Osmanlı.. Osmanlı - Galip Baysan

Osmanlı dönemini özlemle anan radikal İslamcı kesimin bu anlayışı sadece toplumumuz üzerinde “dinsel üstünlük sağlama” arzusundan kaynaklanmış olması, yaşadığımız 2000’li yıllar için inanılmayacak bir anlayıştır. Ama onların özlemle ve bizlerin gururla andığı bu dönem siyasi düşünce tarihinde, Türk ve İslam camiası için bir bakıma insan hak ve özgürlüklerinin dikkate alınmadığı adeta karanlık bir dönem olarak değerlendirilmektedir. Bu konuda bazı siyasi düşünürlerin Osmanlı Yönetimi hakkındaki görüşlerinden örnekler vermek ne demek istediğimizi anlatmak için yeterli olacaktır.
Sosyal haklar yönünden Osmanlı toplumunun yapısı, Fransız düşünürü Etienne de la Boetie (1530-1563)’nin “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” adlı yapıtında çizdiği tablo ile benzerlikler taşımakta olduğunu geçmişte bazı yazılarımızda belirtmiştik. Boetie bu kitabında, Osmanlı siyasal yaşamına da Venediklilerle bir karşılaştırma yaparak, şu sözlerle temas etmektedir: “Çok az sayıda olan ve öylesine özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanının bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların özgürlüklerini en iyi şekilde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur. Beşikten beri bu şekilde öğrenmiş ve devranmış olan Venedikliler, bağımsızlıklarının en ufak parçasını bile dünyanın diğer tüm mutluluklarını elde etmek için feda etmezler. Bu insanları gören bir kişi kalkıp bizim “Büyük efendi” (Osmanlı Padişahı) diye adlandırdığımız insanın topraklarına gitse, burada sanki bu “Büyük Efendi”ye kulluk-kölelik etmek için doğmuş ve onu yerinde tutmak için canlarını veren insanlarla karşılaşacaklardır.  (1)
Montesquieu (1689–1755), ünlü eseri “Yasaların Ruhu”nda, Osmanlı Sultanları ve siyasal yaşamı hakkında şu görüşleri ileri sürmektedir: “Anlattıklarına bakılırsa, Papalığa seçilen biri, kendi yeteneksizliğini bildiği için önce reddetmiş, ısrar üzerine kabul etmiş ve bütün işleri yeğenine bırakmış. Her şeyin yolunda gittiğini görünce de şaşırmış ve “Ben bu işin bu kadar kolay olduğunu bilmezdim” demiş. Doğu hükümdarları için de bu böyledir. Harem ağalarının yıllarca yüreklerini ve ruhlarını kemirdikleri, hatta durumlarını bile unutturdukları bütün o hükümdarlar, günün birinde hapisten çıkarılıp da taht’ın üzerine oturtulunca, önce şaşkına dönerler.(*)  Ama güvenilir bir vezir bulup kendilerini saraylarında en kaba tutkulara koyuverdiler mi, sindirilmiş insanların ortasında en anlamsız isteklerini duyurma olanağını buldular mı, devlet yönetiminin bu kadar kolay olabileceğine bir türlü inanamazlar.(2)
İmparatorluk ne kadar genişlerse saray da o kadar büyür, dolayısıyla hükümdarlar da o oranda bol zevklerin ortasında sarhoş olurlar. Böylece, bu çeşit devletlerde, hükümdarların yöneteceği insan sayısı ne kadar çok olursa, hükümdar da o ölçüde hükümet işlerini savsaklar; iş ne kadar önemli olursa onları o kadar az düşünür.” (3)
“Üç erk: yani yasa yapma (yasama), genel kararları uygulama (yürütme), suçları ya da vatandaşlar arasındaki anlaşmazlıkları yargılama (yargı) erkleri, aynı zamanda aynı kişinin ya da yüksek memurlardan, soylulardan, halktan kurulu ayrı toplulukların elinde bulunmasaydı her şey yıkılırdı. Avrupa’daki krallıkların çoğunda yönetim biçimi ılımlıdır. Çünkü bu iki erk’i ellerinde bulunduran hükümdarlar, üçüncü erk’i tüm halkın eline verirler. Padişah bu üç erk’i de kişiliğinde birleştirmiş olduğundan, Türkiye’de korkunç bir istibdat idaresi vardır. (4)”
Machievelli de görüşlerini şu sözlerle belirtir.
“Bütün Türk İmparatorluğu tek bir önder tarafından yönetilir, bütün diğerleri onun hizmetkârlarıdır. (Bu önder) krallığını sancaklara ayırır ve bunları yönetebilmek için, istediği gibi tayin edebildiği ve değiştirebildiği çeşitli yöneticilere tahsis eder... Bunlar ona bağlı kölelerdir... Günümüzde hiçbir hükümdar eyaletlerin hükümet ve yönetiminde yerleşik askeri birliklere sahip değildir... Türk bir istisnadır, çünkü ülkenin güvenliğini ve gücünü sağlayan 12.000 piyade ve 15.000 süvariden oluşan bir daimi orduyu denetler, onun en yüksek iktidar ilkesi, sadakatin muhafaza edilmesidir. (5)”
Fransız Jean Bodin’in yorumuna gelince:
“Türklerin kralına, ülkesi büyük olduğu için değil... Kişilerin ve mülklerin tam efendisi olduğu için Büyük Senyör denir. Ancak onun evinde yetiştirilen hizmetkârlara köle denir. Ancak tebaaları kiracılar olan tımar sahipleri, insaflarına terk edilmiş tımarlar üzerinde yetkilidirler. Onlara bağışlanan mülkün her on yılda bir yeniden gözden geçirilmesi gerekir ve öldüklerinde, mirasçıları ancak onların taşınabilir mallarını miras olarak edinebilirler. Avrupa’da böylesine hükmedici monarşiler yoktur. (6)”
Francis Bacon’a göre “Soyluluğun olmadığı bir monarşi daima saf ve mutlak bir tiranlıktır; tıpkı Türklerinki gibi. Soyluluk (monarşinin) egemenliği(ni) yumuşatır ve halkın dikkatini sadakat çizgisinden bir ölçüde uzaklaştırır(79).
On yedinci yüzyılın ikinci yarısında yazar Harrington, sultanın mutlakçılığıyla onun toprak mülkiyeti üzerindeki tekeli arasında da bağlantı kurmuştur:
“Eğer bir kişi bir toprağın yegâne sahibiyse, ya da örneğin toprağın dörtte üçünün sahibiyse, Büyük Senyör’dür. Ona mülkünden ötürü Büyük Türk denir ve onun imparatorluğu mutlak monarşidir. Türkiye’de Büyük Senyör’den başka birinin toprağa sahip olması yasa dışıdır. (8)”
Görüldüğü gibi batılı siyasi düşünürlerinin görüşleri pek içi açıcı değildir. Bazen Osmanlı Yönetimi, genellikle de Türkler hakkında zaman zaman ortaya atılan bu ve benzeri fanatik görüşler; daha sonra 19. ve 20. yy.larda, hatta günümüze kadar gelen olumsuz tutum ve davranışların temeli sayılabilir.
Şimdi bazıları bu yazıyı hedef göstererek bizim Sayın Başbakanımıza “Tiran” demek istediğimizi iddia edebilir.  Şimdilik böyle bir iddiamız yok ama yol ve sonu belli, etrafta o kadar çok kul var ki, gücü elinde bulunduran insanları o istikamette zorlayabiliyorlar. Unutmamak lazımdır ki Orient halkları Tiran yani Diktatör yetiştirmeye bayılırlar.
İşte Atatürk’ün diğer liderlerle en büyük farkı buradadır. O kul statüsündeki insanları özgür bireyler haline getirmeye çalışırken ne hazindir ki günümüz liderleri özgür bireyleri kul statüsüne sokmaya çalışıyorlar.

DİPNOTLAR:

 (1) Mete Tuncay, age. C-II, s.111
(2) Aynı Eser, s.115
 (X) 4 ncü Murat ölünce onun hayatta kalan son kardeşi, aynı anadan (Kösem Sultan) İbrahim, kardeşinin öldüğüne inandırılamamış, ancak naş’ı gördükten, inceledikten sonra ikna edilebilmiştir.
(3) Mete Tuncay, age. Cilt-II, s.302,314
 (4) Aynı Eser, s.467
 (5) Perry Anderson, Lineages of The Absolutist State s.397–398 (London-1974)
 (6) Perry Anderson, Lineages of The Absolutist State s.397-398 (London-1974)
 (7) Aynı Eser, s.398
 (8) Aynı Eser, s.399


Dr. M. Galip Baysan

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget