SEVGİLİ okuyucularım, Cumhurbaşkanı Turgut Özal 17 Nisan 1993 günü vefat etti. Olaydan bir süre sonra ailesi tarafından büyük bir tantana başlatıldı:
“Ölmedi, öldürüldü!.. Onu zehirlediler… Suikasta kurban gitti!..”
Aile bireyleri birer birer ortaya çıkıp açıklama yapmaya başladılar. Ağzı olan konuşuyordu:
Semranım: “Ölünce başından bir tutam saç alıp yurt dışındaki yerlere gönderdik. Saçlar gizli bir yerde, öze! Kasalarda korunuyor. Yurt dışında tahlil yapılınca zehirlendiği ortaya çıkacak…”
Ahmet Özal: “Elimde babamın çok ilginç ve banda aldığım konuşmaları var. Onlar açıklandığında yer yerinden oynayacak!..”
Korkut Özal: “Katil Ergenekon çetesidir!..”
Ölümünden bir gün önce gittiği bir sergi açılışında kendisine zehirli limonata ikram edildiğini ve o yüzden ertesi sabah öldüğünü iddia ettiler
Sonra Ahmet yine konuştu:
“Türk Cumhuriyetleri’ne gösterdiği yakın ilgi nedeniyle babamı Sovyetler Birliği öldürtmüş olabilir!”
Böyle anlamsız, saçma sapan iddialar birbirini kovalıyordu.
Ergenekon’dan Sovyetler Birliği’ne, zehirli limonatadan otopsi yapmayan doktorlara, o sabah aldığı kanın tüpünü elinden düşürüp kıran (!) hemşireye kadar, ortalıkta pek çok suçlu vardı!
İş o boyuta vardı ki, söylenen sözlerin hiçbir önemi kalmadı. Sürekli suçluyorlar, ancak ortaya her hangi bir belge ve bulgu koymaları mümkün olmuyordu.
En sonunda işi başka bir yere getirdiler: “Öldükten sonra niçin otopsi yapılmadı!”
* * *
Ölümünden aylar önce idi. O sırada Meclis Başkanı olan halamın oğlu Hüsamettin Cindoruk’la konuşuyorduk.
Bana Özal’ın sağlık durumunun hiç olmadığını. Yakında ölümünün beklendiğini söyledi. Doğrusu şaşırmıştım. İnanmadığımı söyledim, nereden duyduğunu sordum. Hüsamettin abi şöyle dedi:
“Bu bir devlet bilgisidir, ağzını sıkı tut. Baba (o sırada Başbakan olan Süleyman Demirel!) biliyor.”
Ağzımı sıkı tuttum ve bu sır bende kaldı. Özal öldü, ailesi “Öldürüldü, zehirlendi” diye bağırıp çağırmaya başlayınca.
1 Mayıs 2002 tarihli yazımda bu olayı kovulduğum gazetede yazmak zorunda kaldım.
Ölümünden tam dokuz yıl sonra!..
Çünkü aradan uzun süre geçmesine karşın, ailenin tantanası bir türlü durmuyordu.
O yazımda Cindoruk un bana söylediklerini özetledikten sonra şöyle diyordum:
“Ölümünden önce Türk Cumhuriyetleri’ne gidiyor. Oralarda da tıka basa yemek yiyor. 1.60 boyunda ve 140 kiloluk bir beden! Ne bulursa yiyor. Dönüşte Başbakan Demirel’e havaalanında ‘Bu sefer çok yoruldum’ diyor. Yüzü kapkara. Ölümünden önceki durumu böyle…
Ve Çankaya’da (ertesi sabah) kalp krizi geçirip ölüyor.
Hacettepe Hastanesi’ne kaldırıldığında ölmüş durumda. Kurtarılması mümkün olmuyor.
Dün bu konuyu ANAP eski Milletvekili, İçişleri Bakanı (sonraki yıllarda AKP milletvekili) ve tıp doktoru Ülkü Güney’e sordum. Aynen şunları söyledi:
“Ben hastanede yanındaydım. Asla öldürülme yoktur. Ölüm kalpten olmuştur”
***
AKP’nin yandaş ve yalaka medyası da sonraki yıllarda işin üzerine hemen her gün gidiyor ve “Katillerin bulunmasını (!)” istiyordu.
Aile bireyleri konuştukça yalaka medya onlara gaz verip “Derhal soruşturma açılmasını” istiyordu.
Bütün bu yayınlar sonrasında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu ölüm hakkında soruşturma başlattı.
Özal Ailesi’nin bireyleri, ölüm günü yanında görevli olanlar. Çankaya da ki en yakın çevresi, Hacettepe Hastanesi’nde o sabah kendisine müdahale eden doktorlar, kim varsa savcılığa çağırılıp ifadeleri alındı.
Bu aşamada savcılık, yukarıda sözünü ettiğim yazım nedeniyle benim de tanık olarak ifademe başvurdu. Özel yetkili Cumhuriyet savcısı Hüseyin Görüşen’e daha önce bu konuda yazdıklarımı anlattım ve görüşümü şöyle açıkladım:
“Bu yapılan, tamamen Özal Ailesi’nin tantanasıdır. Kendilerini gündemde tutmak için bu yolu seçtiler.”
Savcılıktan çıkarken kapıda bekleyen 30 gazeteciye de aynı sözleri söyledim. Bunu yaparken “Tantana” sözcüğünü özellikle vurguluyordum.
***
Savcılık makamı bu soruşturma kapsamında aile bireyleri dâhil çok sayıda kişinin ifadesine başvurdu.
Çankaya’da ölüm olduğunda görevli olanlar, kendisini hastaneye götürenler, hastane personeli doktor ve hemşireler, bir gece önce gittiği davette yer alanlar, akla kim geliyorsa herkes ifade verdi.
Örneğin niçin otopsi yapılmadığı sorusuna doktorlar şu yanıtı verdiler:
“Ailesi istemedi de ondan!
Bu arada savcılık Semra Özal a sordu: ”Merhumdan alınan ve yurt dışına 1 tahlil için gönderildiğini belirttiğiniz saç örnekleri konusunda bir gelişme var mı? O saç örneğinden bize de vermeniz mümkün olur mu?”
Yanıt olumsuzdu! Saç örneği savcılığa verilmedi. Oysa zehirleme olayı o örnekte belgelenecekti! Savcılık Ahmet Özal’dan babasının özel açıklamalar yaptığı iddia edilen ses bantların istedi, onlar da verilmedi.
Sonuçta aile bireyleri dışında bir tek Allah kulu Özal’ın öldürüldüğü, ya da zehirlendiği gibi bir iddiada bulunmadı.
Eğer savcılık makamı kuşkuya düşseydi, herhalde mezar açılır ve inceleme bir de o açıdan yaptırılırdı.
***
Bütün bu süreçte Özal ailesinin bireyleri gerçekten ayıp ettiler. Semra. Ahmet ve Korkut Özal’ın suçlamaları inanılır gibi değildi. Aslında ortada somut olarak belgelerle suçlanan hiç kimse yoktu.
Bir varsayımdan yola çıkmışlar, gündemde yer tutmak ve biraz da kendilerini acındırmak amacıyla bu yola girmişlerdi.
Yandaş medyanın verdiği gazla masal okuduklarını, kamuoyunu kandırmaya kalkıştıklarını herkesten önce kendileri biliyordu.
Savcılık dosyası hakkında hiçbir fikrim ve bilgim yok. Kararın ne zaman verileceğini bilmiyorum. Ancak yakın zamanda soruşturma bittiğinde, dosyanın savalık tarafından kapatılacağını hep birlikte göreceğiz.
Gereksiz ve anlamsız tantana yaparak, ellerinde hiçbir belge ve bulgu olmadığı halde komik suçlamalar getirerek Ergenekon’dan Sovyetler Birliği’ne, Hacettepe doktorlarından limonata ikram edenlere kadar suçlamadıkları bir şey kalmadı.
Başbakan ve Cumhurbaşkanı olara! Görev yapmış bir kimsenin geride bıraktığı aile bireylerine hiç yakışmadı
Savcılık kararını merakla bekleyeceğim!
Emin Çöleşan/SÖZCÜ
Yorum Gönder