Bahçemizi sularken gördüm onu... Sık aralıklarla diktiğimiz yarım insan boyundaki akşamsefaları suyun ağırlığına dayanamayıp öne doğru eğildiklerinde arkalarındaki taş duvar ortaya çıkmıştı. Gözlerime inanmamıştım. Duvarda bir karış boyunda, irice yaprakları koyu yeşil, tek çiçeği pembe bir bitki boy vermişti. Çiçek, dört yapraklı bir yoncayı andırıyordu. Elimde su hortumu kalakalmıştım.
Duvarın örüldüğü taşların arası börtü böceğe yuva olmasın diye parmak sıvası betonla kapatılmıştı. Çiçeğin kök saldığı toprak, rüzgârın savurup bir taş çapağına kondurduğu, en fazla bir topluiğne başı büyüklüğünde bir zerrecik olmalıydı. Bahçe koltuklarından birine oturup o çiçeği seyrettim.
Seyrettikçe düşünüyor, o güne kadar okuduğum, duyduğum umuda ilişkin sözleri anımsıyordum.
***
Romalı devlet adamı ve düşünür Lucius Annaeus Seneca, (MÖ 4-MS 65) “Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir” demişti. Antik Yunan düşünürü Efesli Heraklitos (MÖ 535-475) için “Umut olmadan umut edilen ele geçirilemez(di)”. Bir başka Antik Yunan düşünürü ve şairi Atinalı Euripides’e (MÖ 480-406) göre ise “Umutsuzluk korkakların harcı(ydı)”. Ünlü Fransız yazarı Honoré de Balzac (1799-1850) “Umut, cesaretin yarısıdır” derken, ondan yaklaşık 250 yıl önce dünyaya gelmiş olan Don Kişot’un yazarı, İspanyol Miguel de Cervantes (1547-1616), “Umutsuzluk çeken insandan daha aptalı yoktur” demişti. İrlandalı yazar George Bernard Shaw (1856-1950) için “umut, yaşam boyu süren, ancak ölümle biten” bir duyguydu.
Dilimizin büyük ustası, ölümsüz ozan Nâzım Hikmet ise şöyle diyordu “Umut” şiirinin son dörtlüğünde: “İşler atom reaktörleri işler,/yapma aylar geçer güneş doğarken/ve güneş doğarken hiç umut yok mu/umut umut umut... umut insanda.”
Taş duvarda, bir toprak zerresinde filizlenen, kök veren o pembe çiçek anımsadığım bu umut sözlerinin somutlaşmış bir simgesiydi.
Olabiliyordu; doğa bir toprak zerresinden can bulabilmeyi olası kılabiliyordu.
***
Ben, taş duvarımda biten umut çiçeğimi seyrederken ülkemin dört bir yanından ölüm haberleri geliyordu. Askerlerimize saldırılar düzenleniyordu, şehitler veriyorduk.
Onları öldürenler, pusulara düşürenler de bu ülkenin çocuklarıydı.
Öldürürken kendileri de ölüyorlardı.
İnsanın içini acıtan, yaralayan, kanatan bir kısırdöngüydü bu.
Öldürenler; öldürmek için silahlanmış, pusulara yatmış, savaş denilen bu çıkmaz sokakta canlarını yitiren o gençler, “eşitlik” diyerek yola çıkmışlardı.
Ölümle, ölerek eşitleniyorlardı.
Oysa insan ancak geleceğe, yaşama ilişkin tüm umutlarını yitirdiği zaman eşitlenmek için ölümü seçebilirdi.
***
Nâzım Usta’nın dediği gibi umut insandaydı. Toplumumuzun çok büyük çoğunluğu PKK’nin tuzağına düşmemişti. Foça’da askeri bir araca bomba pususu kuran PKK teröristlerinin amacı halkı galeyana getirmek, önemli bir Kürt nüfusunun bulunduğu İzmir’de olası bir Türk-Kürt çatışmasının yolunu açmaktı. Başka kentlerimizde de olduğu gibi İzmir’de de terör bu amacına ulaşamadı.
Binlerce insan yaralı askerlerimize kan vermek için hastanelere koştu; İzmirli taksi şoförleri kan vermek isteyen yurttaşlarımızı hastanelere ücretsiz taşıdı. İzmirliler dünyaya örnek bir sağduyu ve dayanışma sergilediler.
PKK ve PKK teröründen hâlâ bir yarar uman Kürt gençleri bu örneklerden ders çıkarmalılar; yüzlerini sağduyulu Kürt aydınlarına ve haklı demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü taleplerini destekleyen Türk aydınlarına dönmeliler, sözlerine kulak vermeliler.
Gün, barış umutlarını yeşertme günüdür.
Bilinmelidir ki taş bir duvarda bir çiçeğin can bulduğu bu yaşanası doğada ölerek eşitlenmek “kahramanlık” bile değildir.

Yorum Gönder