Rüzgârdan kavrulan nehirleri, denizleri düşündünüz mü hiç? Hiç
hıçkırığınız boğazınızda düğüm düğüm ağladınız
mı?
Hüzün yüklü yağmurun altında yürürken
Hrant’ın alçakça öldürülmesinin altıncı
yılında, Doğan Öz’ü, Uğur
Mumcu’yu, Onat
Kutlar’ı, Ahmet Taner
Kışlalı’yı, Cevat
Yurdakul’u, Gaffar
Okkan’ı, Musa
Anter’i, Mehmet Sincar’ı
anımsadınız mı?..
Sivas katliamını...
Metin Altıok’u, Behçet
Aysan’ı, Asım
Bezirci’yi, Nesimi
Çimen’i...
Bir gece yarısı düşler içinde
uyandığımda, yüreğimin üstünde bir demir vardı sanki!
Demirin üstünde yıldız!
Yıldızın üstünde rüzgâr!
Rüzgârın üstünde yelken!
Bir şairin dizelerinde uzun bir yolculuğa çıkmış
gibiydim..
Düşlerimde köpükler!
Düşlerimde ölümler!
Ya senin?
Acaba gül yanıyor muydu gövdende ya da ölü
karanfiller?..
Hukuk, adalette eşitlik, demokrasi ve özgürlük!
Ne anlam ifade ediyordu sence?..
***
Sen oradasın; başkaldıran poyrazın kanıma ışık kulelerini
diktiği yerde.
Sen, son ağacın dalından koparılmış bir
çiçeksin.
Bak ağlıyor uçup giden ölü karanfiller.
Sen de ağlıyorsun!
Çünkü yüreğin çocuk, yüreğin apak...
Çünkü bizim ölülerimiz gömülüyor toprağa...
Bir çocuk mızıka çalıyordur deniz kıyısında.
Martı çığlıkları ve
çocuk!
Kendi çocukluğunu yaşarsın o anda!
İnsan, umutla yaşar bilir misin?
Tepeden tırnağa tüm bedenin titrediği anda, yarım kalmış bir cümle ve
Aragon’un dizeleri dudaklarında:
“Bırakıp gittin beni kalarak olduğun yerde hareketsiz / her yerde
bırakıp gittin beni gözlerinle / Düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni / yarım
kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin beni.”
O insancıl coşku, bu ülkeyi sevdiğin içindi...
Tek düşüncen akan kanın durması, anaların
ağlamaması... Barış için, demokrasi için, özgürlüklerin çoğalması
için.
Ve gittin...
İçin sızlayarak...
“Tam öğle vaktiydi gittin
Güneş ortalığı yakıp kavuruyordu
Balkonda bir başımaydım gittin
Ilık rüzgârlar esti ardından”...
***
Islak bir gök var başımın üzerinde...
Ellerim ceplerimde yürüyorum işte!
Dön bak denize, arkanda mezarlık.
Mezarlıklarında çiçekler açmış kent ve deniz...
Ağlıyorsun sessizce ölümüne!
Ne çok öldük biliyor musun hep ocak
ayında...
Kimleri toprağa verdik, ne acılar çektik, gözyaşı
döktük?..
Titreyen bir kuşun çığlığında...
Taze bir çiçeksin ya da ölü bir karanfil... Kayıp gidersin; üstüne yer
adları yazılı yaprakların.
Yaz üşümelerinden de sıkılırsın, kış üşümelerinden de...
Ağaç dallarında büyür, sevdaları
çoğaltırsın...
Çocuk parmaklarındadır sevgi senin!
Bu ülkemin aydınlık yüzüsün!
Haydi bir daha yüzünü çevir denize... Bak bir beyaz gemi
geçiyor...
Bu kez denizden nefes nefese menekşen sana gülümsüyor.
***
Ve el sallıyor Metin Altıok bana, bir Bergama
akşamında, tepenin üzerinde, zeytin ağaçları arasından.
Bak “Sondeyiş”i
okuyor...
“Dolaştım yıllardır şurda burda, / Ucuz otellerde kaldım. / İğne
iplik taşıdım yanımda, / Bir düzen tutturamadım. / Kadınlar da oldu elbet
yaşamımda, / Biri hariç hepsini bağışladım. / Sınadım kendimi karşılıklı acıyla,
/ Ben hep ölüme ve aşka inandım. / Bir şey var dokunur bana; / Yüzüme uymayan
iğreti adım.”

Yorum Gönder