Eskiden “sohbet” derlerdi. Sonraları
değişti, “söyleşi” oldu.
Bir çeşit dertleşme, içini dökme!.. Hem kendine hem de senin gibilere,
yani kedini dış etkinliklerden soyutlamak isteyenlere... Hani bir kahveye
girersin, hiç tanımadığın birinin masasına oturup bir çay içersin, karşındakiyle
şundan bundan konuşursun ya, öyle işte!..
Benim yazılarım da bir söyleşidir.
Ataç’ın yıllar yılı yaptığı gibi!.. Ben her
şeyi biliyorum, bütün bunları benden öğrenin; kara da, beyaz da benim
gösterdiğim gibidir, demeden! Şu yazarı, bu politikacıyı körü körüne övmeye,
yermeye kalkmadan...
Yaşlandıkça söyleşecek insan da kalmıyor... Her yaşın bir başka anlamı
vardır. Kırkındaysanız dostunuz, düşmanınız çoktur. Ellisinden, altmışından
sonra tenhalık başlar, siz de istersiniz zaten! Yalnızlık kimi zaman bir
kurtarıcı gibidir. Ama ille de anlaşabileceğiniz bir iki insan olmalı... Onlar
da yok olup gitti mi, tek başınasınızdır.
***
Gazetelerin her birinde sayısız köşelerde yazanlar var. Onlara, yazar
demek istemiyorum. Vaktiyle Sait Faik
“yazıcı” demiştir öylelerine! Yazıcı olmak,
bilir bilmez, günün olup bitenlerine şöyle bir göz atarak ya da özel çıkar
hesabını da düşünerek, sözüm ona ‘kendi’
düşüncesini, kendi saydığı bir görüşü okuruna duyurmak!..
Yılları geride bırakmak, işte böyle şeyler yazmayı zorunlu kılıyor.
Okunacak, saklanacak, zaman zaman başucu olacak yazılar, kitaplar öylesine
azaldı ki nerdeyse yok oldu! Bu benim için, sizin için değil, okurlarıyla
söyleşmekten hoşlanan biri için...
***
Türkiye bir cumhuriyet değil mi? Öyleyse padişah torunlarını başüstünde
taşımak neden? Hele bir ülkenin başbakanı, bakanları bilmem kimleri,
Abdulhamit’in anısını içlerinde yaşatıp onun
torununun tabutunu sırtlarında taşımaktan onur duyuyorlarsa!... Gel de yazma,
gel de sesini çıkarma, gel de seni seven, okuyan, anlayan dost okurlarınla bu
çirkinliği paylaşma!..

Yorum Gönder