen en azından böyle gözüken herkesi desteklemiştir. Rahmetli Özel, Demirel, Ecevit, hatta biz bu yapıya destek olduk. Ben de katılmadığım pek çok yönleri olmasına rağmen bunlara yardımcı oldum. Yurtdışında yürüttükleri eğitim faaliyetlerinin hatrına bunlara müsamaha gösterdik. 'Ortak bir yanımız var' dedik. Ama aynı menzile giden farklı yollardan bir yapı gördüğümüz, yapının sinsi emellerin örtüsü olduğunu uzun süre göremedik... Bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin.”

-PKK ve Barzani- 
“Aldatılma”  bundan ibaret değildi. “Çözüm sürecinde”  PKK'nın ve  “Barzanistan” projesinde Barzani'nin de “aldattığını”  öğrendik.
Erdoğan;
PKK için, “Çözüm sürecinde güvenlik güçlerimiz çatışmaya girmezken, bunlar silah stokladılar... Biz, 'Çözüm süreci' dedik, aldattılar”  dedi.
Barzani'nin “bağımsızlık referandumu”  kararı almasına da, “Bu yanlışa düşeceğine ihtimal vermiyorduk, yanılmışız”  diye tepki gösterdi.

-ABD'nin Bitmez Tükenmez “Aldatması”-
“Stratejik müttefikimiz”  ABD'nin “aldatmaları” ise sayılamayacak kadar çok. Sadece gündemdeki YPG/PYD desteği ile Münbiç'teki durumu hatırlatalım.
Erdoğan, eski ABD Başkanı Obama hakkında şu açıklamaları yaptı:
“Obama döneminde bizim bir de zeytinlik harekâtı var. Obama orada bizi aldattı. O harekat Münbiç’i teröristlerden temizleme harekatıydı. Sözünde durmadı. Biz üzerimize düşeni yaptık, ama onlar yapmadılar.”
“Daha önceleri PKK'yla ilgili konuda mutabakatımız var idi. Obama döneminde de bu konuda mutabakat vardı, fakat Obama maalesef PYD ve YPG konusunda bizleri aldatmıştır, ama şu andaki yönetimin aynı durumda olacağına ihtimal vermiyorum.”
Şu anki yönetim ne yaptı, yapıyor; Ona da bakalım.
Erdoğan'ın üç temsilcisi; Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Beyaz Saray'dayken Trump, YPG'ye yardım paketini imzaladı.
Geçen Kasım'da Erdoğan ve Trump telefonla görüştü. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, görüşmeyle ilgili şu bilgiyi verdi:
“Bizim ABD ile ilişkilerimizi olumsuz anlamda en çok etkileyen konulardan biri ise, FETÖ ve diğer konuların yanında, ABD'nin YPG'ye vermiş olduğu silahlardır. En son bazı zırhlı araçların da verildiğini gördük. Sayın Cumhurbaşkanımız bu rahatsızlığını bir kez daha Sayın Trump'a iletmiştir. Sayın Trump da net bir şekilde talimat verdi ve bundan sonra YPG'ye silah verilmeyeceğini, esasen bu saçmalığa daha önceden son verilmesi gerektiğini net bir şekilde söylemiştir.”
Geçen süreçte ABD'nin teröristlere silah yardımı, binlerce TIR'ı buldu.
En sıcak gündem maddesi Münbiç'e gelirsek;
Haziran başında ABD ile 90 günlük planı imzalandı, teröristler buradan çıkarılacaktı.
Eylül'de 90 günlük süre bittiğinde Erdoğan'dan şu açıklama geldi: 
“Amerika Münbiç’te yol haritasına, takvime kesinlikle uymamıştır, PYD/YPG o bölgeyi terk etmemiştir. Amerika burada sözünü tutmadı. 90 gündü. 90 gün aldı başını gidiyor. Amerika şu anda tahkimatı terör örgütüyle beraber yapacak.”
Peşinden terör örgütünün Münbiç'te hendekler açtığı ve bunun için gerekli iş makinalarını da ABD'nin verdiği ortaya çıktı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Uyarılarımızı ABD makamlarına yaptık. Ayrıca biz de kendi tedbirlerimizi aldık. Terör örgütü, yeri ve zamanı geldiğinde kazdığı çukurlara kendisinin gömüleceğini bilmelidir”  dedi.
Bu gelişmelere rağmen Gaziantep'te Münbiç için Türk-ABD ortak eğitim çalışmaları başladı.
Erdoğan'a, bunun “pozitif sürecin”  başlaması olarak değerlendirilip, değerlendirilmeyeceği soruldu; Şu karşılığı verdi:
“Münbiç meselesinde bir gecikme var. Ortak eğitim başlıyor. Ayrıca YPG sonrasında Münbiç’i yönetecek kişilerin seçimiyle ilgili çalışma devam ediyor. Bir gecikme var ama, tamamen ölmüş değil. ABD’nin Dışişleri Bakanı Pompeo da Savunma Bakanı Mettis de önümüzdeki günlerde somut adımlar atacaklarını söylüyorlar.”
Erdoğan'ın bu sözlerinden iki gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, epey şey söyledi. Mesela PKK/YPG için “harika ortaklar”  ifadesini kullandı... “Suriye'deki Kürtlerin masaya oturması için çalıştıklarını ve bunu garanti edeceklerini”  bildirdi...
Birkaç gün sonra da Münbiç'teki teröristlerin ABD'nin gönderdiği zırhlılarla şehir merkezinde devriye gezdiği görüldü.   
Aynı gün Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Münbiç konusunda ABD'de bir savsaklama hissedersek, önceki çizgiye döneriz. Ya siz temizleyin ya da biz temizleriz”  diyordu.

-Münbiç'te Adım Adım Yeni “Aldatılmaya” Giderken- 
Geçen hafta Salı günü; Erdoğan, partisinin grup toplantısında şöyle konuştu:
“Münbiç'te 90 günlük bir takvim vardı. Takvim işlemedi. Fırat'ın doğusu için de aynısı geçerli. Biz kendimiz kendi göbeğimizi keseriz. En üst düzeyde adım atarız.”
Çarşamba günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ve Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara'ya geldi. Moldova'ya gitmekte olan Erdoğan ve beraberindeki heyet, bu iki isimle Esenboğa Havaalanı'nda görüştü. Görüşmeye ilişkin ilk açıklamayı yine Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu yaptı.  Çavuşoğlu, “Verimli bir görüşmeydi. PKK ile mücadele dahil birçok konuda görüş alışverişi yaptık.  Cumhurbaşkanımız görüşmede Münbiç konusunu tekrar gündeme getirdi. Yol haritasını onaylamıştık 4 Haziran'da. Gecikme olduğunu kendileri de kabul ediyor. Şu anda ortak eğitim programı başladı. YPG ve PKK'lilerin temizlenmesi gerektiğini söyledik. Cumhurbaşkanı, 'Biz de kolay bir şekilde temizleriz' dedi. Yol haritasının uygulanması gerektiğini net bir şekilde söyledik. Fırat'ın doğusunda da mutabakatımız var” dedi.
Erdoğan ise konuyla ilgili Moldova'dan dönerken konuştu ve şunları söyledi:
“Kendisine şunu hatırlattım; 'Malûm, 90 gün süre verilmişti. 90 günlük süre artık doldu gidiyor, şimdi herhalde 190'a ulaşacağız' dedim. 'Bunu bir defa süratle halletmemiz lâzım' dedim. 'Şu anda Gaziantep'te Amerikalı askerler ile bizimkiler eğitimlerini yapıyor. Bunların yanında da yine Münbiç'le ilgili olarak oradaki terörist unsurların Fırat'ın doğusuna geçirileceği hususunda söz vermiştiniz. Hâlâ geçirmediniz. Bu konuda Trump da söz verdi. Siz de verdiniz. Hatta Obama da bunu çözeceğiz demişti. Bu konuda mesafe alınması isabetli olur' dedim. Dediğim gibi, Gaziantep'te şu anda bizim askerlerle beraber bir çalışmanın içerisindeler. Dolayısıyla bu kez bir mesafe alınması mümkün. Şu anda işte yeni bir dönem başladı. Hedefleri gerçekleştirmeye başlayabiliriz.”
“Bu kez mesafe alınması mümkün. Yeni dönem başladı”  denirken, iki gün sonra şunlar oldu:
Programında gözükmemesine rağmen ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Türkiye'den Münbiç'e gitti. Yanında PKK'ya “Akdeniz'e inme”  sözü veren ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel de vardı.
Aynı günlerde ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA'dan bir heyet daha Münbiç'e gitti. Bu heyetlerin,  Sebdi Şirin'deki ABD askeri karargâhında PKK'nın “tüm askeri ve siyasi temsilcileriyle”  biraraya geldiği ortaya çıktı. 
Görünen köy, kılavuz istemiyor; Münbiç'te adım adım yeni bir “aldatılma”  dönemine daha giriliyor.

-Erdoğan'dan “Aldatılma” Tarifi- 
Bu bilinenlerin tekrarının sebeb-i hikmetine gelince;
Erdoğan, iki gün önce partisinin Meclis Grup Toplantısında “aldatılmaya”  ilişkin çok ilginç bir ifade kullandı. Ne mi söyledi?
MHP'nin af teklifine itiraz gerekçelerini anlatıp, uyuşturucu suçlarıyla ilgili örnek verirken, şunları:
“Şu anda cezaevlerinde 50 binin üzerinde uyuşturucu mahkûmu var. Şimdi soruyorum, ekranları başında bizi izleyen milletime sesleniyorum; Allah aşkına bunlara kader mahkûmu diyebilir miyiz?  Efendim işte Aldatılmış. Aldatılmış ne demek, 6 yaşında 7 yaşında 8 yaşında 10 yaşında çocuk mu? Hepsi de bu işi gayet iyi bilen hem içen, hem satan hem de bu arada bu işin aracılığını yapan tipler. Bunlara mı kader mahkûmu diyeceğiz?”
İyi, güzel de koca bir ülkeyi yönetenlerin, bu kadar “aldatılması”  nedir; Kaderimiz mi?!.

Müyesser Yıldız

Müyesser YILDIZ
25 Ekim 2018 

Darbeden 1 Gün Önce Akar ve Fidan Neredeydi?.. 6 Sır Saat Daha!..
15 Temmuz darbesinin yaşandığı gün MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın Genelkurmay Karargâhı'na gitmesinden, darbecilerin harekete geçtiği saate kadar olan 6 saatlik süreçte yaşananlar gizemini korurken, darbeden bir gün önce Akar ve Fidan arasında 6 saatlik bir sır buluşma daha gerçekleştiği ortaya çıktı.
Öncelikle; Yaklaşık 1.5 ay kadar önce bu iddiayı duyduğumda inanamadım. Bu bilginin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na da ulaştırıldığı, ancak “açıklamaya cesaret edemediği”  öne sürülünce iyice şaşırdım, ama iddianın peşini bırakmadım.
Sordum, soruşturdum. Ulaştığım bilgileri paylaşmadan önce geçen hafta Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesine başlanan şehit Ömer Halisdemir davasından bir bölüm aktarmam gerekiyor.
                               -Keskin Nişancıdan Keskin Sorular-
Duruşmanın ikinci günü olan 22 Şubat Çarşamba günü sanıklardan keskin nişancı Piyade Üstçavuş Mehmet Bilge savunma yaptı. Darbe gecesi Diyarbakır'dan Semih Terzi'yle birlikte gelen Özel Kuvvetler Timi'nde yer alan Bilgi savunmasına, “Bir takım soru işaretleri var, aklıma yatmayan bir sürü şey var”  diye  başlayarak, Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda yaşananlara dair ilginç değerlendirmelerde bulundu.
Mahkeme Başkanı İsmail Ademoğlu'nun, “Üslubun farklı. Biz gazete kupürleri ile yargılama yapmıyoruz, iddianame ile yapıyoruz. Bu çerçevede savunma yapmanız sizin için daha iyi olur”  uyarısına, “Bazı şeylerden şüphelendiğimi söylüyorum”  karşılığını veren Bilge, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın ulaşamadığı MİT Müsteşarına Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı'nın ulaşmasını, MİT Müsteşarı'nın Aksakallı'ya zırhlı araç göndermesini gündeme getirdi.
Bunun üzerine de Başkan Ademoğlu, “Zaten bu kişileri zaman içinde tanık olarak dinleyeceğiz. Bunlar zaten gündeme gelecek. Şu anda salonda olmayanlar hakkında konuşmak ne kadar doğru?”  dedi.
Ama Bilge devam edip, hiçbir kanıt sunulmadan müebbetle yargılandığını, hain ilân edildiğini, kendisine bu muamelenin yapılacağını bilse o gün darbe yapmak isteyecek biri olacağını  söyleyince Başkan Ademioğlu ile aralarında şu diyaloglar yaşandı:
Başkan : Ne yapmak isterdin?
Bilge : Darbeci olmak isterdim. Neden? Dışarıda rütbe alanlar, bir yerlere gelenler benim  nazarımda emekliliği gelmiş, ekonomik kullanım ömrünü doldurmuş insanlardır.  Kıymetli insanlar darbeci muamelesi görüyor, bizim emeğimizle, çabamızla  yıldızına yıldız katanlar dışarıda kahraman. Şu an darbeyle mücadele edenler darbeci muamelesi görüyor, evde oturan  adamlar rütbe almış ne hikmetse.
Başkan : Tepemize bombalar yağmış, ne yani bunları yok, yaşanmamış mı sayalım? Burada yargılandığınızı biliyorsunuz değil mi? Bir türlü kendinize gelemediniz.
                       -Medya Bu İddiaları 1 Cümleyle Geçiştirdi-  
Bilge yine durmadı, şunları anlattı:
“14 Temmuz'da Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda bir kurs kapanış töreni yapıldı. Normalde Cuma günü yapılması lâzım, Perşembe yapıldı. Niye Perşembe? Bunun bir nedeni var mı, Özel Kuvvetler'e sorulsun. Katılımcılar kim; Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı. Paraşüt atlayışları yapılacaktı, ama hava şartları bahane edilerek, iptal edildi. Bildiğimiz kadarıyla o gün Ankara'da hava gayet iyiydi. Meteorolojiden o günkü hava durumunun da sorulmasını istiyorum. Tören saat 17.30'da bitiyor. Adamlar başına bir şey gelmesinden korktuğu için söyleyemiyor, belki de inkâr ederler; Törenden sonra Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı havuzlu bahçede sohbete koyuluyor. Duyduğum, bildiğim kadarıyla anlatıyorum; Zekai Paşa bile yanlarına yaklaştırılmıyor. Bu sohbet saat 23.00'e kadar sürüyor. Önce MİT Müsteşarı'nın çıkması gerekirken, Genelkurmay Başkanı çıkıyor. MİT Müsteşarı orada askeri bir yöneticiyle kalıyor.”
Mahkeme Başkanı Ademoğlu, Bilge'yi şu sözlerle bir kez daha uyardı:
“Bak, kimden duyduğunu söylemediğin gibi, kimin inkâr edeceğini de bilmiyorsun. Oradan duydum, buradan duydum şeklinde savunma olmaz. Burası mahkeme net bir şeyler söyle. İma ettiğin varsa, açıkça söyle. Burası mahkeme. 20 dakikadır savunmana gelemedin. Tekrar uyarıyorum, kendi savunmana dön.”
Piyade Üstçavuş Mehmet Bilge'nin 14 Temmuz'a dair bu sözleri sadece Anadolu Ajansı'nın geçtiği şu bir cümleyle bazı medya organlarında yer aldı:  
“Darbe girişimi öncesi, Özel Kuvvetler Komutanlığındaki kurs kapanış töreninin teamüllere göre Cuma günü yapılması gerekirken, Perşembe gününe alındığını ileri süren Bilge, törenden sonra MİT Müsteşarı ile Genelkurmay  Başkanının baş başa gece saatlerine kadar görüştüğünü duyduğunu iddia etti.”
Mahkemenin yanısıra diğer sanıklar, sanık yakınları bile -hatta Avukatı da- Bilge'nin iddialarını, “Yaşadıklarını kaldıramadı, psikolojisi bozuk”  diye yorumlayıp, üzerinde durmadı.  
                              -Herkesin Bildiği Sırrın Detayları-
Peki Üstçavuş Bilge'nin anlattığı bu olay, tamamen hezeyan veya dedikodu muydu?
Hayır.
Öncelikle 14 Temmuz'da Genelkurmay Başkanı Akar'la birlikte Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki törene giden, 15 Temmuz'dan sonra da gözaltına alınıp, 20 gün sonra tahliye edilen bir askerin verdiği ifadede bu ilginç buluşmanın bilgisinin yer aldığını tespit ettim.
İkincisi; Bizzat bazı savcılardan duydum. Ayrıca bazı devlet yetkililerinin de bu ifadeden haberdar olduğunu öğrendim.
Üçüncüsü; O gün törende yar alan bir yetkiliye doğrulattım.
İşte bu tespitlerden sonra çıkan sonuç:
Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki ihtisas kursu diploma töreninin 15 Temmuz Cuma günü yapılması planlanmış, ki tüm törenlerin Cuma yapılması teamülmüş.
Lâkin törene birkaç gün kala önce Perşembe'ye alındığı, sonra 18 Temmuz'a ertelendiği bildirilmiş.  Nihayetinde Perşembe'de karar kılınmış.
Tören saat 15.00'te başlamış. Özel Kuvvetler Komutanlığı'nı bilenlerin iddiasıyla, “Özel Kuvvetler Komutanı bile değiştiğinde devir-teslim törenine Genelkurmay İkinci Başkanı katılırken”, kurs törenine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar gelmiş.
Vatan Gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Çelik'in geçenlerde yazdığına göre, “Yedikleri içtikleri ayrı gitmediğinden”  midir, bu kursa katkılarından mıdır bilinmez törene MİT Müsteşarı Hakan Fidan da katılmış.
Tören saat 18.00'de sona ermiş, ardından kokteyl verilmiş.          
Kokteylden sonra diğer konuklar ÖKK'ndan ayrılırken, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan, “Bizi yalnız bırakın” diyerek, bahçeye geçmiş.
Bahçedeki bu başbaşa sohbet de tam 00.30'a kadar devam etmiş.
15 Temmuz yaşanmasa, belki üzerinde bile durulmayacak bir buluşma...
Lâkin darbenin iki sır isminin, 15 Temmuz'dan bir gün önce yine 6 saat başbaşa görüşmesi, ayrıca adeta herkesin bildiği bu sırrın 7 ay geçtiği halde hiç gündeme getirilmemesi ve konuşulmaması başlıbaşına ilginç değil mi?
Müyesser YILDIZ
27 Şubat 2017

Müyesser Yıldız

Akar'a O Madalya Niye Takılmıştı? - Müyesser Yıldız
Türkiye'nin Suriye politikasındaki zik-zakları anlamak için ziyaret trafiğine dikkat kesilmemiz gerek.
Trump'ın Ankara'ya gönderdiği ilk yetkili CIA Başkanı değildi. Ondan önce İngiltere Başbakanı May Washington'dan doğruca Ankara'ya geldi.
Sonra CIA Başkanı, onun hemen ertesi günü de İngiltere Genelkurmay Başkanı Ankara'yı şereflendirdi.  
O trafik içinde kısa süre önce “El Bab'dan sonra tamam”  diyen Erdoğan, “Sırada Rakka, Münbiç var”  söylemine geçti.
Yıllarca Barzani'nin danışmanlığını yapan, şimdi de Erdoğan'ın Başdanışmanı olan İlnur Çevik CIA Başkanı Ankara'dayken, “Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusunda bir Kürt kantonunu tolore edebileceğini”  belirtip, “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem”  dedi. Çevik sonradan yaptığı açıklamada, “Kürt kantonu değil, Kürt yapısı dediğini”  söyledi. Ne farkı varsa?
CIA Başkanı Ankara'dan Suudi Arabistan'a gitti. Suudi İçişleri Bakanı Muhammed bin Nayef'e terörle mücadele noktasında gösterdikleri cesaretten dolayı onur madalyası taktı.
Ne tesadüf, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık da Suudi Arabistan'a gidip, “Teröre Karşı İslam İttifakı Merkezi”nde incelemelerde bulundu.  
Hemen sonra da Körfez ülkeleri ziyareti kapsamında Erdoğan, Hulusi Akar, Hakan Fidan Suudi Arabistan'daydı.
Akar Suudi Arabistan'dayken, “El Bab'da işimizin tamamlandığını”  söyledi, ama hem Genelkurmay, hem Milli Savunma Bakanı tarafından tekzip edildi.
Nihayet dün de, Akar için “arkadaşım”  diyen ABD Genelkurmay Başkanı Dunford Türkiye'ye geldi.  Akar ve Dunford Suriye'yi görüşmüş, ABD'ye alternatifli planlarımızı sunmuşuz falan.
Birincisi; Adam Ankara'ya değil, darbenin üssü İncirlik'e geldi. Bir anlamda ev sahibi oydu. Misafir plan falan sunamaz, umduğunu değil, bulduğunu yer.
İkincisi; Bizim hiç Suriye politikamız ve planımız oldu mu ki? 2011'den beri ABD'nin, sonra Rusya'nın ve “gizli aktör”  İngiltere'nin kedi-fare misali planlarıyla boğulmuyor muyuz?
                              -ABD Ne İstiyordu, Ne Oluyor?-
ABD başından beri bizi Suriye'de “kara gücü”  olarak, ama sadece IŞİD'e karşı kullanmak istiyordu. Şu anda olan tam bu değil mi? Ve PYD-YPG'yle mücadele sadece bizimkilerin ağzında ve kağıt üstünde kalmadı mı? Efendim bundan sonraki operasyonlar için hâlâ, “PYD'yi bırak, beni al”  demiyor muyuz? Bunu dedikçe ABD, PYD'yi daha çok silahlandırmıyor mu?
ABD, PYD'yi Münbiç'ten çıkarırsa, her nerede IŞİD varsa mücadele edeceğimiz anlaşılıyor. Siz Suriye'nin kuzeydoğusunda “Kürt yapısını tolore edebileceğinizi”  söyledikten sonra şimdilik çıkarabilir de. Ya sonra? Örneğini “Barzanistan”da görmedik mi? Erbil diye başladılar, Musul-Kerkük'e uzandılar. Kaldı ki, aynen Irak'ın kuzeyinde olduğu gibi, “Münbiç'e girerseniz, karşınıza ABD askerleri çıkabilir”  de diyebilirler. Nitekim Pentagon, Trump'a “Suriye'nin kuzeyine ilk kez   konvansiyonel kara gücü gönderme”  teklifinde bulunmadı mı?
Peki 15 Temmuz darbesinin arkasındaki isim olan CIA'cı Henry Barkey daha 2012'de, “Suriye Kürtlerinin lideri PYD değil, Barzani olacak”  demedi mi? Şimdi olan ne? Rusya PYD/YPG'nin hamiliğini üstlenirken, Trump Suriye'de PYD'ye muhalif Barzani'ye yakın olan grupları davet ediyor. Bizzat Erdoğan'ın Danışmanı, “PYD de bir Barzani olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem”  diyor. Erdoğan, “Suriye'nin kuzeyinde bir terör koridoruna izin vermeyeceklerini”  söyledikçe, ısrarla şunu sordum: “Ya Barzani koridoruna ne diyorsunuz?”...  Bölücü terör örgütünün ağa babası Barzani'ye razı olduğumuz anlaşılıyor da acaba ona “PKK hamisi, lojistik destekçisi. Mehmetçik katili”  diyen AKP'nin yeni ortağı Bahçeli bu gidişata ne diyor?    
Bitmedi; ABD Suriye'nin 3-4'e bölünmesini, kuzeyin garantörlüğünün ABD'de, Sünni bölgenin garantörlüğünün Türkiye ve Suudi Arabistan'da olmasını planlamadı mı? Şimdi ABD'nin Mart başında uygulayacağı belirtilen ve şimdilik Suriye'nin kuzeyini kapsayan “güvenli bölge”  planı için ne söyleniyor; Burasının 4'e bölünmesi.
Yine bitmedi; Suudi Arabistan öncülüğünde bir “İslâm Ordusu”nun kurulması ABD'nin fikri değil miydi? Peki Türkiye'nin de dahil edildiği 4 parçalı “Büyük Kürdistan” planını Suudi Arabistan ve İsrail birlikte kotarmadı mı? Bu ittifakın bir diğer hedefi de “Şii İran'ı bertaraf etmek”  değil mi?
Ne oldu? İslâm Ordusu kuruldu ve Türkiye de buna katıldı. Bizimkiler Körfez ülkelerinde turlarken, Trump İsrail Başbakanı Netanyahu'yu Beyaz Saray'da ağırlayıp, “NATO tarzı Arap koalisyonu kurulmasını”  ve “İran'a karşı yeni bir yol haritasını”  konuşuyor, ayrıca Irak, Kuveyt ve Katar liderlerini arayıp, “İran'a karşı Arap kuşağı”  teklifinde bulunuyordu.  
Peki o sırada Bahreyn'de olan Erdoğan, İran'ı nasıl eleştiriyordu Şöyle:
“Birileri hem Suriye'nin hem Irak'ın bölünmesini istiyor. Irak'ın bölünmesi çalışmasını yapanlar var. Oradaki mezhebi, etnik mücadele, çünkü orada da bir Pers milliyetçiliği olayı var. Bu Pers milliyetçiliği olayıyla da orada bir bölünme söz konusu. Bunların önünü kesmemiz gerekiyor.”
Ne tesadüf?!.
                     -İngiltere'den Al Haberi: 21. Yüzyılı Türkiye Belirleyecek-
Birkaç not daha... Erdoğan'a ne zaman randevu vereceği bile belli olmayan Trump'ın, yaptıkları telefon görüşmesinden sonra Erdoğan için, “Ortadoğu’da merkezde olmalı, onun ve ülkesinin taleplerine cevap vermeliyiz. Erdoğan ülkesiyle güçlü bir lider”  dediği duyuruldu.
Bölgedeki dizaynın “gizli aktörü”  İngiltere'nin eski Dışişleri Bakanı ve Uluslararası Yardım Komitesi (IRC) Yönetim Kurulu Başkanı David Miliband üç gün önce İstanbul'da katıldığı bir toplantıda şunları söyledi:
“Türkiye karşı karşıya kaldığı güçlüklerle nasıl başa çıkacak ve bu başa çıkma şekli de aslında 21. yüzyılın gidişatını belirleyecek. Türkiye başkalarının seçimlerini belirleme noktasında da çok önemli bir rol üstlenecek ve aynı zamanda 21. yüzyılın ve küresel dünyanın nasıl gelişeceğinde de belirleyici bir rol oynayacak... İstanbul, Dubai, Doha gibi şehirleri mi Ortadoğu olarak belirleyeceğiz, yoksa Yemen ve Suriye gibi ülkeleri mi Ortadoğu olarak ele alacağız? Bunlar önemli sorular.”
Benzer sözleri 18 yıl önce biri daha söylemişti; ABD Başkanıyken Clinton. Ekim 1999'da, “Önümüzdeki yüzyılın büyük ölçüde, Türkiye'nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum... 20. yüzyılın ilk 50 yılı Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasının palyaşılmasının yol açtığı değişikliklerle geçti. 21. yüzyılın ilk 50 yılı da Türkiye'nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir. Türkiye modelinin hem İslâm dünyası, hem Türkiye'nin bulunduğu bölge, hem de Avrupa için büyük etkileri olacaktır” demiş, 15 Kasım 1999'da TBMM'de yaptığı konuşmada da alenen 20. yüzyılda yarım kalan hesapların 21. yüzyılda tamamlanacağı mesajını vermişti.  
Türkiye'ye dair planlar ve TSK'ya biçilen misyon ortada. Daha fazla uzatmadan Akar-Dunford görüşmesine dönelim.
Irak'ın kuzeyinde askerlerimizin başına çuval geçiren Odierno eliyle henüz o dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Hulusi Akar'a madayla takıldığında ABD Genelkurmay Başkanlığı,  madalyanın, “Akar'ın Suriye konusundaki tutumu ve Türkiye ile ABD askeri kuvvetlerinin işbirliğine katkılarından dolayı verildiğini”  açıklamıştı.
Anlayamamıştım. Zira Akar'ın o dönemde Suriye'de böylesine “etkin bir rolü”  yoktu!..
Şimdi daha çok merak ediyorum; Madalya, peşin peşin bugünler için miydi?
Allah kabul etsin; Keşke Akar Mescid-i Nebevi'de namaz kılmasının fotoğrafları gibi, “arkadaşı”  Dunford'la İncirlik'te yaptığı görüşmeyi de yayınlatsaydı da neler olup bittiğini öğrenseydik!..
Son olarak şuraya geleceğim:
21. yüzyıl ve bölge Türkiye eliyle şekillendirilirken, biz sadece anayasa referandumu ile meşgûl ediliyoruz.
Bu da bana Afrikalı düşünür Kenyatta'nın Batılıların Afrika’ya girişiyle ilgili sözlerini hatırlatıyor.
“Hıristiyanlar ülkemize geldiklerinde bizim topraklarımız, onların İncil'i vardı. İncil'i elimize verdiler, gözlerimizi kapatıp dua etmemizi istediler. Biz de onlara inandık, gözlerimizi kapayıp beyaz adamın tanrısına yakınlaşmaya çalıştık. Gözlerimizi açtığımızda gördük ki, topraklarımız onların eline geçmiş, bizim elimizde de İncil kalmıştı.”
Diyeceğim;
Bu acayip referandumdan evet de hayır da çıksa tek kazanan, tek kaybeden olacak; Kazanan emperyalizm, kaybeden Türkiye.
Referandumdan başımızı kaldırıp, gözümüzü açtığımızda ülkemizin elden gittiğini görmeyiz inşallah!..
Müyesser YILDIZ
18 Şubat 2017  

CHP O Kararla Hukuktan Vazgeçmiştir! - Müyesser Yıldız
Ana muhalefet partisi CHP'nin, ülkenin altını üstüne getirecek anayasa değişikliği teklifinin Anayasa Mahkemesi'ne götürülmemesi kararı alması, Cumhuriyet'ten Çiğdem Toker dışında hemen tüm gazeteciler tarafından alkışlandı. “İsabetli oldu... CHP AKP'ye ters köşe yaptı” dendi. Çok acı bir gerçeği itiraf ettiğinin farkında veya değil, Başbakan Binali Yıldırım da CHP'nin kararını “isabetli bulanlar”  kervanına katıldı.  
Başbakan Binali Yıldırım'ın acı itirafından başlayalım; “Anayasa Mahkemesi'nden bir sonuç çıkmayacağını anlamış olmalı”  dedi.
Acaba nasıl ve neden bu kadar emin konuştu? Daha geçen hafta CHP'nin AYM'yle gitmesiyle ilgili olarak, “Bu süreci durdurmaz. AYM kendi iradesinde kararını verecektir”  diyen Yıldırım'ın, CHP'nin gitmeme kararının ardından söylediği bu sözden çıkartılacak üç sonuç vardır; “AYM ülkenin en ciddi meselesiyle ilgilenmiyor”  veya “AYM'nin söz hakkı yok. Ne karar alırsa alsın sonuç değişmeyecekti”  ya da “AYM bize tabi”...  Ülke ve hukuk adına herbiri diğerinden vahim değil mi?
Başbakan Yıldırım geçen hafta da, “Millet AVM'ye, CHP AYM'ye gider”  diye çok veciz bir söz kullanmıştı. Milletin parka, bahçeye, sinemaya, tiyatroya değil AVM'ye gitmesiyle övünmek, nasıl da tüketim toplumu haline  geldiğimizin/getirildiğimizin itirafıydı aslında.
Kılıçdaroğlu'nun kararına gelirsek;
“Halkın iradesiyle korunamayan bir egemenliğin başka hiçbir güçle korunması mümkün değildir. Sandıkta kararın verileceği 16 Nisan'a kadar önümüzdeki 60 günü milletin hakemliğine emanet edeceğiz. Söz konusu olan milletin egemenliğiyse, bu konuda asıl yüce divan, halkın ve milletin divanıdır. İşte bunun için Anayasa Mahkemesi'ne gitmeyeceğiz, başvurmayacağız. Biz, CHP olarak bu milletin ferasetine güveniyorum. Son söz, milletin divanıdır”  dedi.
Öyle ya, sokağının, caddesinin adını değiştirirken, parklarını yıkıp, AVM'ler dikerken vatandaşa sorma gereği dahi duymayanlar, ülkenin rejimini, sistemini değiştirmeyi halka soruyor... O kadar milli iradeye saygılıyız yani!..
Öyle ya, o kadar demokratik şartlarda referanduma gidiyoruz ki!.. Sanırsınız, anayasa değişikliğine karşı çıkanlar da devletin tüm imkanlarından yararlanıp, millete doğruları rahat rahat anlatacak!.. Ve yine sanırsınız ki, “hayır”  diyeceklere, “terörist, FETÖ'cü, darbeci” damgası Patangonya'da vuruluyor!..  
Bunlar bir yana, CHP'nin bu kararı hem hukuk, hem yönetimin temel ilkeleri açısından çok yanlış olmuştur. Şöyle ki;
Birincisi; Anayasa Mahkemesi Anayasal bir kurum, buraya başvurmak da bir hak ve görevdir. CHP'nin bu hakkından vazgeçmesi sadece Anayasa Mahkemesi'nden vazgeçmek değil, hukuktan da vazgeçmektir.
İkincisi; Her ülkede en yüksek yargı organı olarak Anayasa Mahkemesi var. Var ki, Fransa'da “soykırım”  iftiralarını durduruyor. Var ki, ABD'de Trump'ın Müslümanları biçmesini engelliyor.  Bülent Arınç'ın hem de TBMM Başkanıyken, “Anayasa Mahkemesi'ni istersek kapatabiliriz”  dediğini unuttuk mu? İşte CHP bu vazgeçişle, AYM'siz bir Türkiye'nin önünü de açmıştır.
Üçüncüsü; CHP bu kararıyla, Anayasa Mahkemesi üyelerini peşinen mahkûm etmiş, onlara inanmadığını ve güvenmediğini açıklamıştır. Yani “Ankara'da hakimler yok”  demiştir. Acaba bunun vatandaşa etkisi hiç düşünüldü mü? Şimdi vatandaş, “Koca AYM bile iktidarın isteği dışında karar veremiyorsa, ben mahkemeye gitsem ne olur ki?”  diye düşünüp, kendi hak ve hukukunu kendisinin sağlaması yollarını aramaz mı?
Dördüncüsü; CHP, iktidarın mahalle baskısına yenik düşüp, bu önemli hak ve görevinden vazgeçerek, başka vazgeçişlere de kapı aralamıştır. İktidar yarın “idamları da millete götürelim”  derse veya “çözüm”den ne anladığını bildiğimiz için mesela, “CHP Kıbrıs'ta çözüme karşı... CHP   Ege'de çözüme karşı... CHP Barzani'yle çözüme karşı”  şeklinde kampanyalar düzenledikten sonra ülkenin bu milli meseleleri konusunda da kararı vatandaşın vermesini isterse, CHP yine, “Asıl yüce divan halkın ve milletin divanıdır”  deyip, kabul mü edecek?
Eyy CHP, o kararı alırken, hiç bu maddi ve manevi sonuçları da hesapladınız mı?
Müyesser YILDIZ
15 Şubat 2017

Turkuaz TSK'ya Hazır mıyız? - Müyesser Yıldız
Sanırsınız ki;
Eğitim ve bilimde dünya lideri...
Kişi başına düşen milli gelirde dünya şampiyonu, bir elimiz yağda, diğeri balda...
Özgürlük ve demokrasinin kralı bizde...
Hukuk ve adaletimiz cümle alemi kıskandırıyor...    
Can, mal güvenliğimiz dünyayı çatlatıyor. Değil tek bir bomba, tek bir top bile patlamıyor...
Cinsel istismar, çocuk taciz ve tecavüzü, kadına şiddet, yalan, dolan, talan, adam kayırmaca kitabımızda bile yazmıyor...
Hasılı can sıkıntısından, gündemsizlikten çatlamak üzereydik ki, Arşimet gibi “Evreka” diyerek, “Ülkemizin sistemini ya da rejimini değiştirmeye”  karar verip, azıcık hareketlendik.
Şimdi değineceğim konu maalesef bunun gibi bir “şaka”  değil; Bir hâl, bir vak'a, belki de bir hazırlık.
Kişisel tartışmalara girmeyi sevmem... Ülkemiz ve milletimizin bölünmez bütünlüğü ile milli çıkarlarımız aleyhine olmayan, hakaret ve küfür içermeyen her türlü görüşe de mümkün mertebe saygı duyarım...
Bunları belirtmemin sebebi iki gün önceki bir yazı. Şehitler dolayısıyla bugüne kaldı.
Normalde, “yazarın görüşü”  denecek, hatta gülüp, geçilecek bir konu.
Ama yazan, dahası yazılan yer önemli.
Yazan, Sabah Gazetesi Ankara Temsilcisi Okan Müderrisoğlu. Sabah kimin gazetesi malûm.
“Orduda Yenilenme... Üniformada Değişim!”  başlıklı yazısında ne mi yazdı? 15 Temmuz darbesini, TSK'daki yeniden yapılanmayı ve Ordumuzun halen içeride ve dışarıda terörle mücadelesini anlatıp, meselenin bir de “moral”  boyutuna işaret ettikten sonra şunları:  
“15 Temmuz gecesi, eğitim kıyafetleri ile kendi şehirlerini işgale kalkışan, kendi insanını katleden darbeciler, hafızalarda silinmez izler bıraktılar. Bugün veya yarın, 15 Temmuz darbesi anlatılırken, üniforma ile kamufle olmuş, asker görünümlü hainler hep akla gelecek. O şerefli üniformayı halen giymekte olan namus, vatan, millet uğrunda şehitliğe yemin etmiş pırıl pırıl askerler maalesef töhmet altında kalmaya devam edecek. 15 Temmuz görüntülerindeki haysiyet yoksunları ile görev başındaki onur timsali askerlerin aynı renk ve tasarımdaki üniformayı taşımaları artık sürdürebilir değil. Yani... TSK, eğitim kıyafetinden başlayarak, o şerefli üniformanın renk tonundan desenine kadar tüm detayları üzerinde çalışabilir. 15 Temmuz'u bugünden ayırt etmeyi sağlayacak üniforma değişimini yapabilir. Bu yöndeki adımlar, yeni üniformasıyla yeni TSK algısına da katkı sağlayabilir.”
Müderrisoğlu'nun “sürdürülebilir değil”  diyerek, ne isteği ortada. Darbeciler yüzünden TSK'nın üniforma renginin değişmesini öneriyor.
Bu, Müderrisoğlu'nun şahsi fikri de olabilir, AKP'nin nabzını çok iyi aktardığı için belki alttan alta yürütülen bir hazırlığın habercisi de.
Madem öyle ben de kestirmeden önerimi yapayım; Yeşil yerine turkuaza ne derler?!.
Saray'da ve TBMM'de polislere turkuaz giydirilmedi mi?.. “Yeni Türkiye Devleti”nin rengi adım adım turkuaz olmuyor mu?..
                                -Yeşil Üniforma Tiksintisi-
Darbeciler yüzünden renge takıntı!..
Ne günlere kaldığımızın, ne hallere düştüğümüzün resmidir!..
Lâkin ben bu takıntıyı bir yerden daha hatırlıyorum.
Vakt-i zamanında TESEV Mütevelli Heyet üyeliği yapan, “çözüm sürecinde”  akil adam olan, “Türk Milleti ideolojisine dayanan kuruluş felsefesinin 2002'den beri tasfiye sürecine sokulduğunu ve Türkiye milleti inşaasına çalışıldığını”  söyleyen, “Öcalan'ın muhatabı devlettir”  diyen ve şimdilerde gündemimizdeki Anayasa teklifini hazırlayan Saray kadrosu içinde yer alan Erdoğan'ın Başdanışmanı Mehmet Uçum'dan...
15 Mayıs 2015'te Habertürk'te yayınlanan bir röportajında, 12 Eylül darbesinde 15 yaşındayken 5 ay kaldığı cezaevinde yaşadıklarını anlattıktan sonra demişti ki;
“Aslında orada ben bir isyanın temsilcisiydim ve bu isyan sırasında çeşitli risklerle karşı karşıya kalabilirdik. Herkese yapılan bir durum vardı ve bunu travmaya dönüştürmemek gerekiyordu, ama 30 yaşına kadar her gece kâbus gördüm. Ruhumda derin bir iz kaldı tabii. 30 yaşından sonra psikodrama tekniğiyle kendime gelebildim. Arınma oldu sanki. Yeşil üniforma bende tiksinti yaratıyordu, midem bulanıyordu. O da sonradan geçti.”
Herşeyimiz tamam, bir fıstık yeşilimiz eksik de o yüzden askerin üniformasının rengini dert edinen veya bunu ciddi ciddi değiştirmeye hazırlananlar varsa;
Gazete gazete anayasa teklifini anlatan Mehmet Uçum “psikodrama tekniğiyle”  bu “takıntıyı”  geçirmeyi de öğretse iyi olmaz mı?
Müyesser YILDIZ
11 Şubat 2017    

Biz Meleklerin Cinsiyetini Konuşurken! - Müyesser Yıldız
Rus uçağını düşürdüğümüzde Putin, “Türkiye'deki mevcut yönetim er ya da geç değişecek” dedi.
Rusya Genelkurmay Başkanı Gerasimov, “Türkiye'nin artık Karadeniz'in efendisi olmadığını” iddia etti.
Tüm bunlara rağmen sanki büyük devletlerin politikalarını tek kişi belirliyormuş zannıyla, özellikle PYD/YPG'ye destekten vazgeçmediği için “küstüğümüz”  Obama'yı bırakıp, Rusya'yla, Putin'le, Gerasimov'la “dost”  olduk. O kadar ki,  Gerasimov o lafların ardından Genelkurmay'a geldi. Hemen peşinden bizim Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan Moskova'ya  gitti, Türkiye ile Rusya arasında Suriye'deki operasyonlar için “koordinasyon”  anlaşması imzalandı.
Önceki gün tüm gazetelerde Hulusi Akar ve komutanların Karargâh'ta sabaha kadar El Bab operasyonunu bizzat yönettiğine, operasyonu an be an izlediğine dair haberler verdi.
Ya göremediler, ya istirahate çekilmişlerdi; Rus jetleri gelip, “yanlışlıkla”  birliğimizi vurdu. 3 şehit verdik.
İktidar medyası bu yanlışlık için, “Dost ateşi... Rus jetleri hedef şaşırdı... Kazayla vurdu”  gibi başlıklar kullanmış.
“Dost ateşi”  mi?
Rusya'yla “dostluk”  meselesine geçmeden önce ABD'nin bizden ne istediğini hatırlatalım.
2011'den beri söyledikleri şuydu; “Bizim yerimize Suriye'ye girin, IŞİD'le savaşın”!..
Olmadı, oldurulamadı. İmralı'daki teröristbaşının koordinesinde PYD/YPG'yi başımıza musallat ettiler.
Pazarlığa başladık; “Onu alma, beni al”!..
Adamlar asırlık “Büyük İsrail” projesine kilitlenmiş, geri adım atar mı?
Bir yandan PYD/YPG'yi silahlandırdılar, bir yandan Türkiye'ye, “Hadi Suriye'ye gir, IŞİD'i hallet. Yanına da PYD/YPG'yi al. Yoksa bu işi kara gücümüz PYD/YPG'ye yaptıracağız” dediler.  
Yine olmadı, oldurulamadı. Taa ki, 15 Temmuz'a kadar.
Sonra PYD/YPG ile mücadele, “terör koridorunu” engelleme amacıyla Suriye'ye girdik. Kısa bir süre sonra baktık ki, sadece IŞİD'le savaşıyoruz!.. Obama'nın IŞİD'le Mücadele Özel Temsilcisi olan ve Trump'ın da görevine devam etmesini istediği McGurk, “15 Temmuz'dan sonra Türkiye'nin bölgeye bakışının değiştiğini, Kürtlerin tarihi bir fırsat yakaladığını” söylemedi mi?
Bu arada Obama'ya küstük, yüzümüzü Rusya'ya döndük de; Rusya'nın Suriye, PYD/YPG politikası ABD'den çok mu farklıydı?
Yooo!..
Rusya da sadece IŞİD'le savaşmamızı istiyordu, istiyor...
PYD'ye Moskova'da ofis açtırdılar, hâlâ da açık...
Astana görüşmelerine PYD'yi çağırmasalar da sonradan görüşüp, Suriye için hazırladıkları anayasa taslağını sundular...
Anayasa taslağında, “Suriye Kürtlerine kültürel özerklik”  vardı... Bunun “siyasi özerkliğe” alıştırma olduğu belliydi, ama göstermelik itirazlar dışında Türkiye’nin gıkı çıkmadı...
Ve daha iki gün önce Rus Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, “PKK ve YPG'yi terör örgütü görmüyoruz. Rusya'da bu örgütler resmi olarak teröristler listesinde değil. Bu bir gerçek, durum böyle”  denildi...
Rus Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye konusunda ABD ile “koordinasyonu” sürdürdüklerini söyledi...
Ve daha dün Rusya'nın BM Cenevre Ofisi Daimi Temsilcisi Aleksey Borodavkin, Cenevre'de yapılması planlanan Suriye barış görüşmelerinde “Kürtlerin de masada bulunması” gerektiğini bildirdi...
                          -Kalem Kalem Rusya'yla “Dostluğumuz”-
Rusya'yla “dostluğumuzun”  diğer kısımlarına da bakalım:
Bilindiği gibi Erdoğan, NATO'nun Karadeniz'de daha etkin olması çağrısında bulunmuştu. O zamandan beri Karadeniz'e giren çıkan belli değil. Rusya'nın NATO Daimi Temsilcisi Aleksandr Gruşko iki gün önce, “NATO'nun Karadeniz'de güçlenmesinden rahatsız” olduklarını belirtip, “Montrö anlaşması var, bu anlaşmaya göre bölge dışındaki ülkeler orada kendi gemilerini tutamazlar, fakat son zamanlarda bu rejime baskı yapıldığını görüyoruz... NATO planlarına yanıt vermek için tüm önlemleri alıyoruz”  dedi.  
Malum Yunanistan'la Kardak krizimiz var. Genelkurmay Başkanı Akar bile Ege'de boy göstermek zorunda kaldı. Peki “dostumuz”  Rusya'nın tavrı ne oldu; Yunanistan'a S-300 füzeleri satmak üzere 3 anlaşma imzaladı. Yunanlı generaller, “Türkiye’nin tahriklerine böyle mesaj verdiklerini”  açıkladı.
Başka? Rusya, tüm dünyanın tepemize çöktüğü Kıbrıs konusunda da Rum-Yunan tezlerini destekliyor.
Tablo bu iken, dün Rusların askerlerimizi “yanlışlıkla”  vurmasına “dost ateşi”  denebilir mi?
Suriye Ordusu mu yoksa PYD/YP ile karşı karşıya geldiğimiz için mi veya “eve”, yani Trump'lı ABD'ye dönüşe hazırlandığımız için mi bu “uyarıya”  maruz kaldık bilinmez, ama Putin ve Rus Genelkurmay Başkanının “üzüntülerini”  bildirmesine sevindirik olduk.
Ne yani, bizim “kahramanlar”  gibi ortaya fırlayıp, “Vur emrini ben verdim”  mi diyeceklerdi?!.
Derken, Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov'dan son dakika açıklaması geldi. Peskov, “Uçaklarımız, Türk partnerlerimizin verdiği koordinatlara göre hareket etti, orada Türk askerlerinin bulunmaması gerekiyordu”  dedi.
Doğruysa eyvah ki, ne eyvah!.. Bu durumda da Hulusi Akar ve komutanlara, o gece masa başında ne yaptıklarını sormamız gerekecek.
                                            -Eve Dönüyoruz da-    
Devam edelim.
Peki Obama gitti, Trump geldi ve Ankara “eve dönmeye”  hazırlanıyor da; ABD'nin bölgedeki hesapları, Türkiye'den beklentileri değişti mi?
Hayır!.. PYG'yi silahlandırmaya devam ediyor. Daha birkaç gün önce medyamız, ABD'nin YPG'ye bu kez de “tank katili”  anti tank füzesi FGM-148 Javelin verdiğini yazmadı mı?
Yine medyamız, ABD'nin bombaladığı yerlere YPG'nin paçavralarını diktiğini duyurmadı mı?
Türkiye'ye “gerekli mesajları”  vermekle görevli, eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey birkaç gün önce Senato Dış İlişkiler Komitesi'nde yaptığı konuşmada, “Rakka'yı alma planımızdaki temel hedefimiz Türkiye'ye rağmen değil, Türkiye ile birlikte hareket etmek olmalıdır”  dedikten sonra bölgedeki en büyük tehlikenin IŞİD olduğunu söylemedi mi? Ve de, “Türkiye'nin, ABD'nin YPG'ye verdiği desteğin uzun vadeli hedeflerini anlamasını” istemedi mi?
Keza Obama döneminde Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak defalarca Ankara'ya gelip, “IŞİD'le mücadelemizi”  planlayan Antony Blinken Trump'a sunduğu planda, “Türkiye'nin Suriye Kürtlerinden önce DEAŞ'dan kurtulmak için El Bab'a girdiğini ve ABD'nin bunu desteklemesi gerektiğini”  vurgulamadı mı?
Trump'ın Erdoğan'dan önce Suudi Arabistan Kralı Salman'ı arayıp, “güvenli bölge” meselesini onunla konuşmasını, Salman'dan “Suriye ve Yemen'de güvenlik bölgeler oluşturulmasını desteklemesini rica etmesini”  geçelim. Trump ve Salman, “İran'la nükleer anlaşmanın  dikkatli  şekilde takibinin önemi ve İran'ın bölgedeki istikrarsızlaştırıcı eylemlerini”  de konuştu.
Trump'ın Suriye'den öte İran'ı da hedefine oturttuğu ayan beyan ortada. Niye? Aynen Obama gibi, “ABD'nin varlık sebebinin İsrail'in güvenliğini sağlamak olduğuna”  inandığı, artı “İslamist teröre”  savaş açtığı için.
Özetle, yakamızı paçamızı biraz daha kaptırırsak işimizin El Bab, Rakka ile bitmeyeceği, İran'la savaşa kadar vardırılacağı anlaşılıyor.
Yoksa Trump'ın Türkiye'ye göndereceği ilk yetkili niye CIA Başkanı olsundu? CIA eşittir “kirli işler”  değil midir?
                                               -Kurtuluş Savaşı Verirken-
Çepeçevre kuşatıldık!..
Erdoğan hiçbir Batı ülkesine gitmez ve davet edilmezken; İngiltere Başbakanı ABD'den doğruca Ankara'ya geliyor... Merkel geliyor... CIA Başkanı geliyor... İngiltere Genelkurmay Başkanı geliyor... Ve BM Genel Sekreteri geliyor...
Hemen hepsinin ziyaretinin ortak hikmet-i sebebi Suriye, yani PYD/YPG ve Kıbrıs...
Dört bir koldan çullanıyorlar...  
Yeni bir Kurtuluş Savaşı verdiğimizi, önümüze Sevr'in konduğunu bizzat Erdoğan söylüyor.
Peki biz neyle meşgûlüz? Rejim veya sistem değişikliğiyle!..
Savaşta rejim veya sistem değişikliği mi olur? Savaş varsa, seferberlik ilân eder, ne gerekiyorsa yaparsınız; Elinizi tutan mı var?
Ne tesadüf hem PYD'li Suriye planları, hem Kıbrıs müzakerelerinin masası Cenevre'de kurulacak!..
Ne zaman? Türkiye başkanlık referandumu meydan savaşına girişirken...
Kim bakar Cenevre'ye; Meleklerin cinsiyetini konuşmak varken!..
Müyesser YILDIZ
10 Şubat 2017  

Bahçeli'nin “Prangası” Nedir?! - Müyesser Yıldız
Herkes MHP Lideri Bahçeli'nin dünkü “Erdoğan ve Perinçek”  arasındaki tercihini, Anayasa referandumunda “hayır”  diyecek olanlara yönelik ağır hakaretlerini konuşuyor.
Benim dikkatimi çeken ise, “Evetle Türkiye kazanacak, millet kazançlı çıkacak, Türklüğün gurur ve şuuru, İslam'ın ahlâk ve fazileti yeni bir ruhla Türkiye'nin prangalarını sökecektir”  demesi oldu.
Niye mi? Çünkü “pranga”  sözünü en çok Erdoğan ve AKP'liler kullandı, kullanıyor da ondan. Onların  “prangadan”  kastı ne, çok iyi biliyoruz, ama yine de birkaç örnekle hatırlayalım.
Takvimler Mayıs 2010'u gösterdiğinde yeni anayasa paketi Meclis'ten çıkmış, 12 Eylül'de yapılacak referanduma gün sayılıyordu. Dönemin Başbakanı Erdoğan bir açılışta bu anayasa değişikliğini anlatırken, “İnşallah 12 Eylül 2010’da Türkiye prangalarından, zincirlerinden ayak bağlarından kurtulacak. Ufkunu, vizyonunu onlarla birlikte ekonomisini, demokrasisini daha yüksek standartlara taşıyacak”  diyordu.
2010 Eylül'üne geldiğimizde referandumdan hemen önce Dolmabahçe'de karşısına bugün firari olan  Tarık Toros, Erhan Başyurt ile Adem Yavuz Arslan'ı alan Erdoğan, “Evet çıkarsa PKK güçlenir”  diyen Bahçeli'yi ağır bir dille eleştiriyor, “CHP, MHP, BDP, Türkiye Komünist Partisi, İşçi Partisi, YARSAV darbe anayasasını savunmak için biraraya geldiğini”  belirtip, şunları söylüyordu:
“Bu bir AK Parti projesi değil, Tayyip Erdoğan Projesi değil, bu bir millet projesi. Darbe anayasasının maddelerini ortadan kaldırıp, yeni bir millet anayasasını getiren bir proje... İddia ediyorum; yani 'evet'in çıkmasıyla Türkiye'yi bizim sıçratmadaki performansımız mukayese edilemeyecek derecede artacaktır. Yani biz prangalarımızdan kurtulacağız. Şu anda bizim ayağımızda prangalar var. Ve biz bu prangalarla çalışıyoruz.”
Gördük ki, “Türkiye'nin prangalarından kurtulması”; Yargının “FETÖ”ye teslim edilmesi, MİT Müsteşarı'nın İmralı'daki teröristbaşıyla görüşmeye başlayarak, önce “milli birlik ve kardeşlik”, sonra “demokratik açılım”, nihayetinde “çözüm süreci” denilen PKK'yla müzakerelerin önünün açılmasıymış!..
Erdoğan Anayasa referandumuna 3 gün kala da Türkiye'nin prangalarından kurtulması gerektiği sözünü tekrarlayıp, yargının özelleştirmeleri engellemesinden şikayet ediyordu.
Gördük ki, “prangalardan kurtulmak”; Ülkenin tüm varlıklarının haraç-mezat satılmasıymış!..
                   -Demokratikleşme Paketi de Prangalardan Kurtulmak İçindi-
2013 yılına geldiğimizde gündemde “demokratikleşme paketi”  vardı. Erdoğan, ana dilde eğitim yapacak özel okullar açılmasını, orta okuldan sonra ilkokullarda da öğrenci andının kaldırılmasını, farklı dillerde siyasi propaganda yapılmasını, köy ve şehirlere eski isimlerinin verilmesini öngören paketi açıklarken, şöyle konuşuyordu:
“On bir yıldır yaptığımız reformlara yenilerini ekleyecek, Türkiye'yi ağırlıklarından, prangalarından, zincirlerinden kurtaracağız. Bu ilk değil, son da olmayacak. Şartlar, imkanlar geliştikçe, Türkiye büyüdükçe reformlarımızı yapmaya, büyüyen Türkiye'ye yakışan adımları atmaya devam edeceğiz.”
O paket açıklandığında bir kişi daha, dönemin HAK-PAR Genel Başkanı Kemal Burkay,  demokratikleşme paketini yetersiz, ama olumlu buluyor, “ırkçı, militarist”  olarak nitelediği “Andımızın” ve “Kürt alfabesindeki bazı harfler üzerindeki yasağın”  kaldırılmasını alkışlıyor, “200 yıllık Kürt sorununun çözümü için köklü ve kapsamlı çözümün federalizm” olduğunu söyleyip, “Bu paket elbette Türkiye'yi bütün prangalarından kurtaracak bir paket değildir. Ancak bu hedef doğrultusunda çok önemli bir aşamadır”  diyordu.
Peki yine “prangalardan kurtulma”  olarak takdim edilen bu paketler meğer neymiş? Bunun cevabını da Bahçeli'ye bırakalım. O günlerde şunları söylüyordu:
“Başbakan Erdoğan bu paketi, gerçekten de Türkiye’nin demokratikleşme tarihinin, özellikle de son 11 yıllık buhran döneminin tabii bir sonucu olarak görüyorsa; bu demektir ki, aklını Kandil’de, zekâsını da İmralı’da kaybetmiştir. Görünen odur ki, Başbakan Erdoğan vicdan tapusunu, iradesinin şifrelerini PKK’ya ve İmralı canisine siyasi ikbal uğruna haraç mezat satmıştır... Lütfen söyleyiniz, bu özgürlüğe susayanlar kimlerdir? Ve açıklanan paketten yüzü gülecek, içten içe sevinecek bölücü zümre ve küçük bir azınlık dışında kaç kişi vardır?.. Ne zamandan beridir PKK’nın taltifi, ödüllendirilmesi ve dayatmalarının karşılanması aziz şehitlerimizin arzusudur? Sayın Başbakan, sende hiç mi vicdan, hiç mi akıl, hiç mi erdem kalmamıştır?.. Sessiz devrim yapmakla övünen Başbakan, asıl manada sinsi devrimle PKK’ya teslim olmuştur. Bu paket yapılan pazarlıkların sonucudur. Bu paket PKK’nın elinden, İmralı canisinin de tezgâhından geçmiş, sözde Akil İnsanlar Heyeti’nin raporlarıyla harmanlanmıştır... Açıktır ki, bu ihanet ve teslimiyet belgesinin patenti teröristbaşı ve kanlı terör örgütüdür. İmralı canisi dayatmış, Başbakan sinmiştir... Başbakan’ın demokratikleşme ve reform kılıfıyla Türk milletine pazarlamaya çalıştığı bu paket, özünde PKK’nın yıllardır beklediği hain isteklerin bir kısmıdır. Bu paketle birlikte bölücülük bir adım daha mesafe almış, özerklik, federasyon, konfederasyon ve bağımsız Kürdistan amacına biraz daha yaklaşılmıştır. 1 Ağustos 2009 tarihinde Polis Akademisinde kurdelesi kesilen yıkım projesi ve bu yıl içinde gündeme getirilen süreç ihaneti bir eşiği daha geçmiştir. Başbakan Erdoğan, İmralı canisi, Kandil çetesi, Barzani, küresel mihraklar, yandaş basın, sözde aydınlar ve 63’lükler el ele vermişler ve Türk milletine operasyonlarını telaşla hızlandırmışlardır.”
“Türk olmayı itibarsızlaştırmaya çalışan birisi Ankara’da Başbakanlık koltuğunda oturmaktadır... Türkiye çöküşe sürüklenmektedir. Türk Milleti parçalanmaya çekilmektedir. Başbakan Erdoğan’ın PKK patenli paketi Türk milleti için büyük badireler içermektedir. Kiliseleri onaran, misyonerliği umutlandıran, azınlık vakıflarına arazi dağıtan Başbakan, Türkiye’nin zararına yol açacak ne varsa demokratikleşme parantezine almıştır.”
“AKP, terörle mücadelede değerli isimlerden yargı önünde hesap sormaktadır. Genelkurmay Başkanlığı yapan isimler, terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanmıştır. Neredeyse Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesi tamamen hapse atılmıştır. Darbeciler ve masumlar ayırt edilmeden topyeküncü bir şarlatanlıkla Türk ordusuna operasyon yapılmış, hatta Türk Silahlı Kuvvetleri alçakça terörist üreten bir kurum olarak lanse edilmiştir.”
                                   -Dersim İçin de Pranga Dedi-  
2014 yılına geldiğimizde gündemde Dersim isyanı vardı. Erdoğan bu isyanda yaşananlar için  devlet adına “özür”  dilerken de şöyle diyordu:
“Biz geçmişin ağırlıklarından prangalarından, zincirlerinden cesaretle kurtuluyoruz. Geçmişin korkularını tek tek söküp atıyor, Türkiye'nin önündeki korku duvarlarını yıkıyoruz. Hiçbir ismi, hiçbir korkuyu, tarihi hiçbir olayı bir istismar aracı olarak kullanmaya asla tenezzül etmedik. Faili meçhullerle yüzleşmeden demokrasinin inşa edilemeyeceğini biliyorduk. Ve bunlarla yüzleştik, devam ediyoruz. Siyasi vesayetle yüzleşmeden muasır medeniyetler seviyesine ulaşılamayacağını biliyorduk. Ret ve inkar politikalarıyla yüzleşmeden Kürt meselesinin çözülemeyeceğini biliyorduk. Onun için ret politikalarını biz çözdük, biz ortadan kaldırdık. Biz her şeyle yüzleştik. Çözüm için de cesur adımlar attık. Kendi tarihiyle yüzleşemeyenler, cesareti gösteremeyenler bir gelecek inşa edemez. Prangalarından, ağırlıklarından kurtulmayanlar gelecek adına proje üretemezler.”
Meğer Dersim'deki “prangadan kurtulmak”  ise isyancının, ardından diğer bölücülerin heykellerinin dikilmesiymiş!..
                                               -Lozan’ı da Pranga Görüyorlar-
Erdoğan'ın son olarak Ocak 2015'te, “Türkiye'nin prangalarından kurtulması için başkanlık sistemine ihtiyacı olduğunu” söylediğini ve iktidarı destekleyen mesela Mustafa Armağan gibi isimlerin Lozan'ı bile “pranga”  saydığını hatırlatıp, Bahçeli'nin dünkü konuşmasına dönelim:
Anayasa değişikliğine neden “evet” dediklerini şöyle açıkladı:
“Siyasetin kulvarı 15 Temmuzla birlikte değişmiş, siyasi aktör ve kurumların hanesine yeni ve ertelenemez mükellefiyetler yazılmıştır. FETÖ darbe teşebbüsü milattır; tavrımız, tarzımız, siyasetimizin üslup ve mesajları bu ihanetin öncesi ve sonrasıyla elbette aynı olmayacaktır. 15 Temmuz’da gördük ki, ikinci Sevr yanı başımızdadır. 15 Temmuz’dan çıkardık ki, vatan, devlet ve istiklal kaybı an meselesidir. İşgalin eşiğinden döndük. Parçalanmanın kıyısında durduk. Milli mukavemet olmasa, millet müdahale etmese felaket son yurdumuzu kasıp kavuracak, hepimizi yiyip bitirecekti.”
“Osmanlı'nın çöküşünü, Tanzimat'ı ilân eden Mustafa Reşit Paşa'yı, Avrupa ile işbirliğine açık Mithat Paşa'yı, sömürgecilerle el ele veren Damat Ferit Paşa'yı, batılı dayatmalara teslim olan elitleri, bu dayatmaları bir sevda olarak yorumlayan idarecileri, yabancılarla işbirliği yapılmasını bir ideoloji haline getiren aydınlar” anlatırken de dedi ki;
“Elbette ki, sözde özgürlük, eşitlik ve adalet gibi önemli kavramların peşine takılmış olanlar mesela on sene sonra devletin ortada kalmayacağını hesaba katmıyorlardı.”
Peki de hem “FETÖ”ye, hem PKK'ya, “Ne istedilerse veren”  ve ülkenin bu noktaya gelmesine sebep olanlarla,  
“Sözde özgürlük, eşitlik ve adalet”  gibi kavramların peşine takılıp, “Türkiye'yi prangalarından kurtarıyoruz”  derken, gerçekte Türkiye’nin ayağına pranga üstüne pranga vurulmasına ve devletin, milletin ülkenin altının boşalmasına yol açanlar kimlerdir?
Müyesser YILDIZ
8 Şubat 2017

Başbakan “Hocaefendi”ye Selam Gönderirken FETÖ'cü, Çözüm Sürecini Desteklerken PKK'lı mıydı?
Bizler Cemaatin tehlikelerini yazıp çizerken, bölücü terör örgütünün nihai hedefinin “çözüm”  değil, “Kürdistan” olduğunu anlatırken, iktidar, “Kandan besleniyorlar. Analar ağlasın istiyorlar”  diyor, Fetullah Gülen'e dokunanı yakıyordu. Yetmiyor, FETÖ'nün kurguladığı davalar, İmralı'daki teröristbaşının verdiği listeler ve PKK'lı teröristlerin tanıklığı ile milli orduya kurulan kumpasları, “Bağırsaklar temizleniyor”  diye çılgınca alkışlıyor, dahası her iki terör örgütüne de “Ne isterlerse veriyor”du.
Şimdi Başbakan Binali Yıldırım çıkmış, anayasa referandumunda “Hayır”  oyu verecekleri PKK ve FETÖ'yle yanyana getirip, “Hayır'cılar teröristtir” mesajı veriyor.
                        -Şiirini Okuyup, Fetullah'a Selam Gönderirken-
Hafıza tazelemesi yapıp, “FETÖ”cülükten başlayalım.
Mayıs 2013'te İzmir'de Türkçe Olimpiyatları Kültür Şöleni yapıldı. Bu şölene dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım da katıldı. Türkçe Olimpiyatları öncesi Kültür Şöleni için İzmir'e seçmelerinden dolayı Cemaate teşekkür etti... Türk okullarını övüp, buralarda görev yapanları “hizmet erleri”  diye nitelendirdi... Fetullah Gülen'in bir şiirini okudu... Türkçe'nin, “Aç herkese aç sineni aç, onun gibi ilaç diyen Fethullah Gülen hocaefendinin dili”  olduğunu söyledi.
1 ay sonra Türkçe Olimpiyatları İzmir Atatürk Stadı'nda yapıldığında Binali Yıldırım yine oradaydı. Konuşmasında, 11 Mart 1966'da Kestane Pazarı'nda İzmir'de başlayan hizmet yarışının bugün dünyanın dört bir yanına ulaştığını anlatıp, “Hocaefendinin İzmir Kestane Pazarı'nda başlattığı hizmetin bugün dünyanın dört bir yanına yayılmış olmasını görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Bu kutlu yolculuğun yediveren çiçekleri gibi bereketlenerek geldiği bu nokta hepimizin iftihar vesilesidir”  dedi... Konuşmasının sonunda ise Fetullah Gülen'e selam gönderip, “sağlık ve uzun ömür”  diledi. Bu törende sunuculuğu yapan da şu anda hapiste olan Fetullah Gülen'in yeğeni Kemal Gülen'di.
Şimdi birileri çıkıp da, “Siz o zaman FETÖ'cü müydünüz?” diye sorsa yakışık alır mı?
                     -“Öcalan Sorumlu Davransın” Derken-  
Ya bölücü terör örgütü, teröristbaşı ve “çözüm sürecine” dair sözleriniz?
Ocak 2013'te, “Terör örgütü kimlerle konuşuyorsa, kimlerin iradesinde ise dürüst davranmalılar. 'Silah bırakıp memleketin sorunlarını konuşalım' demeliler... Terör örgütünü etkileyen veya terör örgütünden etkilenen siyasi parti BDP ve terörün başı Öcalan bu konuda sorumlu davranır, 'artık bunu bırakalım bu işler rayına girsin' derse hayırlı bir yola girilmiş olur, bekleyip göreceğiz”  açıklaması yaptığınız,
Nisan 2013'te, “Hiç kimse, işi oraya buraya çekip, yakalanan bu barış ve huzur ortamını bozmaya çalışmasın, kimse şehit cenazeleriyle kendine siyaset alanı oluşturmasın... Bu ülkeye hizmet, sağlanan bu barış havasını desteklemektir, nihayetine getirmektir” dediğiniz,
Temmuz 2013'te, “Çözüm sürecinin tarihi bir imkân, tarihi bir fırsat sunduğunu”  anlatıp, “Terör örgütü temsilcileri ve siyasi partilere çok daha sorumlu ve dikkatli davranma” çağrısında bulunduğunuz,
Ekim 2015'te, “HDP bu çözüm süreci sayesinde büyüdü. Büyümesinde bir mahsur yok. Niye? İş siyasetle çözülsün. Silahla bir yere varılmaz. Ülke hep kaybediyor. Onun için HDP bizim muhatabımızdı”  itirafını yaptığınız,
Veya İmralı'daki teröristbaşının isteği üzerine Meclis'te kabul edilen “PKK'yla müzakere yasasına” kabul oyu verdiğiniz için kimse sizi “PKK'lı”  olmakla suçladı mı? Ya da bugün biri çıkıp, “O zaman siz de PKK'lıydınız”  dese, kızmaz mısınız?
                             -“Böyle Düşünmek Sakat Mantıktır, Yanlıştır” Diyordunuz-
Ekim 2015'te bir şey daha söylemiştiniz; Şunu:
“Şimdi bize diyorlar ki; 'Siz PKK'yla masaya oturdunuz'. Biz HDP'yle konuştuk. Eğer HDP eşittir PKK'ysa; 6 milyon insan onlara oy verdi, onlar da mı PKK'yla masaya mı oturdu? Böyle düşünmek sakat bir mantıktır. Yanlıştır.”
16 ay önce böyle konuşurken, bugün “Hayır”cıları, PKK-FETÖ'yle yanyana getirmek, nasıl bir mantığın sonucudur.
Bir şey daha; Meral Akşener ısrarla İmralı'daki teröristbaşıyla görüşmelerin sürdüğünü iddia ediyor.  Neden hiçbir yetkili çıkıp, ağzının dolusunca, “Görüştüğümüzü iddia etmek şerefsizliktir”  demiyor?
                           -Ergenekon Davasında AKP Kimlerle Yan Yana?-  
“Hayır”cılar, PKK-FETÖ'yle yanyana, öyle mi?
Peki Yargıtay'ın usulden ve esastan bozduğu, 21 Haziran'da yeniden görülecek olan Ergenekon davasında kimler mağdur-müşteki, kimler katılan konumunda, biliyor musunuz?
Mağdurlardan biri firari FETÖ'cü Savcı Zekeriya Öz...
Müştekiler arasında ise bugün bir kısmı hapiste olan Aysel Tuğluk, Fırat Anlı, Meral Danış Beştaş ile Ahmet Türk gibi isimler yer alıyor...
Davanın katılanları mı? Mesela AKP'li eski bakan Hüseyin Çelik var. Ama daha önemlisi bizzat AKP bu davanın katılanı...
Şimdi, “AKP-FETÖ-HDP yanyana”  mı diyelim yani?
Toparlarsak;
Hani geçenlerde, rektör, kaymakam ve kamu yöneticilerinin de katıldığı “Güçlü bir Türkiye için ben de varım”  kampanyasıyla ilgili olarak, “Bu yaptıkları işgüzârlık... Bu kampanya sanki çok iyi olmadı”  dediniz;
Ve referandum kampanyasında, “Agresif değil, sade bir dil kullanılması, kutuplaştırıcı değil, ılımlı bir tavır sergilenmesi”  talimatı verdiğiniz ya;
İşte “Hayırcı”ları PKK-FETÖ ile yanyana getirmeniz de inanın iyi olmadı Sayın Başbakan.
Siz ki, hoşgörü kenti İzmir'densiniz ve birçok yöneticimize nazaran gerçekten hoşgörülüsünüz...
Siz ki, “Türk Milleti, Atatürk”  demekten gocunmayan birisiniz...
Bu söyleminiz olmadı... Yakışmadı... Agresif kaçtı... Kutuplaştırmayı arttırdı...
Gelin bundan vazgeçin.
Devam etmeyi düşünüyorsanız; O zaman çıkartın bir kanun hükmünde kararname, “Hayır”cıların sandığa gitmesini yasaklayın. İnanın, bu üsluptan daha az yaralayıcı, bölücü ve daha demokratik olur!..
Müyesser YILDIZ
6 Şubat 2017

 Müyesser Yıldız

CNN'de Konuşturulan “Meçhûl Asker” O mu? - Müyesser Yıldız
Bugün medyaya yansıyan Hava Kuvvetleri'ndeki operasyonda karı-koca pilotların gözaltına alınmasıyla başlayalım.
“FETÖ”cü oldukları iddiasıyla gözaltına alınan eşlerden Hava Pilot Kurmay Yarbay Nail Bülbül'ün  15 Temmuz darbesinin ardından da gözaltına alındığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın Savcılığa gönderdiği, “Darbe girişimi sırasında personeli arayıp kimsenin katılmaması emrini verdiği”  yönündeki bilgiler üzerine serbest bırakıldığı, dahası Akıncı Üssü'nde neler yaşandığına dair bilirkişilik yaptığı aktarılıyor.
Yarbay Bülbül'le ilgili çok daha vahim bir iddia var; Aylardır Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal'ı F-16'larla uçuran pilotun o olduğu konuşuluyor.  
Bülbül'ün kendisi gibi Kurmay Yarbay olan ve “Türkiye'nin gelecekteki ilk kadın generali olabilir”  denilen eşi Bilgehan Bülbül'ün ise Genelkurmay Başkanlığı Özel Kalem'inde görev yaptığı bildiriliyor.
Onunla ilgili iddiaya gelince; Daha öncesinde VIP uçakların kalktığı 11. Üst'te çalıştığı,  Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'ın gidi-gelişlerinde Bilgehan Bülbül'ü gördüğü ve sonrasında, “Bayan ve kurmay olsun”  diye adeta onu tarif ederek, Özel Kalem'e Hava Kuvvetleri Danışmanı olarak aldırdığı öne sürülüyor.
“Komutanlar Allah'a emanetmiş”  ya da “yanılmaya devam mı?”  diye sormakla yetinip, dün gece CNN İnternational'a çıkartılıp, Türkiye aleyhine konuşturulan “asker”e geçelim.
                              -Kim Bu Tuğgeneral Mehmet Yalınalp?-
Kimliği ve yüzü gizlense, sesi değiştirilmeye çalışılsa da Havacı askerler, silüeti, elleri ve el-kol hareketinden onun kim olduğunu anladıklarını söylüyor.
Eski silah arkadaşlarının iddiasına göre, bu kişi darbeden sonra “en üst düzeyde”  yapılan “geri dön”  çağrısına rağmen dönmeyince tek kişilik kararname ile TSK'dan atılan ve Almanya'dan sığınma hakkı isteyen Tuğgeneral Mehmet Yalınalp.
Yalınalp'in 23 Kasım'da Reuters'a ismiyle açıklama yaptığını ve benzer ifadeler kullandığını belirten eski silah arkadaşları, bu açıklama üzerine kendilerinin “kokpit.aero”  adlı internet sitesinde Yalınalp konusunda uyarıda bulunduklarını söylediler.
Peki kimdir CNN'nin “meçhûl asker”  olarak çıkardığı, havacı subayların ise “O Mehmet Yalınalp”  dediği kişi?
Darbenin merkez üssü olan Akıncılar'da 2008-2010 yılları arasında 141. Filo'nun komutanlığını yaptı.
Ardından Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nda 100. yıl kutlamalarını hazırlayan şubenin başına geldi.
Sonrasında Hava Kuvvetleri Genel Sekreteri oldu.
2012'de Akıncılar Üssü Harekat Komutanlığı'na getirildi. Bu görev değişimi sırasında halef selef olduğu isim de 15 Temmuz darbesinde Akıncılar Üssü Komutanı olan Hakan Evrim'di.  
2014 YAŞ'ında Balyoz ve Ergenekon'dan tutuklu isimler emekliye sevkedilirken, Yalınalp 15 Temmuz darbesinin kritik isimlerinden dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk tarafından birinci sırada Tuğgeneralliğe terfi ettirildi ve Almanya Ramstein'daki NATO Üssüne gönderildi. Buradaki görevi de yine Hakan Evrim'den devraldı. 15 Temmuz olmasa Yalınalp Türkiye'ye dönecek ve Evrim'in yerine Akıncılar Üssü Komutanı olacaktı.
Yalınalp'in, darbeden sonra “geri dön”  çağrısını reddettmekle kalmayıp, geri dönen iki kurmayı, “Gitmeyin. Gün gelecek CASA uçağı Türkiye'den gelip, bizi alacak”  sözleriyle vazgeçirmeye çalıştığı da öne sürülüyor.
Açıklamalarında “FETÖ”ye hiç değinmeyip, sadece Hava Kuvvetleri'nin nasıl zayıfladığını anlatıp, NATO, ABD ve İngiltere'ye mesajlar göndermesiyle dikkat çeken Yalınalnp'in Kasım'da Reuters'a verdiği demeçte, “15 Temmuz gecesi Ramstein yakınlarında İngiliz ve Amerikalı meslektaşlarımla yemekteydim” dediğini de ekleyelim.
Malûm Almanya Başbakanı Merkel yarın Türkiye'ye geliyor. Bakalım Erdoğan, Yalınalp başta olmak üzere Almanya'dan iltica talebinde bulunan 40 darbecinin iadesi konusunda Merkel'i ikna edebilecek mi?  
Müyesser YILDIZ
1 Şubat 2017    

Hulusi Akar'ın Bir Koltuktan Gayrı Neyi Kaldı ki?!.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nden daha eski olan askeri okullar, askeri hastaneler bir gecede kapatıldı.
Bizzat kendisi, “Bize sorulmadı”  diye itiraf etti.
Yine bir gecede Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları Milli Savunma Bakanına, Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı'na bağlandı... Cumhurbaşkanı ve Başbakanın, “Gerekli gördüklerinde Kuvvet Komutanları ile bağlılarından doğrudan bilgi alabilmesi ve bunlara doğrudan emir verebilmesi, verilen emrin de herhangi bir makamdan onay alınmaksızın derhal yerine getirilmesi”  kararlaştırıldı.
Yani Genelkurmay Başkanı'nın by-pass olacağı ilân edildi, sesi çıkmadı.
Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutanı, orgeneral ve oramiraller Yüksek Askeri Şura'dan tabir-i caizse atılırken, siyasilerin sayısı arttırıldı... YAŞ'ın genel sekreterliği Genelkurmay 2. Başkanından alınıp, Milli Savunma Bakanlığı'na verildi.
Sustu.
Askeri yargının kaldırılması ve daha AKP'nin 2007 Anayasa teklifinde yer alan Jandarma Genel Komutanı'nın MGK'dan çıkarılması planı yeni anasaya teklifiyle hayata geçiriliyor.
Bir görüşü var mı, bilmiyoruz.    
Anıtkabir'de askerler, askerlerin üstünü aradı... 10 Kasım'da yapmayı planladığı, günlerce öncesinden duyurulan, “Ata'nın Huzurunda Ordu Millet Elele”  etkinliğini son anda ertelemek zorunda kaldı.
Hep birlikte dona kaldık!..  
En nihayetinde 24 gün önce çıkartılan son kanun hükmünde kararname ile kuvvet komutanlarının atanması veya görev süresi uzatımında artık Genelkurmay Başkanı'nın görüşünün alınmaması kararlaştırıldı, yetki tümüyle Milli Savunma Bakanı'na devredildi... Keza “Astlara, üniformalı veya üniformasız asker amirleriyle, sivil amirlerinin verdiği emirleri yerine getirme zorunluluğu”  kondu.
“Koltuğumdan başka nem kaldı”  denecek bu tablo karşısında da kılı kıpırdamadı.
Nereden gelip, nereye mi gidiyoruz? Kardak'a...
“Yunanistan adalarımızı işgâl ederken neredeydiniz?”  diye eleştirildi, eleştiriliyor... “Darbeci askerleri vermeyen Yunanistan'a haddi bildirildi”  diye övüldü, övülüyor...
İyi de şunu düşünmüyoruz:
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın yanındaki komutanlar üzerinde ne etkisi ve yetkisi var ki?!.  TSK'nın geldiği konumu dostumuz da düşmanımız da bilmiyor, görmüyor mu?
O pozların tam ortasında “Patron”  Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Başbakan veya “Başkomutan”  Erdoğan durmuş olsa, eleştirileri de övgüleri de anlar, daha sağlıklı yorumlar yapabilirdik.
Baksanıza Kardak çıkartmasına Işık da şaşırmış olmalı ki, Genelkurmay Başkanı Akar'ın rutin programları çerçevesinde bölgeyi ziyaret ettiğini belirtip, “Detaylı bilgiye sahip değilim doğrusu. Ama dediğim gibi sorunların konuşularak barışçıl yöntemlerle çözülmesi en temel prensibimiz”  demiş.
Ahh Hulusi Bey,
İçeride, dışarıda başımız yeterince dertteyken, bir de “Kardak pozu”  tartışması çıkartmanın sırası mıydı?
Kardak işlerini Ali Türkşen'ler gibi askerlerimize bırakıp da;
Meclis Komisyonuna gidemeseniz bile millete 15 Temmuz'da neler olduğunu anlatsanız,
“1923'ü değerlerimizden kopma dönemi”  olarak nitelendiren, sizin “Ebedi Başkomutan”, Türk Milleti'nin “Ulu Önder”  saydığı Mustafa Kemal Atatürk'ü “Firavun”  addeden bir kişiyi bu kritik süreçte hangi saik ve düşüncelerle ziyaret ettiğinizi açıklasanız,
Ve paylaşım masasına konmuş, adeta satılığa çıkarılmış Kıbrıs için de birkaç poz verseniz daha iyi olmaz mıydı?
Müyesser YILDIZ
31 Ocak 2017  

Müyesser Yıldız

“Evet” de “Hayır” da Çıksa Referandumun Ardı Seçimdir!..
Nisan ayında yapılması planlanan “Tek adam, tek parti”  anayasa referandumunun her anlamda son nokta olduğu sanılıyor.
Aynı kanaatte değilim.
Önce tüm baskı, tehdit ve devlet imkânlarının seferberliğine rağmen rerandumda “hayır” çıktığını varsayalım.
Erdoğan ve AKP, “Madem millet böyle istedi, vazgeçiyoruz”  mu der, yoksa “Güven tazeleme”  talebiyle seçime mi gider?
Olası böyle bir seçimden sonrasına dair hesaplar mı?
Hesaplar aynı olacağı için referandumda “evet”  çıkması ihtimaline geçelim.
Pek çok madde yürürlüğe girip, Erdoğan “güçlü fiili başkan”  haline gelse de tam anlamıyla “tek adam”  olabilmesi için 2019'da yapılacak seçimlerin beklenmesi gerekecek.
Peki hem iç, hem dış dengeler açısından bunu bekleyecek sabır ve zamanları var mı?
Bizzat Başbakan Binali Yıldırım 20 gün önce Meclis'te Anayasa değişikliği teklifi görüşülürken, “İki kaptan gemiyi batırır. Kaptanın tek olması lazım, icraatta kaptanın tek olması lâzım. Tek nasıl olur? Yürütme ile ilgili yetkileri verirsiniz, sistemi ona göre tanımlarsınız, ondan sonra da hesabı sorarsınız”  demedi mi?
Anayasa değişikliğinin gerekçesi olarak, “Milli mücadele verildiğini”  anlatıyorlar. Hep birlikte 2 yıl daha “geminin batmasını”  seyrettirmeyeceklerine göre, “tek kaptanlık”  için acele edecekleri belli değil mi?
Daha önemlisi; “Dış dengeler”  dedik...
MHP'yi “ikna”  için görünürde Anayasa'nın ilk 4 maddesine dokunulmadı. Lâkin bunun AKP'lileri (Hâlâ en yetkili sözcüler Türk Milleti kavramıyla, Cumhuriyetle ve Atatürk'le savaşmıyor mu?) de “Yeni Türkiye”yi dayatanları (Demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü diye diye Türkiye'de ota, böceğe karışan ABD, AB'den bu anayasa teklifine ciddi hiçbir ses çıkmaması garip değil mi?) da tatmin etmediği ortada.
Misyonu devleti ele geçirmek değil, T.C.'yi yıkmak olan FETÖ'cülerin bu anayasa teklifine desteği, her seçim ve 2010 referandumundan önce sözde “ateşkes”  kararı alan bölücü terör örgütünün tavrı (Kandil'dekiler ve HDP'liler karşı çıkıyormuş gibi gözükürken, Meral Akşener'in ısarla gündeme getirdiği İmralı'daki teröristbaşıyla görüşmelerin sürdüğü iddialarının yalanlanmaması) da bir yana.  
Bunların tümü referandumun ardından gelecek seçimi bekliyor olmasın?
Ne isteniyor, biliyoruz; Türk Millet'siz, Atatürk'süz, adı “Anadolu Federe Devleti” mi, “Türkiye Federe Devleti” mi her neyse, öyle bir Türkiye (Tam bugünlerde Suriye'ye sunulan yeni anayasa teklifi bize çok şey anlatmıyor mu?).
Erdoğan daha 1990'larda İkinci Cumhuriyet tartışmalarında, “Osmanlı benzeri eyaletler sistemi olabileceğini”  söylemedi mi?
Başbakan Binali Yıldırım daha 3 ay önce, “Başkanlık gelirse ülke bölünür diyorlar. Asıl başkanlık gelmez ise Türkiye'nin bölünme riski var. Açıkça söylüyorum”  demedi mi?
“Yeter ki, analar ağlamasın... Ne istediler de vermedik...”  anlayışının bir başka başka şekli ve itirafı;   Fiili federasyona geçilerek, emperyalistler ve katillerinden kurtulacağını sanma... Milleti bu konuda da adım adım “haşlama”!..
Hani herkes, “Terörle mücadele için önlerinde ne engel var, ne istiyorlar da yapamıyorlar?” diye sorup, merak ediyor ya, galiba yegâne izahı bu.
Sadece “tek adamlığa”  geçiş değil, bu konuda da “aceleleri”  var ve gerçekte ikisi birbiriyle çok bağlantılı.
O yüzden referandumda “hayır”  çıksa da “evet”  çıksa da seçime gidiş kaçınılmaz görünüyor.
Peki ne olur?
Erdoğan ve AKP her halde şunu düşünüyor:
Anayasa teklif sürecinde iyice hırpalanmış, bölünmüş MHP nasılsa baraj altı kalır. HDP'nin barajı geçemeyeceği zaten belli...
Erdoğan'ın Mart 2015'te Gaziantep'te başkanlık sistemi ve yeni anayasa için yaptığı, “Verin 400 milletvekilini, bu iş huzur içinde çözülsün”  çağrısı bu defa “kerhen ve mecburen” yerini bulur...
Ve İmralı'daki teröristbaşının “geçiş dönemi anayasası olabilir”  dediği; Sadece MHP'yi “tatmin”, milleti de “alıştırma”  amaçlı bu “yamalı bohça”dan kurtulunup, gerçekte istenen/dayatılan o “sıfır kilometre”  anayasa Meclis’ten çıkarılır...
2019'a kadar seçim olmasın diye, hatta milletvekillerini seçim tehdidiyle korkutarak, bu sürece destek veren MHP yönetimi her halükarda ufukta gözüken bu ihtimallere ne der bilinmez, ama şunu bilelim:
Referandum bir son değil, gerçek milli mücadele için önemli bir başlangıç... Ekonomik kriz, terör, suikast tehditleri ve baskılardan korkmadan ülkemiz, milletimiz, devletimiz ve çocuklarımızın geleceği için cesurca oy kullanıp, şehitlerimiz ve gazilerimize “hayır”lı olalım.
Önce bu vartayı atlatalım, seçime gidildiğinde de o zaman bakarız.
Bahçeli'nin ifadesiyle, “O güne kim öle, kim kala”!..      
Müyesser YILDIZ
29 Ocak 2017

Müyesser Yıldız


Suriye'de Erdoğan ve Akar Arasında “Derin” Ayrılık mı?
PKK'nın Suriye kolu PYD/YPG de sonradan Münbiç gibi kritik bölgelerin ele geçirilmesinde kullanılan gerçekte PYD/YPG ağırlıklı “Suriye Demokratik Güçleri”  de gözlerimizin önünde,  teröristbaşının İmralı'dan gönderdiği mektuplarla kuruldu.
Devlet yetkilileri, İmralı'daki “müzakereler”  sırasında Suriye'de her evde teröristbaşının resimlerinin asılı olduğunu adeta övünerek anlattı.
PYD'nin başı Salih Müslim'in cep telefonunun teröristbaşının resmiyle açıldığı konuşuldu.
PYD'nin Kobani'yi ele geçirmesi sırasında Barzani Peşmergeleri, Türkiye topraklarından davul zurnayla, “Biji Obama”  sloganları atarak  yardıma gitti.
Salih Müslim defalarca Türkiye'de ağırlandı, Dışişleri Bakanlığı ve MİT'le muhatap edildi.
Bu tabloyu, Barzani'ye yakınlığıyla bilinen “Suriye Kürtlerinin Geleceği Hareketi Başkanı”  Siamend Hajo'nun 7 ay önceki şu açıklamasıyla toparlayalım:
“2013 başında Erdoğan’ın siyasi danışmanlarından biriyle görüştüm. O dönem PKK’nın Suriye’de beş, altı bin savaşçısı vardı. Bunun bir tehlike olduğunu anlattım. Türkiye çok uzun süre bu tehlikeyi görmezden geldi. Salih Müslim’le Türkiye’de görüştüler. YPG için silah geçişlerine göz yumdular. O dönem Ankara’da şu görüş vardı; 'Abdullah Öcalan bizde. YPG’yi de bu sayede kontrol edebiliriz. Öcalan’a söyleriz YPG’yi durdurur'.”
Barzani-PKK arasındaki “egemenlik çatışmasında”  Barzani'nin tarafında yer alındığı için ya da ayan beyan kurulan “Kürt koridoru” tehlikesiyle ayıkma mıdır bilinmez; PYD ile ilişkiler kesildi, “terör örgütü”  dendi ve “Kürt koridorunu” engellemek üzere Fırat Kalkanı operasyonuyla Suriye'ye girildi.
ABD veya diğer Batılı müttefik ordularının Suriye'ye gönderilmesine karşı olan Obama yönetiminin Türkiye'den beklentileri belliydi:
- PYD/YPG'yi tanıyın.
- Suriye'de sadece IŞİD'le mücadele edin.
Bu konularda Ankara ve Washington arasındaki şiddetli “demeç”  yarışlarını, ABD'nin pervasızlığını uzun uzun anlatmaya
Ve  
PYD'nin Avrupa'nın birçok ülkesinde ve nihayet Rusya'da da ofis açtığını, bunun üzerine Erdoğan'ın Rusya'ya, “Terör bumerang gibi sizi de vurur” diye kızdığını hatırlatmaya gerek yok.
Fırat Kalkanı operasyonu 15 Temmuz darbesinden kısa bir süre sonra başladı. Yandaşlar, operasyonun çok önceden planlandığını, ancak “FETÖ'cü askerlerin engel çıkardığını”  öne sürdü. İktidar yetkilileri de benzer imalarda bulundu.
Gerçeği ise Suriye'ye gidip, PKK/PYD'den plaket alan Obama'nın IŞİD'le Mücadele Özel Temsilcisi McGurk’tan öğrendik. “Türkiye DEAŞ'a karşı savaşıyor ve kayıp veriyor. Uzun süredir onları bu konuda teşvik ediyorduk. Sonunda oradalar ve birlikte yapıyoruz” diyen McGurk, “15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye'nin bölge politikalarına yaklaşımını değiştirdiğini” de vurguladı.
                                      -Umudumuz Trump'ın Planları-    
Obama'dan kurtulduk. Ankara'nın “umudu”  Trump'tı; İlk işi McGurk'un görevine devam etmesini istemek oldu.    
Peki Trump'un PYD/YPG'ye bakışı ne?
Daha seçilmeden, “Kürtlere hayran olduğunu”  açıkladı. Erdoğan'ın tavrı ve tepkisi hatırlatılınca da, “Eğer onları bir araya getirebilirsek bununla başa çıkabiliriz. Kürt savaşçılarının da fanatiğiyim. Ayrıca Türkiye ile yakın ilişkilerimiz var. Eğer Suriye’deki Kürtlerle Türkleri bir araya getirmeyi başarabilirsek gerçekten harika olur”  dedi.
Ulusal Güvenlik Danışmanı General Mike Flynn ise Trump'ın Kürtlere büyük önem verdiğini, önümüzdeki dönemde destek noktasında yeni gelişmeler kaydedileceğini belirtip açıkça şunları söyledi:
“Bana göre yeni bir Orta Doğu şekillenecek ve Irak ile Suriye bütünlüğünü koruyamayıp dağılacak. Orta Doğu’da üç veya dört yeni devletin doğacağı kanaatindeyim ve gelecekte bir bağımsız Kürdistan’ı göreceğimizi söyleyebiliriz.”
Bir kişi değişince her şeyin değişeceğini, Trump geldi diye ABD'nin 100 yıldır yatırım yaptığı projeden vazgeçeceğini zanneden veya millette böyle bir algı yaratmaya çalışanlar için ne büyük hüsran değil mi?
                                              -Rusya da mı Aldattı?-
Görünürde Obama'yla ara bozulunca Ankara, PYD/YPG konusunda ABD'den hiç de farklı düşünmeyen Rusya'ya yanaştı.
İran ve Rusya'yla birlikte Suriye'de ateşkes için Moskova deklarasyonu imzalandı. Ne tuhaftır, uğruna Suriye'ye girdiğimiz PYD/YPG'yle mücadele bu deklarasyonda yer almadı.
Ardından geçtiğimiz günlerde Suriye yönetimi ile muhalifleri biraraya getiren Astana Zirvesi'ne gidildi. Türkiye'nin itirazı üzerine toplantıya PYD/YPG'nin çağrılmadığı bildirildi. PYD/YPG de alınacak kararları tanımayacağını duyurdu.  
Astana bildirisinde de PYD/YPG ile mücadeleye yer verilmediği gibi, Rusya'nın muhaliflere sunduğu anayasa taslağında “Kürtlere özerklik ve özerk bölgede Kürtçe'nin ana dil” olmasının yer aldığı ortaya çıktı.
Dahası Zirveden sonra Rusya'nın eş başkan Asya Abdullah ile Fransa Temsilcisinin de aralarında olduğu  PYD heyetini Moskova'ya çağırdığı, heyetin Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşeceği açıklandı.
ABD'nin geçiş döneminde Türkiye'yi Rusya'ya havale ettiği, PYD projesinin tıkır tıkır yürüdüğü, özetle Rusya'nın da Ankara'yı “aldattığı”  ortada.
Bu kısmı, Afrika'dan dönerken Astana Zirvesi ile ilgili bir soru üzerine Erdoğan'ın gösterdiği tavırla bitirelim. Gazetecilerin, “Astana’da DEAŞ ve El Nusra’ya karşı ortak mücadele vurgusu varken, PYD ve Hizbullah gibi farklı unsurlarla ilgili vurgu olmadığını” hatırlatması üzerine Erdoğan, soruyu Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun cevaplandırmasını istemiş. O da, “YPG ile mücadele konusunda İran’ın da Rusya’nın da ABD’ye kıyasla daha ılımlı olduklarını biliyoruz. Rusya’nın ve özellikle İran’ın YPG’ye ne kadar karşı olduklarını da biliyoruz”  demiş.
Erdoğan'ın suskunluğu ne kadar ilginç, Çavuşoğlu'nun cevabı ne kadar yüzeysel, değil mi?
                              -Hulusi Akar'ın 10 Gün Önceki Tepkisi-
PYD/YPG ile mücadele olarak başlayan Fırat Kalkanı Operasyonu IŞİD'le mücadeleye dönüştü. Erdoğan 3 ay önce El Bab'dan sonra Rakka'ya girileceğini söyledi.
Bu arada ABD ve diğer müttefiklerin, IŞİD'le mücadelemizde havadan bile destek vermediği itiraf edildi.
Pentagon ise Obama döneminde de sonrasında da; “PYD/YPG'ye dokunmamamız... Hatta operasyonu PYD/YPG ile birlikte yapmamız”  diye özetlenebilecek destek şartlarını değiştirmedi.  
Ocak ayı ortasında Suudi Arabistan'ın Başkenti Riyad'da, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 14 ülkenin genelkurmay başkanının katılımıyla “DEAŞ ile Mücadele İttifakı Toplantısı”  vardı.
Adı üzerinde, fazla söze hacet yok; Burada da PYD/YPG'yle mücadelenin adı geçmedi. Yayınlanan bildiride, “Katılımcı ülkelerin Türkiye'nin Suriye'de IŞİD'e karşı yürüttüğü Fırat Kalkanı Harekatı'na destek verdiği”  belirtildi.
İşte bu toplantı ve ardından yapılan NATO Genelkurmay Başkanları toplantısından Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'ın bir tepkisi medyaya yansıdı. Aktarılan bilgilere göre Akar, ABD liderliğindeki koalisyonun Türkiye’nin Suriye sınırından 20 km’den daha derine inmesine karşı olan tutumuna tepki gösterip, “DEAŞ 20 km’ye kadar terör örgütü de 20 km’den sonra başka bir şey mi? Başka bir oluşuma mı dönüyor? Hayır, DEAŞ, her yerde DEAŞ. Irak’ta da DEAŞ, Suriye’de de DEAŞ. DEAŞ’la en etkin mücadeleyi yürüten TSK’ya destek verilmemesi müttefiklikte sıkıntı yaratıyor”  demişti.
Özetle Akar, Türkiye'nin “Daha derinlere inmek istediği”  mesajını vermişti.
Şimdi bir de Erdoğan'ın Afrika gezisinden dönerken beraberindeki gazetecilere yaptığı açıklamaya bakalım. Erdoğan önce El Bab'daki durumu şöyle anlattı:
“El Bab şu anda dört bir yanından kuşatılmış vaziyette. Orada TSK’nın sivil halka zarar vermeme hassasiyeti var. DEAŞ, orada ciddi kan kaybında. Biz çalışmalarımızı koalisyon güçleri ile beraber yürütüyoruz. Zaman zaman Rusya’nın da desteği oluyor. Sivillere zarar vermeme hassasiyetimiz nedeniyle bir zaman kaybımız var. Dönünce Başbakan ve TSK ile bu konuları yine değerlendireceğiz.”
Ardından, “El Bab’da rejimle de karşı karşıya gelme ihtimalimiz olabilir mi?” şeklindeki bir soru üzerine şunları söyledi:
“Rejimle zaten karşı karşıyayız. Cerablus’ta da karşı karşıya kaldık, El Rai’de de, Dabık’ta da kaldık. Görünen değildi, maşa kullandı. Mesela Afrin uzantısında PYD devredeydi, YPG devredeydi. ABD’nin verdiği silahlar nereye gitti? PYD, YPG hatta DEAŞ’a gitti. Ama benim temennim odur ki Cenevre süreci, Astana’da başlatılan süreç, inşallah rejimi olumlu bir noktaya çeker ve El Bab hallolmuş olur. El Bab’da bundan sonraki süreçte süratle mesafe almak suretiyle oradaki işi bitirmek, daha derinliğine gitmemek lazım. Yapılan çalışma bu istikamettedir.”
“El Bab'dan sonra Rakka'ya girmek, 20 km'den öteye inmekten”  bahsederken, “İşi El Bab'da bitirme... Daha derinliğe gitmeme”  noktasına gelmek...
Bu büyük ve hızlı dönüşün sebebi “Astana başarısı”  olamayacağına göre, ne ola ki?!.
Türkiye Cumhur-Başkan referandumuna kilitlenmişken, Suriye'deki gidişatın farkında mıyız?
Müyesser YILDIZ
27 Ocak 2017

Müyesser Yıldız

HATIRLA Bahçeli!.. - Müyesser Yıldız
Anayasa değişikliğinin “kişiye özel”  olmadığı söyleniyor. Bizatihi “Partili Cumhurbaşkanı” maddesi bu söylemi yalanlamıyor mu? Kılıçdaroğlu, Bahçeli veya Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanı olacak da partileriyle bağı sürsün diye bu düzenleme yapılmadığına göre, tek adres belli değil mi?
AKP ve MHP'nin on yıllardır birbirine etmediği laf, hakaret, suçlama kalmadı. Kişiye özel sistem ve rejim değişikliği sayesinde bunların hepsi unutuldu, can ciğer kuzu sarması oldular.
Erdoğan her fırsatta Bahçeli'ye teşekkürlerini iletirken, Başbakan Binali Yıldırım hem MHP ile aralarında “amaç birliği”  olduğunu açıkladı, hem de “Sayın Devlet Beyi tanımamışlar. Devlet Bey ilkeleri olan bir zattır, ülke söz konusu oldu mu, asla kişisel çıkarları ile hareket etmeyecek birisidir. Kendisini bu şekilde tanıdım ve yakın siyasi tarihimizde de önemli kriz anlarındaki duruşu bunun en güzel ispatıdır”  dedi.
Bahçeli de anayasa değişikliğinin Meclis'ten geçmesi sonrasında yaptığı yazılı açıklamada özetle şunları söyledi:
“Partimizi tutarsızlıkla suçlayanların, dün söylediklerimizle bugünkü ifade ve irademizin çeliştiğini ileri sürenlerin ne kadar yanıldıkları, ne denli art niyetli oldukları yakında tüm yönleriyle anlaşılacaktır... Milliyetçi Hareket Partisi devlet ve millet bekasını güçlendirmek, güvenceye almak, aynı zamanda milli uzlaşma ruhuyla sistem krizini büyüten fiili açmazı bitirmek amacıyla, yüklendiği tarihi görevi gönül huzuruyla ifa etmiş ve üstüne düşeni yapmıştır... İftiharla söylemek isterim ki; Bildik mahfiller aracılığıyla, sosyal medya başta olmak üzere, her zemin ve sahada telkin ve tahrik altına alınmaya çalışılan milletvekillerimiz dava adamlığının ve dik duruşun ne demek olduğunu dosta düşmana ispatlamışlardır.”  
En çok “ilke ve tutarlılık”  ifadelerine takıldım.
Hemen çok değil, Haziran ve Kasım 2015 seçimlerinde kullandıkları afişler ve sloganları hatırladım. Tamamı AKP'yi hedef alan afişlerde şunlar yazıyordu:
“Oslo görüşmelerini ihanet pazarlıklarını HATIRLA... Aksaray değil Karasaray 1.370.000.000 TL HATIRLA... 17/25 Aralık rüşvete rüşvetçiye kol kanat gerdiler HATIRLA... Emekli, memur, çiftçi açlık sınırında HATIRLA... Yandaşlarını işe aldılar 12 yılda 6.3 milyon işsiz HATIRLA... Kadına şiddeti durduracağız dediler, kadın cinayetleri arttı HATIRLA... Takibe düşen kredi kartı borçlusu 2. 980.000 kişi HATIRLA... Zonguldak, Soma, Ermenek; Fıtratında yok ihmal var HATIRLA... Geleceğini çaldılar sınav skandalları bitmedi HATIRLA...”
Ya Kasım seçimlerindeki sloganlar; Dediler ki:
“Artık analar ağlamayacak dediler YALAN... Terör örgütü ile görüşmedik dediler YALAN... Hukukun üstünlüğü dediler YALAN... Komşularla sıfır sorun dediler YALAN... Tüyü bitmemiş yetim hakkını yedirmeyiz dediler YALAN...”
Bu kadar ithamdan sonra gelinen nokta; “AKP ve MHP arasında amaç birliği var”mış!.. Ne “tutarlılık”  ama!..
                                     -“Çiftlik Padişahı” da Dediler-  
Ya iktidar medyası ile MHP arasındaki ilişkilerin düzeyi?
Yine çok değil, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra iktidar medyası MHP'ye en ağır dille saldırırken, bugün o medyanın vazgeçilmezi haline gelen Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Yalçın, 20 Ağustos'ta “Havuz Medyasınca MHP’ye Yöneltilen Saldırılara Cevaben” yaptığı yazılı açıklamada şu ifadeleri kullanıyordu:
“Bir süredir pusuda bekleyen havuz medyasının besleme yazarları, çiftlik padişahından aldıkları talimat doğrultusunda yeniden MHP’ye saldırıya geçmişlerdir.”
“Her fikrin ve fikir serdedenin bir namusu vardır. Havuz medyasınınki olsa olsa fikir namussuzluğudur... Hakikatleri böylesine çarpıtmak için bir insanın bütün insani değerlerinin aşınmış, sinirlerinin alınıp beşeri reflekslerinin ortadan kaldırılmış olması; namertlik, oynaklık ve kıvırtma konusunda maharet sahibi hâline gelmesi gerekir.”
“Yandaş medya bu kadar vuzuhsuz, temelsiz ve birbirini nakzeden tezlerle algı yönetimi yapmaya çalıştığına göre MHP’yi etkisizleştirmeye, sandıktan kayıpla çıkarmaya dönük bir siyasi linç kampanyası için düğmeye basılmış ve ulufe düşkünü birtakım köşe yazarlarına da bu konuda tembihte bulunulmuş demektir.”
“(Tamer Korkmaz için) Cemaat yandaşlığı onu kesmemiş, daha fazla arpa ve yulaf veren iktidara kapılanmıştır... Tamer Korkmaz gibi ateşli ve muhteris yandaş medya mensuplarının kalıplarına bakıldığında; zarımsı ciltlerinin altındaki etin şeffaflığından, içlerindeki AKP silueti ayan beyan görülmektedir.”
“(Engin Ardıç için) Bu ahlâksız yazar taslağının üslubu; ne kadar aşağılık, rezil ve pespaye bir adam azgını, ne kadar şeytanın emrinde bir mahlûk olduğunu ortaya koymaktadır. Neyse ki Engin Ardıç gibi hayata nefs-i emmareden bakanları milletimiz adam yerine koymadığı gibi, gazetelerini de tuvalete bile sokmamaktadır.”
“Şurası açıktır ki, Erdoğan ne istiyorsa, neyi uygun görüyorsa, yandaş medya onu yazmaktadır.”
Ve Yalçın'ın 1.5 yıl önce, “AKP'nin gönüllü köleliğini yapan havuz medyası boşuna debelenmesin. Saltanatı uzun sürmeyecektir”  dediklerinden Erdoğan'ın gazetesi Sabah dün itibarıyla, “Kim ne derse Bahçeli'nin Türkeş'ten sonraki 'ikinci başbuğ'u olarak adını tarihe yazdırdığını”  ilân etti.  
                       -MHP'nin Koalisyon Şartlarından Biri Neydi?-
Semih Yalçın'ın o açıklamasında çok önemli başka hususlar da vardı.
Mesela, “AKP bizim için kalp parti hükmünde”  diyor;
AKP'nin “sözde terörle mücadelesinin göz boyamaya yönelik olduğunu, Erdoğan ve emrindeki  AKP'nin, terörle mücadeleye çözüm sürecine verdikleri kadar önem vermediğini, çok fazla şehit verilmesinin başta gelen sebebinin hükûmetin bu affedilmez hovardalığı olduğunu”  anlatıyor;
MHP'nin “reddedilen”  koalisyon şartlarını şöyle sıralıyor;
“Anayasa'nın ilk dört maddesi değiştirilemez... Çözüm süreci eksiksiz ve bahanesiz olarak ortadan kaldırılmalıdır... 17-25 Aralık kapsamındaki rüşvet ve yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmelidir... Cumhurbaşkanı anayasal sınırlarına çekilmelidir...”
Ve şunları soruyordu:
“Çok mu şey istemiştir MHP?.. Yandaş medya AKP’nin bu şartları kabul etmeme sebeplerini niye gündeme getirmemektedir?.. AKP’nin koalisyonla ilgili çekinceleri ve tutumu neden masaya yatırılmamaktadır?.. MHP’nin şartları zülfiyare dokunacağı için AKP’nin buna yanaşmadığı niye yazılıp söylenmemektedir?”
Gelinen nokta itibarıyla ben de “zülfiyare dokunup”  sorayım:
Terörle artık “özde” mi mücadele ediliyor?.. Çözüm süreci eksiksiz ve bahanesiz olarak ortadan kaldırıldı mı?.. 17/25 Aralık iddialarının üzerine gidilmeye mi başlandı ki, fiili MHP-AKP koalisyonuna girildi?
Ya o, “Cumhurbaşkanının anayasal sınırlarına çekilmesi”  şartı?.. Ne oldu da Bahçeli bir sabah kalkıp, “Cumhurbaşkanının fiili durumunun hukukileştirilmesi”  gerekçesiyle Anayasa değişikliğini gündeme getirerek, anayasayı Erdoğan'a uydurmak için Meclis’te o “dava adamlığı ve dik duruşun ne demek olduğunu dosta düşmana ispatladı”?..
                                  -Bahçeli'yi Bu Defa Kim İkna Etti?-          
Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve MHP'nin “çatı adayı”  Ekmeleddin İhsanoğlu'nu gerçekte Bahçeli'nin önerdiğini, ona da bu ismi dönemin Cumhurbaşkanı Gül'ün verdiğini yazmıştık.
Seçim döneminde İhsanoğlu'nun medya ilişkilerini yürüten Özlem Gürses bugün Sözcü'de İhsanoğlu'nun kendilerine, “Bu teklif bana Devlet Bahçeli'den geldi” dediğini aktararak, bu iddiaları doğrulamış oldu.
Gel de şimdi, “Bahçeli'yi bu defa kim veya kimler, nasıl ikna etti?”  diye iyice meraklanma!..
Müyesser YILDIZ
23 Ocak 2017    

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget