Deniz SOM’u yitirişimizin üzerinden bir yıl geçmiş!Ödünsüz ve kararlı Kemalist duruşunu amansız hastalığı sırasında da sürdürmekten geri durmamıştı! Hastalığının ve zaman zaman tedavisinin başlı başına yıkıma yol açtığı dönemler olsa da; Deniz SOM kısa izinler dışında görevini sonuna dek yerine getirme özeni içinde oldu!
Ülkenin içinden geçmekte olduğu ve her geçen gün koyulaşan karanlık koşullarda birileri kendilerini kurtarmayı ve aymaz olmayı seçerken; o, bir avuç aydınla birlikte direnmeyi, haykırmayı ve dik durmayı başarmıştı! Hem karanlığa hem de hastalığına karşı omurgalı duruşu altı çizilmeye değerdi.
Hastalığı boyunca aydınlatmacılık görevini aksatmamaya çalışan Deniz SOM’un bu süreçte hastalığına ilişkin yazıları bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdadır.
Dürüst ve ilkeli gazetecilik anlayışının ülkemizdeki az sayıdaki temsilcisinden birisi olarak son Vaziyet’i 09.09.2010’da yayımlanmış! Kısa süreli izin bahanesiyle okurlarla vedalaşmış belli ki:
Benim kanserimde benim zarlarım
2009 yılının Mayıs sonunda tanışmıştım sol akciğerimin sağ üstüne yerleşen kanser hücresiyle. Doktorlar “küçük hücreli” dediği için biraz da küçümsedim, “mikrop ise ben daha büyük mikrobum” demiştim. Bilimin ışığında önce kemoterapi, sonra radyoterapi gördüm.
İlaçla ve ışınla tedavi kürleri bittiğinde bir de genel kontrolden geçtim. Mikrobu yenmişim. Sizlerden izin isterken mikrobu ringe serdiğimi fakat tek yumrukta nakavt yapamadığımı yazdım. Sırada ikinci raunda hazırlanmak olduğunu söyledim.
Fakat ikinci raunt, herkesin tahminlerinin ötesinde çok ağır geçti. Bunları ilk kez yazıyorum. 25 kilo verdim. Ringden düşeceğim, maçı bırakacağım anlar oldu ama 12 seans kemoterapiyi, 30 seans radyoterapiyi, maçtan ihraç edilmeden bitirdim.
Bunun sonucuna da “iyi” dediler fakat son üç aydır göğsümde süregelen ağrıya çare bulunamadı. Son tahlilde akciğerin dış zarı ile kaburganın dış zarı arasında sıvı birikebileceğini düşündüler ve buldular.
Gördüm; su gibi, kahverengi.
Maceranın bundan sonraki bölümüne katılabilmek için izninizi istiyorum.
Kısa bir izin. Süreyi doktorlar da bilmiyor.
Önce “hayır” oyumu kullanayım, gerisi kolay! (Vaziyet 09.09.2010)
Bir yandan ölümle dalga geçerken 12 Eylül Referandum’unu da unutmayacak kadar sorumluluk sahibi!
Okuruyla da ve özellikle de katılım isteği içindeki okur-yazarıyla da etkileşim içinde olabilen özgüvenli bir kişilik.
Az sayıdaki görüşmelerimizden birisinde yazılarıma köşesinde yer açmasından kaynaklanan gurur ve mutluluğu paylaştıktan sonra aldığım yanıt belleğime çivilenmiş gibidir :
“O köşe sizindir, benim görevim ise aracılık etmektir!”
Vaziyet’e son konukluğum 16.08.2010’da olmuş. Ramazan ayına rastlayan günlerdeki din ticaretine başkaldırmışım!
Ramazan ticareti
“ALINIP satılmasına pek de alışık olmadığımız birçok kavram gibi ramazan ve onunla ilintili hemen her şey de kendini bu kötü alışkanlıktan kurtaramamış gibi görünüyor” diyor Ceyhun Balcı ve niye böyle dediğini şöyle açıklıyor:
“Hemen hepimizin yaşadığı yerlerde her an gözleyebileceği gibi ramazan inanç ve yakarış süreci olmaktan çıkmış, ticaretin, satışın ve kazancın sıradan aracına dönüşmüş. Yapmaktan kaçınmaya çabaladığım bir şeyi yapma gafletinde bulundum. Televizyonlardan birinin akşam haberlerini izledim. Ben haberlerin ortasında izlemeye başlamış olmalıyım ki, geçen günlerde magazine ayrılmış olan bölümler bugünlerin anlam ve önemine uygun olarak ramazana ayrılmış. İlk görüntülerde hiç olmazsa ramazanda sofrasına et koyma çabasında olan dar gelirli yurttaşlar vardı. ‘Devlet kasaplık, manavlık ve celeplik mi yaparmış’ diye kükreyen bir rahmetli büyüğümüz belli ki tam anlamıyla silememiş Et ve Balık Kurumu’nu yaşamımızdan.
Dar gelirli yurttaşlar devletin yapmaması gereken bir etkinlikten yararlanmaktaydı oysa. Bir an önce sonlandırılmalı! Serbest piyasa ekonomisi mitine bundan daha büyük bir saldırı olabilir mi?
Ramazan ticaretinde her kesime her mekâna yer vardı nasılsa! Önce İstanbul’da bir ilçede sokakta kurulan ve uzunluğu üç kilometreyi bulan bir iftar sofrası ve o sofranın alçakgönüllü mönüsü geldi görüntüye. Hemen ardından, beş yıldızlı otelde diğer dinlerin temsilcilerinin Diyanet İşleri Başkanı’nca ağırlanacağı kuş sütünün eksik olduğu bir başka Türkiye görüntüsü.
Parası kimden çıkıyordu diye aklıma getirmeden edemedim! Beş yıldızlı otellerde, ‘oruç açmayanlara’ iftar uygulaması ile yaşamımıza giren yoz beğeni kültürünün dinsel başvuru kaynaklarıyla doğrulanıp doğrulanmayacağını merak eder dururum. Henüz doyurucu bir açıklama ile karşılaşmadım. Asıl çarpıcı görüntüler sınır ötesindendi. Yalnız ramazanı değil İslam dinini ticaret aracına dönüştürmüş olan Suudi Arabistan’da Kâbe’ye egemen bir yerde görüşe açılan bir saat kulesiydi bu haberin konusu. Gece ve gündüz bilmem kaç kilometre uzaktan görülebilen saat kulesinin görkemine diyecek yoktu doğrusu! Bir de Londra’daki ‘Big Ben’i çağrıştırmasa! Bulunduğu yer ile bu denli uyumsuz, kimliksiz ve kişiliksiz bir yapı tasarımı için bir yarışma açılsa herhalde birinciliği bu yapıt alırdı! (Vaziyet 16.08.2010)
Amansız hastalık bu güzel ve vatansever insanı 15 Ekim 2010’da aramızdan aldı!
Aramızdan ayrılışının birinci yıldönümünde “Vaziyet” öksüz!
Yeri doldurulamazlardandı! Işıklar içinde yatsın…
Ceyhun BALCI, 13.10.2011
Ölümünün hemen ardından kâğıda döktüğüm duygularımı da bir kez daha paylaşmak isterim.
DENİZ DALGASIZ OLMAZ!
Deniz Som’u uzun yıllardır tanırdım! 2007 yılının Ağustos ayı bir başka tanışma fırsatı yaratmıştı benim için. “Vaziyet”i kendi alanı olarak görmek bir yana kişisel görüşmemizde bizlere onur verdiğini söylemem üzerine “Vaziyet” sizlerindir; ben şimdilik oranın yönetmeniyim dediğinde kavramıştım onu gerçek anlamda!
O duymadım, görmedim, bilmiyorum diyenlerden değildi!
Omurgasızlardan hiç değildi!
Esintiye göre eğilip, bükülüp biçim alanlardan da…
Aymazlar, yurtsevmezler, çıkarcılar, demokrat kılıklı dönekler önde gelen hedeflerindendi!
Ama, tüm bunları “Vaziyet” köşesinde hem de köşesini okurlarına açarak, onların da sesi olarak yapmıştı.
Görüşlerini, düşüncelerini ödünsüzce, dimdik savunurken üzerinde yaşadığı coğrafyanın çok ama çok önemli bir geleneğinden de ustaca yararlanmaktaydı : “Gülmece”! Şimdilerde demokratikleştikçe, özgürlüklerimizin sınırları genişletildikçe ve böylelikle “ileri demokrasi” durağına varmamıza ramak kalmışken üzerine daha çok gidilir olan; davaların ve tazminatların hedefi olan gülmece!
Anadolu hoşgörüsünün olduğu kadar insan zekâsının da ürünü olan gülmece her koşulda önemli silahlarındandı onun!
Dokunduran, iğneleyen ama incinse de incitmeyen gülmece!
Cumhuriyet okuru olarak gazeteyi özenle okuyan, hiç değilse aynı özenle gözden geçiren bir yurttaş olarak “Vaziyet”e ilgim bir başkaydı.
Üç Ağustos’ta kendisiyle paylaştığım bir yazıdan alıntıyla karşılaştığımda ilk günkü kadar heyecanlandım.
Hemen ertesi günü ilgiyle “Vaziyet”e göz attığım sırada gözüme ilişen not içimin cız etmesine yetti de arttı!
Rahatsızlığı süresince o çok ciddi hastalığını okurlarıyla yalnızca bir kez paylaşan Deniz Som “Vaziyet”i idare edemeyecek durumdaydı anlaşılan! Kısa bir mola istemişti okurlarından.
Kaygılarımız yerini coşkuya bıraktı bir gün ansızın döndüğünde “Vaziyet’e!
Amansız hastalığın bir şekilde mızıkçılık yapacağını bilsek de geçen her gün yazılarıyla ve dalgacılığıyla bir yandan gülüyor diğer yandan da düşünmeyi sürdürüyorduk!
Bir kez daha ayrılık vakti gelmişti!
Sıklaşan ayrılıklar karabasanıydı okurlarının.
Hem dalgasını geçer, hem de pek az yazarın yapabildiği ölçüde sert eleştiride bulunurdu!
Bu kez dönememişti Deniz SOM! Ölümün öngününde bile “geldiğimiz yere dönüyoruz!” diyecek kadar dik duruşlu, ödünsüz ve onurluydu!
“İyi ki bu dünyadan bir Deniz Som geldi geçti!”
Cumhuriyetçi’ler öksüz kaldı dense yeridir…
Anısının bizlere yol göstermesi onu ne mutlu ederdi, kimbilir!
Ceyhun Balcı
Yorum Gönder