Dünyanın tüm solcuları, bir düşünün! - Tayfun Talipoğlu

Marx’ın büyük bir filozof olduğu su götürmez bir gerçektir. Bundan neredeyse 170 yıl önce yazdığı "Komünist Manifesto", bugün hâlâ daha bir hayalet gibi

Dünyanın tüm solcuları, bir düşünün!
Marx’ın büyük bir filozof olduğu su götürmez bir gerçektir. Bundan neredeyse 170 yıl önce yazdığı "Komünist Manifesto", bugün hâlâ daha bir hayalet gibi kapitalist dünyayı korkutmaya devam ediyor. Bu hayalet, kimi zaman çok güçlü bir şekilde varlığını hissettirse de henüz tam anlamıyla somutlaşamadı ama 1848’den bu yana (Komünist Manifesto’nun yazıldığı tarih) aramızda dolaşmaya devam ediyor. Marx’ın bu büyük anlatısı, aslında kapitalizmi korkuturken -belki de biz hiç farkında değiliz- kendisini emanet edeceği yeni bir kitle arıyor.
Evet; Marx, Komünist hareketi devrimci gücüne inandığı işçi sınıfına emanet etmiş hatta "Zincirlerinizden başka kaybedecek hiçbir şeyiniz yok." diyerek de adeta işçi sınıfını devrimsel aksiyona itmişti fakat burada büyük bir yanılgı olabilir miydi?
İşçi sınıfının devrimci potansiyeli nereden geliyordu? Marx, işçi sınıfındaki bu devrimci gücü nasıl görmüştü?
Elbette, Marx kendi tarih görüşünden hareket ediyordu. İnsanlığın tarihsel gelişimi bir bütündü ve sınıf savaşları tarihiydi ve bu sınıf savaşı teorisinden hareketle işçi sınıfının dolayısıyla proletaryanın sınıf savaşımı burjuvaya ve onun ürünü olan kapitalizme karşıydı fakat şunu da biliyoruz ki dünyada işçi sınıfı önderliğinde başarılmış herhangi bir devrim yoktur.
Hiç şüphesiz işçi sınıfı, özlük haklarının düzeltilmesi için haklı olarak pek çok eylem yapmıştır ama bu mücadele, hiçbir zaman devrimsel bir aksiyona sürüklenmemiştir. Akıllarımıza SSCB’yi kuran Ekim Devrimi gelebilir ve işçi sınıfının devrimsel bir başarısı olarak gösterilebilir. Bunun da bir yanılgı olduğunu söylememiz gerekir. SSCB’deki devrim, işçi sınıfı tarafından başlatılmamış fakat bu devrim, süreç içerisinde süreklilik kazandırılmak için Marx’ın teorisinden hareketle işçi sınıfına aktarılmaya çalışılmıştır.
Sözünü ettiğimiz eksiklikleri gören teorisyenlerce yakın tarihimizde Post-Marksist bir akım oluşturuldu. Post-Marksist akım kısaca şunları söyler: Ortodoks Marksizmi’nden uzaklaşarak Marksizm, çağın tarihsel koşullarına göre yeniden inşa edilmeli, güncellenmelidir. İşçi sınıfının devrimci bir potansiyeli yoktur. Eğer olsaydı 1848’den bu yana mutlaka ortaya çıkardı.
Marx, proletaryanın burjuva diktatörlüğüne son vereceğini, kapitalizmi yıkacağını söylemişti fakat dünyanın genel gidişatına baktığımızda proletaryanın herhangi bir devrimsel mücadeleye gireceği görülmediği gibi böyle bir görevi olduğunun bilincinde bile değildir hatta kapitalizmin onu nasıl boğduğunu, nasıl her tarafından sıkıştırıldığını bile görmemektedir. Öyleyse Marksist hareketi sürdürecek yeni bir kitle gerekmektedir. Bu hareketi işçi sınıfı sürdüremiyorsa ondan bu görevi alacak yeni kitle, öğrenciler olacaktır.
Post-Marksistlerin eleştirisi bu şekilde. Öğrenciler hakkındaki görüşleri dikkate değer. Biraz geçmişe dönüp baktığımızda 1968’de Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi ölümsüz isimlerle yansımasını bulan dünyadaki öğrenci hareketleri ya da uzağa gitmeden birkaç yıl öncesindeki Gezi eylemleri örneklerini rahatlıkla görebiliyoruz ki bu hareketler işçi sınıfının pek yer almadığı ama öğrencilerin ön plana çıktığı iz bırakan örneklerdi.
Post-Marksistlerin eleştirisinin çok haklı tarafları olduğu gibi işçi sınıfı üzerine görüşlerini tartışmaya açmak gerekiyor. Acaba işçi sınıfı kapitalizme alıştı ve bunu sorun olarak görmüyor mu yoksa kapitalizme alışmak zorunda bırakılarak pasifleştirildi mi? Marx, ne diyordu proletaryaya,"Zincirlerinizden başka kaybedecek hiçbir şeyiniz yok!"
Hadi hep birlikte düşünelim: Her şeyin metalaştırıldığı, kapitalizmin bu kadar azgınlaştığı bir çağda işçi sınıfı; nasıl olacak da zincirlerini kıracak, kırmaya cesaret edebilecek mi?
Aslında şunu çok açık bir şekilde söylemek gerekiyor, işçi sınıfı zincirlerini kırarsa işte o zaman ölebilir çünkü kitlesel bir hareket halini almadıkça kapitalizme karşı her zaman yalnızsınız. Bir baba olduğunuzu düşünün, geçindirmek zorunda olduğunuz ve sevgiyle bağlandığınız bir aileniz var. Çocuklarınızın iyi yaşam şartlarına kavuşturma, en güzel yiyecekleri yedirme, en güzel kıyafetleri giydirme isteğiniz var. Ailenizi güzel evlerde yaşatma hayaliniz var. Nasıl olacak da bu baba, zincirlerini kıracak? Ailesini kaybetme riskini göze mi alacak yoksa kapitalist sistemden şikâyeti olsa da en azından gündelik yaşamını sürdürmeye devam mı edecek?
Dostlar, dünya çok değişti, farkında mısınız? Yıllar önceki TEKEL işçilerinin eylemini kapitalist zincirleri kıramamaları bağlamında değerlendiriniz. O günleri iyi hatırlayın. Ya işten atılacaklardı ya da tazminatlarını da alarak yeniden işlerine döneceklerdi. Siz olsaydınız mücadelenize devam edebilir miydiniz?
Marx’ın görüşleri çok ciddidir, hayalet olarak aramızda dolaşmaya ve kapitalizmi tehdit etmeye devam etmektedir ama güncellenmesi ve çağın şartlarına uygun hale getirilmesi çok öncelikli bir konudur. Marx’ın söylediklerini harfi harfine kabul etmek demek 2016’yı 1848 gözünden değerlendirmek demektir. Sol, eskiden düşünürdü. Teoriler üzerine tartışarak düşünceler üretirdi, fraksiyonlar böyle bir fikirsel ayrılıkların ürünüydü. Şimdilerde sol ne yapıyor merak ediyorum.
Biz de Marx’ı anımsatıcı bir şekilde seslenelim öyleyse: "Dünyanın tüm solcuları, bir düşünün!"

Tayfun Talipoğlu/abcgazetesi 

Yorum Gönder

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget