Arnavut Başbakanı’nın Türkiye’den İsteği : Kesik Baş! - Cevat Kulaksız

Aman Tanrım, isteyecek başka şey bulamamış mı da kesik baş istiyor ki? Ama insana ilk bakışta komik gelen bu kesik baş olayı bizi tarihin derinliklerinde nice kesik başlara götürüyor. Oysa devletler, bakanlar, birbirlerini ziyaretlerinde kredi diye borç para isterler, ihracat isterler, yurdumuzdan kaçan teröristleri isterler daha başka bir şeyler isterlerdi. Bizim Kültür Bakanlarımız da, daha önceleri yurdumuzu işkal eden emperyalist devletlerden, işkalde yurdumuzdan çalıp götürdükleri tarihi eserleri isterler. Fakat Avrupa’nın en fakir ülkelerinden, dünyanın “Albania” dediği Arnavutluk Başbakanının kesik baş istemesine doğrusu ben şahsen şaşırdım. İşi kurcalıkça, kesik başlar bizi çok eski kesik başlara götürdü.

437 yıl Osmanlı idaresinde kalan, üç milyona yakın nüfusu olan Arnavutluk’la tarihi kültürel bağlarımız epeyce var. Ülkenin %70′ini Müslümanlar, %30′unu Hıristiyanlar oluşturur.  Türkiye’de binlerce Arnavut yaşamaktadır, Arnavutlarla akraba gibiyiz adeta.
Gazetelerimizden öğrendiğimize göre, Arnavutluk’a ziyarete giden Milli Savunma Bakanı Yılmaz ve Türkiye Arnavutluk Dostluk Gurubu Başkanı, Ak Parti İzmir Milletvekili Rifat Sait, Sali Berişa ve Arnavutluk Cumhurbaşkanı Buyar Nişanı ile görüştü. Berişa, ikili temaslarda, Arnavut asıllı Ali Sami Yen’in babası ve ilk Türkçe sözlüğün yazarı Şemsettin Sami’nin mezarını Arnavutluk’a getirilmesini istedi. Türk futbolunun kurumsallaşmasında en önemli isimlerden olan Ali Sami Yen’in babası Şemsettin Sami, Arnavutluk’ta Sami Fraşeri adıyla biliniyor.
Berişa, ayrıca Osmanlı döneminde kesik başı bir tepside İstanbul’a getirilen Arnavut asıllı Tepe Delenli Ali Paşa’nın kafasının da Arnavutluk’a getirilmesini istedi. 1822 yılında II. Mahmut tarafından idam edilen ve vücudu Arnavutluk’ta olan Tepe Delenli Ali Paşa’nın kesilen başı, ayrı olarak mezarında duruyor. Tepe Delenli’nin kafası Arnavutluk’a giderse 191 yıl sonra vücuduyla buluşacak.

KESİK BAŞI VERELİM Mİ?
Madem istemişler verin gitsin; bizim tarihimizde nice kesilmiş başlar var ki anlatılması müşkül. Amma velakin, ilk Türkçe sözlüğün yazarı Şemsettin Sami’nin mezarını Arnavutluk’a vermesin. Çünkü başka neyle övüneceğiz… Vay vay sevgili okuyucular ilk Türkçe sözlüğü bir Arnavut yazmış; ilk matbaayı Macar kökenli İbrahim Müteferrika getirmiş; ilk tiyatromuz yabancı kökenli. Neyse biz kesik başlara devam edelim.
Şimdiki başbakana denk düşen sadrazamların nicesinin başları kesilmiştir, Başbakan Menderes’e kadar nice devlet adamlarını asmışız kesmişiz de halen ülkeyi “çağdaş ülkeler düzeyinin üstüne çıkarmak” şöyle dursun, o düzeye bile getiremedik. Demek ki çağdaşlık asıp kesmeyle, zindanlara doldurmayla değil, bilimle kültürle olur. Yine de başbakanımız versin gitsin Ali Paşa’nın kesik başını. Çünkü bizim tarihimiz kesik başlarla doludur.

SADRAZAMLARIN ÇOĞU ARNAVUT’TU
547 yıl içinde sadarete geçenlerden 121 sadrazam Türk olarak görülmüştür. Kalan sadrazamların 22 si Arnavut, 10 u Gürcü, 6 sı Baza, 5 i Çerkez, 5 i Hırvat,  2 si Hersek’li, 10 u Boşnak,2 si İtalyan, 3 ü Rum, 1 i Arap, 1 i Bulgar, 1 i Rus idi.   Sadrazamların 140 ı eceliyle, padişahların emriyle katledilenler 44 tane, 11 i padişahların bilgisi dışında katledildi.  1 i intihar etti, 6 sı da şehit oldu. Öldürülenlerin kimisi asıldı, kimisi kesildi, kimisi sokakta halk tarafından parçalandı.  Devletin başında bulunan 36 padişahtan 14 ü zorla devrilirken, 1453–1821 tarihleri arasında Çandarlı Kara Halil Paşa’dan, Bendrli Ali Paşa’ya kadar 44 sadrazam idam edilmiştir.

YANYA ASLANI TEPEDELENLİ ALİ PAŞA KİMDİR?
Tepedelenli Ali Paşa 1744 yılında bugünkü Arnavutluk’un Tepelen (Arnavutça: Tepelena) kasabasında doğdu. Zengin ve nüfuzlu bir ailenin çocuğu olmasına rağmen 1758 yılında babasının öldürülmesinden sonra ailesi nüfuzunu büyük ölçüde kaybetmişti. 1768 yılında zengin bir paşanın kızıyla evlendi ve Osmanlı Devleti hizmetinde hızla yükselmeye başladı. 1788 yılında Yanya Valiliği’ne getirildi. Ali Paşa bu dönemde Yanya Aslanı olarak anılmaya başlandı. Bu dönemde bölgedeki Rumlar Filiki Eterya Derneği gibi dernekler kurarak Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını kazanmak üzere çalışmalara başlamışlardı. Tepedelenli Ali Paşa bu bağımsızlık hareketlerini bastırmak için sert önlemler aldı. Fakat Osmanlı Devleti’nin o dönemdeki zayıflığından yararlanarak Arnavutluk ile Yunanistan arasındaki Epir bölgesinde nüfuz bölgesini genişletti. Osmanlı Devleti’nden yarı bağımsız bir şekilde davranmaya başladı. Değişik Avrupa ülkeleriyle çıkarlarına göre doğrudan ilişkiler kurdu. 1809 yılında İngiliz yazar/şair Lord Byron, Tepedelenli Ali Paşa’yı ziyaret etmiş ve bu ziyareti yazılarına konu almıştır. Ayrıca Fransız yazar Alexandre Dumas, Monte Cristo Kontu romanında Tepedelenli Ali Paşa’nın kızını konu almıştır. Osmanlı Devleti, Tepedelenli Ali Paşa’nın gitgide artan gücünden rahatsız olmakla birlikte başka sorunlarla uğraşmaktan dolayı uzun süre fazla bir şey yapamadı. Tepedelenli Ali Paşa’nın oğullarıyla birlikte bağımsız bir devlet kurma aşamasına gelmesi üzerine II. Mahmut mühürdarı Mehmet Sait Halet Efendi’nin de etkisiyle Tepedelenli Ali Paşa’yı görevden aldı. Tepedelenli Ali Paşa bu kararı dinlemedi ve bir isyan başlattı. Bu isyanı bastırmak üzere II. Mahmut sadrazam Hurşit Ahmet Paşa’yı Tepedelenli Ali Paşa’nın üzerine gönderdi. Hurşit Ahmet Paşa, Tepedelenli Ali Paşa’nın işgal ettiği yerleri geri alarak Tepedelenli Ali Paşa’nın oğullarıyla birlikte ordusunu yendi. Canına dokunulmaması şartıyla 24 Ocak 1822′de teslim olsa da ileride tekrar isyan çıkarma riskine karşı olarak bu karar bozuldu ve idam edilmesi kararına varıldı. Bu haberi alınca silahına davrandığı için kurşunla vurularak öldürüldü. İkinci Mahmud, Tepedelenli ile oğullarının ve torunlarının kesik başlarını görmeyi emretmişti. Kelleler bal dolu keçeler içerisinde İstanbul’a getirilip hükümdara gösterildi. Paşanın vücudu da Yanya’daki Fethiye Camii avlusunda bulunan karısı Ümmügülsüm Hatun’un üzerine defnedildi, kesik başı ise idam edilen oğulları Muhtar, Veli ve Salih paşalar ile torunu Hüseyin Paşa’yla birlikte Silivrikapı dışındaki bir mezarlık duvarının dibine gömüldü.[i]

KESİK BAŞLARDAN KULE
Bizim tarihimiz kesik başlarla dolu demiştik. Okuyun eski tarihçilerin tarih kitaplarını; örneğin, Peçevi Tarihini, Hoca Sadeddin Efendinin Tarihini, Naima Tarihini vb, tarihlerdeki savaşlarda kesik başlardan bir onur abidesi olarak kesik başlardan kule yaptıkları yazılıdır.
Moğol hükümdarı Babür’ün yaşantısını, savaşlarını anlatan Babürname, adlı kitaptan öğrendiğimize göre, o devrin hükümdarı Babür ve bazı öteki hükümdarlar, savaşlarda aldıkları esirlerin başlarını kesip, kesik başlardan kuleler yapıyorlardı. Savaşta direnmeden teslim olanlara dokunmuyorlar, hatta onlara çeşitli mansıp (ödül) veriyor; savaşta yenilen ordu ve Miletlerin beldelerini talan ediyorlardı. Sağ kalanlar veya esirlerin başları kesilip, bu başlarla (yüzlerce binlerce başlarla) kocaman kuleler yapıyorlardı. Böylece sefere çıkacakları, komşu kavimlere ibret ve tehdit olmasını, karşı tarafın savaşsız teslim olmalarını umuyorlardı.
(Babür şahı zehirlemek isteyenleri Babür yakalayınca): “…O caşnigiri parçalattım, aşçının diri diri derisini yüzdürdüm; kadınları parçalattırdım. Kadınlardan birini fil altına attırdım, birini kurşuna dizdirdim. Kesilen başlarını yapılan kuleye diktim.  Ordugâhın önünde bir tepe vardı ve muharebede kâfirlerin başlarından bir minare yapılmasını emrettim”
Moğollardan gelen bu kötü geleneğin Osmanlıya da geçtiğini görüyoruz. Zor bir savaş kazanıldıktan, zalim bir düşman yenildikten veya özellikle bir isyan bastırıldıktan sonra, kesilmiş kellelerden kule yapılması ve kalan binlerce kellenin bal dolu keçeler içine konularak İstanbul’a gönderilmesi, padişaha karşı bir onur olarak kabul ediliyor ve böyle yapılıyordu. [ii]

TİMUR DA KESİLEN KELLELEREDEN KULE YAPMIŞ
Türk İslam Tarihi’nin en büyük ve de en hilekar Hükümdarı Timur Bağdat’ı işkal ettiğinde yapılan vahşeti, Osmanlı Tarihçisi Hoca Sadeddin Efendi (d.1536-öl.1599) tarih kitabında bakın nasıl anlatıyor:
“Bağdatlılar topu birden öldürülerek, ölüm tellalları seksenlik ihtiyarlarla sekiz yaşındaki çocukları bir fiyat üstünden sattılar. Kesik başlardan nice kuleler, ölülerden geniş tarlalar peyda oldu. Dicle Suyu Müslümanların kanlarıyla, ayrı düşen âşıkların kanlı gözyaşları gibi ala döndü. Bağdat sokakları öldürülmüş insan cesetlerinin kokuşmasıyla durulamaz halde idi.” [iii]

1583 yılında İran Topraklarında Osman Paşa komutasında Osmanlı Ordusu ile İran Ordusu Demir Kapı yakınlarında savaştı. Bu savaşta İran Ordusu yenildi. “Sağ kalanlar kaçtı, ancak leşleri döküldü. Kesilen başlar sayıldığı zaman 7500 olduğu görüldü ve bunların başları ile ve serdarın buyruğu ile kocaman bir kule yapıldı.”

Yugoslavya’nın Niş kentinde  “Kellekule” bir mahalle vardır. O mahallede Osmanlıya karşı isyan edenlerin kellelerinden yapılmış bir kulenin yükseldiğini görüyorsunuz. Aralarına harç konularak yapılmış kafatasından yapılmış bir kule.[iv]

Türk İslam Tarihi’nin en büyük ve de en hilekar Hükümdarı Timur Bağdat’ı işkal ettiğinde yapılan vahşeti, Osmanlı Tarihçisi Hoca Sadeddin Efendi tarih kitabında bakın nasıl anlatıyor:
“Bağdatlılar topu birden öldürülerek, ölüm tellalları seksenlik ihtiyarlarla sekiz yaşındaki çocukları bir fiyat üstünden sattılar. Kesik başlardan nice kuleler, ölülerden geniş tarlalar peyda oldu. Dicle Suyu Müslümanların kanlarıyla, ayrı düşen âşıkların kanlı gözyaşları gibi ala döndü. Bağdat sokakları öldürülmüş insan cesetlerinin kokuşmasıyla durulamaz halde idi.” [v]

KELLE KULESİ

Niş yakınlarında bulunan 19. yüzyıldaki Sırp isyancıların kesilmiş başlarından oluşan 952 kafatasından inşa edilmiş bir kule. Kule, Osmanlıdan ayrılmak isteyen Sırplara ibret vermek için yaptırılmış daha sonra anıta çevrilmiştir.haberguncel.blogspot.com
31 Mayıs 1809 tarihinde Sırp asiler Niş’in birkaç kilometre kuzeydoğusundaki Çegar tepesinde yapılan savaşta Osmanlı ordusuna karşı 1804′deki ayaklanmalarından beri en büyük yenilgiyi aldılar. İsyancı Sırp ordusunun imha edilmesinden sonra o zaman Osmanlıların Niş ordu komutanı Hurşid Ahmed Paşa diğer Sırp asilerine gözdağı vermek için öldürülen asilerin başlarının kesilerek kafataslarından bir kule yapılması emrini verdi. İhtilalcıların lideri Sindzeliç’in başının da bulunduğu kule 952 kafatasından oluşmaktaydı. Kafataslarından ayrılan kafa derileri içleri samanla doldurularak kanıt olsun diye İstanbul’a II. Mahmut’a yollandı.
1878 yılına kadar yani Sırbistan’ın Osmanlı egemenliğinden kurtuluşuna kadar açık havada ve korunaksız bir şekilde bırakılmış olan kulenin içerisinde gerek hava koşullarından ve gerekse de defin için asilerin akrabaları tarafından götürülmesinden dolayı bugün sadece 58 kafatası kalmıştır. [vi]


SONNOTLAR


[i] AHThttp://www.haberturk.com/dunya/haber/818790-pasanin-kellesini-geri-verin

[ii] Babürname Kabalcı Yayınları 2006 Cilt: III Sf: 530

[iii]  Tacu’t Tevarih Hoca Sadeddin Efendi Kültür Turizm Bakanlığı Yay. 1974- cilt: 1, sf: 241–242

[iv] Engereğin Gözündeki Kamaşma Zülfü Livaneli Can Yayınları Sf: 172

[v] Tacu’t Tevarih Hoca Sadeddin Efendi Kültür Turizm Bakanlığı Yay. 1974- cilt: 1, sf: 241–242

[vi] http://tr.wikipedia.org/wiki/Kelle_Kulesi

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget