Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği Yerel Medya Semineri için Antakya’dayım...
İtiraf edeyim; hep çok merak ettiğim bu kente ilk kez geliyorum.
Hatay Gazeteciler Cemiyeti, mükemmel bir ev sahipliği yapıyor bize... Yönetim Kurulu Üyesi Mithat Bey işini gücünü bırakıyor; tüm kenti bize karış karış gezdiriyor...
Gezdiğim her yerde hissettiğim duygu, büyük bir hayal kırıklığı...
Yıllardır herkesten büyük övgüyle dinlediğim Antakya bu mu?
Dillerde hep, “üç dinin kardeşliği...”
Laf güzel de; “Peki; Antakya’da kaç Hıristiyan ve kaç Musevi vatandaşımız yaşıyor” sorusunun yanıtı acı:
Birkaç yüz Hıristiyan ya kalmış ya kalmamış...
Musevilerin çoğu İsrail’e, bir bölümü de İstanbul’a geçmiş...
Geride kalan, sadece güzel bir düş:
“Üç dinin kardeşliği...”
TARİH NEREDE?
Bir caddeden geçiyoruz, Mithat Bey övünerek anlatıyor:
“Bu cadde, dünyada aydınlatılan ilk cadde...”
Çevreme bakıyorum; köhnemiş dükkânlar, boyaları hatta sıvaları dökülmüş eğri büğrü yapılar, tarihi kare taşlar üzerine özensizce dökülmüş asfalt...
Ama her adımı, tarih!
Tabii; o da “üç din” gibi sadece dilde...
Çünkü çevrede bırakın eserini, tarihin ruhu bile kalmamış...
Arıyorum; ama tarih adına çimentoyla restore edilmeye çalışılan Türkiye’nin ilk camiinden başka bir şey bulamıyorum.
ÇINARA İŞEYEN ÇOCUK
Sünni ve Alevi köylerinden geçiyoruz sırayla... Hazreti Musa’nın toprağa sapladığı asasının öyküsünü anlatıyor Mithat Bey... Ve dev bir çınarı gösteriyor... Efsaneye göre, 2 bin yıllık bu çınar, o asaymış... Suriyeli bir çocuğa takılıyor gözüm, ağacın kovuğuna giriyor ve çişini yapıyor...
Çok değer verdiğimiz (!) tarihin içine işiyor çocuk; kovalamaya kalkışsam daha fena...
Güleyim mi, bu kadar basit önlemleri bile alamadığımız için ağlayayım mı, bilemiyorum!
NEDEN BÖYLEYİZ?
Sonra Türkiye’nin, sadece Ermenilerin yaşadığı tek köyüne düşüyor yolumuz...
Yol değişiyor, binalar değişiyor, giyim kuşam değişiyor...
İnanmazsınız ama... Köyün kokusu bile değişiyor!
Geçtiğimiz her köyde bize garip garip bakan kadınların yerini, köy meydanında duran aracımızın yanına kadar gelen ve gülümseyen kadınlar alıyor...
Bir kooperatif kurmuşlar; reçelin, kuru otların, şurubun, likörün her türünü satıyorlar...
Gelir ise köyün ortak giderlerinin karşılanmasında ve geliri olmayan ailelerin barınmasında harcanıyor...
Müthiş bir dayanışma, inanılmaz bir sıcaklık...
ANIT MEZARA BİNA!
Yirmi kilometre kadar daha gidip deniz kenarına iniyoruz...
Sol tarafımız dağ... Dağ dediğin de yüzlerce anıt mezar!
Başka bir ülkede olsa, oraya yol yapanın anasını ağlatırlar...
Biz ise bırakın yolu; tuğla-beton marifetiyle ev kondurmuşuz anıt mezarların üzerine...
“Devlet bunlara nasıl izin vermiş, anlayamıyorum” diyor Mithat Bey...
Ben anlıyorum oysa... Ama gördüklerimden o kadar yorgunum ki; “Ya anlatmak zorunda kalırsam” korkusuyla susuyorum...
Konuşacak halim yok çünkü!
TOK ESNAF!
Sonra alışveriş faslına geliyor sıra...
Samandağı’nı arkamızda bırakıp hızla Hatay’a dönüyoruz...
Saf Hatay ipeğinden şallar alıyoruz; adedi 15 liraya...
Serde kazık yemek korkusu var ya, bir de pazarlık yapıyoruz sıkılmadan!
Oysa biliyorum ki; bu şalların yanına bile yaklaşamayacak bez parçaları için İstanbul’da 100 liradan kapı açıyor dükkân sahipleri...
Genç ipekçi yine de halinden memnun... Anlatıyor da anlatıyor!
TÜRKİYE ŞAMPİYONU!
Dün sabah seminer başlıyor nihayet...
Önce açılış konuşmaları yapılıyor... Antakya’nın ekonomimizdeki ve kültürümüzdeki yerini öve öve bitiremiyor Vali Bey...
Övünmekte de haklı; çünkü rakamlar yalan söylemez; birçok alanda Türkiye şampiyonu bu ilimiz!
Sonra sıra benim katılacağım panele geliyor...
Mithat Bey oturum başkanı bu kez; panelistler Nail Güreli, Turgay Olcayto ve ben...
Meslekteki dertlerimizi anlatıyor bu iki meslek büyüğüm; sözcükleri oya ustası gibi işleyerek...
Benim payıma düşen konu ise “Demokrasi ve Medya...”
KENTSEL DOKU VE DEMOKRASİ!
Gözlerim Narin Hotel’in sekizinci katındaki seminer salonunun penceresinden görünen çirkin beton ve teneke yığınına takılıyor...
Mithat Bey, “Söz sizde” dediğinde hiç de planlamadığım halde, “Lütfen bir dakikalığına ayağa kalkıp, camdan dışarıya bakar mısınız” diyorum genç meslektaşlarıma...
Yapıyorlar dediğimi... Sonra sözler kendiliğinden dökülüyor ağzımdan:
“Demokrasi kültürdür... Kentlerin yüksekten görünen manzaraları, o kentteki toplumsal kültür hakkında fikir verir... Ben ne yazık ki; sadece Antakya’da değil, gittiğim her yerde bu iğrenç beton ve teneke yığınıyla karşılaşıyorum. Doğanın bize bağışladığı zenginliği yok eden bu çarpık kentleşme, sadece burayı değil, tüm kentlerimizi esir almış durumda... Şimdi size soruyorum: Böyle bir kentsel dokudan, nasıl bir demokrasi kültürü çıkmasını bekliyorsunuz?”
“Çarpık ve yarım yamalak” diye bir ses geliyor arka sıralardan...
Gülümsüyorum...
Söz bitiyor çünkü!
*****
GÜNÜN SORUSU
Kentlerimizi gurur duyabileceğimiz bir mimariye kavuşturacağımız güne dek, gerçek demokrasiyle tanışma olanağımız olmadığını biliyor muyuz?
Yorum Gönder