Mal veya hizmetin satıcısı, yüklendiği edimi yerine getirmenin gereği
olan her bir hareket ve işlemi atomize edip ayrı ayrı hizmetlermiş gibi,
fazladan her biri için haksız bedeller fatura etmektedir. Sözleşmenin
egemeni, avını gırtlağından yakalamış, istediği kadar koparacaktır.
Bilindiği
üzere borçlar hukukunda sözleşme, kısaca; tarafların, hukuki bir sonuç
doğurmak üzere, iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun biçimde
açıklamaları olarak tanımlanır. Yüzyıllar öncesinden beri bu mealde
kabul gören bu tanım, genellikle eşit veya birbirine yakın güçte olan
tarafların belli konu veya konularda müzakere ve pazarlık yaparak özgür
iradeleri ile belirledikleri şartlarda mutabakat sağlayıp anlaşmalarını
ifade eder. Ancak; sanayileşme, şehirleşme, sermaye birikimi ve
kapitalistleşme (ve öbür yanda geniş kitlelerde mülksüzleşme) sonucunda
genellikle sözleşmelerin tarafları arasındaki güç dengesi bozulmuş; öte
yandan bilim, teknoloji, ulaşım, iletişim, sanayi, ticaret alanlarında
birbirlerini etkileyen ve tetikleyen gelişmeler, sosyal ve ekonomik
ilişkilere yoğunluk ve çeşitlilik getirmiştir. Bu ilişkiler ağındaki
değişim ve dönüşümlerden sözleşmeler de nasibini almıştır.
Bugün
artık sözleşmelerin yapılmasında ve içeriğinin belirlenmesinde
-özellikle bir tarafı tüketici olanlarda- tarafların denkliğinden ve
eşit iradelerin uyuşmasından söz etmek olanağı kalmamıştır. Bir tarafta
büyük ekonomik güce sahip, alanında tekel olan veya benzerleriyle
paralel uygulama yürüten piyasa aktörleri (satıcılar); karşı tarafta ise
sayıca çok fakat iktisaden güçsüz, örgütsüz bireylerden (tüketiciler)
oluşan geniş kitleler.
Karşı tarafa dayatma
Güçlü taraf;
uzmanları vasıtasıyla, hukuk düzeninin bütün olanaklarını kullanıp,
kendi çıkarlarını üstün tutan ve aleyhine gerçekleşebilecek hiçbir
ihtimale açık kapı bırakmayan genel işlem şartlarını belirleyip standart
bir kurallar demeti oluşturur ve karşı tarafa dayatır.
Karşı tarafın
yapacağı ne vardır? Ya elektirik, su, doğalgaz, telli-telsiz telefon,
televizyon (Allah saklasın; diziler, futbol geyikleri, üstün yetenek
yarışmaları, hayırlı kısmetler ne olacak!) vs. kullanmayacak; banka ile
işi olmayacak ya da medeniyetiniz sizin olsun deyip dağ başına gidecek!
(Dağa çıkma meselesine girmeyeyim, Başbakan’ın da pek sevdiği Mehmet
Akif’i rahmetle anayım: “Medeniyet denilen maskara mahluku görün /
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!”) Dağda, ormanda yaşamayı göze
alamayan tüketici, esasen çoluğu çocuğu ile birlikte reklam ve bilumum
tüketim kültürü bombardımanı ile beyni aklanmış paklanmış vaziyette,
kendisine dayatılan şartları içeren sözleşmeyi imzalar. Sayfalar tutan
ve önceleri karınca duası gibi okunamaz küçüklükte iken sonraları kanun
hatırıyla okunabilir puntolarla yazılan o sözleşme metinlerini biz
tüketiciler hangi zamanda okuyabileceğiz, içerdiği genel işlem
şartlarının ne kadarını anlayabileceğiz, anlasak ne yapabileceğiz?
“Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyen ekonomik liberalizmin ağababası
Adam Smith, azgınlık ve gözüdoymazlık karşısında bir zaman sonra,
adalete ve ahlaka davet etme ihtiyacı hissetmişti!
Klasik borçlar
hukuku teorisi kapitalizmin sınırsız kâr hırsını kontrol etmede yetersiz
kalınca, bazı devletler toplumsal patlama ihtimaline karşı emniyet
süpabı niyetine, zayıf taraf olan tüketiciyi koruma kuralları koymaya
başlamışlardır. Ülkemizde de halen bu nitelikte en genel düzenleme, 1995
yılında yapılan, sonraları değişiklik ve eklemelere tabi tutulan ve
halen de yeniden değişiklik çalışmaları yapıldığı söylenen 4077 sayılı
Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’dur. Tüketici hukuku ile sınırlı
olmayarak yeni Borçlar Kanunu’nun 20-25. madddeleri de anılmaya değer.
(Bankacılık, elektrik piyasası, elektronik haberleşme vs. alanlarındaki
yasal düzenlemelerde tüketiciden bahsedilmesi ender olduğu gibi bu
alanlarda oluşturulan düzenleme ve denetleme kurum ve kurullarının
tüketici hakları konusunda kayda değer icraatlarına da pek
rastlanmamaktadır.)
Haksız bedeller
Çare olmuş mudur? Bu
haliyle olması mümkün müdür? Cevap ne yazık ki olumsuzdur. Mal veya
hizmetin satıcısı, yüklendiği edimi yerine getirmenin gereği olan her
bir hareket ve işlemi atomize edip ayrı ayrı hizmetlermiş gibi, fazladan
her biri için haksız bedeller fatura etmektedir. Sözleşmenin egemeni,
avını gırtlağından yakalamış, istediği kadar koparacaktır.
Örneğin
elektrik konusunda; dağıtım bedeli, sayaç okuma bedeli, perakende hizmet
bedeli, tesis yenileme bedeli, kayıp-kaçak bedeli, ne oldukları
faturalardan anlaşılamayan başka kalemler.
Aynı şekilde bankalar asli
işlerinin normal getirisiyle yetinmemekte, binbir dil dökerek müşteriyi
bağladıktan sonra, edimlerinin doğal gereği olan her işlem parçacığı
için çeşitli isimler altında ücret almaktadırlar. Hesaba bakma, hesaba
para yatırma, bakiye görüntüleme, hesap işletimi, hesap özeti
gönderilmesi, kredi kartı ücreti, krediler ve yeniden yapılandırılmaları
için abartılı ve mükerrer dosya masrafı, krediyi erken kapatma cezası,
konut kredisi borcu tamamen ödendiğinde ipotek kaldırma masrafı gibi.
Yaşadığım
bir olay: 2012 Ekim ayında bir gün, oğlumun bir banka şubesindeki
vadesiz hesabına iki yüz lira yatırmak üzere aynı şubeye başvurdum, otuz
lira ücret istediler. Aptal yerine konulmak karşısında kalbiniz
sıkışmaz mı? Şube müdürü ile konuştum, sizdeki hesaba para yatırıyorum,
cebinize para koyuyorum, bunun için benden neden ücret alıyorsunuz,
bunun adı bankacılık, ticaret olamaz dedim. Müdür, düşüp bayılacağımdan
korktu herhalde, yukarılardan gelen birtakım yazıları gösterdi, “Bütün
bankalarda uygulama böyle, siz en iyisi makinede parayı yatırın, beş
lira ücret ödersiniz” dedi, öyle yaptım. Hayır dua okumadığım tahmin
edilir herhalde.
Standart sözleşmelerdeki haksız şartları veya
sözleşmede yer almasa bile uydurma bahane ve isimlerle tüketicilere
fatura edilen çeşitli ücretleri gördükçe, artık mazide kalan bakkal amca
şimdi olsaydı, terazi tartı ücreti, kese kâğıdı ücreti, veresiye
defteri ve yazma ücreti ister miydi merak ediyorum.
Yüzsüzlüklere
maruz kalmak, hesapta olmayan zaman ve enerji kaybetmek kaygısıyla ve
güvensizliğiyle, yaşama sevincini örseleyen bu durumlar karşısında ne
yapılmaktadır, ne yapılabilir? Çoğunlukla bir şey yapılmamaktadır.
Genel
kural olarak 4077 sayılı kanunun 6. maddesinde “Satıcı veya
sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye
koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi
niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe
neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır.
Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu her türlü sözleşmede yer alan haksız şartlar tüketici için bağlayıcı değildir.
Eğer
bir sözleşme şartı önceden hazırlanmışsa ve özellikle standart
sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o
sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir”
denilmektedir. Ancak hakların farkında olamama, tüketici hakları hakem
heyeti ve yargıya başvuru yollarını bilememe veya uğraşmayı göze
alamama, geri alacağı parasal değeri yevmiye kaybına, dolmuş parasına ve
sair maliyetlere değer görmeme, haksızlıkları kanıksamışlıktan kaynaklı
duyarsızlaşma gibi nedenlerle, tüketicilerin çok büyük kısmı haklarını
aramaktan çok uzak kalmaktadırlar.
Kredi kartları
En yaygın
yakınma ve itiraz konusu olarak; kredi kartı üyelik ücreti veya benzeri
isimlerle yıldan yıla yaklaşık elli-yüz lira civarında bankalarca alınan
ücretlerin haksız şart olduğu, iyi niyet kurallarına uymadığı ve
tüketiciye iade edilmesi gerektiği yargı organının devamlılık arzeden
kararları ile yerleşmiş bir hukuki gerçeklik iken ve bu durum
ilgililerce bilinmekte iken, bankalar bu ücreti almaya devam
etmektedirler. (5464 sayılı Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu’nu
da hatırlatmalıyım. Bankanın kredi kartı ücreti almasını haklı gösterme
çabasıyla en yetkili bürokratik ağızlardan -tüketici hukukunun hangi
ihtiyaçtan doğduğu ve amacı gözden kaçırılmışçasına- “Her hizmetin bir
bedeli vardır, sözleşme yapıp yapmama serbestliği vardır” mealinde
sözler duyulmaktadır. Oysa bedelsiz hizmet isteyen yok, haksızlığa
itiraz vardır! Zira banka, kredi kartı ile ilgili üye işyerlerinden
komisyon alarak veya başka yollarla o hizmetin bedelini ve kazancını
sağlamaktadır. Bu kartla tüketiciye sağlanan vade veya taksit avantajı,
satıcı üye işyeri tarafından üstlenilmektedir. Öte yandan belirtmeliyim
ki, birçok ödeme ve işlemlerin banka aracılığı ile yapmaya tüketicinin
mecbur kılınması ve bankaların birbirlerine benzer şekilde ücret
almaları nedeniyle alternatif olanağı kalmaması karşısında kredi kartı
sözleşmeleri, iltihaki nitelik kazanmaktadır.) Bu durumu kabullenemeyen
tüketici, önce bankadan talepte bulunup belki de dalaşacak, olmazsa
hakem heyeti ve sonucuna göre mahkemeye gidecektir. Bir tarafta hukukçu
ordusuyla korunan devasa bir güç, diğer tarafta yalnız ve mağdur
tüketici! Üstelik bireyin “sözde” yüceltildiği çağımızda! Sonuç:
Kullanımda olan yaklaşık elli milyon kredi kartının ücretlerinin yüzde
doksan dokuzundan fazlası, takipsiz ve haksız olarak bankalara
kalmaktadır.
Görülüyor ki bulunduğumuz sosyal gerçeklik içinde,
mevcut mevzuat, bireylerin korkusuz yaşama hakkını, haksızlıklardan
masuniyetini sağlamada, diğer ifadeyle hukuk güvenliğini hayata
geçirmede yetersiz kalmaktadır.
SÜRECEK
Ali GÜZEL Emekli Anayasa Mahkemesi Üyesi
Yorum Gönder