Dağı "üstad"a, Alpay "usta"ya çaktı - Selcan Taşçı

AKP iktidarının hemen her “açılım”ının “dipnotu”nda onun adı vardı; Tayyip Erdoğan siyasi yolculuğunun ilk gününden bu yana onu (kitaplarını, fikirlerini, şiirlerini) yanından hiç ayırmadı; “Çile”sini anlattı, “Zindan’dan Mehmet’e Mektup”unu paylaştı, “Canım İstanbul”un karşısına onun dizeleriyle çıktı...
Başında bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yerden yere vururken, “katil”, “katliamcı”, “soykırımcı” iftiralarına maruz bırakırken, milletin suratına suratına salladığı “Son Devrin Din Mazlumları” kitabında onun imzası vardı.
Annelere, gençlere, etnik kimliklere, bu ülkenin muhafazakar/milliyetçi damarına ama en çok da “demokrasi” talebini dillendirenlere onu referans gösterdi...
Necip Fazıl Kısakürek şüphesiz Erdoğan’ın “Başöğretmen”ydi. İsmi bir zihin putu gibiydi; dokunulmaz, karşı çıkılmaz, dile zinhar dolanamaz...
Tarihin herhangi bir konuda aynı noktada durduğumuzu kaydetmediği İhsan Dağı kabul etmeliyim ki dün Zaman’da yayımlanan yazısında güzel tespit etmiş Kısakürek’in konumlandırıldığı yeri:
“Yeni Türkiye’nin neredeyse ‘resmî şairi’ (haydi ideologu demeyeyim)...”

***

Bu tespitten de önemlisi Dağı’nın Necip Fazıl’ın “12 Eylül darbesi ve darbeciler hakkında unutulası övgülerini içeren”  Rapor 13’ünden yaptığı aşağıdaki seçki:
“Hareketin mahiyeti... Malum klasik darbelerden biri değildir... Bu hareket olmasaydı, yıl değil, ay değil, belki hafta ve gün hesabiyle Türkiye’nin çöküşü gerçekleşebilirdi... 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 Hareketi arasında şu fark vardır ki, ilki milli iradeye tam zıt ve fikirsiz bir gece baskını olmuşken, ikincisi milli ihtiyaca tam uygun bir imdat davranışı olmak istidadındadır... 27 Mayıs 1960 hareketi ‘millete rağmen’ diye belirtilirken, 12 Eylül 1980 müdahalesi ancak ‘millet için’ formülüyle ifade edilebilir.”
 “Hükümetten ziyade onu mefluç kılan partilere ve fesad ocağına döndürdükleri Meclis’e yönelik bir davranış... Hedefi de bölücülük, komünizm ve din nikabı altında dolayısiyle gayet tabii olarak ‘devlet ve cumhuriyeti koruma ve kollama’ atılışı... Bir iç darbe değil, iç şahlanıştır. İsyan değil, ıslah...”
 “Ben olsaydım orduya ‘gel bu işi sen yap!’, hatta ‘beni de yakala!’ teklifinde bulunmayı en akıllı tedbir sayardım.”

***

Dünkü Zaman’da “üstad”dan sonraki hedef, “üstad”ın izinde yetişmiş olmakla her daim gurur duyan “usta”ydı.
Tayyip Erdoğan’ın Başkan olma ihtimalini düşündükçe irkildiği belli olan Şahin Alpay’ın satırları (özellikle de Yeniçağ Ankara Temsilcisi Ahmet Takan’ın yazdığı ve önceki gün gazetemizin “Zirvede büyük çatlak” manşetiyle duyurduğu yazı ekseninde okunduğunda) bugüne kadar her dışa yansıdığında hızla üstü örtülen “iktidar içindeki iktidar mücadelesi”nin, Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça önü alınamaz hale bürüneceğini gösterdi:
“Sistem ucubelikten kurtulsun gerekçesiyle yarı-başkanlık ya da başkanlık sistemine geçilmesi herhalde anlamlı olamaz.
Anlamlı olan, yeni anayasa ile Başbakan Erdoğan’ın 2024’e kadar iktidarda kalmasını değil, Türkiye’de demokrasiyi güven altına alacak hükümet ve seçim sistemini teşhis ve tesis etmek.
(...)
Başkanlık sistemleri demokratikleşmemize hizmet etmez. Bunu Başbakan Erdoğan’ın son zamanlardaki tavırları da göstermiyor mu? Başbakan, Türkiye halkını güdülmeye muhtaç bir sürü, kendisini de onun çobanı görmeye başladı. Bunun için sanattan spora, tiyatrodan kürtaja, medyanın neyi yazıp yazmayacağına kadar kendisini ilgilendirmeyen her konuya müdahale etmeye başladı. Son olarak Türkiye’nin Uludere’den doğumlara kadar uluslararası komplolarla karşı karşıya olduğunu söylemeye başlaması, “eski Türkiye”nin sorunların sorumluluğunu “iç-dış düşmanlar”a yıkma söylemini andırır oldu. Başbakan Erdoğan’ın bu ülkeye çok büyük hizmetleri oldu. Ama anlaşılan uzun süren iktidar liderleri yoruyor, yıpratıyor.”



Zihniyet ifşaatı...
Sorum “tasma kategorizasyonu” ustasına:
Kürtaj ve sezaryanla ilgili açıklamalarınızı eleştiren CHP Milletvekili Aylin Nazlıaka hakkında “Bu bayanın konuşmasına bakarak hangi ”hane“ye yakıştırırsınız?” biçiminde bir soru ortaya atacak kadar seviyesizleşebilen, terbiyeden, edepten, ahlaktan nasibini almamış zihniyet hangi marka tasma kullanıyor acaba?
Böyle cüretkâr olabildiklerine göre, çabuk yalama olan, iki kullanımda gevşeyen, ucuzundan, kalitesiz bir şey olmalı...



Bu medyaya böyle cemiyet çok bile...
Can Dündar, Mustafa Mutlu, Can Ataklı, Rıza Zelyut, Şükran Soner; görebildiğim kadarıyla Erdoğan’ın medyaya taktığı “tasmalı” yaftasına şu ana kadar “köşelerinden” onlar itiraz etti.
Bir de Yurt Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ gazetesinin çalışanları adına kaleme aldığı yazıda Erdoğan’ı “nezaketini takınmaya” ve “özür dilemeye” davet etti.
Peki ya diğerleri?
Manidar bir zamanlamayla  “belaltına” çalışmaya yönlendirilen kalemleri “yukarılarda” olup bitenleri hissetmedi mi; boyunlarına geçirileni, basın özgürlüğünün üzerinde nuhtemelen “ileri demokrasi” yazan bir tasmayla iktidara bağlanmasını fark edemediler mi!
Bu sözleri sineye çekmiş olamazlar değil mi; “durduk yerde başımıza iş almayalım şimdi” deyip sindirmiş, yalamış, yutmuş, “Yarabbi şükür”  demiş olamazlar(!) Boyunduruklarından kurtulmak için belki de “son çıkış”a geldikleri bu yerde “boyun eğme”yi tercih etmemişlerdir değil mi!
Bu yazı tam da  “Peki ya o anlı şanlı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti” diye devam ediyordu ki; saat 14:28 itibarıyla e-postama ulaştı tepkileri; ama ne tepki!
Sinop’taki Meslekiçi Eğitim Semineri sonrasında İstanbul’a dönüşün ardından ayaklarının tozuyla 28 Mayıs 2012  akşamında yaptıkları toplantıda (bakın nasıl gece gündüz nefes bile almadan çalışıyor arkadaşlar!) düşünmüşler, taşınmışlar, tartışmışlar, değerlendirmişler ve sonunda şu kanaate varmışlar:
 “Gerçeklerle bağdaşmayan, benzetmeleri düzey bakımından kabul edilemez ve tek seslilik isteklerini yaşama geçirme kuşkusunu yaratan bir konuşma...”
Hiç değilse “Ağzına sağlık” dememişler!
Ne diyeyim...
Böyle medyaya böyle cemiyet müstahak...
Çok bile...



BASINDAN SEÇMELER



Gazetecileri hem akbabaya hem de köpeğe benzetti
Kavgada söylenmez...

Ama söyleniyor. Söylendikçe kalpler kırılıyor, saflar keskinleşiyor, yolların birleşmesi olasılığı iyice ortadan kalkıyor!
(...)
Oysa; seçim akşamlarında o meşhur balkon konuşmasını yaparken ne kadar kucaklayıcı oluyor değil mi? İki gün bile sürmüyor bu sevgi balonu... Sonra yine kırıyor, dağıtıyor, saflaştırıyor ve hatta... Düşmanlaştırıyor!
Yıllar önce yine bir seçimden sonra Şeyh Edebali’nin o sözlerini hatırlatmıştı... Kim bilir belki şimdi, onun hatırlamasının tam zamanı:

***

 “Ey Oğul, beysin!
Bundan sonra öfke bize; uysallık sana...
Güceniklik bize; gönül almak sana...
Suçlamak bize; katlanmak sana...
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana...
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana...
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana...
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana..”

***

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, pazar günü partisinin İstanbul İl Kongresi’nde konuştu ve 52 bin kişinin karşısında, AKP iktidarını eleştiren bazı gazetecileri hem akbabaya hem de köpeğe benzetti!

***

Bu kavga, bu sertlik, bu ayırımcılık, bu dışlamacılık kahrediyor beni... (...) Bu küfür, bu kıyamet... Üzülüyorum. Sadece ülkem adına üzgünlüğüm!
Mustafa Mutlu / Vatan



“AK tasmalılar”a karşı duracağız
“Köpek” iması ile işaret edilenlerin, meslek onuru bir kenara, hiç değilse kişisel itibar uğruna Başbakan’ı dava etmesini, en azından iki satır yazıyla itiraz etmesini değil mi?
Ne gezer!
Belki muhtemel bir adli soruşturmadan kurtulmaya hayrı olacağını umarak, belki de  “Madem kaçış yok” diye zevk almaya çalışarak, yeni model tasmalar için Başbakan’a doğru boyun uzattıklarını gördük.
Utandık.
Biz, dün askerce tasmalananlardan değildik; bugün de Başbakan’ın tasmaladıklarından olmayacağız. 
“Ak tasmalı gazeteciler” kadar, dışardan yularlı politikacılara, hocalara, paşalara da karşı duracağız.
Başbakan’ın, sadakat ayinlerinde alkışlandıkça coşan egosuna alkış tutmayacağız.
Can Dündar / Milliyet



Başbakan Erdoğan; AKP İstanbul İl Kongresi’nde Uludere işini kaşıyanlara da  bu konu üzerinden hükümeti eleştiren gazetecilere çok ağır sözlerle vurdu.  Uluslararası güçlerin, eskiden darbecilerle bağlantılı olan bu tasmalı gazetecileri yönettiğini vurguladı. (...) Uludere konusunda AKP’ye vuranlar arasında Başbakan’ımızın sevdiği gazeteler ve yazarlar da bulunuyordu. Ama Sayın Erdoğan o tarafı nedense görmezden geldi.
Rıza Zelyut / Güneş



Olur mu olur!
Zeynep Kamil’e düzenlenen polis baskınında,
kürtaj yaptırmaya hazırlanan sekiz kadın, suç aleti kocalarıyla beraber suçüstü yakalandı sayın
seyirciler...
Yılmaz Özdil / Hürriyet



Yazık ki yazık bir insan...
Cemil Çiçek, yazık ki yazık bir insan... Milletvekillerinin tutuksuz yargılanması için bulunan onlarca çözüme, tabi olduğu Mutlak İrade’nin  “hayır” demesi karşısında, son noktayı şöyle koyuyor:
“Anayasa ve yasalar çözüme izin vermiyorsa yapacak bir şey yok.” Anlıyorsunuz değil mi! Yani anayasa da babayasa da yasa da hukuk da adalet de mahkeme de Meclis de tek kişi diyor anlayacağınız. Mutlak İrade, izin vermiyor!
Orhan Bursalı / Cumhuriyet



Başbakan sadece seçimle gelen ilk cumhurbaşkanı olmak istemiyor..
Veya.. Sadece Türkiye’nin ilk başkanı..
Yönetim şeklinin ötesinde..
Türkiye’yi ‘Başkan’ sıfatıyla değiştirmek istiyor.. 
 Tepeden tırnağa yeni bir toplum yaratmak..
Doğumdan başlayarak!..
Mehmet Tezkan / Milliyet



Hem ayıp... Hem günah...
Kürtajı savunan kıza “Sen çok mu kürtaj yaptırdın?” diye soran Gökçek’e tepki dinmiyor.
Bak Melih kardeşim; bu yaptığınız, hem ayıptır, hem günahtır, hem de çok tehlikelidir...
Bu olay bize bir kere daha şunu gösterdi: Bu ülkede iktidar gibi düşünmeyenler her defasında malum suçlamalarla karşı karşıya kalıyor.
- Ergenekon davaları ile ilgili eleştiriniz varsa, suçlama hazır: “Sen darbecileri mi savunuyorsun?”
- Alkol yasağını dile getirsen, suçlama hazır: “Sen alkolik misin?”
- Tabii bir kadın için en tehlikelisi ise kürtaj meselesi.
En küçük itirazını dile getirirsen, alnına yapıştırılacak iffet etiketi hazır.
“Yoksa sen kürtaj mı yaptırdın.”
Kimse bize bu sorunun masum bir merakla sorulduğunu söylemeye kalkmasın. En aptalımız bile, o cümlenin manasının  “Yoksa siz hafifmeşrep misiniz” demek olduğunu bilecek kadar tanıyoruz birbirimizi.
Bu mantıkla, kürtaj veya sezaryen konusunda aykırı fikirler söyleyerek “haddini aşacak” bir kadını bekleyen akıbet bellidir: Önce alnınıza, ima yoluyla “fahişe” etiketi, yapıştırılır.
Kürtaj yaptırıp yaptırmadığınız sorulur.
Maazallah yaptırmışsanız, sonunuz daha da berbat olabilir.
Kendinizi bir anda, Uludere olayı üzerinden KCK suçluları arasında bulabilirsiniz.
İleri demokrasinin en ileri mevzii bu mu olmalı?
Ertuğrul Özkök / Hürriyet



Kadını aşağılayan geriliği ve saygı gösterilerinin sahteliğini bu sözden daha açık ne sergileyebilir? Keşke zihniyet temizliğine yardım eden bir kürtaj yöntemi de bulunsa!
Güngör Mengi / Vatan

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget