Osmanlı devlet ve toplum yapısından gelen
pederşahi/ataerkil gelenekler, doğal olarak onun enkazı üzerine kurulan
Cumhuriyet’e ve topluma yansımıştır. Bu tür devlet ve toplum yapılarında
bireylerin en büyük korkusu merkez
tarafından benimsenen ve sürdürülen siyasetlere, yaptırımlara aykırı
davranmak olmuştur. Çünkü devlet, otoriter-yasakçı çizgisini
kuruluşundan günümüze kadar kesintisiz olarak sürdürmüştür,
sürdürmektedir. Bu süreçte farklı muhalif kesimler yine farklı
dönemlerde ‘nöbetleşe’ olarak otoriter-yasakçı devlet baskısından payını
almıştır.
Böyle bir yapıda ‘bireylerin’ demokrasi ve özgürlük
gereksinimi duyması, duyduğu gereksinimin beyninde karşılığını
yaratması, yarattığını da içselleştirmesi olası değildir. Çünkü
demokrasi de, özgürlük de ancak kullanım şansı bulduğu koşullarda
içselleştirilerek somut istemlere dönüştürülebilir. Uygulanamadığı
sürece demokrasi kavramının da, özgürlük kavramının da içi doldurulamaz.
Bu nedenledir ki tarihimizin hiçbir döneminde demokrasi ve özgürlük,
toplumumuzda çoğunluğun ‘vazgeçilemez’ istemi/talebi olmamış; demokrasi
de, özgürlükler de topluma devlet tarafından, yukarıdan sunulmuştur.
***
Bireylerinin demokrasiyi içselleştirmediği bir toplumun demokrat
olması düşünülemez. Demokrasi bireysel bir istemdir, bilinçli bireyler
demokrasiyi önce kendileri için isterler, elde etmek ya da korumak için
mücadele ederler, demokratik toplumlar da demokrasiyi vazgeçilemez bir
gereksinim, onu korumak için mücadeleye hazır bireylerin bir araya
gelmesinden oluşur.
Türkiye’de ise demokrasiyi içselleştirmiş,
vazgeçilmezliğinin bilincinde olan, onu korumak için mücadeleye hazır,
bu mücadelenin gerektirdiği özverilerde bulunmaya razı bireylerin sayısı
son derece azdır. Bu durum toplumumuzdaki bireylerin yurttaşlık
bilincini de doğrudan etkilemektedir. İçinde bulunduğumuz
dincileşme/dincileştirme sürecinde bireylerin yeniden ‘kulluğa’ çark
etmeleri bu nedenle böylesine kolay gerçekleşmektedir.

Yorum Gönder