Kumlar, yapışık bir gök...
Dikenli teller arkasında kayan günler...
Uzun uzun düşünmek, zamanın içinde kaybolup gitmek!
Analar geceleyin uykuyu düşünmeden oturuyorlar yıldızlara bakarak.
Hayatı yoğuran madenciler, dökülen terlerin ücretini almadan çalışıyorlar.
Nerede o boşlukta kalan uçurumlar?
Özlem, tutku, aşk, sevgi nerede?
Sahi bu eller kimin; anlatın bana o uzun öyküyü...
Bu çocuklar çipil çipil gözleriyle bakıyorlar dünyaya!
Bir rüzgâr esiyor dağların yamaçlarında; bir türkü söylüyor kızlar.
Düşlerin ağır, o ağırbaşlı dünyasında bir ırmak akıyor sessizce.
Bir gölge düşün bu sabah çocuğum, bir ağaç dalı, bir yaprak, bir çiçek.
Denizler senin, gökyüzü senin... Bir soluk al istersen o gölgelik yerde, orası senin...
Bir şiir kim bilir nerede yazılmış; o senin kapkara gözlerinde, bir ateş yakılmış mağaralarda...
“Bir geyik su içiyor
Bir geyik bir de onun yavrusu.
Ben seyredince peşlerinden,
Taşa dönüyor çimen.”
***
Yıllar önceye gittim, soluk alıp veren bir günbatımını anımsadım...
Kumsaldan karşı kıyıya bakarken, önüme bir fotoğraf, yüreğime hüzün düşmüştü.
Bedenim taş kesilmişti!
Başımı göğe çevirdim, bulutların koşuşturmasını seyretmiştim.
Göğün gölgesinde bir genç kız ağlıyordu...
500 üniversite öğrencisinin zindanda olduğu bir ülkede yaşayan, yazı yazan bir gazeteci olarak utanıyordum.
Gazeteciler tutukluydu, kaç gazeteci öldürülmüştü bugüne değin?
Katiller neredeydi, o tutuklu öğrencilerin suçu neydi?
O gözü yaşlı anayı anımsadım, Kocasinan Mezarlığı’nda oğlunun mezarı başında dua ediyordu.
Yorgundu!
Ağlıyordu sessizce!
Kaç yıl oluyordu çocuğu öleli?
Toplumumuz kırık yıldızların altında kırık acıları topluyordu hep.
Şehit cenazeleri, durmadan akan kan!
Ve ben kendi kendime mırıldanıyordum:
“Ve büyüyecek ağaç
büyüyecek akşamın yüreği üzerinde,
üzerinde yürüyecek benim yüreğim.”
Anlıyordum ben sizi...
Ölüme, acıya hep göğüs germiştiniz...
Buğulu aynaların, ölmüş alevlerin içinde hep hukuku, adaleti aramıştınız...
***
Rumelihisarı’nda kırık yıldızların, kırık acıların resmini çiziyorum...
Karadeniz’den poyraz esiyor!
Kemal Türkler’i, Doğan Öz’ü, Ümit Kaftancıoğlu’nu, Abdi İpekçi’yi, Cevat Yurdakul’u, Turan Dursun’u, Çetin Emeç’i, Muammer Aksoy’u, Bahriye Üçok’u, Musa Anter’i, Uğur Mumcu’yu, Ahmet Taner Kışlalı’yı, Onat Kutlar’ı, Gaffar Okkan’ı, Vedat Aydın’ı, Mehmet Sincar’ı, Hrant Dink’i ve daha nice cinayetleri düşünüyorum.
Oğullarını, kızlarını “Hayata Dönüş Operasyonu”nda yitirmiş anaları, babaları, kardeşleri...
Şimdi bir kez daha sorun isterseniz:
“Katiller nerede?”
Açın bakalım gökyüzündeki umudun kilidini!
Sizin sesinizi, çığlığınızı “demokrasi, özgürlük, birlik, tümlük” diyenler duydu mu bugüne değin?
Bir iğde ağacının dibine oturup düşünün uzun uzun...
Yaşama dair ne varsa konuşun, GATA’da tedavi gören Mehmetçikleri düşünün, genç ölümleri...
Sonra Lice’de, Şırnak’ta, Cizre’de anaların çığlığını, Uludere’de dinmeyen gözyaşlarını...
***
Bilinmeyen bir zamanın içinde yolculuğa çıkmış gibiyim...
Ben de kör bir karanlıkta açıyorum paslı gözlerimi Can Yücel gibi...
Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa...
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür...

Yorum Gönder