Makedonya hükümetinin geçen ay başkent Üsküp’teki en önemli alana diktiği bir dev heykel, zaten arası açık olan komşu Yunanistan ile yeni bir sürtüşme yarattı!
Heykeltıraş Valentina Stefanovska’nın İtalya’da 30 tona, tunçtan döktüğü ve 5.3 milyon Avro’ya (yaklaşık 12.3 milyon liraya) mal olan heykel 12 m yüksekliğinde, kaidesi ile birlikte 22 m.
Heykelin çevresinde fıskiyeler, 8 asker ve 8 aslan olacak. Makedonya’nın bağımsızlık günü olan 8 Eylül’de törenle açılacak. Adı, “At Üstündeki Savaşçı”! Ama o gerçekte ünlü atı “Bucephalus” üzerindeki Makedonya Prensi Büyük İskender’den başkası değil.
Federal Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan yeni devletlerinden biri de 1993’te Birleşmiş Milletler’e giriş adı ile “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti”. Nüfusu 2.1 milyon olan ülkede 80 bin kadar Türk yaşıyor.
Kendisine “Makedonya Cumhuriyeti” diyor, İskender’in babası Filip dönemindeki “Vergina Güneşini” bayrağında kullanıyor. Yunanistan bu ada ve bayrağa tepki olarak Makedonya’nın Avrupa Birliği’ne (AÖ) ve Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü’ne girmesini engelliyor.
Atina’ya göre Makedonya, Yunanistan’ın toprağı ile bağlantılıdır, Yunan tarihinin ayrılmaz parçasıdır. Yunan Dışişleri Bakanlığı, heykel olayından sonra Üsküp’ü “Yunan tarihini çalma, toprak iddiasını yaratacak bir çatışmayı körüklemekle” suçladı.
Atina, Makedonya’nın BM üyeliğine girişteki adın geçerli olduğunu, “Makedonya Cumhuriyeti’nin” kullanılamayacağını söylerken, sahneye bir de bu heykel sorunu çıktı.
Makedonlar “AB, isterse bizi adımızı değiştirmedik diye almasın, ama bizde değiştiremeyecekleri tek olgu Makedon olduğumuzdur. Heykel Makedonya’nın varlığını tüm dünyaya tanıtacaktır” diyorlar.
Ortaçağda bu yöreye yerleşen Sırp kökenli Makedonlar heykele “At Üstündeki Savaşçı” adını verseler de, herkes heykelin İskender olduğunu çok iyi biliyor. Üsküp’ten havaalanına giden ana yolun adı da Büyük İskender, bir spor sahasının da adı Filip’tir.
“Makedonya Krallığı”, “Argead Hanedanı” olarak İÖ 8. yy. sonlarında bugünkü Yunanistan, Makedonya, Bulgaristan arasında kalan yörede sahneye çıktı. “Krallık” düzeyine İÖ 393 - 370 yılları arasında 3. Amintas zamanında geçti. Krallığın simgesi “Vergina Güneşi” idi. 1980’lerin başında Selanik’e 80 km uzaklıkta Filip’in görkemli mezarı bulundu.
Tarihin derinliklerinden gelen toprak, sınır, tarih, kültür paylaşmazlıklarının günümüzde yarattığı sorunlarından sonuncusunu bu heykel oluşturuyor!
***
İnsanlık tarihinde, özellikle Anadolu odaklı çevremizde tarihin çeşitli bölümleri değişik adlarla tanımlanır. Bunların çoğunun adlarını son yüzyılların Avrupalı tarihçileri vermiştir.
Batı’nın Yunan hayranı tarihçileri, örneğin İÖ 300 - 30 yılları arasına “Hellenistik Dönem” demişlerdir. İskender’in Çanakkale Boğazı’nı İÖ 334’te geçip Anadolu üzerinden Doğu’ya açılması ile başlayan ve Roma İmparatorluğu’nun ortaya çıkmasına kadar olan döneme denir.
Dolayısıyla İskender’in Makedon olmasına karşın; Yunanlar dünya tarihine “Hellenler” olarak girmişlerdir. 19. yy’ın sonlarında Berlin Üniversitesi Tarih Profesörü Johann Gustav Droysen, “Hellenizm” kavramı ile bu dönemin isim babası olmuştur. Oysa, Filip ve İskender Makedonya Krallığı’ndan idiler! İskender’in ardılları olan generaller de hiçbir biçimde “Hellenizm” şemsiyesi altında yaşamadılar.
***
Aynı durum “Bizans” için de geçerlidir! 1. Konstantin, Roma İmparatorluğu’nu İS 330’da “Byzantion’a (İstanbul’un ilk adı)” taşımış, 395’te ise imparatorluk Batı ve Doğu Roma diye ikiye ayrılmıştı. Yunancada da geçerli olmak üzere İstanbul’u başkent kabul edenlere “Imperium Romanum (Rum İmparatorluğu)” denilirdi. Başkentin adını da “Konstantin’in kenti” anlamında “Konstantino-polis” koymuşlardı. Bu ad, “polis (kent)” sözcüğünden günlük kullanımda zamanla “Nereye?” sorusunun karşılığı olan “stin-polis (kent-e)” biçiminde “İstanbul”a dönüştü.
Batı “çoktanrılı” iken, Doğu “tektanrılı” din olarak Hıristiyanlığı kabul etti. Batı, Germenlerin istilaları ile yok olurken, Doğu üç kıtaya yayıldı.
6. yy’da tarihçi Prokopios “Gizli Tarih” adlı kitabında kentin ilk adı olan “Byzantium” sözcüğünü Doğu Roma’yla eşanlamda kullandı. 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in kenti almasına kadar daima “Doğu Roma İmparatorluğu” olarak kullanıldı. Hatta Fatih de kendisini “Doğu Roma İmparatoru” ilan etti.
16. yy’da Alman tarihçi Hieronymus Volff’un “Bizans İmparatorluğu” tanımlamasını kullanmasıyla adı değişti, 17. yy’da Fransız Charles Dufresne Sieur Du Cange “Bizans Tarihi” kitabıyla bu adı pekiştirdi. Artık Doğu Roma unutulacak, Bizans İmparatorluğu adı ile kullanılır olacaktı!
Doğu Roma ile Yunanlar arasında o zamanki tek ortak nokta Yunanca dili idi. Doğu’nun Yunanistan’ı ele geçirmesi ile Yunan halkı da İstanbul’un resmi mezhebi olan Ortodoksluğu kabul etmek zorunda kaldı.
Bu “dil” ve “din” ortaklığından dolayı günümüzde Batı, “Hellen” ve “Yunan” genellemesinde olduğu gibi Anadolu “Rum”larına da “Grek” diyerek iki ayrı etnik yapıyı aynı şemsiye altında topladı.
Örneğin “İstanbullu Rumlar” ya da “Kıbrıslı Rumlar” derken “Doğu Roma” olgusu vurgulanır. Bu olgu 1922’de zorunlu göç uygulanan Anadolulu 1.4 milyon Rum için de geçerliydi. O zaman Yunanistan’ın nüfusu 2.4 milyondu. Ancak 90 yılda, din ve dil birlikteliği kuşaklar arasında öğütülünce onlar “Yunan” oldular. 1960’larda Yunanistan’a giden İstanbullu Rumlara sorduğunuzda “Biz Rumuz, Yunan değiliz!” derler. Ancak Batılılar bu önemli ayrıntıyı bilerek ya da bilmeyerek “Hellen uygarlığına!” hayranlıktan dolayı “Grek” demekte tereddüt etmezler.
Doğu Roma tarihinin günümüzdeki önderi Cyril Mango, Türkçeye de çevrilen “Yeni Roma İmparatorluğu” kitabında şöyle yazar:
“Hiç kuşku yok ki, Bizans İmparatorluğu diye bir devlet asla var olmamıştır. Var olan, Konstantinopolis’te yerleşik bir Roma devleti idi. Sakinleri, kendilerini Romaioi ya da kısaca Hıristiyanlar olarak, ülkelerini de Romania diye adlandırıyorlardı. Bir kişi, eğer imparatorluğun başka bir yöresinin değil de Konstantinopolis’in yerlisi ise kendisini Byzantios diye tanımlayabilirdi. ‘Bizanslılar’ ‘Romalı’ sözcüğünün tümüyle farklı bir anlama sahip olduğu Batı Avrupalılara göre, genellikle Graeci, Slavlara göre ise Greki anlamına geliyordu, ama Araplar ve Türkler onlara Rum, yani Romalı diyorlardı. İmparatorluk ile sakinleri için kullanılan Byzantinus terimi, Rönesans’a değin geçerlilik kazanmayacaktı…”
Dünya siyasasındaki dalgalanmalar tarih boyunca insanların nereden gelip hangi yanlışlıklara gittiklerini unutturuyor!
Yorum Gönder