Düşünceler ormanında dolaşıyorum... Yaz kendi yaprağını yiyor elinde... Beni dinlemeyen kıyıdaki dalgalarda kendi kendimle hesaplaşıyorum...
Gecenin kalbinde akıntısı uzuyor acıların.... Akıntısı bir yaşamın derinliğinde yitip gidiyor...
Suskunluğumu bırakıyorum ufuktan yağan ateşe.
Bir mekânda saklı olan kalbimin gözlerinde yitirdiği arkadaşlarımı, tanımadığım çocukları, gençleri, askerleri düşünüyorum.
Boğuk bir çığlığı, ölümün yüzünü!
Derinden oynayan gecenin çığlığı, karakol baskınları, ölen gencecik çocuklarımız.
Bu coğrafyada yaşayan hepimiz.
Evet hepimiz suçluyuz!
Gözlerimi yumuyorum...
70’li yılların ortalarında başlayan ve alçakça kurulan pusular... 12 Mart ve 12 Eylül... Sosyalistlerin, devrimcilerin, solcuların, yurtseverlerin işkenceden geçirilip zindanlara atılması.
***
Sönmüş gözleriyle yükselen sularda, mutluluğun hançerini almışlardı elimizden...
Sağ-sol çatışması...
Birbirini kıranlar yoksul insanlarımızın çocukları değil miydi?
Yıllar öncesini düşünürken, taşan bir deniz olurum bazen acıların içinde.
Suskunluğum ve hüznüm bu yüzdendir!
Kanlı 1 Mayıs’lar, Abdi İpekçi’nin katledilmesi....
Durgun bir suyun akışında kimi zaman Doğan Öz, Cevat Yurdakul, İstanbul’da 16 Mart katliamı, Prof. Dr. Ümit Doğanay, Kemal Türkler cinayeti...
Bahçelievler ve Balgat’ta öldürülen gençler.
O zaman şu soruyu sorarım kendi kendime:
“Bir ulusun çocuklarını birbirine kırdıranlar kimlerdi? Devlet neden bu denli acımasızdı?”
***
Ufkun genişliğinde çıldıran siyah bulutlar ve ölüm haberleri.
Parçalanmış hayatlar!
Yitirilmiş duygular!
Kayıtsız kalma!
Boş vermişlik!
O fotoğraflar geliyor aklıma...
Hrant Dink’in İstanbul’un göbeğinde vurularak öldürülmesi; yerde yatan cansız bedeni...
Yüksekova’da iki uzman çavuşun sivil giysileriyle birliğine giderken çapraz ateşe tutularak şehit edilmesi...
İkisi de 25 yaşındaydı.
Adları Murat Kozanoğlu ve Yahya Karakaya’ydı...
Lojmanda oturmuyordu onlar... Kiralık evdeydiler!
Hrant, Yahya ve Murat...
***
Düşünceler ormanındaydım. Karlı bir Ankara sabahını düşündüm.
Uğur’un otomobili paramparçaydı... O da yerde yatıyordu.. üzerinde gazeteler.
Sivas Madımak yangınını... Gazi olaylarını... Kışkırtıcı ajanları...
Devletin polisi ve askeri daha önce o azgın topluluğu durduramaz mıydı?
Yaşardı onlarca ozanımız, aydınımız, şairimiz, gencimiz.
Batman’ın en işlek caddesinde üç metreden başından vurarak öldürdüler Mehmet Sincar’ı... Vedat Aydın’ı, Musa Anter’i.
Anter’in oğlu Dicle Anter CNN’de kaç kez haykırdı:
“Babamın katili şurada yaşıyor!”
Mavi Çarşı, Ulus, Güngören...
Alçakça kurulan pusular, bombalı saldırılar...
Kaç insanımızı yitirdik?
***
Benim ülkemde kimileri sokak ortasında, kimileri sınır boylarında, dağlarda ölüyor!
Kan ve gözyaşı...
Bugün kaç çocuk dünyaya gözünü açıp “Merhaba” dedi, kaç insanımız öldü?
Bir tümce hep içimi acıtır benim:
“Kana kan intikam!”
Demokrasi ve özgürlükler salt YAŞ toplantısındaki fotoğrafa bakıp “Bir köyde iki muhtar olmaz” demek midir? Demokrasi ve hukuk, tutuklu generallerin bir yıl daha görev sürelerinin uzatılması, kurmay albayların emekli edilmesi midir?
Daha dün Hopa’yı kuşatıp emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun biber gazıyla ölümüne neden olanlar, HES’lere karşı çıkan ÖDP’lileri, Halkevleri yöneticilerini “terör örgütü üyesi” diye tutuklayanlar, parasız eğitim isteyenler gençleri” zindanlara atanlar mı bu ülkeye demokrasi ve özgürlükleri getirecek?
Bir denizin kabarışı, akan ırmağın coşkusu, umudun çoğalması...
Her şey şairin dediği gibi:
“Ey ölüm adın gökyüzünün alnından geçen seher midir?”
Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet
Yorum Gönder