Yalnızlık Ne Kötü Şey - Güray Öz

Siyaset sahnesinin tek egemeni artık bitip tükenmek bilmeyen sorunlarla, kördüğümlerle boğuşmak zorunda. Zaman daralıyor. Sorunlar, üretilen “çözümlerle” daha da içinden çıkılmaz hale geliyor, çoğalıyor. İktidar bloku ya da koalisyonundaki çatlağın seçimlere kadar bir uzlaşma sağlanamazsa derinleşeceği ortada. Uzlaşma ise iktidarın daha net çizgilerle paylaşılması anlamına geliyor.
Bu olabilir mi? Tek başına iktidarın, tek başına muktedirinin yönetim tarzı bu kapıyı kapatıyor. Ama onun tek hâkimliği her zaman sonuç almaya yeter mi?
***
Tek başınalık işleri yürütenlerin başarısızlıklarına da tek başına sahip çıkma zorunluluğunu getirir. “Benim Dışişleri Bakanım” diyorsanız, uluslararası alanda bakanınıza değil, size bakarlar, gazetelerde sizin tökezleyen politikanızdan söz ederler. Bu yalnız dış politikada değil, içeride de öyledir. “Benim İçişleri Bakanım, Genelkurmay Başkanım”, giderek “benim yargım”a dönüşmeye başlar, yani “hafi” olan “ayan” olur, onların başarısızlıkları da sürç-i lisanla dile gelir size yapışır kalır. Ama zaten gerçek de bu değil mi? Sizindir onlar.
***
Siyaset sahnesinin egemeni anlaşılıyor ki tek başınadır, ama tek hâkim değildir. Karışanı, görüşeni çoktur. Tek hâkimlik aldanıştan başka bir şey değil. Dış politikada “Yok, bu tempo, bu aculluk bize uymaz, bizim yaptığımız yürüttüğümüz pazarlıklar bu ateşi kaldırmaz” diyenler var. İç politikada birbirini izleyen terslikleri kışkırtanlar, parti içinden dışından, blok içinden dışından ikide bir piyasaya sürenler var. O zaman ne yapacaksınız? Demokrasi kahramanlığına son vereceksiniz, durumu bir sürç-i lisanla itiraf edeceksiniz. Pek büyük bir ümitle “yetmez ama evet” diyen liberaller bile “artık yeter” diyorlarsa “evet ama yetmez” demek gerekmez mi? Meyvenin özüne, usaresine geri dönersiniz artık.
***
Peki meyvenin özünde ne var? Büyük Doğu’ya açılmak, Sünni dünyasının engin denizlerine, ümmetçiliğin ve milliyetçiliğin büyük sentezine dalmak var. AKP’lilerin pek sevdikleri manzume yazarı “mütefekkir” Büyük Doğu müellifi Necip Fazıl sanki o müthiş geri dönüşün anahtarı gibidir. Kürtler meselesinde her ne kadar şu saçma “zamanın ruhu” icabı o derin mütefekkirin çizgisi birazcık aşılmışsa da, örneğin Alevililiği ve Alevileri hiçe sayma konusundaki akıllara seza ısrar ondan neşet etmektedir.
Son yılların gözde konularından birisi Dersim’se, Dersim, Kürtler, Zazalar ve Aleviler konusunda “üstadın” söyledikleri unutulabilir mi? Şöyle der üstat: “Nüfusu 1935 yılında sayılan ve sayıldığı sanılan Tunceli’nin yüzde doksan sekizi köylere ait 108 000 insanı, 15 000 kadarı Kürt zannedilmek ve yarısından fazlası Alevi olmak şartıyle öz Türktür. Kürt zannedilenler de halis dağ Türkleri Zazalar olarak asıllarına irca edilince, Akkoyunlar soyunun mümkün olduğu kadar iptidai, fakat en halis damarından gelen Dersim halkını, tamamiyle ve yekpare Türk ve yarı yarıya Alevi ve Sünni kabul edebiliriz.” Kimdir bu Aleviler peki? Üstadın kaleminden okuyalım: “Dersim’in Alevi sığınağı olması Yavuz Sultan Selim’in çektiği gerçek İslam kılıcı önünde Şah İsmail eliyle ruhları zehirlenmiş birçok Alevi Türklerin Dersim dağlarına ve sütrelerine iltica etmiş olmasındandır.” (Büyük Doğu; 10 Şubat 1950)
Dahası var ama şimdilik bu kadar.
***
Zamanın ruhu, Kürtler konusunda Üstadın “onlar dağ Türkleridir” saptamasından “inhiraf” edilmesine yol açmış olsa da Alevilik konusunda bu saçma ruhta nihayet bir gedik açılabilmiş ve sürç-i lisan mürç-i lisan, demokrasi meselesinde de fazlası zarar, lazım olan çerçeveye geri dönülebilmiştir.
Lakin meseleler sıkıştırıyor ve yalnızlık ne kötü şey. Yarın hepsi bir yana dağılacaklar ve o zaman “benim...” diyebileceğim hiç kimse, hiçbir şey kalmayacak mı?

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget