21 Ekim 1999’da bombalı bir saldırı sonucu aramızdan koparılan Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Türkiye ve Atatürk üzerine yaşanan günlük tartışmaların arasında sıklıkla aklıma
gelir, hüzünle mırıldanırım:
“Ne çok güncel...”
Bugün de öyle.
Düşündüklerini bilim süzgecinden geçirip, doğruluk terazisinde tarttıktan sonra ödünsüz bir biçimde anlatmayı, yazmayı, tartışmayı görev edinmiş Prof. Kışlalı’nın şahsında bugünkü eksikliklerimizden başlıcası şöyle özetlenebilir:
Konuşan aydın eksikliği.
Prof. Kışlalı, kendisini üniversite kampusuna hapsetmemiş, bütün Anadolu salonlarını amfi bellemiş bir akademisyen anlatıcıydı.
Sıradan bir konferansa bile ciddiyetle hazırlanır, hem güncel gelişmelere değinir hem de herkesin belleğinde olmasını istediği temel doğruları bıkmadan usanmadan vurgulardı.
Anadolu’nun orta büyüklükte bir kentine birlikte çağrılmıştık. Konferansın bir konusu olduğunu biliyorduk. Ona güncel bir ek yapıldığını sabah öğrendik. Konferans öğleden sonraydı, kent turu atıp salona geçecektik. Çok rahat anlatabileceği bir konu olmasına karşın kent turunu iptal etti. “Birkaç saat bilgilerimi gözden geçireyim” deyip odasına çekildi.
Konferans başlarken salonda ilk aradığı şu oldu; gençler ne kadar?
***
Prof. Kışlalı’nın güncelliği iki açıdan öne çıkıyor:
1- Atatürk’e ve o döneme ilişkin saldırılara güncel gelişmelerle harmanlayarak yanıt verme.
2- Topluma umut verirken bunu somut önerilerle ete kemiğe büründürme.
Bugün Atatürk dönemine yönelik karalamaların yöntemleri daha da çeşitlendi.
Atatürk’e hiç dokunmuyormuş gibi görünüp yaptıklarının sonuçlarını farklılaştırmaktan araştırmacı kimliğiyle “gizlenmiş bir bilgiyi” ortaya atıp bunun her şeyi değiştirdiğini iddia etmeye kadar ne ararsanız var.
Elbette buna yanıt veren, Atatürkçü kimliği öne çıkmış yazarlarımız var ama Prof. Kışlalı’nın dokuduğu kumaş kendine özgüydü. İçindeki ana renklerin yanı sıra mutlak bir ton dünyadan örnekler, bir ton geçmişle bugün karşılaştırması, bir ton polemik bulunurdu. Bu özellikleriyle ele aldığı konular ayrı bir çekicilik kazanırdı.
Prof. Kışlalı’nın 1990’lı yıllardaki köşe yazılarından birkaç farklı paragraf aktaralım:
“Atatürk’e yönelik saldırılar öylesine haksızlaştı ve çirkinleşti ki, yarattığı tepkinin boyutları da aynı ölçüde büyük oldu. Doğruya yapılan saldırı, doğruyla eğrinin bilincine varılmasını kolaylaştırdı. Ve Atatürk... Belki de yaşamında olmadığı kadar güçlendi.”
“Atatürk eskimedi. Çünkü onun devrimcilik anlayışı, sadece eski kurumların değiştirilmesini öngörmüyordu. Sürekli değişen bir dünyada, sürekli en ileri çözümlerin yaşama geçirilmesini de öngörüyordu.”
“Sovyetler Birliği demokrasiyi ertelediği için yıkıldı. Şah rejimi, laik ve demokratik bir devrim yapamadığı için tarihe karıştı. Tito’nun Yugoslavya’sı etnik farklılıkları kurumsallaştırmanın, birliğin devamını farklılıklarda aramanın bedelini ödedi.”
“Batı, Türkiye’yi ne tamamen içine almak ister ne de tamamen dışlamak... İçine alırsa ‘eşit’ hale gelir. Dışlarsa artık ‘kullanamaz’ olabilir.”
Bu değerlendirmelerin güncelliğini okurun yorumuna bırakıyorum.
***
Prof. Kışlalı, şartlar ne olursa olsun toplumdan, insandan hiç umudunu kesmeyen, deyim yerindeyse “militan iyimserlik” diyebileceğimiz bir kişiliğe sahipti. Ödünsüz duruşunun yanına centilmenliği de koyardı.
Bu özellikleriyle düşüncelerine katılmayan kişiler de ona saygı duyardı.
Prof. Kışlalı’nın yazılarıyla, kitaplarıyla, üslubuyla, kişiliğiyle yeni kuşakların da mutlaka tanışmasını dilerim.
Bir köşe yazısında şöyle diyordu:
“İnandığım doğruları yazıyorum. O doğruları paylaştıkça da, daha iyi yarınlara dönük umutlarım artıyor.”
Cumhuriyet gazetesi yazarı, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin yöneticisi-neferi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi, siyaset bilimcisi Prof. Kışlalı öldürülüşünün 13. yılında bilgi ve umut dağıtmaya devam ediyor.
Yorum Gönder