İhtilal, ırgat ve çocuk! - Mehmet Faraç

Çadır bezi ve direkleri kamyonun üzerine yüklendiğinde o küçük çocuk, hiçbir şeyin farkında değildi!.. Bir belirsizliğe mi gidiyordu bir yaşam kavgasına mı?..
Annesinin, babasının, abisinin ve dört küçük kardeşinin yüzlerindeki o acı fotoğrafa dalıp gitti...
Yaz ortasında bir hazan mevsimi, bir yoksulluk rüzgarı yüzünü yalayıp geçerken o; briket duvarların ardında yalnızlığa terk edilen gecekondusuna baktı...
Bir sac ekmeğine sürülmüş domates salçasının biçare lezzetindeki günlerini anımsadı!..
Çaput bir döşekte, bir garip uykunun rüya arayan sabileri geldi kahverengi gözlerinin önüne...
Kurtlu sulara mahkum yaşamları, bulgur aşına köle akşamları... Ve bir naylon torbada, okul yollarını arşınlarken parçalanmış kitaplarını düşündü!..
Hani ağıt gelir de boğazda düğümlenir ya?.. Hani gözyaşlarını gizlemek için o çocuksu avuçlar kullanılır ya, işte öylesine bir çaresizliğin girdabında buldu kendini!..
Yaz sıcağında, kurumuş bir ekmeğin üzerine dadanmış karıncalar gibi çaresiz adımlar attı o kamyonun çevresinde...
Bu yolun dönüşü var mıydı?.. Kayalık sokakları birlikte arşınladığı mazlum arkadaşlarının şark çıbanlı bakışlarına kilitlendi bir an!..
Komşuların yürek yakan duruşlarına takıldı... Yoksulluğun utancı yapışmış al yanaklarında, bir damla gözyaşının şaşkın yolculuğuna isyan etti...
Sonra hep birlikte bir yaz günü, toz bulutunun içinde o kamyonun tepesinde, çadır direkleri, yiyecek kutuları, giyecek çuvalları ve umutlarının üzerine sıralandılar...

Yoksulluğun ihtilali!..
Size anlatamaz ki o çocuk, o zamanları... Siz 12 Eylül’ün sınır kaçakçılığını engellemesi yüzünden aç kalmış babaları bilir misiniz?..
Bilir misiniz ki, onlar mayınlarda can vermeyi göze alsalar da, o yolda... Jandarma kurşunundan korksalar da sınır boylarında...
Onlar, kaçakçılığın bir ihtilala kurban gitmesine isyan etmişlerdi!..
Yapacak bir şey yoktu... İşsiz güçsüz, mesleksiz insanlar kaçaktan uzak tutulunca, işte yapacakları tek şeye, pamuk ırgatlığına yönelmişlerdi...
Urfa’dan o yaz... Yani 1970’in sonlarındaki o yaz, yüzlerce külüstür kamyon kalktı ekmeğe muhtaç topraklardan...
Kötüler Mahallesi’nin kayalık sokaklarından kalkan kamyona binen o çocuk, bir türlü içine sindirememişti, ırgatlık yolunu!..
Henüz çocuktu kardeşleri gibi ve henüz çıkmamıştı yaşadığı topraklardan bir gün olsun dışarı...
Siz, Urfa’dan başka bir şehir görmenin heyecanını, doğduğu mahalleden ayrılığın yarattığı hüzne bulamaç eden bir çocuk gördünüz mü hiç?..
Yaşadınız mı o çocuk gibi, ayrılığın hem sevincini hem de taş kalpli acısını?..
Yüreğiniz burkuldu mu, köhne gecekonduyu bir kamyonunun toz bulutu içinde çaresizce terk ederken?..  

Umudun gözyaşları!..
O çocuk farklıydı diğerlerinden... Sorgulayan, tartışan, yaşamın ince kıyılarında acımasız gözlemler yapan o çocuk sindiremedi içine Çukurova ırgatlığını...
Kamyon, Urfa’nın Akkabe Boğazı’nı geride bıraktığında, öğlen sıcağı bir buhar bulutu yaratmıştı etrafı dumanlı dağlarla çevrili o şehrin üzerinde...
Beynine kazınan son görüntü oydu işte... Bir zaman makinesi, çocukluğun alışılagelmiş siyah beyaz fotoğrafından bir görüntüyü koparıp almıştı o an!..
O çocuk, daracık ve de delik deşik o asfalt yoldan kamyon gürültüsü ve mazot kokusuyla ilerlerken, çevredeki antik mağaraları, suya hasret toprakları ve umudunu yağmura teslim eden köylülerin çabasını izleyip durdu...
Adana’nın Ceyhan’ında... Çevresi pamuk tarlalarıyla çevrili o köye vardığında, gözyaşlarını içine akıttı... 6 çocukla gurbete düşen babasına, umudunu on metrekarelik bir naylon çadırın orta direğine bağlayan karayazılı anasına baktı...
Aslında hepsi; annesi, babası ve kardeşleri ağlıyordu da, gözyaşları onlarla saklambaç oynuyordu!..
Bir çadırın içinde yaşama tutunmayı o gece yarısı öğrendi işte o çocuk!.. Başlarında bir dam olmadan, sırtlarında bir duvar bulunmadan ve de nereye gittiği belli olmayan bir kaderi o gece tanıdı!..
Sabahın alaca karanlığında, rüyasıyla köşe kapmaca oynarken uyandırıldığında; artık Urfa’da, çocukluğunun yoksul ama sıcak sokaklarında değildi!..
Ne kolcu-kaçakçı oynadığı arkadaşları vardı yanında, ne de Yılmaz Güney’e özendiği çocukluğu!..  

Alın terinin voltası!..
Annesi, babası ve dört kardeşi, yüzünü ilk kez gördükleri nice garibanlarla, bellerine bağlanmış beyaz önlüklerle, kahverengi bir toprağın balçığında, güneşin doğuşuna doğru yürümeye başladılar...
Kalem tutan ellerini pamuk dalları çizerken, yoksulluğun taze yarasına derin kanallar açtılar yüreklerinde!..
O gün akşam, güneş batana kadar pamuk topladı o çocuk; annesi, babası ve kardeşleriyle hiç konuşmadan...
Öğlen bir bulgur pilavının kebap lezzeti veren açlığıyla oturduklarında sofraya; yedikleri mazlum lokmaya kurban etmişlerdi tek kelimeyi!..
Ve sonra alın terinin merhabasıyla volta atmışlardı yaşam savaşının pamuklu yollarında!..
O çocuk, o yaz ailesiyle birlikte haftalar boyu, bilmediği bir diyarda, ekmeğinin buğdayını tane tane topladı pamuk kozalarından!..
Bazen yağmurda yüzdü garip çadırları, bazen dolu vurdu savunmasız yuvalarında başlarına...
O çocuk ve hepsi, o yaz çok direndiler... Bulgur aşına inat, kuru ekmeğe isyan ederek direndiler...
Teneke bir leğende yıkandılar, uykuya hasret kaldılar, hastalıklarla boğuştular ve de sırt sırta, el ele, dayanışmayla direnip ceplerinde bir kışı geçirecek parayla topraklarına geri döndüler!..
Gelelim soruya; ey Aydınlık okurları söyler misiniz, kimdi kamyonun üzerindeki o garip çocuk?.. (21 Mayıs 2011)

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget