Sevgili,
20. yüzyıl Fransız tiyatrosunun en velut yazarlarından Jean Anouilh’un şu sözü elli küsur yıldır çıkmaz aklımdan:
- İşimi bir marangoz gibi yaparım.
Bir marangoz gibi.
Yani büyük özen ve titizlikle, yalnız ona yoğunlaşarak...
Yani alçakgönüllü ve sessizce...
Çok boyacı, çok inşaat ustası canlandırdım kafamda, şarkı mırıldanan, arya söyleyen.
Ama marangoz deyince aklıma, hep her şeyi unutup kendini işine vermiş, sessizce çalışan, hiç gürültü çıkarmadan yaratan biri gelir.
Bilmiyorum, 1938’de yazdığı “Hırsızlar Balosu” adlı oyununu, 21 yıl sonra GSL sahnesinde birkaç arkadaşımla el birliğiyle katlettiğimiz büyük yazar o sözleri söylerken, benim çıkardığım anlamı kastediyor muydu?
Belki de yaşamımın en sevdiğim sözlerinden biri büyük bir yanılgıdır.
Öyle veya değil, işini böbürlenmeden, şişinmeden sessizce yapan, gürültü çıkarmadan yaratan insanlara hep hayranlık duymuşumdur.
Erguvanların şenliklerini sundukları, emekçilerin Taksim Meydanı’nda devrim şarkıları söyledikleri 1 Mayıs günü sessizce giden Cüneyt Türel onlardan biriydi.
***
Gürültü etmeden konuşan bir insan, sükûneti ihlal etmeden coşan ve coşturan bir oyuncu, yaptığından zevk alan, yaptığıyla zevk veren, sanatçı, Anouilh’un marangozuydu, onurunun her zaman farkında, mağrur, ama hiçbir zaman kibirli olmayan Cüneyt Türel.
Çeyrek yüzyıl önce, yine bir bahar günü Büyükada’da Âşıklar Yolu’nun Lunapark’a yakın yerinden Dil’e baktığımız anın görüntüsü tüm canlılığıyla gözlerimin önünde.
Melih Cevdet Anday, bütün ciddiyetiyle ilerideki, tepede, olmayan bir evi gösteriyor, oyunu hemen kavrayan Cüneyt Türel, daha uyanmamış hazirun arasında sessiz kahkahalarla gülüyor.
Melih Cevdet Anday da Cüneyt Türel de artık zaman dışındalar.
Zaman dışında olmayı, olmamak olarak algılıyor ve ona ölüm diyoruz.
Ölümü çok düşünüyorum, sonunda bir kez de göreceğim, ama bilmem algılayabilecek miyim?
Cüneyt’i zaman dışına çıkmadan önce son kez, aynı yolculuğa ondan bir ay kadar erken başlayan Hüseyin Baş’ın cenazesinde gördüm.
Niyazi Dalyancı ile birlikte, Burgaz’da rakı içeceğimizi söyledi.
Niyazi de biliyordu, ben de, artık Burgaz’da rakı içemeyeceğimizi.
Ne dersin acaba o da biliyor muydu?
***
Çok dostlar yolcu ettim zaman dışına. Ama oyuncuların gidişi nedense hep başka oluyor. Onlara gözyaşı dökerken, kendimize ağlarız aslında.
Çünkü ne zaman bir oyuncu ölse, bir tel kopar yaşamımızdan.
Ne zaman bir oyuncu ölse, sesimiz kısılır yavaştan.
Ne zaman bir oyuncu ölse, gölgemiz kaybolur ortadan.
Sevgili, oyuncunun hası Cüneyt’i zaman dışına, oyuncunun ve şairin hası Kamran S. Yüce’nin dizeleriyle uğurlayalım:
“ben oyuncuyum
eski yunandan beri
şimdi adım değişti biraz
serseri
sizi güldürmek ödevim
zaman zaman da ağlatmak
eğer isterseniz
takla atmak
acılarım yok
size sattım.
Perde kapanmasaydı görecektiniz
az daha ağlayacaktım.
rüyalarım alkışlarınızla dolu
küçük görmenizle günüm
söylesem anlar mısınız
çok üzgünüm
beğendiğiniz zaman
sevincim sonsuz
evinize dönünce
beni unutursunuz
ben palyaçoyum kralım
hamlet’im
ben sizinle başladım
sizinle varım
ben söyleyemediklerinizim
düşündükleriniz
desem inanmayacaksınız
ben gölgenizim”

Yorum Gönder