Ümmetlikten Ulusluğa-Cevat Kulaksız

Kul-Reaya-Tebaadan Millete, Milletten Halka, Halktan Ulusluğa Küçüklüğümde 1950 li yıllarda, babalarımız “dinini diyanetini öğrensin” diye köyün

Kul-Reaya-Tebaadan Millete, Milletten Halka, Halktan Ulusluğa

Ümmetlikten Ulusluğa-Cevat Kulaksız
Küçüklüğümde 1950 li yıllarda, babalarımız  dinini diyanetini öğrensin” diye köyün küçük çocuklarını- bizi, köy camisindeki “hoca mektebine” gönderirlerdi. Orada bize hoca şöyle derdi, size Türk’ümsün Müslüman mısın, diye sorsalar ne diyeceksiniz”.  Biz de, kimimiz “Türküm”, kimimiz “Müslüman’ım  deyince, hoca bize şöyle dememizi öğütlerdi, Türklükten önce İslam veya Müslüman ümmetindenim”, diyeceksiniz derdi. Oysa biz İslamlıktan önce de Türk’tük, İslamlığı kabul ettikten sonra da Türk’üz.
Tıpkı, daha 1950 li yıllarda bile, Türk çocuklarına Osmanlı Ümmetini şartlandıran hocanın yaptığı gibi, Osmanlı da halkı, (Türk, Arap, zenci, Boşnak öteki Müslüman azınlıklar) Türklük benliğinden ziyade din-Müslümanlık potasında kabul edilirdi, ona göre hitap edilir, halkı ona göre vatandaş sayılırdı.  Önemli günlerde duyuru tellalları davul eşliğinde,  ey ümmet-i Müslüman, filan gâvura savaş ilan edildi” filan, diye çağırırdı.
Türk Ulusu, Müslümanlığı kabul etmezden önce, daha bir özgür, daha bir eşitlik içinde idi; çadır devleti de olsa, at üstünde, hiç bir başka millete tabi olmadan binlerce km ülkeden ülkeye Anadolu’ya, Kuzeyden Macaristan’a kadar özgürce yol aldılar Türkler, yavaş yavaş yerleşik düzene geçtiler.
Türkler, sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Müslüman olduktan sonra, Arap ve Arapça baskısına maruz kaldı.  Hele 9. 10.11. yüzyıllarda üç yüz yılda, çağına göre Türk ve Müslümanlar bilimin zirvesinde yaşıyorlardı. İçlerinden çıkan bir İbn-i Sina, çağların en büyük tıp adamı olarak tanınmış, Avrupa’nın hayranlığını kazanmış, onun yazdığı tıp kitapları Orta Çağ Avrupa’sında üç yüz yıldan fazla tıp okullarında ders kitabı olarak okutulmuştu. Bu dinsel kökenli ve hurafe ile yoğrulmuş Osmanlı-Türk toplumu, bir İbni Sina kadar, dünyayı, Avrupa’yı etkileyecek bir bilim adamı çıkaramadı. Çünkü toplum, padişahın, halifenin, ulemanın baskısı ile yaratıcı gücü azaltılarak padişaha bağlı mankurta benzer “kul” olmuştu. 
Türkler Müslüman’lığa bağlandıkça,  din sevgisi ve din bağımlılığı ile Arap ve Arapça baskısı bundan kaynaklı hurafe artıkça yavaş yavaş bilimden uzaklaşılmaya başlanmıştı. Süreç içinde her hurafe dini kural sayıldığından toplumda bir kaos, gerilik, ayırımcılık oluşmaya başlamıştı.
Türkler Müslüman olduktan ne zaman ki Osmanlı’nın başına dert olan Halifelik 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’le birlikte İstanbul’a getirildikten sonra, Türk toplumu üzerinde hurafeyle yoğrulmuş olan dinsel baskı Osmanlı toplumunda ayrışma ve kırılmalara neden olmuştur. Bu baskı Türk Toplumu üzerinde öylesine baskın olmuştu ki, bilimin, kültürün yayılmasında en büyük etkisi ve katkısı olan matbaa ancak 300 yıl rötar yaparak getirilebilmiştir.[i] İşte dinsel kökenli hurafenin hızla yayıldığı, bilimin hiç gelişmediği Osmanlı’da halk da, eski eşitlik duygusu kaybolurken, halk “kul”-köle görülmeye başlamıştı. Öylesine bir “kul”luk ki, padişah halka “kullarım”, halk da padişaha “padişahım biz kulların…” diyordu.
Halifelik Osmanlıya geçtikten sonra, Yavuz Sultan Selim’le başlayan göçebe Alevi-Avşar Türkmenlerine baskı ve saldırılar korkunç derecede artmış, Osmanlı kaynaklarlına göre 40 bin insan katledilmişti.  Osmanlının bu baskı ve saldırılarına başkaldıran Alevi-Avşar Türkmenleri Osmanlı baskı ve hurafesine karşı 300 yıl direnmiş, Toros zirve ve eteklerinde devletten uzakta göçebe yaşamışlardı. Bu göçebe Türkmen-Avşarlar Osmanlıya kul olmak istemiyorlar, kendi dil ve kültürlerini devletten uzakta yaşatıyorlardı,  ama gittikleri yerleri talan ederek.
Osmanlıda “Türk” nefreti, Türkmen’e, Avşarlara karşı duyulan düşmanlıktan doğmaktadır. “Türk”  adı, önceleri yalnız göçebe Türkmenler için hakaret anlamında kullanılırken, sonraları tüm Türklere yönelen bir dışlama ve nefrete dönüşmüştü. Türkler devlet yönetimine alınmıyorlardı. Osmanlı padişahları bile Türk kadınları ile evlenmiyorlar, dışarıdan getirttikleri Hıristiyan kadınları ile evleniyorlardı.  Onun için padişahların çoğunun eşleri Hıristiyan kökenlidir. Bu nasıl devlet ki askeri ve devlet bürokrasisindeki yöneticiler devşirme yabancı iken, eşleri de yabancı, kendi öz halkı “kul” idi.
Türk nefreti, Türkmen’e, Avşarlara karşı duyulan dışlanmışlık yanında,  Mevlana Celalleddin’in oğlu Veled Çelebi, Sultan Mesut’a Türkmen  kırımı önerir. Can korkusundan mağaralara, ormanlara saklanan bu göçebeler için “alem yıkıcınitemini kullanır ve şu öğütte bulunur:
“-Onlar öyle zarar vermişlerdir ki, şahım, sakın sen onlara acıma; halkının yaşamasını istiyorsan onların tümünü kurban et”. Bu nedenle Fatih’in, Yavuz’un savaşları, Türkmen’i yok etme savaşlarıdır”.[ii]
Ümmetlikten Ulusluğa-Cevat Kulaksız

HALKIM
Padişahlar, Türk halkını devlet yönetiminden, saraydan dışlıyor, baldırı çıplak bir toplum olarak görüyordu.
Bir gün Abdülaziz alay köşkünde otururken, bir yerden yangın mı ne çıkmış ne, halk oraya doğru koşuşmaya başlamış; pencereden onları seyreden padişah, başmabeyincisine,
“-Millet millet dediğiniz bu baldırı çıplaklar mı” demiş.
Başmabeyinci de,
“-Evet, efendimiz”, diye yanıtlamış onu, bundandır, sizin donanmanızı, trenlerinizi, fetvalarınızı yürüten, fırınlarınızı işleten, kumaş dokuyanlar bunlardır”.
Padişah, halkı kendine ve Osmanlı toplumu kendini padişaha karşı “kul” olarak gördüğü için, “millet” sözcüğü Osmanlı toplumuna yeni giriyordu, çünkü Osmanlı Padişahları Türk halkını “baldırı çıplak basit bir “kul” olarak görürken, halk da kendini padişaha karşı tartışmasız biat eden “kul” olarak görüyordu. Devlet büyükleri, vezirler, memurlar ve de halk, padişaha-Osmanlı katına bir rapor, bir maruzat bildirirken, adının başına “kulunuz” filan diye imza atıyordu. Padişaha karşı halk kendini “kul” olarak tanıtıyordu. Padişah ve devlet ricali, matbaaya, bilime ilgisiz kalıyor, böylece Osmanlı toplumu da askeri, bilim, sosyal gelişme gibi her alanda geri kalıyordu. “Batı” toplumu, Rönesans ve dindeki reformla hızla yeni buluşlar, icatlar yaparken, Osmanlı toplumu da bu buluşları benimsemek şöyle dursun, bilimsel buluşlar için “kefere kurnazlığı”  diyerek ilgisiz kalıyordu. Böylesine eğitimsiz bir toplumdan ne bilim adamı çıkar, ne de bir filozof çıkar. Bu süreç yüzyıllarca devam ederek 1923 e kadar devam etti.
Osmanlıda “Millet” bilinci geliştirilmedi, ümmet bilinci dinsel düşünce birliği için yaygınlaştırılmıştı. Onun için halk bu ümmetten kaynaklanan dinsel baskı ile yönetiliyor; halk anlamadığı Arapça ibadet, Arapça Kuran ile öğrenmeye zorlanıyor, cahil din adamları eliyle de sanki dinsel kuralmış gibi hurafeler üretiliyordu.
Osmanlı öylesine garip bir devlet ti ki, ordusu devşirme, devlet bürokrasisindeki görevliler devşirme,  asıl Türk halkı ise “gobat Türk” diye Türkler,  gobat dil” [iii] diye ana dil Türkçe dışlanıyordu. Padişah ve Osmanlı bürokrasisi Türk halkını Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler…”  diye aşağılıyordu. Acaba, dünyada kaç devlet böylesine kendi öz halkını, öz dilini kötüleyip küçümsemiştir.  Kendi öz ana dilinden yozlaşan, ana dili horlanan bir toplum devletini de doğal olarak yadsımaya başlar.
Ümmetlikten Ulusluğa-Cevat Kulaksız

MİLLET BİLİNCİ
Türk ordusu Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul’u kurtardığında, ordunun başında kente giren Refet Paşa (Bele) Kadıköy Kaymakamlığı’nın balkonundan halka seslenmişti; yeniliği ve millet sevgisini halka tanıtmak için, “milletim” diye halka hitabetmişti. Sonraları özellikle halka şirin görünmek isteyen politikacılar, “milletim”,“benim milletim”,benim halkım” demeye devam etmişti. [iv]  
Türkler aydınlanmanın gereğini Cumhuriyet’le algılamaya başladı. Çünkü bunun için, her şeyden önce,  Tanrı Devleti’nden Dünya Devleti’ne geçmemiz gerekiyordu.  Cumhuriyet’in laik olması ile aydınlanma sıkı bir birliktelik içindedir ve kendini başlıca eğitim alanında gösterir. Ancak, laik bir eğitim inanma ve araştırma özgürlüğünü sağlayabilir.  Prof. Macit Gökberg, Osmanlı Devleti’nin yoksun olduğu üç öğeyi, çok yerinde olarak, şöyle saptıyor: Eleştiriye açık olma yani Osmanlı yönetimi eleştiriye açık değildi; ümmet yapısından kurtulup uluslaşma, Osmanlının devleti sözde bir Türk Devleti idi, ama devlet Türklüğü asla benimsemiyor, din birliği yani ümmetçiliği ön planda tutuyordu. Sanayi uygarlığına geçme için hiçbir çaba yıktı, Osmanlı böylece bir sanayi oluşturamamıştı. [v]
Halk âşıkları, bugün, yerlerini ve işevini gazetelere, medyaya bırakmıştır, artık halkın  “sözcükleri medyadır.
Ortada bir iddia varsa, bir de onun karşı iddiası olmalıdır. Olmalıdır ki, gerçekler ortaya tartışarak çıkabilsin. İşte gerçeği arayanlara,Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler…” deniyor, halk susturuluyordu.
Osmanlı’ya özenen AKP-RTE iktidarı da, günümüzde gerçekleri yazan, söyleyen insanları, gazeteleri, medyayı susturuyor, Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler…” demiyorsa da,  oradan buradan TC yi kaldırıyor, muhalifleri hapse atıyor.
Bu ve benzer konulardaki anlayışımızı tekrar edersek, görüşler iddia ve karşı iddiaları ile birlikte sergilenmekte, karar okuyanın bilgi-deneyim ve özümsenmesine bırakılmaktır.
Biliriz ki, Su –Bilgi- döküldüğü kabın şeklini almakta, rüzgâra ıslık çalınmamaktadır!
Konuya aşağıda uzun yıllardır Web ortamında dolaşan ve Halk Âşıklarına ait iki ayrı dörtlükle başlanmaktadır.
Bu dörtlük gerçeğinde diğer örnekle birlikte, vergi konusunda halkın bir serzenişidir.
Ancak, iddialarda görüleceği gibi, kasıtlı ve çarpıtılarak değişik maksatlarla kullanılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemine kadar son Türk soylu sadrazamı Çandarlı Halil Paşa idi ve oda devşirme kökenli vezirlerin de etkisiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından boğdurulmuştur. Böylece Osmanlı Devletinde başta sadrazamlık olmak üzere üst düzey yönetimi, Türk kökenlilerin elinden çıkıp Hıristiyan kökenli devşirmelerin eline geçmiştir.
Osmanlı sarayının devşirme yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi’nin 1499 yılında yazdığı şiirin bir kıtası şöyledir:
“Sakın Türk’ü insan sanma
bir an bile olsa Türk’le olma
Türk eline şeker olsa, o şeker zehir olur
Türk’ün başını keserken sakın gam yeme
baban bile olsa Türk’ü öldür”
.
Osmanlı toplum düzenini eleştiren Halk âşıklarının (Anonim) serzenişlerinden birkaç mısra:
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Eken de yok biçen de yok
Yiyende ortak Osmanlı
Yine, Zileli Talibi’nin:
Talibiyim kurtulmadım çileden
Mültezimler öşür alır kileden
En doğrusu kaçmak imiş Zile’den
Hiç gelmemek Nurun ala nur imiş
Dizeleri, Osmanlı döneminde baskı ile vergi alınışını dile getiren söyleyişlerin en açık örnekleridir.  [vi] Osmanlı kendi öz halkını böylesine dışlarken, Türk halkı da, kendi devletini yukarıdaki dizelerle yadsıyor, Osmanlıyı kendinden görmüyordu.
Modern Türkiye’nin Tarihi” İsimli eserin yazarı Bernard Lewis bakınız bu konuda ne demektedir?
-“Türk kimliği yönetimin merkezi olan İstanbul’dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Zaman içerisinde Türk yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez Osmanlı efendisine Türk demek hakaret sayılmış. “Türk” sözcüğü, Anadolu köylüleri için ve üstelik onları aşağılamak ve küfür yerine kullanılır olmuş. (Irki bir anlam taşımayıp, sadece cahil köylüleri aşağılamak için söyleniyor.)
Günümüzden ilginç bir örnek;
-“Ulan öküz, Anadolu’lu Sana mı kaldı?”
CHP’nin Tek parti dönemindeki Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, sert ve otoriter bir yöneticiydi. Atıyla ve elinde kırbacıyla Ankara sokaklarında adam dövdüğü bile konuşulurdu.
Sabahattin Ali ile Nihal Atsız’ın dergi köşelerinde başlayan ve Atsız’ın Başbakan Saraçoğlu’na yazdığı ünlü mektupla hareketlenen sokaklar belki de ilk kez sağ ile solu karşı karşıya getirmişti. Cumhurbaşkanı İsmet Paşa ise hem sağa hem de sola darbe vurma hazırlığındaydı.
Halen Türkçülük günü olarak kutlanan 3 Mayıs günü milliyetçi gençler Ankara adliyesine gelirken ve mahkeme çıkışı gösteriler yapmışlar ve başbakanlığa kadar yürümüşlerdi. Bu gösterilerin başrolündeki isimlerden biri de Osman Yüksel Serdengeçti’ydi. Serdengeçti polis tarafından yakalanmış ve Ankara’nın valisi ünlü Nevzat Tandoğan’ın huzuruna çıkartılmıştı.
Vali Tandoğan’ın eylemci Serdengeçti’ye söylediği söz Türk siyasi yaşamının unutulmazları arasına girmişti.
-“Ulan öküz, Anadolu’lu! Sana mı kaldı Türkçülük? Bu memlekete komünizm de lazımsa biz getiririz Türkçülük lazımsa da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var. Yani halkımız bir şey bilmez, her şeyi devlet baba, mütegallibe, yukarıdakiler getirir. Bu söylem ve algı Osmanlı’nın Türk halkına bakışının ta Cumhuriyet’e yansımasıdır.
Birincisi çiftçilik yapmak, ikincisi çağırdık mı askere gelmek!” [vii]
“Atatürk de bir hatırasını şöyle anlatıyor;
”Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının “Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın”  diye bir Türk askerini tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla gözyaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegâne fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.” [viii]

OSMANLI TÜRK’E “EŞEK TÜRK” DERDİ.
Ümmetlikten Ulusluğa-Cevat Kulaksız
 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şu bilgileri veriyor;
“Bu milletin yakın zaman kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona: ‘Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile ‘Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti”(sf 34).
”Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline geliyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hâkime (egemen ulus) suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure (aşağı ulus) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk’e daima eşek Türk derdi… (sf 27).
Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor:
Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik. İlmihallerde baş dersimiz ‘Din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık.
… Okullarda da Arab’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.”

“PADİŞAH  DA TÜRK”
Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken (1880 de) ilçeleri teftişe çıkıyor.
Paşa, uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek istemeyen bir ihtiyara,  hangi milletten” olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ”Ben Türküm Efendim” diyor. Bunun üzerine Paşa  Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mı? Bak ben de Türkümdiyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak,  “Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da olurmuş ha” diye sevinçle karışık hayret ifade edince, Vefik Paşa    “Paşa da kim oluyormuş, Padişah da Türk, Padişah da” diye haykırıyor. Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türkün hazin kaderi için ağlaşıyorlar.[ix]
Şair Fuzuli bir şiirinin son beytinde şöyle diyor:
“Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Araptan ya Acemden”
Osmanlı, çağın gerisinde kaldığını, Ümmet ve Şeriat birlikteliğine karşın,  çok büyük topraklarını kaybetmesini görünce, Türklük bilincine, kendi özüne dönmeye başlamış,
Osmanlı Anayasasının 18. Maddesinin Türkçe’yi resmi dil olarak kabul etmesi ile Türklüğe önem vermeye başlamıştı.  Ama öte yandan,  Osmanlı Sadrazamlarından Ermenilerin katlettiği M. Sait Halim Paşa’nın  “bir Müslüman’ın vatanı, Şeriatın hüküm sürdüğü yerdir” şeklinde söz söylemesi ‘ulus’ bilincinin pekişmesine epey bir zaman kaybettirmişti. [x]
Osmanlının Anadolu Türklerine yaptığı zulümün listesi daha böyle uzar gider. Biz ise kendimizi, kendini Türk saymayan hatta Türklüğü aşağılayan, bilime ilgisiz kalan bir hanedanın ve devletin torunları olarak günümüzde bile hala Osmanlı özentisi içindeyiz. Bunu en başta gerici AKP-RTE iktidarı yapmakta. Bakıyoruz, tıpkı bir vurucu güç olan eski “Ülkü Ocakları” gibi, “kefenli liderin kefenli askerleriyiz” sloganları atan (yani saldırı ve terörü simgeleyen) “Osmanlı Ocakları” kurduruyor; Osmanlıspor’u kurduruyor vb.
Osmanlı tarihinde Fatih sonrası Osmanlı balkan devleti Rum, Yahudi, Gürcü, Ermeni, Rus, Fransız köklülerin yönettiği bir yapı haline gelmiştir bu da Hıristiyanların ve Yahudilerin işine geliyordu zaten bu yüzden 600 yıl ayakta kalabildi. Ne mutlu ki Atatürk ve onun silah arkadaşları, Türk Milletinin en ihtiyacı olduğu anda çıktılar ve bizi Osmanlının köleliğinden, kendimizin efendiliğine, TC nin eşit vatandaşlığına; ümmetten millet olmanın bilincine, atalarımız ve Türk olmamızla gurur duyduğumuz bu günlere getirdi. [xi]
Atatürk, asırlar boyu ezilmiş, kendi kaderine terk edilmiş, Türk halkına Türklük bilinci aşılıyor, vatan-millet, bağımsızlık, özgürlük duygularını ateşleyerek, 7 düvele karşı mucize zaferleriyle yeni bir vatan yaratıyor.

Ümmetlikten Ulusluğa-Cevat Kulaksız
Başta laiklik, Cumhuriyet ve diğer tüm çağını aşan devrimleriyle halkın, bilgi, kültür düzeyini yücelterek engin sağduyulu, özgürlük ve bağımsızlık inançlı bir millet yaratıyor.
2002’den sonra sistematik olarak tüm bu duyguları yok ediliyor, “Türk yok, Türkiyelilik var” diyor, “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve Türklük andını yasaklıyorlar. TC Kurumlarından “TC” yi kaldırıyordu. Leyla Zana bile, milletvekili yemininden “Türk Halkı” nı söylemiyor, “Türkiye halkları” diyordu. RTE-AKP iktidarı özledikleri Osmanlı gericiliğine dönmek için böyle girişimde bulunurken, Zana gibi bölücüler de,  “Türklük bilincini dışlayarak,  ülkeyi bölmek için işaret fişeğini yakıyordu.
Cehalete mahkûm ettikleri halk artık çağdaş uygarlık dünyası yerine Ortadoğu’nun bedevi dünyası ve ortaçağın karanlık dehlizlerinde yaşamayı yeğliyor.
Atatürk’ün asrın yıldız ülkesi Türkiye, artık dünyadaki güven ve saygınlığını, geleneksel hars ve hasletlerini kaybetmiş, adeta dünyadan dışlanmış bir konuma getiriliyor.
Devletin imamlaşması, eğitimin mollalaşması, demokrasinin ve hukuk devletinin yok edilmesi için AKP-RTE gerici iktidarı var gücü ile her türlü dini simgeleri kullanmaya başlamıştı. Oysa dünyada dinsel devletle kalkınan hiçbir ülke yoktu, dini kullanan, dinci perdesi altına baskıcı ve demokratik olmayan yöntemle yönetilen İslam ülkeleri, çağın gerisinde kaldığı gibi, dünya kültürünün başına bela olan her türlü terör ve teröristler böylesine geri kalmış ülkelerden çıktığını görmekteyiz. [xii]

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com

DİPNOTLAR


[i] Matbaa 1550 yılında Alman J.Gutenberg tarafından Mainz şehrinde ilk kez bulunuyor; İstanbul’da azınlık kendi yayınevlerini kurarken, Osmanlıya ancak 1727 yılında Macar dönmesi İbrahim Mütefferika tarafından getirilmiş,  halen bu 300 yıllık bilim ve kültür açıklığı kapatılamamıştır. 
[ii] Yiten Söz M. Cevdet Anday Yerleşik Göçebe Savaşları ve Bayındırlık Adam Yay. 1992 sf 51-52
[iii] Gobat: Kaba)
[iv]  Yiten Söz Melih Cevdet Anday Adam Yayınları 1992 Halkım sf 133
[v]  Yitik Söz  İlginç Bir Yapıt M.C. Anday. Adam Yayınları sf 193-194-195 4.11.1983
[vi]  http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/17.php  Çukurova Üniversitesi Türkoloji araştırmaları merkezi )
[vii] Kaynak; Bizim hep inanmamızı istediler, Gürkan Hacır,  sahife, 200
[viii]  Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, s.19.
[ix] Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü Yayını, s.238.
[x]  http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-60/ulus-devlete-gecis-sureci-ve-turkiye-cumhuriyetinin-uniter-yapisi
[xi]  https://www.facebook.com/takunyam/posts/352065068263282
[xii]   http://www.sonkoseyazilari.com/sozcu/kemal-baytas/15-Kasim-2015/ataturk-doneminin-495-halki-tebahhur-etmis/126156

Yorum Gönder

Bu konuda ek bilgi almak isteyenler, internette dolanan ve tarafımdan gönderilen "Türk mü Osmanlı mı yazımı tıklayıp bakabilirler. Selam. Cevat Kulaksız

[blogger][disqus]

Kemalın Askeri

{blogger#https://www.blogger.com/profile/11745102543774252838}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget