Nedret Gürcan, adını tam koymuş, cuk oturmuş: “Yaşanmış Yazlık Öyküler...”
Evet bu öyküleri çok kişi yaşamıştır, kimi hâlâ hırsından soluyarak, kimi acı tatlı gülerek, çoğu da unutarak...
1960’lı yılların sonuna doğru, eğer yanılmıyorsak bir kooperatif salgını vardır; o günlere kadar tatil nedir bilmeyen, hele yazlığa hiç gitmemiş insanlar sevdaya kapılmışlardı...
Ege ve Güney sahillerindeki yağmada pay almak...
“Önce bir arabam olsun” diyenler, çürük çarık, eski püskü ya da yeni arabalar edindikten sonra “yazlık” sevdasına tutulmuşlardı.
Köyden arazi alınıyor, kooperatif kuruluyor, senetler imzalanıyor, dert ondan sonra başlıyordu.
* * *
Diyeceksiniz bu sahil arazileri birdenbire mi çıktı?
Yoooo, oldukları yerde duruyorlardı ama, itibar eden yoktu.
Sonra mı?
Sonrasını Nedret Gürcan anlatsın:
“Taksitleri zamanında ödedik. 1972’de başlayan ve iki yıl içinde biteceği söylenen inşaatlar 1979 yılında bitti. Aradan geçen yedi yılda, ay ay taksitleri bankaya yatırıldıkça, orda bir evimiz olduğunu hatırlamaya başladık. O yılların para birimiyle 50 bin liraya mal olacağı, işçilik ve malzeme maliyetleri nedeniyle her daire için 250’şer bin liraya yakamızı kurtardık.”
* * *
“Kurtardık” asıl bundan sonra başlıyor.
Bu olayı uzun yıllar çok kişi yaşadı, hem de ne yaşama...
“Aman bir yazlığım!” olsun diye, inşaat alanını görmeden bazı kooperatifçileri zengin ettiler, o kadar parayı ömrü boyunca görememiş köylü, gözü açılıncaya kadar arazisini kaptırıyor kooperatifçilere, o meyve ağaçlarını, zeytin ağaçlarını, bağları yok edip gecekondu azmanlarını dikiyorlardı:
* * *
Neyse, onca badireden sonra siteye geldiniz, dairenizi buldunuz, Nedret Gürcan gibi...
“Yazlık dairemiz kullanılmış ve terk edilmiş gibiydi. Daha ilk adımda ayaklarımız takur tukur sesler çıkaran oynak döşeme kaplamalarıyla tanıştı.
75 metre karelik dairelerde küçük bir mutfak banyo, deniz görmeyen büyücek bir balkon, tuvaletin kapağı yok, camların bazıları kırık çatlak, boya lekeleri ve kirden buzlu cam olmuş, kapılar, dolaplar açılmıyor, açılan da kapanmıyor.”
Şimdi n’olacak?
İşte asıl macera başlıyor, maceranın adını da “Usta peşinde” koyabilirsiniz.
Eline çekici, cebine kerpeteni koyan birtakım adamların “usta” diye dolaştığı, burunlarından kıl aldırmadığı bin naz ve niyaz ile lütfen gelip, iki tak tak, bir çat çat, parayı kapıp giden “ustalar”ı hatırlamadınız mı?
Biz hatırlamadık...
Çünkü bizim “Tayyip Usta”mız vardı, soyadı Süne...
Onun sayesinde “usta” rezilliğini yaşamadık, sürüp giden dostluğu hiç unutmayız, Habibe hanımı da, yüksek öğrenim yapan Ercan ile Engin’i de!..
Sonra?
Yaşadıklarımızın bir benzerini tekrar yaşamak istiyorsanız Nedret Gürcan’ın “yazlık öykülerini” okuyun... (Heyamola Yayınları)
Yorum Gönder