Sağlıkta özelleştirmenin son adımı atılmakta ve artık bundan sonra “Devlet
Hastanesi” veya “Sağlık Bakanlığı Hastanesi” kavramları ortadan kalkmaktadır.
Görünen odur ki özelleştirilen sağlık sistemimiz ile birlikte yoksulların
sağlığa ulaşması daha da güçleşecektir.
Sağlıkta dönüşüm ülkede 10. yılını doldurmakta ve her türlü eleştiriye ve
görünen olumsuzluklara rağmen tüm hızı ile uluslararası sermayenin
direktiflerinde ilerlemektedir. 2012’nin son günlerinde yürütmeye konulan Kamu
Hastane Birlikleri uygulamasına ek olarak 2013’te planlanan adım, Kamu-Özel
ortaklığının hayata geçirilmesi olacak gibi görülmektedir. Kamu-Özel ortaklığı
ile kentlerin yerleşim alanlarının uzaklarında büyük sağlık tesislerinin,
“Şehir Hastaneleri”nin kurulması ve kent merkezlerinin en değerli
yerlerinde olan Sağlık Bakanlığı hastanelerinin buralara taşınması
planlanmaktadır. Bu Şehir Hastanelerini özel sektör yapacak ve devlet bu
şirketlere kira ödemesinde bulunacaktır. Bu sözleşmeler en az 25 yıl olarak
gerçekleşecek ve hastaneyi yapan şirket bu hastanenin yemek, temizlik, güvenlik,
kafeterya gibi hizmetlerini de işletme hakkına sahip olacaktır. Bu da yetmezmiş
gibi kent merkezlerinde boşaltılan hastane alanları da bu şirketlere alışveriş
merkezi, konut ve benzeri yerler yapmak üzere devredilecektir. Son hazırlanan
yasa metniyle sağlık hizmetlerinin de bu şirketler tarafından hizmet alımı yolu
ile sağlanmasının önü açılmaktadır. Yasada mevcut hastane yatak sayısının
arttırılmaması da öngörülmektedir. Bu şekilde sağlıkta özelleştirmenin son adımı
atılmakta ve artık bundan sonra “Devlet Hastanesi” veya “Sağlık
Bakanlığı Hastanesi” kavramları ortadan kalkmaktadır. Hastanenin yapım
maliyetlerinin üç yıllık kira ile karşılanabilir olması projeyi elbette özel
sektör için çok cazip kılmaktadır. Danıştay, TTB’nin başvurusu üzerine ilk
aşamada yürütmeyi durdurma kararı aldı ve önemli gerekçelerinden birisi de
boşaltılan hastane alanlarının bu şirketlere devri konusu idi.
Sağlıkta ‘kapitülasyon’
Projenin kârlılığı ve cazibesi yabancı sermayenin ilgisini elbette
çekmektedir. Bu proje ile birlikte yabancı sermaye Türkiye’ye yönlenmekte, ancak
parasını garantiye almak için de beraberinde Uluslararası Tahkim Kurulu’nu da
getirmektedir. Yakın zamanda bankacılık sektöründe olduğu gibi sağlık sektöründe
de uluslararası sermayenin hâkimiyeti kaçınılmaz görülmektedir. Bu gelişmeyi çok
net olarak sağlık alanında verilmiş bir “kapitülasyon” olarak tanımlamak
abartılı sayılmamalıdır.
Sağlıkta dönüşümün bir özelleştirme projesi
olmadığı, bu projenin uluslararası finans kuruluşlarının değil de AKP’nin bir
projesi olduğu yıllardır söylenmekle birlikte, artık bu konunun saklanacak bir
tarafı bulunmamaktadır. Avrupa Birliği gelişme raporlarında sağlığın
özelleştirilmesi yer almaktadır. Aile Hekimliği Projesi ile sağlıkta birinci
basamak özelleştirilmişti, bu gelişmeler ile ikinci ve üçüncü basamak sağlık
kuruluşları da özelleştirilmektedir. Şimdilik bu özelleştirme furyasının dışında
üniversite hastanelerinin kalmış olduğu görülmekle birlikte, amaç bu hastaneleri
de özelleştirmektir. Bu amaç Kamu Hastane Birlikleri Yasa Taslağı’nda yer
almakta iken tepkiler üzerine son anda taslaktan çıkarılmıştı. Sağlık alanında
120 bini hekim olan 650 bin sağlık çalışanının olması göz önüne alındığında, bu
özelleştirme projesinin ülkenin en büyük özelleştirme projesi olduğu da ortaya
çıkmaktadır.
Kara delik aldatmacası
Özelleştirmenin iyi olup olmadığı elbette tartışılmalıdır. Hizmetlerin kamu
tarafından verilmesinde yolsuzlukların engellenmediği, hantallığı, gelişmelere
kapalı olması gibi gerekçeler öne sürülmekle birlikte, esas gerekçe kamunun bu
alana kaynak aktarma konusundaki isteksizliğidir. Bu alana harcanan paraların
bir kara deliğe amaçsız ve yararsız şekilde harcandığı aldatmacası sıklıkla
tekrarlanmakta ve özelleştirmenin bir zorunluluk olduğu vurgulanmaktadır.
Dünyada yaşanan kapitalizm krizinin aşılması için sağlık alanının seçilmiş
olması da ayrı bir gerçektir. Sağlık alanı özelleştirildiğinde büyümeye yatkın
yapısı ile tüketim olanaklarını arttırmaktadır. ABD tam özel sağlık sistemi ile
tüm ulusal gelirinin yaklaşık yüzde 20’sini sağlık alanına harcamakta ve bunu
nasıl engelleyeceğini bulmaya çalışmaktadır.
Özelleştirme kâr amaçlı
yapıldığından, bu alana yatırım yapan şirketler gelirlerini arttırmaya ve
giderlerini azaltmaya çalışmaktadırlar. Giderlerin azaltılması noktasında ilk
adım sağlık çalışanlarını daha uzun süre, güvencesiz, düşük ücretle ve sosyal
haklardan uzak çalıştırmak olmaktadır. Sadece bu adım yeterli olmayacağından,
toplumun sağlığa daha fazla para harcaması da gerekmektedir. SGK’nin halen
sağlığa harcadığı paranın sadece yarısını primlerden karşılayabildiği göz önüne
alındığında, sağlığa ulaşmak için birilerinin daha fazla para ödemesi
gerekmektedir. Tamamlayıcı sigorta ile bu alana yeni kaynak sağlanması projesi
de başlamış bulunmaktadır. Özetle, özelleştirilen bu sistemde cepten çıkacak
paraların artması kaçınılmazdır. Bu sistemin uygulandığı ABD’de artan sigorta
primleri nedeni ile yaklaşık 60 milyon kişinin sağlığa ulaşamıyor olması da
halen Obama yönetiminin çözmeye çalıştığı önemli sorunlardan biridir.
Sağlık basitçe alınıp satılacak, üzerinden para kazanılacak bir alan olarak
görülmemelidir. Bu yaklaşım sağlık çalışanları ile hastalar arasındaki ilişkiyi
bozmakta, sağlık hizmetinin kalitesini düşürmektedir. Görünen odur ki
özelleştirilen sağlık sistemimiz ile birlikte yoksulların sağlığa ulaşması daha
da güçleşecektir. Türkiye gibi yoksul ve kayıt dışı kesimin çok olduğu bir
ülkede sağlık ağırlıklı olarak kamusal bir hizmet olarak kalmalıdır.
Prof. Dr. A. Özdemir AKTAN TTB Merkez Konseyi Başkanı/Cumhuriyet

Yorum Gönder