Lahana - Ömer Yıldız

Hani bir laf vardır ya keçi ve koyunlara ithafen “lahanaya gelince kıtır kıtır, sapına gelince meee” diye.
Son gelişmeleri duyunca “ne oldu, sapına mı geldiniz?” diye sorası geliyor insanın. Gündemi takip eden dostlarımız bilirler. Gayet demokratik! özgürlükçü! insan haklarına saygılı! bize her fırsatta kriter dayayan Avrupa, yeni önlemler almaya başlamış.
Kuzey ve güney arasında yıllardır süren Valon-Flaman çatışmasından ötürü bölünmenin eşiğine gelen Belçika’da halk sokaklara dökülmüş ve sloganlar atmış. İşin komik tarafı attıkları sloganlarda oldukça tanıdık: “Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Devlet, Tek Dil.”
Peki, ne oldu da bize demokrasi pazarlayan, medeniyet beşiği ülkeler böylesine bir “U dönüş” yaptılar. Bizden, azınlıklara “Ana Dilde Eğitim” hakkı tanımamızı isterken, kendi halklarına kesin bir dille yasakladılar bu hakkı.
Tabii bu riyakâr Avrupa’nın ilk herzesi değil. Bizim polisimiz; ortalığı yakıp yıkan, meydanları savaş alanına çevirenleri tutuklayınca, onlara zor kullanınca “orantısız güç” kullanılıyor diye tepemize binen bu demokrat Avrupa, İngiltere’de terör saldırısı olunca ne yaptı hatırlayan var mı? Bırakın suçluyu, şüpheli gördüklerini bile sorgusuz sualsiz öldürme yetkisi verdi polislerine.
Peki ya Fransa ne yaptı? Bize ifade özgürlüğünden, basına sansürün çağ dışılığından dem vuran Fransa “ermeni soykırımı” yoktur diyeni suçlu ilan eden yasaları yürürlüğe koydu. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyeceğim ama bizim liberal demokratlarımız o perhiz ile o lahana turşusu arasında kesin bir bağ kurarlar.
ABD’ye değinmek bile istemiyorum, bu satırlarda onların demokrasi ve insan haklarıyla ilgili bir cümle yazmak bile bana zul geliyor. Şimdi yazmaya başlasak Kızılderililerden, günler haftalar sürer ama yine de Amerikancı dostlarımız yapılan soykırımları, insanlık ayıplarını, ve diğer her şeyi bize toz pembe göstermeyi başarırlar o yüzden Amerika’yı yazmıyorum bile…
“Türk’ün iti şehre inince Farsça ürürmüş” derler ya bizim aydın geçinenlerimizde bu demokrasi şölenlerine köşelerinde sonuna kadar destek oldular. Şehre inmiş Türk iti gibi Avrupa diliyle ürümeye başladılar. İngiliz, şeksiz şüphesiz vururum derken; “Tabii ki doğru olan bu” dediler “çünkü her ulus kendi güvenliğini sağlamakla mükelleftir, bu konuda taviz verilmez, Avrupa yapıyorsa doğrudur” dediler.
Ama söz konusu Türkiye olunca taş atan çocukların başlarına hareler, sırtlarına kanatlar taktılar. İnsanımızı katleden Pkklı soysuz kancıkların ellerine gitar tutuşturup, şirinlik gösterileri yaptırdılar. Demokrasiden, insan haklarından anladıkları buydu çünkü. Türk ve Müslüman’san insanlıktan, eşitlikten, demokrasiden nasibini alamamandan doğal ne olabilir ki onlara göre.
Görmedik mi bunun örneklerini, Kıbrıs’ta, Kosova’da, Karabağ’da, Çeçenistan’da, Kerkük’te, Doğu Türkistan’da, Bosna’da, Batı Trakya’da, Kırım’da, Kuzey Azerbaycan’da. Milyonlarca Müslüman ya da Türk dünyanın gözleri önünde katledilirken onlara “orantılı güç” mü kullanılmıştı? Avrupa’nın göbeğinde, medeniyet! in beşiğinde, elleri arkalarından bağlı Müslüman Türk erkekleri kameralar önünde kurşuna dizilirken neredeydi bu aydınlarımız peki? Nemalandıkları Brüksel’de, Kopenhag’da Avrupalı dostları ile şampanyalarını yudumluyorlardı emin olun. Şimdi kalkmış köşelerinden demokrasi nutukları atıyorlar.
Böylesi bir ortamda sırf dikkat çekmek için Kürtçe şarkı söyleyen bir dangalağın yuhalanmasını sürmanşetten veren kemik yalayıcıları, Kürtçe bilmediği, Kürtçe şarkı söylemediği için öldürülen sanatçıyı, üçüncü sayfalarına bile layık göremediler. Ve o Kürtçe sevdalısı! ahmağı öğrenci velisi edasıyla, yanlarına alıp, kameralar karşısında bu kızın hakkını yedirmeyiz diyen sanatçı müsveddeleri, nedense Sarp Öztürk’ün adını bile anmamışlardı.
Çünkü bize Avrupa’dan demokrasi bu şekilde ithal edilmiş, böyle dayatılmıştı. Bölünmeye giden yolda her taviz, hey ayrımcılık mubahtır. Ama gel gelelim işin ucu kendilerine dokununca “ne demokrasisi kardeşim, siz bizim dediğimizi yapın ama yaptığımızı asla” diyerek oldukça şeffaf bir tutum sergilediler.
Bize ulus devleti yasaklayan, “bu devirde ulus devlet mi kaldı bırakın bu işleri” diyen Avrupa, kendi başı sıkışınca tekrar ulus devlete dönüyor. Tek dil, tek bayrak, tek millet diye slogan atıyor. Bizim Avrupacı yazar ve aydınlarımız ne yapıyor peki? Tabiri caizse aval aval bakıyorlar. Yine bukalemun misali zemine ayak uydurabilmek Avrupalı dostlarına yaranmak için fırsat kolluyorlar.
“Türk Milleti” kelimesinden rahatsız olup da, Türkiyeli gibi bir kavrama sıkı sıkı sarılan bu yumuşakçalar, Belçikalıya Brükselli, Valon ya da Flaman denilince ayağa kalktılar. Alman’a Almanyalı, Fransız’a Fransalı, İngiliz’e İngiltereli demeyi abes bulanlar, Türk Milleti’ne Türkiyeli denmesini gayet doğal buldular.
Avrupa kendi kazdığı kuyuya kendisi düştü ve bumerang misali ortaya attığı bu ayrılık tohumları döndü dolaştı kendi topraklarında yeşermeye başladı. Şimdiye kadar siz çaldınız biz oynadık, biraz da biz çalalım siz oynayın bakalım. Sonuçta lahanayı yerken iyiydi, sapına gelince neden şaşırdınız?

Ömer YILDIZ ( Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46 )
Mail adresi: mr_yldz@hotmail.com

Yorum Gönderme

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget