Kültür Miraslarımıza Sahip Çıkmak - Galip Baysan
Yabancı ülkelerin müzelerinde ülkemizden kaçırılan eserlerle zenginleştirilen stantları izlerken insanın içini garip bir hüzün kaplıyor. Tek adam veya saltanat döneminde yabancılara karşı gösterilen hoşgörü ve verilen tavizler farklı bir kültürel soygunun başlatılmasına sebebiyet vermişti. 1870’lerden sonra Türk topraklarında dikkati çeken en önemli gelişmelerden biri, tarihsel zenginliklerimizi hedef almıştı. Arkeolojik kazılar hızlandırılmış ve bizim fark etmek için en ufak bir gayret göstermediğimiz hazineler, tarihi eserler yağmalanmaya başlanmıştı. Bu konuda sadece bir iki örnek, belki de konunun ne derecede önemli olduğunu ve Türk insanlarının nasıl saygısızlıkla aldatıldığını anlatmak için yeterli olabilecektir.
1871 yılında Heinrich Schliemann ismindeki bir (Alman) arkeolog, kendisinden evvel ve tıpkı kendisi gibi Hemeros’un İlyada (1) adlı eserine dayanarak Amerikan Konsolosu Frederick Calvert’in 1868’de Hisarlıkta başlattığı kazılara devam etmiştir. Schliemann’ın öncelikli amacı Truva (veya Troia) şehrini bulmaktan önce, efsanede adı geçen Truva’nın son kralı Priamos’un hazinelerini bulmaktı. Bu nedenle sistemsiz ve bilimsel olmaktan uzak bu kazılar, kent kalıntılarının önemli ölçüde yok olmasına neden olmuştur. (2) 1873 yılında Truva Kenti’nin kalıntılarından bazı sur parçalarına rastladı. Surların arasında altın eşyalarla bir de hazine buldu. Bu hazine’nin Kral Priamos’a ait olduğu ve Truva şehrini bulduğuna inandı ve hazineyi karısının da yardımı ile ( onun kendi takıları gibi göstererek boynunda) yurt dışına kaçırdı. Bayan Schliemann daha sonra ülkesinde takıları sergilerken basın Truvalı güzel Helen’in takıları ülkemizde başlığını atıyordu.) (3)
Hazine ilk anlarda şu parçalardan oluşuyordu: Altından iki kulplu ve iki ağızlı bir salça kabı, iki kap, iki alınlık (diadem), işlenmemiş bir bant, sepet biçimli dört küpe, 56 halka, altı bilezik ve çeşitli büyüklükte 8.700 boncuk, elektrondan bir kadeh, gümüşten dil biçiminde altı çubuk, dört maşrapa, iki fincan kapağı, bir sığ kase, bir kadeh, şişe biçiminde iki kap ve bir küçük kapak, bakır veya tunçtan hançer, balta, keski gibi aletler. Daha küçük olan diğer hazinelerde de altın, gümüş ve necef taşından çeşitli süs eşyası, kap kaçak ve savaş baltaları vardı. (4)
Aynı zat Şubat 1874’te Hisarlıkta yeniden işe başlamak istediği zaman, kazılarda çıkardıklarını Osmanlı Devleti’nden kaçırdığı gerekçesi ile kendisine izin verilmedi. Bunun üzerine Yunanistan’a giderek Mykenai’de kazılar yaptı yine mezarlar ve yine hazine buldu. (5) İlginçtir Schliemann, Türklere Truva’da bulduğu hazine üzerinde hiçbir hak tanımazken, Yunanistan’da bulduğu hazineyi Yunan hükümetine verdi. Anadolu’da kazılar daha sonra 1890’larda da devam ediyordu.
Küçük Asyanın Eski Büyük Medeniyetleri araştırma kurumunun bir üyesi olan Kenneth W. Hard isimli bir bilim adamı bu konuda verdiği seri konferanslar sırasında acami Arkeolojist Schliemanın kazılarını tenkit etmiş ve şu ilginç değerlendirmeyi yapmıştır: “ Kazılarını öyle kaba bir şekilde yapmıştır ki onun Truvaya verdiği zararı Yunanlılar bile o zaman yapmamışlardı.Bütün şehrin duvarlarını yıkmış ve toprağa gömmüştür.” Böylece daha sonraki yıllarda uzmanların bu bölgede yaptığı kazıları da zorlaştırmış oldu.
Aynı dönemde İzmirde bir başka oyun sahneleniyordu. Bergama ilçesinde yol inşaatında çalışan bir Alman mühendis olan Karl Husman bir kısımı toprak altında olan ünlü “Zeus Sunağı”’nı (yaklaşık 35 m. kenarlı, kare bir kaide üstündeki sunak U biçiminde uzanan bir sütunlu galeriden oluşuyordu ve toplam uzunluğu 120 m’yi buluyordu) temelinden kaldırarak Berlin’e götürdü ve orada yeniden kuruldu. (6)
Bu buluşlardan (veya talan’dan) sonra, Anadolu’nun değişik yerlerinde arkeolojik kazılar rağbet kazandı. Hatta bu kazılara daha sonraki yıllarda, 1881-1885 yılları arasında Türkiye’de Amerikan Elçisi olarak görev yapan ünlü Ben-Hur romanının yazarı General Lew Wallace da katıldı. O günlerde İngiltere’nin, Süveyş-Kızıldeniz yoluna bir alternatif, eski ticaret yolu Doğu Akdeniz – Basra körfezini ve Almanların Bağdat Demiryolları projeleri uygulama safhasına geçirilmek için, cazip ekonomik yatırımlar olarak uluslararası arenada tartışılıyordu. (6) ve Türk halkını kendisinin en ünlü düşmanı Gladstone’un Başbakan olduğu İngilterede, Rum asıllı bir Osmanlı yurttaşı temsil ediyordu. (7) Bu elçinin ve İngiltere’deki Elçiliğin durumunu Altan Deliorman’ın kaleminden anlatmak istiyoruz:
“Ermeni meselesi ile en fazla ilgilenen, durmadan huzursuzluk çıkaran, (Rusya gibi) silah sevk eden bir devletin, İngiltere’nin başkenti Londra’da sefir olarak Müsürüs Paşa adlı (gayrimüslim) biri bulunmaktaydı.
Bu zat İngilizce ve Fransızcayı iyi bilen ve belki de sırf bu sebepten elçiliğe yükselmiş pinti adamın biriydi. Pintiliği sadece elçilik mensupları arasında değil, bütün Londra sosyetesince bilinirdi. Kendisinin çağrıldığı hiçbir daveti kaçırmaz, sıra Türk Elçiliği’ne geldiği zamanda:
-Eşyamız çok eski, hükümet yenisi için değil, Eskisi’nin tamiri için bile para vermiyor diyerek masraftan kaçınır, kendi şahsını olduğu kadar, devletin itibarını da beş paralık ederdi.
Sefaret müsteşarı, ünlü şair Abdülhak Hâmid Bey’di. Fakat iş görmek için değil, tam maaşla ikamete memur olarak Londra’ya gönderildiğini bilir, hiçbir şeye karışmazdı.
İkinci kâtip, Hâmid’in oğlu Hüseyin Bey’di. Fakat onun da çocukluğu memleketten uzak şehirlerde geçtiği için Türkçesi pek kıttı. Diğer ikinci kâtip Tueni Bey, Suriyeli zengin bir ailenin oğluydu ve İzzet Paşa’nın tavsiyesiyle elçiliğe kâtip olmuştu. Tek kelime Türkçe bilmezdi. Tabii elçiliğe pek uğramaz, avuç dolusu para harcamak için en lüks otellerde yatıp kalkardı.
Üçüncü Kâtip Danyal Bey’e gelince .. o da Moda Koyu’nda, spor meraklısı tatlı su Frenkleri arasında yetişmiş, Türkçesi çetrefil bir zatdı. Elçiliğin Fransızca mütercimi Jolivard ise gece gündüz sarhoş gezen, önüne gelenden borç para isteyen ayyaşın biriydi. Bu kadroya, Galatasaray’dan mezun olalı henüz fazla zaman geçmemiş, tecrübesiz ve hariçteki ilk memuriyetine tayin edilmiş Başkâtip Süreyya Sami Bey ile İmam Recai Efendi’yi de eklemek lâzımdır.
Eh! Londra gibi mühim bir başkentin elçilik kadrosu bu olursa, hangi teşkilatla (hangi uzmanlarla), hangi imkânlarla Ermeni propagandasına karşı konulabilir? ve Türk Ulusunun hakları nasıl savunulabilirdi?
Meselâ şu Müsürüs Paşa namındaki koca pinti’nin Ermeni hadiselerinin pek kızıştığı günlerden birinde yediği bir nane vardır ki, hariciyemizin halini ve perişanlığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Bir gün Londra Elçiliğimize bir Ermeni gelir. Adı Dajak’tır. Sefirle görüşüp Ermeni komiteleri hakkında bilgi vereceğini söyler. Müsürüs Paşa yanına silahını alır ve Başkâtip Süreyya Bey’le beraber Ermeni komitecinin yanına geçer. Dajak, İsviçre’deki Ermeni komitecilerinden, İstanbul’da yapmayı düşündükleri bir suikast hakkında mektup almıştır. Sefire bu mektubu okur. Mektubun bir cümlesi <... Onlar it oğlu ittir, sana madik ederler ve tuzağa düşürürler> şeklindedir. Türkçesi kıt olan Müsürüs Paşa elbette bu ifadeden bir şey anlamaz. Başkâtip Fransızca’ya tercüme etmeğe kalkışırsa da, Dajak sözü ağzından alır ve yarım yamalak Fransızca ile izah etmeğe çalışır, beceremeyince de sıkılıp:
-Bırak be kardeş, Türkçe konuşalım deyiverir.
Fakat bu ciddi ihbar karşısında, Ermeni’ye bir miktar para vermek lâzım geleceğini anlayan ve bunu vermemek için ne yapmak gerektiğini ilk andan beri düşünmekte olan Müsürüs Paşa, Ermeni’nin sözünü keserek haykırır:
-Ermeni olduğun halde ırkdaşlarını ele vermeğe utanmıyor musun?
Dajak da öfkeden titreyerek ayağa kalkar ve artık sefirin kendisine değil, başkâtibe hitap ederek.
-Bu ne biçim sefirdir ki, der, Türkçe anlamıyor? Üstelik beni söyletmeğe çalışacağına konuşmama mani oluyor! Ve sövüp sayarak çıkar gider. (8)
Kanaatimizce burada Müsürüs Paşa çok akıllı hareket etmiştir. Konu para vermeme değildir, bu hareketi Ermeni Osmanlı vatandaşlarına kendi ülkelerine hizmet kapısını kapamaktır ve muhtemelen başarılı olmuştur. Biz burada Elçi’nin kendi vatanı yerine, İngiltere ve Ermenilere hizmet etme eğiliminde olduğunu dikkatinize sunmak istiyoruz.
Sefirin zihniyetini ifade eden şu cümle zannederiz ki bu olasılığı daha da güçlendirmektedir.
“Beni burada sayıyorlarsa adım Müsürüs olduğu içindir, yoksa Türkiye Sefiri olduğum için değil.” (9)
İşte günümüz liderlerinin büyük hayranlık duyduğu Osmanlı Devleti son yüz yılında bu haldeydi.
DİPNOTLAR:
(1) Enver Ziya Karal: Osmanlı Tarihi, Cilt VII, s.238 ( TTK-1962)
(2) Homeros, İlyada, Can yayınları, İstanbul –1988.
(3) Büyük Larousse, Cilt 22, s.11723 ( Milliyet Yay. İstanbul-1992).
(4) Ana Britannica, Cilt 27, s.239 (Hürriyet Yay.-1994)
(5) Ana Britannica, Cilt 26, s.78; Cilt 27, s.239.
(5) Aynı Eser, Cilt 32, s.355, Büyük Larousse, Cilt 24, s.12738.
(6) Edward Mead Earle: Bağdat Demiryolu Savaşı, s.177 ( Milliyet Yay. İstanbul-1972)
(7) A. Alper Gazigiray: Osmanlıdan Günümüze Kadar Vesikalarla Ermeni Terörünün Kaynakları, s.97 ( İstanbul- 1982)
(8) Altan Deliorman, Türklere Karşı Ermeni Komiteleri, s. 54-55 (3’ncü Baskı, İstanbul-1980).
(9) Aynı Eser, s.56.
Dr. M. Galip Baysan


Yorum Gönder