Türk tarihinde kadınların kahramanlıkları, Kurtuluş Savaşı süresince hiç korkmadan erkeklerle birlikte çarpışmaları, karanlık gecelerde bebeklerini sırtlarına alıp cephane taşımaları tarihe altın harflerle kazınmıştır, unutulamaz. Artık kadınlar sırtlarında cephane taşıyarak geçmiyorlar tarihe ama aralarındaki “kahraman”-lar yine isimlerini altın harflerle yazdırmayı sürdürüyor.
Ülkenin; bilim, sanat, edebiyat, eğitim, teknoloji, sanayi ve aklınıza gelebilecek her alanda ilerlemesi için aralıksız emek veren ‘Koç ailesi’nin büyüğü, kendisini tanıyan herkes tarafından “tevazusu, hoşgörüsü, iyi kalpliliği, çalışkanlığı, nezaketi, zekası, vizyonu ve dost canlısı karakteriyle” çok sevilen (bu özelliklerin hepsi onda tek tek mevcuttur, en ufak abartı yok) Semahat Arsel’e dün İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora ünvanı verildi. Çok kalabalık olmayan davetli topluluğunda ben de vardım ve bu; varlığıyla toplumca gurur duyulacak insanın “çok özel” gününü yakından izlediğim için de mutluyum.
HEMŞİRE GÖRÜNCE ONU HATIRLAYIN!
Diğer alanlarda yaptıklarını saymaya sayfalar yetmez ama İstanbul Üniversitesi Fahri Doktora Ünvanı ona “Türkiye’de hemşirelik mesleğinin gelişmesi, profesyonelleşmesi” konusundaki destek ve katkıları nedeniyle verildi.. Bu ülkede kendinden başkasını düşünmeyen ama arada bir toplumsal bir olayda görünerek “düşünüyormuş gibi yapan” büyük sanayicileri, zengin iş adamlarını da gördüğümüz için Semahat Arsel gibi kendinden önce ülkesine hizmet vermeyi düşünen insanları ne kadar takdir etsek, ülkemiz adına ne kadar minnet duysak azdır.
1970’li yılların başında Türkiye’de hemşireliğin geliştirilmesi, okullarının kusursuz hale getirilmesi gereğini fark ederek Vehbi Koç Vakfı bünyesinde bir “Hemşirelik Fonu” oluşturmakla işe başlayan Semahat Arsel bu fonla önce “Florence Nightingale Hemşirelik Yüksekokulu”nun kurulmasına büyük katkı sağlamış. Daha sonra “Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu”-nu kurmuş.
YOĞUN BAKIM HEMŞİRELİĞİ
Sağlık Bakanlığı temsilcilerinin de katıldığı “Hemşirelik Komitesi” ile; çeşitli konularda 16 meslek kitabının basılması, Amerikan Hastanesi ve Houston Methodist Hastanesi işbirliği ile “ilk yoğun bakım hemşireliği” kurslarının düzenlenmesi gibi sayısız faaliyet gerçekleştirilmiş.
ALLAH TARAFINDAN VERİLMİŞ GÖREV!
“Kendi adıyla anılan Hemşirelik Yüksekokulu’nda öğrencilerin yüzde 90’ının burslu olduğunu” belirten Semahat Arsel “Zaman zaman durur ve hayatımla ilgili ‘geriye dönük’ analizler yaparım. Bunu yaptığımda hemşirelik mesleğine olan ilgimin Allah tarafından bana verilmiş bir görev olduğuna inanıyorum” dedi. Gerçekten de öyle olmalı çünkü yaptıklarının hepsi “Semahat Hanım olmasa kolay kolay başarılacak şeyler” değil, büyük ihtimalle o alanlarda bugün hala 30 yıl önceki noktada duruyor olurduk.
İnsan ancak kendisi veya bir yakını hastalandığında “hemşireliğin ne kadar önemli olduğunu, iyi eğitilmiş bir hemşireyle eğitilmemiş olan arasındaki farkı, yoğun bakım hemşireliğinin önemini” anlayabiliyor. Semahat Arsel bir kahramandır. Hem de çok mütevazi bir kahraman!
*****
Halkla çelişkiler!
İstanbul Üniversitesi’ni bu “hakkıyla verilmiş unvan”ı düşündükleri için takdir ediyorum, toplantıda gözleri rahatsız eden tek bir nokta vardı; “Basın ve Halkla İlişkiler” görevlisi olarak seçilmiş kadın görevlinin (haydi adını vermeyelim) davetlilere karşı sert ve dikkatsiz tutumu..
İşin içinde “basın” da olunca ben kendisini toplantı sonrasında uyarma zorunluluğu hissettim ama o uyarıya bile aynı tutumla cevap vermeyi sürdürdü. Bu tavır nedeniyle Rektör Basın Danışmanı Doç. Dr. Ergün Yolcu açıklama yapmak zorunda kaldı ki böyle durumlarda halkla ilişkiler “halkla çelişkiler” haline dönüşüyor, görevlinin basın veya halkla tek ilişkisi “ters düşmek” oluyor.
Bu ve benzeri görevliler “görevli” olmamalı bence!
*****
Uludere için kim hesap verecek?
Şimdi tabii orduya, Genelkurmay’a her konuda hesap soran, generallerin büyük çoğunluğunu “muhtelif iddialar üzerine” tutuklayan bir yargı varken..
Sivil asker yüzlerce insanın tutukluluklarını; “bilirkişi raporlarını” bile tınmadan, dinlemeden, sahte dijital verileri incelemeyi kabul etmeden inatla sürdüren, yıllarca hapseden bir yargı varken..
Milli iradeyi “kendisiyle ilgili olunca” dilinden düşürmeyen ama “milli iradenin seçtiği” milletvekillerinin tutuksuz yargılanmasına ve TBMM’ye giderek görevlerini yapmalarına karşı çıkan bir hükümet varken..
“TSK bize bağlı, Başbakanlık’tan emir alır, Başkomutan da cumhurbaşkanıdır. Bizden izinsiz artık orada sinek uçamaz” diyen bir hükümet varken.
ORTADA YALAN VAR!
Uludere’de 34 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan hava operasyonunun hesabı da gerekecektir. Aslında olay açık seçik ortadaydı, tek eksik “bu operasyonda bombalama emrini kimin verdiği, sorumlu merciin kim olduğu” idi. Daha önce Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bu soruyu sorduğunda Milli Savunma Bakanı Yıldız da, Başbakan Erdoğan da “milli kaynaklardan, kendi istihbarat kaynaklarımız” demişti.
GARİP İSTEK
ABD’nin Wall Street Journal gazetesi ise “Uludere operasyonunda istihbaratı ABD’nin (insansız hava aracı ile) verdiğini , ABD Savunma Bakanlığı’ndan üst düzey bir yetkilinin ise ‘kararıTürkler verdi, bombalama kararı bize ait değildi’ dediğini” yazdı. ABD’li görevliler Türk tarafına “daha yakından görebilmeleri için hava aracını yaklaştırabileceklerini” iletmişler ama kabul edilmemiş, tam aksine “aracın daha uzak bir noktaya yönlendirilmesi” istenmiş.
Bundan daha fazla şüphe yaratan ne olabilir ki? Adamlar açıkça “sizinkiler suçlu” diyor. Peki kim suçlanacak, kim üstlenecek bu sorumluluğu? Genelkurmay “kararlarını Hükümet onayı olmadan veremiyorsa” bu emri kim verdi? Herhalde artık açıklama zamanı gelmiştir, değil mi?
Bu arada, ABD’nin “insansız araçlarla istihbarat paylaşıyoruz” övünmeleri sonunda paylaştıkları istihbaratın bu olmasına ne demeli? “Kılavuzu karga olanın..” sözü tam bunun için söylenmiş!

Yorum Gönder