Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)

Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Bu panelin ilk iki konuşmacıların konuşmalarını birinci bölümde sunmuştuk. Bu ikinci bölümde Emrah Maraşo ve Ali Rıza Aydın’ın konuşmalarını sunacağız.

Üçüncü konuşmacı olarak Emrah Maraşo Demokrasi ve demokratik alanlara müdahaleler konulu konuşmasında şunları söyledi:

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
“Her şey tarihsel, yani tarihin dışında toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelelerin dışında hiçbir şey yok.

İkincisi, biz bu tarihsel sürecin içindeki sınırlar ve olanaklarla hareket ediyoruz yani keyfi olarak kafamıza göre hareket eden varlıklar değiliz. Ama bu yetmez üçüncü bir etken daha var.

Üçüncü etken ise, insanın bilinci iradesi ile toplumsal ilişkileri tarihi zorlayan ve gitgide değiştiren bir varlık olmasıdır. Şimdi onu sevenler bize genellikle baktığımızda bu dönemde düzenin bir parçası olarak görünürler. Ve çoğu zamanda bu bakış açısı artıdır. Ama şöyle bir yanılsama, bu süreçlerde hiçbir şey değişmeyecek bu düzen eskisi gibi devam edecek gibi bir yanılsama bir dış bilinç ortaya çıkıyor.

Fakat gerek şimdi gerek dünyada olağanüstü dönemlerde itaatsizlik dönemlerini yaşıyoruz. Savaş, ekonomik krizler, toplumsal çalkanmalar tam da bunun göstergeleri en çok da bu kriz dönemlerinin birinden demokrasi kavramı ve kurumu alıyor.

Demokrasinin içeriğinden bugün bu salondaki hiç kimse hoşlanmıyordur, tüylerimizi diken diken ediyordur. Hatta Yalçın Küçük Hoca da “       ben demokrat değilim anama sövmüşler gibi şeyler söylüyordu. Haklı doğru ancak bunun söylediği değil demokrasi, şimdi bir sivil toplumları emperyalistlerin halk düşmanlarının demokrasisi var, Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenler demokrasi söylemi ile demokrat adını taşıyan bir tarih örgütlendiler ve halkımızı bu şekilde özlemlerini istismar ettiler. Tabi bunların yanı sıra bir de muhalifler var. Yani halk kitlelerini denetlemekle görevli olan muhalefet akımı diyebiliriz buna. Yani genelde tarihsel olarak düşünelim.

Şimdi bu demokrasi meselesinin üzerinde dururken biraz da o gidişi o nedenle yaptım. Mücadelesinihinden bugüne gelelim, geldiğimi düşünüyorum çünkü tarihi anlamadığımızda tarihsel pratiği Türkiye’nin toplumsal mücadelesini anlamadığımızda ne yazık ki bu günkü demokrasi ile sadece daha doğrusu demokrasi kavramında karşı devrimcilerin, halk düşmanlarının eline diline bırakmış oluyoruz.

Şimdi çok anlamlı bir yerde sokakta Selanik Sokakta, Selanik sadece büyük devrimci M. Kemal Atatürk’ün doğduğu yer değil, aynı zamanda Osmanlıda demokratik hareketlerin, sosyalist hareketlerin kadın erkeklerin doğduğu yer. Buradan çıkalım aşağı doğru yürüyelim bizi Meşrutiyet Caddesi karşılayacaktır, sağımıza döndüğümüzde Mithat Paşa Caddesi, solumuza döndüğümüzde Atatürk Bulvarına uzanıyoruz. Bakın dikkat edin Selanik, Mithat Paşa, Meşrutiyet Atatürk bunlar büyük ileri atılımların büyük devrimci adımlarını yapmış, bedel ödeyerek yapmış, bir milletin bir halkın emekçi halkın aynı zamanda devrimci aydınların başkente kazıdığı isimler. Bunlar boşuna verilen isimler değil, bunu bir kenara yazalım birincisi.

İkincisi buna bağlantılı olarak bir halk düşmanlarının demokrasisi var, bir daha halkın demokrasisi var. Bir gerçek demokrasi var bir de sahtesi var, bunu birbirinden titiz bir şekilde ikiye ayırmamız gerekiyor. Şimdi bizim demokrasimiz her zaman Milli Egemenlikte Milli egemenlik kavramıyla atbaşı giden bir demokrasi, daha doğrusu demokrasimiz milli egemenliği budama aracı, ne demek bu demokrasi. Anayasa demek kanun demek, genel oy hakkı demek, söz ifade hürriyeti özgürlükleri demek. İlk demokrasimizde ilk demokratımız Mithat Paşa 1876 Birinci Meşrutiyettir, padişahın yetkilerini sınırlandırıyor, çeşitli işletmeler, Ziraat Bankası, eğitim kurumlarını kuruyor, bugüne de çok önemli bir şey bırakıyor, 160-170 yıl önce söylüyor bu sözünü, biz yasama ve yürütme yetkisinin uluslararası bir komisyona kesinlikle devredemeyiz, çok rahat bunu kabul etmez. Şerefsizce yaşamaktansa şereflice ölmeyi tercih ederiz” diyor. Bakın bu çok önemli kalır. Yani aklını Türkiye’nin demokrasi geleneği aynı zamanda emperyalizmle sömürgecilikle mücadele eden bir demokrasi gerek. Yani sadece “emperyalistler var, onlardan ilerici adımlar bekliyoruz” gibi bir söz konusu değil. Namık Kemal büyük eserini sürgündeyken yazıyor. Vatan ve hürriyet kavramını Osmanlıya getiren bizim gündemimize sokan Tevfik Fikret Atatürk’ün inkılap ruhu devrim ruhu dediği isi. Keza tarihimizdeki en büyük yazan bir tanesi, Atatürk’ün parçası olduğu 2 yaşında Hapislere giriyor, genç bir subayken, jon Türkler onlar da büyük bir demokrasi mücadelesi sürdürmüşler Abdulhamit istibdadına karşı.

Nihayet Cumhuriyet Devrimi. En büyük atılımızı da Meşrutiyet, iyi tamam ilerici idi, önemli izler bıraktı, ama Cumhuriyet Devrimi bir devrimle tamamlanmasının adıydı. Üstelik bu kopuş sadece, doğru değil bence 1930 ‘arda Türkiye’de tek tek fevkalade idi Kültür Devrimiyle birlikte aydınlanma, halkçılık gibi bir şey oluştu, diye düşünüldü ama doğru değil, biz Kurtuluş Savaşımızda aynı şekilde halkçılıkta yaptık, halk hükümeti ile yaptık, halk iktidarlarıyla yaptık. Atatürk bizzat T.C.nin halk hükümetini ödüyor, şuralarla yönetiliyoruz diyor bakın halkçılık beyannamesi, 1921 Anayasasının temeli olan; orada ne diyor, “T.C. Meclisinin gayesi Türk halkını emperyalizme, emperyalizmin kapitalizmin tahakkümünden kurtarmak ve iradeyi hakimiyeti onun eline vermek. Ona teslim etmek, bizim amacımız bu” diye tarif ediyor kendisi 1921 yılında ve kendisini Türkiye halk hükümeti olarak tanımlıyor. Yani burada aslında demokrasi bizzat egemenlikle ilgili. Yine Atatürk Türk Demokrasisi Fransız İhtilalinin açtığı yolu izliyor” diyor. Bunlar bizim kafamızda uydurduğumuz şeyler değil. Tarih kitaplarında yazan. Ama kitapta da yok, tam bunlar tarihsel gerçekler. Demokrasi, devrim, halkçılık, milliyetçilik hep iç içe geçmiş durumda. Bu sırada şöyle bir şey de vardı, kapitalizmden kurtarmak, emperyalizmden kurtarmak. Meclis içinde tartışmalar oluyor ve soruyorlar milletvekilleri, “bu kapitalizm iç kapitalizmden dış kapitalimden çünkü bizde sermaye yoktur”, diyor. Dış İşleri Vekili Ahmet Üstade.

Ama arkadaşlar yüz sene geçti, Cumhuriyetimizden daha fazla. Şimdi bizim nur topu gibi bir sermayemiz var, yetinmiyoruz, bunlar da sınırlı değil, dolarcılar, borsacılar, fon vurguncuları var; yine yetmiyor tarikatlar, cemaatler var, yine yetmiyor her gün artıyor suç örgütleri, mafyalar, çeteler var. Böyle bir ortamda demokrasi olabilir mi? Halk hükümeti yeşerebilir mi böyle bir ortamda? Böyle bir ortamda çalışanlar, işçiler, emekçiler, köylüler, yolsuzlar, esnaf, halk sınıfları, aydınlar, gazeteciler, öğrenciler bunların sözcü ifade hakları olabilir mi? Olmadığı işte bugün Merdan Yanardağ’lar, Muratel’ler gazeteci arkadaşlarımız içeride. Onların özgürlüklerini talep ediyoruz, onların hakkı için bir selam gönderelim.

Böyle bir ortamın iktidarı ismi üstünde dar bir çevrenin temsilcilerini korumak zorundadır, başka bir şey mümkün değil. Çünkü toplumsal ekonomik yapı bunun üzerine kurulmuş. Yani bir iki üç kişinin karar verdiği “hadi tek adam yönetimi” diye karar verdiği bir şeydir. Bu tarihi bir sorumluluğun karar verdiği bir şey değil doğal bir seyrin gelişimi olarak ortaya çıkan bir gelişme.

Başta Yeni Parti olmak üzere diyorlar ki, “biz kurallı bir sistem kuracağız ehlileştireceğiz bu sistemi dolayısıyla bunlar olmayacak. Kuralın neorealizmi kuralı olmaz, kapitalizm olmaz, hiçbir tarikat cemaat, nurcu kurallara uymaz, bu sistemin karakterine ters, çünkü bu sistem durmadan anarşi üretiyor, kaos üretiyor çünkü buradan besleniyor. Çünkü azınlık, kesimlerin azınlık kesimlerin iktidarından bahsediliyor.

Yine diyorlar ki, Yeni Partili arkadaşlarımız “tek çare sandık”. Kitleler soruyor halkımız soruyor haklı olarak, sandık diyorsunuz da kayyumlar da atıyorlar baştan beri içeri, atıyorlar kayyum getiriyorlar, kendilerine yöneltiyorlar çokça. Ne yapacağız diyorlar insanlar, bu sorunun cevabı yok, ama bizim için bu sorunun cevabı var.

O dediğimiz halkçılık beyannamesi, oradaki hedefler emperyalizmden kapitalizmden kurtarmak, halkımızı devrimci programı devrimci siyasetler ve en önemli halın iradesini yeniden ve onun gücüyle sandığı savunmak, seçimleri savunmak anayasayı savunmak. Kesinlikle sandığı falan küçümseyemeyiz. BU gaflet olur zaten. Seçimleri küçümseyemeyiz, çünkü Türkiye’nin 160-170 yıllık tarihi aslında Anayasa tarihi, genel oy için bunlar için büyütülen mücadeleleri en tarihi olarak ortaya çıkıyor. Ama bugün bizim yapmamız gereken onların nesini savunabiliriz, onların bu kazanımları da büyük kazanımlar öyle sıradan falan değil, onların arkasına güçlü, cumhuriyetçi, devrimci, halkçı toplumcu bir halk gücü koyarak ancak bunları hayata geçirebiliriz. Yaşasın çok bağımsız Cumhuriyet”.

Ali Rıza Aydın, Fon vurgunu mu fon soygunu mu konulu konuşmasını şöyle sürdürdü:                                                                  

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Bu panelin ilk iki konuşmacıların konuşmalarını birinci bölümde sunmuştuk. Bu ikinci bölümde Emrah Maraşo ve Ali Rıza Aydın’ın konuşmalarını sunacağız.

Üçüncü konuşmacı olarak Emrah Maraşo Demokrasi ve demokratik alanlara müdahaleler konulu konuşmasında şunları söyledi:

“Her şey tarihsel, yani tarihin dışında toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelelerin dışında hiçbir şey yok.

İkincisi, biz bu tarihsel sürecin içindeki sınırlar ve olanaklarla hareket ediyoruz yani keyfi olarak kafamıza göre hareket eden varlıklar değiliz. Ama bu yetmez üçüncü bir etken daha var.

Üçüncü etken ise, insanın bilinci iradesi ile toplumsal ilişkileri tarihi zorlayan ve gitgide değiştiren bir varlık olmasıdır. Şimdi onu sevenler bize genellikle baktığımızda bu dönemde düzenin bir parçası olarak görünürler. Ve çoğu zamanda bu bakış açısı artıdır. Ama şöyle bir yanılsama, bu süreçlerde hiçbir şey değişmeyecek bu düzen eskisi gibi devam edecek gibi bir yanılsama bir dış bilinç ortaya çıkıyor.

Fakat gerek şimdi gerek dünyada olağanüstü dönemlerde itaatsizlik dönemlerini yaşıyoruz. Savaş, ekonomik krizler, toplumsal çalkanmalar tam da bunun göstergeleri en çok da bu kriz dönemlerinin birinden demokrasi kavramı ve kurumu alıyor.

Demokrasinin içeriğinden bugün bu salondaki hiç kimse hoşlanmıyordur, tüylerimizi diken diken ediyordur. Hatta Yalçın Küçük Hoca da “       ben demokrat değilim anama sövmüşler gibi şeyler söylüyordu. Haklı doğru ancak bunun söylediği değil demokrasi, şimdi bir sivil toplumları emperyalistlerin halk düşmanlarının demokrasisi var, Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenler demokrasi söylemi ile demokrat adını taşıyan bir tarih örgütlendiler ve halkımızı bu şekilde özlemlerini istismar ettiler. Tabi bunların yanı sıra bir de muhalifler var. Yani halk kitlelerini denetlemekle görevli olan muhalefet akımı diyebiliriz buna. Yani genelde tarihsel olarak düşünelim.

Şimdi bu demokrasi meselesinin üzerinde dururken biraz da o gidişi o nedenle yaptım. Türkiye tarihinden bugüne gelelim, geldiğimi düşünüyorum çünkü tarihi anlamadığımızda tarihsel pratiği Türkiye’nin toplumsal mücadelesini anlamadığımızda ne yazık ki bu günkü demokrasi ile sadece daha doğrusu demokrasi kavramında karşı devrimcilerin, halk düşmanlarının eline diline bırakmış oluyoruz.

Şimdi çok anlamlı bir yerde sokakta Selanik Sokakta, Selanik sadece büyük devrimci M. Kemal Atatürk’ün doğduğu yer değil, aynı zamanda Osmanlıda demokratik hareketlerin, sosyalist hareketlerin kadın erkeklerin doğduğu yer. Buradan çıkalım aşağı doğru yürüyelim bizi Meşrutiyet Caddesi karşılayacaktır, sağımıza döndüğümüzde Mithat Paşa Caddesi, solumuza döndüğümüzde Atatürk Bulvarına uzanıyoruz. Bakın dikkat edin Selanik, Mithat Paşa, Meşrutiyet Atatürk bunlar büyük ileri atılımların büyük devrimci adımlarını yapmış, bedel ödeyerek yapmış, bir milletin bir halkın emekçi halkın aynı zamanda devrimci aydınların başkente kazıdığı isimler. Bunlar boşuna verilen isimler değil, bunu bir kenara yazalım birincisi.

İkincisi buna bağlantılı olarak bir halk düşmanlarının demokrasisi var, bir daha halkın demokrasisi var. Bir gerçek demokrasi var bir de sahtesi var, bunu birbirinden titiz bir şekilde ikiye ayırmamız gerekiyor. Şimdi bizim demokrasimiz her zaman Milli Egemenlikte Milli egemenlik kavramıyla atbaşı giden bir demokrasi, daha doğrusu demokrasimiz milli egemenliği budama aracı, ne demek bu demokrasi. Anayasa demek kanun demek, genel oy hakkı demek, söz ifade hürriyeti özgürlükleri demek. İlk demokrasimizde ilk demokratımız Mithat Paşa 1876 Birinci Meşrutiyettir, padişahın yetkilerini sınırlandırıyor, çeşitli işletmeler, Ziraat Bankası, eğitim kurumlarını kuruyor, bugüne de çok önemli bir şey bırakıyor, 160-170 yıl önce söylüyor bu sözünü, biz yasama ve yürütme yetkisinin uluslararası bir komisyona kesinlikle devredemeyiz, çok rahat bunu kabul etmez. Şerefsizce yaşamaktansa şereflice ölmeyi tercih ederiz” diyor. Bakın bu çok önemli kalır. Yani aklını Türkiye’nin demokrasi geleneği aynı zamanda emperyalizmle sömürgecilikle mücadele eden bir demokrasi gerek. Yani sadece “emperyalistler var, onlardan ilerici adımlar bekliyoruz” gibi bir söz konusu değil. Namık Kemal büyük eserini sürgündeyken yazıyor. Vatan ve hürriyet kavramını Osmanlıya getiren bizim gündemimize sokan Tevfik Fikret Atatürk’ün inkılap ruhu devrim ruhu dediği isi. Keza tarihimizdeki en büyük yazan bir tanesi, Atatürk’ün parçası olduğu 2 yaşında Hapislere giriyor, genç bir subayken, jon Türkler onlar da büyük bir demokrasi mücadelesi sürdürmüşler Abdulhamit istibdadına karşı.

Nihayet Cumhuriyet Devrimi. En büyük atılımızı da Meşrutiyet, iyi tamam ilerici idi, önemli izler bıraktı, ama Cumhuriyet Devrimi bir devrimle tamamlanmasının adıydı. Üstelik bu kopuş sadece, doğru değil bence 1930 ‘arda Türkiye’de tek tek fevkalade idi Kültür Devrimiyle birlikte aydınlanma, halkçılık gibi bir şey oluştu, diye düşünüldü ama doğru değil, biz Kurtuluş Savaşımızda aynı şekilde halkçılıkta yaptık, halk hükümeti ile yaptık, halk iktidarlarıyla yaptık. Atatürk bizzat T.C.nin halk hükümetini ödüyor, şuralarla yönetiliyoruz diyor bakın halkçılık beyannamesi, 1921 Anayasasının temeli olan; orada ne diyor, “T.C. Meclisinin gayesi Türk halkını emperyalizme, emperyalizmin kapitalizmin tahakkümünden kurtarmak ve iradeyi hakimiyeti onun eline vermek. Ona teslim etmek, bizim amacımız bu” diye tarif ediyor kendisi 1921 yılında ve kendisini Türkiye halk hükümeti olarak tanımlıyor. Yani burada aslında demokrasi bizzat egemenlikle ilgili. Yine Atatürk Türk Demokrasisi Fransız İhtilalinin açtığı yolu izliyor” diyor. Bunlar bizim kafamızda uydurduğumuz şeyler değil. Tarih kitaplarında yazan. Ama kitapta da yok, tam bunlar tarihsel gerçekler. Demokrasi, devrim, halkçılık, milliyetçilik hep iç içe geçmiş durumda. Bu sırada şöyle bir şey de vardı, kapitalizmden kurtarmak, emperyalizmden kurtarmak. Meclis içinde tartışmalar oluyor ve soruyorlar milletvekilleri, “bu kapitalizm iç kapitalizmden dış kapitalimden çünkü bizde sermaye yoktur”, diyor. Dış İşleri Vekili Ahmet Üstade.

Ama arkadaşlar yüz sene geçti, Cumhuriyetimizden daha fazla. Şimdi bizim nur topu gibi bir sermayemiz var, yetinmiyoruz, bunlar da sınırlı değil, dolarcılar, borsacılar, fon vurguncuları var; yine yetmiyor tarikatlar, cemaatler var, yine yetmiyor her gün artıyor suç örgütleri, mafyalar, çeteler var. Böyle bir ortamda demokrasi olabilir mi? Halk hükümeti yeşerebilir mi böyle bir ortamda? Böyle bir ortamda çalışanlar, işçiler, emekçiler, köylüler, yolsuzlar, esnaf, halk sınıfları, aydınlar, gazeteciler, öğrenciler bunların sözcü ifade hakları olabilir mi? Olmadığı işte bugün Merdan Yanardağ’lar, Muratel’ler gazeteci arkadaşlarımız içeride. Onların özgürlüklerini talep ediyoruz, onların hakkı için bir selam gönderelim.

Böyle bir ortamın iktidarı ismi üstünde dar bir çevrenin temsilcilerini korumak zorundadır, başka bir şey mümkün değil. Çünkü toplumsal ekonomik yapı bunun üzerine kurulmuş. Yani bir iki üç kişinin karar verdiği “hadi tek adam yönetimi” diye karar verdiği bir şeydir. Bu tarihi bir sorumluluğun karar verdiği bir şey değil doğal bir seyrin gelişimi olarak ortaya çıkan bir gelişme.

Başta Yeni Parti olmak üzere diyorlar ki, “biz kurallı bir sistem kuracağız ehlileştireceğiz bu sistemi dolayısıyla bunlar olmayacak. Kuralın neorealizmi kuralı olmaz, kapitalizm olmaz, hiçbir tarikat cemaat, nurcu kurallara uymaz, bu sistemin karakterine ters, çünkü bu sistem durmadan anarşi üretiyor, kaos üretiyor çünkü buradan besleniyor. Çünkü azınlık, kesimlerin azınlık kesimlerin iktidarından bahsediliyor.

Yine diyorlar ki, Yeni Partili arkadaşlarımız “tek çare sandık”. Kitleler soruyor halkımız soruyor haklı olarak, sandık diyorsunuz da kayyumlar da atıyorlar baştan beri içeri, atıyorlar kayyum getiriyorlar, kendilerine yöneltiyorlar çokça. Ne yapacağız diyorlar insanlar, bu sorunun cevabı yok, ama bizim için bu sorunun cevabı var.

O dediğimiz halkçılık beyannamesi, oradaki hedefler emperyalizmden kapitalizmden kurtarmak, halkımızı devrimci programı devrimci siyasetler ve en önemli halın iradesini yeniden ve onun gücüyle sandığı savunmak, seçimleri savunmak anayasayı savunmak. Kesinlikle sandığı falan küçümseyemeyiz. BU gaflet olur zaten. Seçimleri küçümseyemeyiz, çünkü Türkiye’nin 160-170 yıllık tarihi aslında Anayasa tarihi, genel oy için bunlar için büyütülen mücadeleleri en tarihi olarak ortaya çıkıyor. Ama bugün bizim yapmamız gereken onların nesini savunabiliriz, onların bu kazanımları da büyük kazanımlar öyle sıradan falan değil, onların arkasına güçlü, cumhuriyetçi, devrimci, halkçı toplumcu bir halk gücü koyarak ancak bunları hayata geçirebiliriz. Yaşasın çok bağımsız Cumhuriyet”.

Ali Rıza Aydın, Fon vurgunu mu fon soygunu mu konulu konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fon dediğimiz soygun aslında dümdüz değerlendirmesiyle sermaye piyasasının aralarından birinin yaşattığı birinin ortaya çıkardığı fonlar sermaye bir soygun yasasının para yaratılışlarından biri sadece. Bankalarla başlayan öteki kuruluşlarıyla devam eden menkul kıymetleriyle devam eden asarlı piyasa. Peki soru ne, soru şu: Sermaye piyasası olup bu sorunun yanıtını taa 1830 ların sonunda 19. yüzyıla da Kapital’i yazarken Marks zaten verdi, ilgilenen oradan bakabilir. Hayali para yaratma meselesinden başlamış kapital birikimine kadar getirmiş.

Soyguncu sömürücü kapitalistler, soyguncu sömürücüler en iyi sömürürken, toprağı sömürürken, tarımı sömürürken, sanayiyi sömürürken, eğitimi sağlığı sömürürken aklınıza gelen bütün alanlarda sömürüyü yaparken aynı zamanda da bütün alanların piyasasını oluşturma işi ve nihayet bir yöneticinin dediği gibi “ben bu devleti anonim şirket gibi yöneteceğim” diyen yöneticinin dediği gibi, devleti de piyasalaştırmışlar. İşte sermaye piyasası aslında paranın sömürülenlerin tekrar geri dönmesi ve sermaye birikimini artırması için ihtiyaçtan bir piyasa, ama aynı zamanda da paradan para kazanmaların piyasası.

Ancak bu kadar masum değil, neden değil, çünkü sömürücülerin aklı kendi aralarında kazandıkları parayı bir şekilde aklayıp yeniden değerlendirme kara kazanmak onun kumarını oynamak gibi bir alanda yetinmemişler ve demişler ki “biz haktan para toplayalım, bekçiden para toplayalım, çalışandan para toplayalım, topladığımız paraları bitirelim; onlara topladığımız paralara yatırma işliyormuş gibi sanayiye işliyormuş gibi istihdam yaratacakmış gibi ayarlayalım oluşan paraları biz köpükler şeklinde banliyeler şeklinde büyütelim ve birikimimize birikim katalım”. Özeti bu. Böyle olunca fon krizi fon soygunu dediğimiz aslında bütünüyle kapitalizmin sömürünün ise onlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Emek nasıl sömürülüyorsa finans piyasasıyla para üzerinden sömürü böyle yapılıyor.

O Zaman sizin kuşkunuz, bizim kuşkumuz, bir fon soygunu fon hırsızlığından ya da kaçakçılıktan ya da bildiğimiz dümdüz alabildiğine aklınıza gelen bütün kaçakçılık ve soygunlardan farklı olmayan bir soygunla karşı karşıyayız. Para üzerinden bir soygun, o zaman bu soygun düzenin ve düzenin ekonomiği olan ömrünün kapitalist üzerindeki ekonomiği olan sömürünün oyunlarından bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Bu soygunları yapacak olanlar halk değil, bu soygunu yapacak olanlar ahlaklı disiplinli insanlar değil. Bu soygunu yapacak olanlar dürüst insanlar değil. Kimler kapitalistler.

Kapitalistler kendi sömürü düzenlerini yeni sömürü alanları bulmakla uğraşıyorlar. Nitekim çok ilginçtir, kanunla da koruma altına alıyorlar. Kanunsuz ve hukuksuz bir durumla var mı yok mu tartışması yapılıyor ya, bu günlerde. Aslında 24 Ocak kararları ardından gelen 12 Darbesiyle birlikte daha bir yıl bile dolmadan, daha seçimler yapılmadan işbirlikçi Güvenlik Konseyi bir yasa çıkarıyor, yasanın adı “Sermaye Piyasası Kurulu Yasası”. Bu yasada diyor ki “ey halkım biz devlet olarak şeffaf güvenli emin ellerde, devletin denetiminde bir sermaye piyasası oluşturuyoruz, burada parayı alıp satacağız, parayı kâğıt üzerinde de büyüteceğiz. Siz de yatırımlarınızı bize getirin biz onları parça göl göl, deniz deniz okyanus yapacağız ve küçük küçük paralar vermeye çalışacağız. Ama büyük paralar bizde kalacak, özeti bu. Onun için hiç dolandırmayalım, hukuk bunu söylüyor, yargı bunu söylüyor, ekonomistler şunu söylüyor. Üzerine alınmasın o ekonomistler makro mikrocular, kapitalist ekonomist üzerinde çalışanlar üzerine alınmasın hepsi piyasanın bir sömürü araçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Onun için son zamanlarda sıklıkla basında medyada karşımıza çıkan değerli akademisyenlerin yazdığı yazıları değerli bulup okuyalım. Ama lütfen sermaye piyasası gibi devletin denetiminde kontrolünde hem de seçtiğimiz milletvekillerinin öne çıkardığı kanunla güvence altında olan bir düzenin piyasasını oluşturmak anlamında ne hukukla ne yargıyla ne de soyguncuların görüntü paralarını almakla ne de onlara ceza vermekle (kimilerine verilecek kimilerine verilmeyecek) uğraşamayız.

Biz piyasa üzerine devleti de piyasa yapan düzeni sorgulamadan bu düzeni sorgularken aynı zamanda her türlü sömürüyü ekonomist, siyasal, toplumsal, kültürel her türlü sömürüyü sorgulamadan fon krizleri ile daha çok uğraşırız. Nasrettin Hoca hikayeleri gibi gökten 99 düşer 100.  hiç gelmez. O zaman biz sorgulayacağız biz ki hepimiz sorgularken savaşımız da sürdüreceğiz daha bağlar açacağız. O dava açan mesai de yok. Gazetelerde şöyle bir yoklayayım dedim, geçenlerde Türkiye Komünist partisinin Fatma Kaya hakkında açtığı dava dışında dava açan da yok. Mücadele ediyoruz da mücadele eden de yok. Bu mücadeleyi yaparken aynı zamanda acaba bu piyasada bu sömürü düzeninden nasıl kurtuluruz sorusu sorarak onun üzerine kafa yorarak hepimiz sağlıkçılar eğitimciler hukukçular, esnaf işsizler, kadınlarımız çocuklarımız, gençlerimiz hepimiz tek tek nasıl bir Cumhuriyete yaşarsak nasıl bir bizi bu soygun düzeninden kurtarır. Nasıl bir Cumhuriyet bizi bu sömürü düzeninden kurtarır sorusu onun gayretini verme zorundayız. 1848 de Paris Komunu çok ilginç bir anısı var, Cumhuriyetçiler “ileri” diyor, o cumhuriyet sömürü sömürüye teslim olan bir cumhuriyeti değildir. BUGÜNKÜ CUMHURİYETİMİZ 1923 ÜN DEVRİMCİ CUMHURİYETİNİN SÖMÜRÜCÜLER TARAFINDAN, GERİCİLER TARAFINDAN TESLİM ALINMIŞ BİR CUMHURİYETTİR. CUMHURİYET BAYRAMI’NDA BAYRAK SALLAMAKLA DA CUMHURİYET KAZANILMAZ. BU MÜCADELEYİ DEVRİMCİ RUHLA DEVRİMCİ DÜŞÜNCEYİ BİRLİKTE YAPARAK CUMHURİYETİ TEKRAR AYAĞA KALDIRMAK ZORUNAYIZ”.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com


Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget