Sizce insanoğlu denen varlık üretici midir, yoksa tüketici mi?
Belki tek tek birileri için farklı şeyler söylenebilir ama bir “tür” olarak insanoğlu hem üretici hem tüketicidir.
Bu olayı bütün dünya toplamında düşünürseniz, yani “yeryüzünde
üretimler de tüketimler de şimdiki nüfus olan7 milyar kişilik bir
kitlenin işidir” derseniz bu denklem doğrudur.
Çünkü üreten de tüketen de sonuçta insanoğludur.
Şimdi bu olaya biraz derinlemesine bakar ve karşılaştırmayı ülkeler açısından yaparsanız durum değişir:
Bazı ülkeler, kendi tüketimlerinden daha fazlasını üretir ve diğerine satar; üreticidirler.
Bazıları da kendi ürettiklerinden daha fazlasını tüketirler, aradaki farkı dışarıdakilerden sağlarlar; tüketicidirler.
-Eeeee şimdi bunun anlamı nedir, bu işte mesele nedir? derseniz; bu girizgahtan sonra geleceğimiz nokta şu:
Bazı ülkeler kendi ürettikleri ile yetinmeyip ya da onu beğenmeyip
başkalarının ürettiklerini tüketirlerse tabii ki aradaki farkı ithalatla
kapatırlar, karşılığını da dövizle öderler.
Gelin şimdi bunu biraz daha somutlaştıralım.
Önce bir soru:
-Acaba bir ülkenin “Gelin şu bizim memleketi bir güzel yönetin” denilen
yöneticileri, o yönettikleri halka; “Siz var ya siz…bu ülkenin
sanayiinin ürettiği (yerli) mallardan daha iyilerine layıksınız, biz
şimdi bir yerlerden dış kredi falan bulup buluşturup gidelim onların
mallarını alalım ve böylece sizi daha yüksek bir refah seviyesine
taşıyalım, siz her zaman en iyi şeylere layıksınız” derse…
Hani dere yatağındaki gecekonduda oturan adamın evine üç boyutlu lcd ekran alması gibi; bunu nasıl karşılarsınız?
Ayak ve yorgan örneğini vererek değil mi?
….
*
Küreselcilik insan kulağına ne kadar da hoş gelen bir kavramdır.
Dağları, denizleri hatta okyanusları aşmak; oralardaki insanlarla ve
kültürlerle tanışmak, oralarda ne var ne yok öğrenmek, iyi bir şeyler
varsa gidip görmek, alıp gelmek falan…
Gezme, görme,
haberleşme, öğrenme, işbirliği… hepsi güzel de, yukarıdaki denklem
ortadayken iş “alışveriş” konusuna gelince bu küreselciliği nasıl
karşılamalı?
Gel kardeşim, madem hepimiz bu dünyalıyız, bak
kapılarımızı da ardına kadar açtık; bizim için “Ha Hans ha Hasan”
insanlık öldü mü yahu diyerek mi?
Yani bizim için Hans ile Hasan aynı mı olmalı?
Yoksa “Vallahi kardeşim ben önce Hasan’ı düşünürüm, önce can mı yoksa canan mı demez misiniz?
*
Türkiye Cumhuriyeti, “açılalım” falan derken maalesef ekonomi alanında
epeyce tartışılması gereken ve giderek ağır sıkıntılar yaratan bir
“açığa” düşmüştür.
Nedir o?
Türkiye’miz ve dolayısıyla
bizim 75 milyon vatandaşımız, her 365 günlük dönemde, hep birlikte
yaptığı üretiminden yaklaşık 100.000.000.000 (Yüz milyar dolar) daha
fazla tüketmekte, daha doğrusu tam bu kadar değerde başka ülke
insanlarının ürettiği malı kullanmaktadır.
Bunun resmi adı “Dış ticaret açığı”dır, rakamları da devletin istatistiklerinde vardır.
Yöneticilerimize soruyorsunuz:
-“Ekonomimiz her yıl şu kadar dış ticaret açığı veriyor, bu ekonomi giderek üretimden kopuyor, borcumuz artıyor!”
Beylerden cevap: “Türkiye’nin dış borcu diğer ülkelerinkinden azdır,
borçlanmamız sürdürülebilir düzeydedir!, borçları rahatça çevirebilecek
durumdayız”
-İyi de bu ekonomi her yıl aldığı ile sattığı
arasında bu kadar açık verirken bu açığın ülkedeki 75 milyon insanın
gelir ya da servet kaybı olduğunu;
- ağzında dişi kalmamış
ninesinden süt bebesine kadar her bir kişi başına yılda 1.333 dolardan
kaybı olduğunu bilmiyor musunuz?
Çarpın bir ailenin ortalama
beş kişisiyle, aile başına 6665 dolar ya da 12 bin Türk lirası
düşecektir. Bu da aynen kira öder gibi ve tastamam hane başına ayda bin
lira!
“-Bilmiyoruz” diyen alsın hesap makinesini, bölsün yüz milyar doları yetmişbeş milyon nüfusa görsün o çıkan rakamı.
“-Ama efendim bizim mallar kalitesiz de Alman’ınki kaliteliyse halkımıza layık olanı kullandırmayalım mı?”
*
Bir ülkenin yöneticilerinin kendi ülkesindeki sanayiin ürettiği malın
kalitesini beğenmeyip halk dalkavukluğu yaparak dışarının malını “tercih
etmesi” haydi ihanet demeyelim ama en azından yanlıştır, gaflettir.
Çünkü:
1.Kendi ürettiğinizi siz kendiniz beğenmiyorsanız, sizin malınızı elin
yabancısı niye beğenip alsın? Ürettiğiniz elinizde kalacak, sonra da
sanayiciniz bu işten vazgeçecektir.
2.Halkınızın tüketim
kalitesi “aldığınız liberal önlemler ve özendirmelerle” bu ekonominin
ürettiğini beğenmeyecek kadar yukarıda tutulursa, aradaki farkın bu
ekonominin açığı olduğunu bilmeniz, bu açığın milli serveti
aşındırdığını kabul etmeniz gerekir.
3.Sanayi ya da teknoloji
denen şeyi bu gün beğenmeyip yüzünüzü dışarı çevirdiğiniz müddetçe o
beğenmediğiniz sanayi gün geçtikçe daha da gerilere düşer ve bir süre
sonra siz bu küresel ekonomide üretemeyen ve kazanamayan, dolayısıyla
ancak borca yiyen, parayı nereden bulursunuz bilemem ama “müşteri
millet” haline dönüşürsünüz.
4.Bütün sanayinin ve teknolojinin
gelişiminde onu yükselten güç “talep”tir. Talebi olmayan sanayi yatırım
yapamaz, kendini yenileyemez, geliştiremez.
Talebi yakalayan sanayi kendini geliştirebilir; onun can suyu da iç taleptir.
Siz icraatınızda kendi sanayinize değil de başkalarının sanayine talep
yaratırsanız, kusura bakmayın ama onların sanayiinin gelişip
kalkınmasına hizmet eder ve bir o kadar da kendinizinkini batırırsınız.
*
Bu günlerde bir otobüs üreticisi firmamızın işçileri 14 aydır maaş alamadıkları için sokaklarda gösteriler yapıyorlar.
Patronunun şahsi parası var ya da yok o ayrı mesele.
Ama onların kendi fabrikalarından aylardır alamadıkları maaşlar bu
arada kimlere nasip oldu, bizimkilerin fabrikaları batarken
yöneticilerimiz kimlerin sanayiini geliştirdi biliyor musunuz?
Bize bu otobüsleri satanlarınkini.
Buna kimler sebep oldu?
“Halkımız yerli malından daha iyisine layıktır” deyip borç harç ve her
ne sebepleyse bu malları alanlar ve onlara “yap kardeşim, bu iş bize
yarar” diyenler değil mi?
Ama dikkat ediyor musunuz; Hans bizim
verdiğimiz siparişle maaşını düzenli aldı, tatilini Antalya’da
geçirebiliyor; Garibim Hasan memleket sokaklarını arşınlayıp “14 aylık
maaşımı verin, beni ve ailemi sefil etmeyin” diye bar bar bağırıyor.
Hani insanlar iyi şeylere layıktı?
Ey bizim küreselci, liberalliklerine toz kondurmayan politikacılarımız:
Bakın bu yaptığınız Hans için hiç de fena olmadı…
Ama ya bizim Hasan?
Siz oraya Hasan’ın oyuyla gelmediniz mi?
Sizin göreviniz önce Hasan’ın karnını doyurmak değil miydi?
Cevap verin, önce bizim Hasan’ı kollamak sizin hangi sıkı küreselciliğinizi, hangi yaman çağdaşlık anlayışınızı bozar?

Yorum Gönder