Asıl İleri Demokrasi - Kurtul Altuğ

Türkiye Cumhuriyeti’ni, Laik hukuk devletini kuran Gazi Mustafa Kemal, daha 1922 yılının 22 Ekim’inde, “halası hakiki” diye ifade ettiği geri kalmışlıktan ülkesini çıkarmak için çareyi şöyle göstermişti: “Milleti millet yapan, ilerleten ve verimli kılan güçler vardır. Düşünce güçleri ve toplumsal güçler gelir. Düşünceler anlamsız, mantıksız, safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastalıklıdır. Bunun gibi toplumsal hayat akıl ve mantıktan yoksun, faydasız ve zararlı birtakım inançlar ve ananelerle dolu ise felç olur. Öncelikle düşünce ve toplumsal güçlerin menbalarını temizlemekten başlamak gerekir.” (ASD, 2. Cilt, s. 42)
İşte bizim sıkıntılarımızın asıl kaynağı da bu öğütlere uymamaktan geliyor. Türk modeli önceden planlanmış bir modele dayanıyordu.  Gazi’nin hayali olan demokratik rejime geçişin yolu da bu bilimsel düşünce ve özgürlüklerden geçiyordu. Ankara’da büyükelçi olarak çalışan Avusturyalı diplomat Biscoff, bu gerçeği şöyle anlatıyor: “Türk devriminin bütününü yontan Gazi, içinde tasarladığı resmi, gerçeği önündeki malzemelerin özelliğine göre fakat serbest ve modelsiz yontmaya başlayan heykeltıraşa benzer.” (Prof. Şerafettin turan, Mustafa Kemal Atatürk, s.453)
Daha çok Fransız devriminin yolunu izledi, Türk demokrasisinin gelişimini öyle planladı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bu plana aykırı düştüğünden kapatıldı. Atatürk tarafından en yakın arkadaşı Fethi Okyar’a kurdurulan Serbest Fırka’nın ömrü o nedenle sadece 93 gün sürebildi. Atatürk laikliğin meselesini önemsiyor, laiklik karşıtı eylemlerin demokrasi için son derece sakıncalı olacağını biliyordu. Cumhuriyet’in 87. yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak hükme bağlanan bir parti iktidara geçince bakın; krizlerden, siyasi tartışmalardan, bağımsızlığımızın tehlikeye düşeceği kuşkusundan kurtulamıyoruz.
Tek adamlarla siyaset
Siyasetin ulusal idareye bağlı değil partilere egemen olması ve tek seçici olan “tek adamların” hem kendi partilerindeki hem de ulusal boyuttaki siyaseti yönetmesi, siyaseti bu içinden çıkması zor krizlere dek götürdü.
O nedenle 1970’li yılların sonunda başlayarak siyaseti, seçilmiş ancak hem partilerinde hem de iktidarda tek adamların buyruklarıyla yönetilmek olarak anlıyoruz. Siz hiç grup toplantılarında genel başkanın konuşmasından sonra ya da önce bir başka partilinin basına açık toplantılarda konuşmasına, parti içi özeleştiri yapmasına tanık oldunuz mu? Gerçek demokrasilerde basından, halktan saklanacak ne vardır ki?
İsmet Paşa tek adamdı. Partisini Çankaya’dan yönetiyordu. 1950’den sonra durum değişti. İsmet Paşa, hem İttihat terakki’yi batıran merkez-i umumi yönetiminden yakınıyordu, hem de parti meclisinde her türlü görüşe üstelik basın önünde partisini açmıştı. Menderes grup toplantılarını basına kapalı yapardı ve biz o dönemin gazetecileri, parti içi muhalefetin söylediklerini ancak el altından, muhaliflerden alabilirdik. Kamuoyundan gizli yapılan toplantılar dönemi Türkiye’yi 27 Mayıs’a götürmüştür. İsmet Paşa’yı devleştiren; o açık, şeffaf siyasettir. Basın özgürdü, henüz satılmamıştı. İsmet Paşa’nın her sözünde bir keramet buldu ve halk gerçekleri o özgür basından öğrendi.
İsmet Paşa, bu tavrıyla Atatürk devrim ve ilkelerini topluma yayıyor ve halkın yönetime katılımını, hiç değilse gerçekleri görmesini sağlamakta başarılı olmalı ki; 1957’de akıl almaz bir gelişmeyi kaydetti ve iktidarı saran 178 özgür milletvekilini Meclis’e sokmayı başardı.
Menderes’in de o seçim 3. dönem seçimiydi yani ustalık dönemiydi. Fakat sadece 3 yıl sürebildi. Sayın Demirel de partisinde tek adamadı ama 1965 seçimlerinden sonra partisinde başkaldıran parti içi muhalefet tek başına iktidar olan Demirel’i sarstı, AP’yi böldü. Ecevit de başlangıçta demokrat ve eleştiriye tahammüllüydü ama üzüm üzüme baka baka karardı ve o da tek adamlığa soyundu. Eşinin, kendisinin keyfi kararları kesin karardı. 12 Mart’ta İsmet Paşa olmasaydı, belki de daha kötü günler yaşardık. O koşullar sadece İsmet Paşa’yı deviren Ecevit’i tek adam yapmakla kalmadı. O tek adamlığa iyice alışan ve parti içi demokrasiyi yok sayan Ecevit’in1979 yenilgisi ( Beş-beş diye anılan Demirel zaferi) vurmadı, aynı zamanda yabancı güçlerin desteğindeki 12 Eylül rejimine kapıyı araladı, 12 Eylül demokrasiyi kurtarmak için değil, siyaseti yeniden dizayn etmek için gelmişti. Sol düşünceyi demokrasi ve “Atatürkçü düşünce sistemi” adı altında ezdi geçti. Özal ise işin tuzu biberi oldu. Barajları getirerek 12 Eylül’ü tamamladı. Her parti muhalefet yıllarında % 10 barajını ya kaldıracağını ya indireceğini vaat ediyor, sonra “Vuslat başka bahara!” diyor.
Geldiğimiz noktanın adını koymaktan çekinmeyelim:
Bu süreç demokrasiyi geliştirmek, ileri götürmek süreci değildir. Bu süreç Atatürk devrim ve ilkelerini tümüyle kaldıracak bir süreçtir. Nerede muhalefet partileri? Meclis’e yakında uzlaşarak girecek ve Anayasa’yı değiştirme ortak zemininde dikensiz gül bahçesi haline getirilen pembe koltukları 4 yıl daha tepe tepe kullanacaklar.
O halde kim haklı? Yıllar önce bunları yazdığı için başına gelmedik iş kalmayan rahmetli Doğan Avcıoğlu mu? Yoksa hala Silivri’de hukuk darbesiyle 3 yıl durmadan, bıkmadan, inançla yazan, söyleyen “Atatürk devrimleri kaldığı yerden başlatılmalıdır” diyen Doğu Perinçek mi? İkisi de haklı. Yakında Atatürk’ün heykellerini yıkarlar, Cumhuriyet’e yeni bir biçim verilirse sakın şaşırmayın. Koruyanı var mı? Anayasa’da hala var olan laiklik uygulanıyor mu? Yoksa Atatürk ve İsmet Paşa’nın partisinde kara çarşafa rozet taktıranlar iktidara gelmediler mi?

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget