ll . Abdülhamit devrinde başlayan ermeni isyanlarından anılar - 2 - Cevat Kulaksız

Bu bölümde, ll. Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa’nın, Bitlis’te Ermenilerin 1893-1895 yıllarındaki, daha Tehcir olaylarının bile olmadığı yıllara ait katliam ve çarpıcı anılarına yer vereceğiz.

Bitlis Birinci Dünya Savaşında Ermenilerin destek ve ihaneti ile Ruslar tarafından işkâl edilmiş; bu işkâlda başta Ermeniler olmak üzere, işkâlcılar tarafından büyük yıkım ve katliamlara uğratılmıştır. Öyle bir yıkım ki, 13 Kasım 1916 tarihinde Bitlis’i ziyaret eden G Mustafa Kemal, şehri gezdikten ve sağlam bina göremedikten sonra “acaba Pompeus’a mı geldim?” demekten kendisini alamamıştır.[i]

Yine işgalden sonra Bitlis’e vali olarak atanan Mazhar Müfit Kansu: “Öyle bir şehre vali olarak atandım ki, geçmişi mamur, Osmanlının nimetlerinden fazlasıyla faydalanmış bir şehirdi. Savaş her şeyi alıp götürmüş. Bir araya gelmiş 3-5 kişi bulamayacağınız gibi, ayakta kalmış sağlam bir bina da bulamazdınız. İnsanları aç ve sefalet içine düşmüştü. Bu açlar ordusuna biz de katıldık. Ekmek olarak yediğimiz gılgıldan yapılmış ekmek, yanında katık olarak da yediğimiz dağda kendiliğinden biten kenger adı verilen dikenli bir bitkiydi.”

İşkâl, zulüm, kıyımdan kaçan Bitlis halkı, yanlarında götürdüğü körpe çocukları taşıyamayınca 1 ila 5 yaş arasındaki bütün çocukları köprü altlarına bırakarak kaçıyordu. Sadece Deliklitaş’tan Duhan deresine kadar bırakılan körpe çocukların sayısı 1000’i aşmıştı.

Bitlis’in işgali sırasında Ruslara esir düşen Tümgeneral Rüştü Pakdemirli bir hatırasında şöyle demektedir: “Bitlis’in Ruslar tarafından işgali sırasında ben Topçu Asteğmen olarak Bitlis’te bulunuyordum. Esir düştüm. Ruslar diğer esirlerle beraber bizleri Başhan’daki bir hana kapattılar. Ermeniler bizleri süngülemek istiyor fakat Ruslar bırakmıyorlardı. Bir süre sonra bir Rus subayı ile konuştum. Onlara “Ermenilere istiklal verip vermeyeceklerini” sorduğumda, Rus subayı çok kızdı. Bana dönerek “Ermenilere istiklal mi? Asırlarca Osmanlının ekmeğini yediler. Sonunda ne oldu? Osmanlının en sıkışık zamanında Osmanlıya ihanet ettiler. Mensup olduğu devlete en nazik zamanda ihanet edenlerin hakkı uşaklıktır” diye bana cevap verdi”.

Bitlis; Birinci Dünya Savaşı’yla beraber işgal edilen vilayetler içinde istiklaline kavuşan ilk şehirdir. Bitlis’in kurtuluşu, aynı zamanda Milli Mücadele’nin ilk kıvılcımı ve ilk zaferi olmuştur. [ii]

İşin ciddiyetini geç fark eden, dış güçlerin bölücü hareketlerini gören 2. Abdülhamid, çareyi İslam kardeşliğini doğu bölgelerinde takviye etmekte bulmuştur. Bu gaye ile 1891 tarihli rizamnameye göre, Şark’ta İslam kardeşliğini sağlamak, Ermenilerin oyunlarını önlemek ve merkezi otoriteyi tekrar tesis etmek için yörenin güvenliği sağlamak amacıyla genelde yöre halkından oluşan, gönüllü mahalli askeri birlikler olan, Hamidiye alaylarını kurdurtmuş, bu alaylar 1925 yılına kadar tesirini göstermişlerdir.

Fakat biz, Bitlis’in bu işkâl faciasını değil de, 20 yıl kadar önce, ll. Abdulhamit dönemine kadar olan Ermeni ihanetlerine yer vereceğiz. Yüzyıllarca Türklerle aynı vatanı paylaşıp, kardeşçe yaşarlarken, işgalci emperyalistlerin kışkırtması ile Ermeniler, Türklere, birçok vilayetlerde ve Bitlis’te komşularına saldırmaya, saldırmak için sataşmaya başladılar.

1915 Ermeni tehcir olayına gelmeden, bundan yirmi yıl kadar önce başlayan Ermeni saldırılarına bölge bölge bakarsak, asıl saldırıların Ermeniler tarafından başlatıldığını görebiliriz. Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa’nın tanık olduğu ve yazdığı, Ermeni saldırılarını anlatan, “Hatıralarım” adlı kitaptan sizlere, çarpıcı Ermeni saldırı olaylarını aktarma gereğini duyduk.

Aşağıda ll. Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa’nın anılarından alınan “Hatıralarım” adlı kitaptan, Bitlis’te Ermenilerin, daha Tehcir olaylarına gelmeden önceki

saldırı ve vahşetinden ilginç olayları aktarıyoruz.

Hangi ülke, içinde bir grubun kendi vatandaşlarına karşı böylesine şeytani kıyım ve saldırılarına göz yumar. Üstelik ülke ateşler içinde, Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) devam ediyor; on binlerce, yüz binlerce erkek vatan avladı askerde; birbirinden ve evinden binlerce km uzaktaki cephelerde çarpışıyorlar.

Köylerde erkeklerin savaş nedeni ile azaldığını gören yerli Ermeniler, işkâlcı emperyalistlerin kışkırtması ile özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde isyan ve kırımlara başlıyorlar. Hangi ülke öz vatandaşına yapılan katliamlara katlanabilir? Elbette devlet vatandaşlarının güvenliği için, Tehcir dâhil çeşitli önlemler almak zorunda ve hakkıdır. Tehcirde hayatlarını kaybeden Ermeniler ektiklerini biçmişler, katliamlarının kendi kaderine katlanmışlar.

Ama Osmanlı, vatandaşı olan bu Ermenileri başka ülkeye sürgün göndermemiş, kendi vatanında Suriye, Lübnan gibi eyaletlerine göndermek zorunda kalmış. Üstelik çıkardığı başka kararname ile sürgündeki bu vatandaşlarının sonradan kendi eski yerlerine dönmelerini de sağlamıştır. Soykırım böyle mi olur?

İşte Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa, Tehcirden 20 yıl kadar önceki, Ermenilerin yaptıkları saldırı ve katliamları aşağıda Bitlis bölümü ile şöylece anlatmakta:

BİTLİS YANIYOR

“1311 [1893] senesi teşrinievvelinin on üçüncü Cuma günü sabahı Bitlis'teki Hınk Horen Ermeni kilisesi hınca hınç dolmuştu, bu içtimada her zamankine benzemeyen bir fevkalâdelik vardı; bütün Ermeni muteberamından maada etraf köylerden ve kazalardan Ermeniler gel­mişti. Biraz sonra içeriye kara sakallı, hafifçe esmer birisi girdi. Her­kes makamı tazimde ayağa kalktı; bu gelen, Protestan misyonerlerin­den (Corç) idi.

Corç Hınçakyan komitesinin eli, ayağı ve ihtilâlın o taraflarda nâ­zımı idi. Corc etrafına müteazzımane (gösterişli) selâm verdikten sonra hitabet kürsüsüne çıktı; bir, iki defa öksürdükten ve' manyatizma eder gibi herkesi şöyle bir süzdükten sonra söze başladı:

- Biliyor musunuz? Bu sıralarda Ermeni milletinin tarihi yazılıyor! Bu tarihi şöyle veya böyle yazmak, şerefle açıp, şerefle bitirmek sizin, Ermeni kavmi necibinin elindedir. Anadolu'nun her tarafında isyan başlamıştır. Payitahttaki ihtilâllar yeniden canlanmıştır. Ermenistan bayrağı her tarafta dalgalanıyor, bu bayrağın üzerinde İstiklâl, hürri­yet ve barbar Türklere lânet yazılıdır. Bütün düveli muazzama (büyük devletler) sizinle beraberdir. İngiltere sizlere en yeni silâhlardan göndermiştir. Bu silâhları ben pekâlâ biliyorsunuz ki iktiza (gereklilik) edenlere verdim. Silâhı olmayan bana müracaat etsin, vereyim.

M Hınçak komitemiz, kahraman sadasını bütün âlemi medeniyete duyurmuştur ve size lâzım olan silâhlarla beraber para da temin et­miştir. Bugün barbar Müslümanların Cuma günüdür. Vahşiler bugün kendi köhne ve bayağı dinlerince camilere dolarlar. Bugün Ermenis­tan'daki bütün memleketlerin camilerine kahramanlarımız hücum edecektir. Komitenin bana verdiği emir ve talimat mucibince ben de işte Allah'ın evinde ve Allah'la İsa'nın huzurunda size emrediyorum. Bugün burada da camiler basılacak ve barbarlar itlaf edilecektir. Bu­gün siz de camileri basıp kan dökmelisiniz ki beylik ve istiklâl alası­nız.

Bugün öğle ezanı okunmazdan evvel vahşiler dükkânlarını kapa­tıp camilere dolacaktır; siz de silâhlarınızı alacaksınız dükkânlarınızı kapatacaksınız, bugün daha geceden hem namaz kılmak, hem alış ve­riş etmek için şehre birtakım Kürtler ve aşiret ayıları da gelmişlerdir. Bunların gelmesi planımızın tatbiki için hayırlı olmuştur.

Evlerinizde ve dükkânlarınızda bulunan eşyanın kısmı azamını bu Kürtlerin ve aşiretlerin çadır kurdukları hanların yakınına koya­caksınız. Bir kısmını da Türk mahallelerinin münasip mahallelerine atıp saçacaksınız.

Kadınlarınızın bir takımı Türk mahallelerine gidip Kürtlerin ve aşiretlerin Türk dükkânlarını yağma ettiklerini söyleyecektir. Bu suretle Türklerle Kürtlerin arasını açmalıdır. Hükümet memurlarına da Türklerin ve Kürtlerin Ermeni mallarını yağma ettiklerini iddia eyle­yeceksiniz. Anlıyor musunuz?

Bir taraftan bu propaganda yapılırken barbarlar Cuma namazın­dan çıkmadan camilere hücum edip katliam edeceksiniz. Bugün bir Türk öldüren, Ermeni tarihinin parlak bir sayfasını yazmış ve cennette Allah'ın en güzel bir meleği olarak kendisine yer hazırlamış olacaktır. Gaziler ölünceye kadar âlamei medeniyetin takdirini kazanacak, şe­hitler İsa peygamberin havarileri gibi şöhret ve şan alacaklardır.

Size söyleyeceklerim bunlardan ibarettir. Allah ve İsa Peygamber yardımcınız olsun!"

KATLİÂM İÇİN YEMİN

Bu nutku Ermeniler derin bir huşuu dindarane (dini saygı) ile dinlediler ve Allah'ın Hinçakyanın emrini harfiyen tatbik edeceklerini söylediler.

Kiliseden çıkmazdan evvel birisi bağırdı:

-Hey kardeşler! Bugün barbarlar Cuma namazında iken pis kan­larını akıtacağımıza şurada Isa Peygamber namına yemin edelim. Bütün cemaat bir gulgule (çığlık) halinde cevap verdi:

-Barbarları, bugün Cuma namazında tepeleyeceğimize Isa pey­gamber namına yemin ederiz!

Cemaat gitmeğe hazırlanıyordu; Corc tekrar seslendi:

-Hepinizin silâhı var mı? Olmayanlar Karmırak kilisesine gelsin­ler; silâh verelim. Birçok sesler işitildi; soruyorlardı:

-Şimdi gitsek silâh alabilir miyiz?

-Hay hay! Vakit geçirmeyiniz.

Bitlis Ermeni muteberanından Basmacıyan Hacı Manok ayağa kalktı; heyecanlı bir sesle bağırdı:

-Yaşasın Ermeni milleti! Kardeşler; bugün her kim millet için ca­nını feda ederse şehit olacaktır. Şehit olanların ailesi de hiçbir vakit idaresiz, ekmeksiz, parasız kalmayacaktır. Vakit geçiyor; şimdi hepi­miz gidip bize burada verilen talimat dairesinde işe başlayalım; Allah yardımcımız olsun. Hepimiz kanımızın son damlasına kadar uğraşa­cağımıza yemin ederiz!" Cemaat bu suretle dağıldı.

HER TARAFTA İSYAN

İstanbul’daki isyan bastırılmış fakat yeniden bir ihtilâle hazırla­nan komitecilerin tekrar baş kaldırmamaları için Zaptiye Nezareti'nce mütemadi (aralıksız) bir gayret sarfetümekte bulunmuştu.

İşin böyle civcivli bir sırasında da vilâyetlerden gelen şifrede ce­vap ye iktiza (gereklilik) eden talimatı vermekle meşguldüm. Telgraf makineleri­nin (tık tık)ları mütemadiyen Anadolu'nun her tarafında kıyam ve iğtişaş alâmetlerinin belirdiğini ve Bitlis'te olduğu gibi diğer mahallelerde de ihtilâlin patlak verdiğini bildiriyordu; bu vakalardan evvel esasen İstanbul’da ele geçirdiğimiz komite evrakının mütalaasından ve tevkif ettirdiğim komitecilerin itirafından Ermenilerle sakin her mıntıkada ihtilâl çıkarılacağını öğrendiğim için çok müteyyakuz davranılmasını vilâyetlere tebliğ etmiştim. Bu itibarla bizim o vakit ki bo­zuk düzen zabıta mekanizması tetik üzerine idi.

13 teşrinievvel Cuma günü akşam Bitlis polis komiserliğinden şu şifreli telgraf nameyi aldım:

“Zaptiye nezareti Celilesine

Bugün Müslümanlar Cuma namazında iken Ermeniler camilere hücum etmiş ve tarafeynden (her iki taraf) telefat ve mecruh vuku bulmuştur. Tafsilâtı yarın arz olunur.

13 teşrinievvel 1311[1893] Bitlis komiserliği

ERMENİLER CAMİLERE HÜCUM EDİYOR

1311 [1893] senesi teşrinievvelinin on üçüncü Cuma günü Bitlis Müslüman mahallelerinin sokaklarında aşık, çelik çomak, top oyna­yan çocuklarla su taşıyan bazı kadınlardan başka kimse görülmüyor­du. Vakit öğleye yaklaşmıştı, herkes abdestini alıp Cuma namazına koşuyordu.

Ezanlar okundu ve halk fevç fevç camilere dolarak ibadet ve taate koyuldu. Şehir sakin, sessiz, güya ki uykuya dalmıştı. Bu sırada Erme­ni mahallesinde her zamankine benzemeyen bir telâş ve heyecan na­zarı dikkati celbe diyordu; Ermeniler bütün dükkânlarını kapatmışlar­dı. Bitlis camileri o gün ehli İslami istiap (içine alma) edemiyordu; zira hariçten birçok Kürtler ve aşiretler de alışveriş etmek için Bitlis'e gelmişlerdi; camiler, dolduğundan cemaatin büyük bir kısmı mabetlerin dışarı­sında namazlarını kılıyorlardı.

Ermeni mahallesinde telâş ve asabiyet arttı; komiteciler silâhlandılar ve bir cemmi gafır (topluluk, insan kalabalığı) halinde, askerî bir intizam tahtında hareket eden bir kol müteakiben iki, müfrezeye ayrılarak camilere doğru yollandılar. Bir kısmı da kendi dükkânlanndaki malların kıymetlerini evlere taşıyıp ehemmiyetsiz kısımlarını sokaklara yığdılar ve Müslüman; mahallesinin ötesine berisine dağıttılar.

Camiler üzerine yürüyen müfrezeler saffı harp nizamında ahzı mevki (siper alma) ettiler; bunlar hücum için işaret ve kumanda bekliyorlardı.

Müslümanlar Cuma namazının ikinci rekâtında idiler; Ermeni ki­liselerinden kampana çalmağa başladı ve akabinde de üç el silâh atıl­dı. Bu, hücum emri idi. Bütün Ermeniler silâhlarını çekerek, şikârının (avının) üzerine atılan kana susamış vahşî kaplanlar gibi camilere hücum etti­ler. Esasen birkaç zamandan beri Ermenilerin bir karışıklık çıkaraca­ğını sezmiş olan Müslümanlar, çan ve silâh seslerini işitince namazla­rını bozarak camilerden çıkmaya ve canlarını müdafaaya hazırlan­mışlardı. Kürtlerle aşiretlerin hepsi müsellâhtı; Ermeniler rovelver (tabanca) ve tüfeklerini camilerden boşalan halk üzerine çevirerek kurşun yağmu­runa başlayınca ahali de mukabeleye (karşılık) verme mecbur oldu.

Mücadele ve kıtal pek hunrizane (kanlı) bir mahiyet almak üzere iken as­ker ve jandarma kuvvetleri yetişti ve tarafeynden birkaç yüz maktul ve mecruhla bu İlk müsademe bastırıldı. Camilerde bu kavgalar böyle başlayıp kanlar dökülürken şehrin müteaddit (çeşitli) noktasından koşup ge­len kadınlar ve çocuklar:

- Yetişiniz yangın var! Bitlis yanıyor! Diye istimdat ediyorlardı.

Asker ve jandarmanın yetişmesiyle mahallelerine çekilen Ermeni­ler bir taraftan kundan atarak şehrin her tarafında yangın çıkarıyor, bir taraftan da dükkânlarına ve evlerine donen Türklerin üzerine sal­dırarak rast geldiklerini öldürüyorlardı. Asker zabıta kuvvetleri bir ta­raftan yangını söndürmeğe, diğer taraftan Ermeni ihtimalcilerini da­ğıtmaya çalışıyorlardı.

Komiteciler maksadı her ne pahasına olursa olsun bugün katî bir netice elde etmekti; onun için yangın söndürmekle meşgul olan zabı­tanın dalgınlığından bilistifade Müslüman mahallesine olan taarruz­larını arttırdılar. Kürtler ve aşiretler, jandarma ve asker kuvveti müda­hale etmeseydi daha ilk hamlede bu komite efradının üzerine hücum edeceklerdi; Müslüman mahallelerine Ermenilerin hücumunu gör­dükçe sinirleri pek gergin bir hale gelmişti. Nihayet zabıta ve asker şehrin; her tarafını ihata (kuşatma sarma) etmek tehlikesini gösteren yangınlarla uğra­şırken iki taraf birbirine girdi; tüfek, tabanca sadaları, kılıç şakırdıları, yaralıların bağırışları, çocukların, kadınların feryadı, Bitlisin üzerine çöken yangının kızıl karanlığı altında mahuf (korkunç) bir inilti halini aldı; bir tarafta ihtiras, diğer tarafta gayz ve intikam arzusu, bu yekdiğerine saldıran kütleleri insanlıktan çıkarmış canavar haline getirmişti; artık silâhları filân yere attılar iki taraf yumruklarıyla, dişleriyle ve tırnakla­rıyla dövüşüyor ve boğuşuyordu. Bereket versin o gün rüzgâr yoktu, asker ve jandarma büyük bir metanet ve itidal sarfiyle yangınları sön­dürmüş, muharebe meydanına gelebilmişti.

At üzerinde genç bir mülâzım gür sesiyle bağırdı:

-Müslüman kardeşler! Dağılın evlerinize dönün! Komitecileri tutmak, terbiye etmek hakkı bizimdir, Türkler, bu sadayı, yükseklerden gelen Allah'ın emri gibi telâkki ettiler ve dağıldılar; Ermeniler silâhlarını çekerek askere de hücum et­mek istediler.

Genç zabit:

“Silâh doldur!” Kumandasını verdikten sonra:

“Eğer şimdi dağılmazsanız ateş açacağım! Dedi. Ve bu sözlere:

Nişan al! Kumandasını da ilâve etti.

Bu kumandaların şaka olmadığını anlayan Ermeniler bittabi çil yavrusu gibi dağıldılar.

Mahalle cesetlerle dolmuştu; Müslümanlardan birisi kadın olmak üzere otuz sekiz maktul ve yüz otuz beş mecruh vardı; Ermenilerden yüz otuz dokuz kişi ölmüş ve kırk kişi yaralanmıştı.

Ölüler ve yaralılar kaldırıldı; komitecilerden bir kısmı yakalandı; mütebakisi mahallerine ve kiliselerine kaçıp ikinci bir isyan ve ihtilâle hazırlanmaya başladılar.

Bu vakadan birkaç gün sonra, Bitlis polis komiserinin odasına bir kadın girdi; Vartuhi namındaki bu kadın Bitlis Ermeni tüccarından Kigork Ağa'nın zevcesiydi. Ağlıyordu; heyecan ve halecandan (çarpıntı telaş) söz söy­leyemiyordu; komiser babacan bir adamdı. Onu bütün Bitlis ahalisi severdi.

Hümü şefkatle (şevkatli bir yumuşaklık) kadına sordu:

- Ne istiyorsun madam? Kimsin? Ne oldun? Niçin ağlıyorsun? Bi­raz sakin ol! Ahmet Efe! Bir su getir oğlum. Madam şu suyu bir iç, hah şöyle! Şimdi anlat bakayım.

-Komiser baba! Ben Kigork Ağa'nın haremiyim; kocam kan revan içinde yatıyor; (hıçkırıklarını zapt edemeyerek) Devletine, padişahına ne kadar sadakatlidir kocacığım siz bilirsiniz? O hiç komitelerle dü­şüp kalkmamıştır. Hiçbir gün onların müzevirliklerine (arabozuculuk) karışmamıştır. Nihayet komite kocamı vurdurdu. Şimdi size bir şeyler anlatacakmış. Rica ediyor ki cenabınız gidesiniz. Beraber gitsek olur mu? İsterseniz ben önce gideyim, siz gelirsiniz.

-'Siz gidiniz, ağlamayınız. Sayei şahanede o fesatların hepsi terbi­ye olur.

Kadın çıktı gitti; komiser yarım saat sonra Kigork Ağanın hanesin­de bulunuyordu.

Kigork Ağa kırk beş yaşlarında sevimli ve iyi huylu bir adamdır. Bitlis’in Yelmeydan mahallesindeki hanesinde karısıyla ve çocuklarıy­la mesudane bir ömür sürmektedir. Komiser odadan içeri girince za­

yi ettiği fazla kan hasebiyle siması balmumu gibi sararan Kigork Ağa­nın dudaklarında hazin bir tebessüm canlandı; gözleri parladı ve ha­ fif bir sesle:

-Ne iyi etmişsiniz komiser baba geldiğinize! Çok teşekkür ederim.

Dedi.

Komiser her zamanki babayani tavrıyla hal ve hatır sordu:

-Geçmiş olsun Kigork Ağa; adam aldırma sen de geçer! Yaran ağır mı be Kigork Ağa?

-Ağır mı da söz mü? Az kaldı postu bırakacaktım. Kurşun kula­ğımdan girdi, ensemden çıktı.

-Kigork Ağa kim vurdu seni, nasıl oldu bu İş?

- Avadik oğlu Nazar isimli bir müfsit vardır, bilir misin?

-Nasıl bilmem? Komitecilerin sağ eli.

Bu adam gece gündüz ev ev gezer, herkesi komiteye aza yapmak ister; para toplar, aza yazılmak istemeyeni ölümle korkutur. Bana da birkaç defa geldi, ben kendisini evime bile kabul etmek istemedim; geçen gün çağırdım. "Nazar, kardeşim, bu sevdadan vazgeç! Bu yaptı­ğın iş değildir, şimdiye kadar Türklerden ne kötülük gördün; kilisele­rimize, mekteplerimize mi karıştılar? Dilimize, dinimize mi bir şey söylediler? Şurada başımız ağrısa Türklere koşarız. Derdimiz olsa on­lardan deva ararız. Bize her vakit iyilik ederler. Allah devlete millete zeval vermesin. Rahat rahat yaşıyoruz." dedim. O dinlemiyordu. Erte­si günü gene evine gittim; gene nasihat ettim, dedi ki:

-Nazar; menşur meseldir, su testisi suyolunda kırılır, bir gün ya­kayı ele verirsin, seni hükümet asar yahut ölünceye kadar kürek ce­zasına çarpılırsın, çoluğuna, çocuğuna barı acı! Nazar sözlerime gülüyordu; rovelverini (tabanca) çekti.

“-Seni şimdi gebertirim; demek ki hem kendi milletine hizmet et­mek istemiyorsun, hem de hafiyelik edeceksin de hükümete beni haber vereceksin ha! öyle İse şimdi evimden çık git; fakat yarın sabaha kadar Corç'un yanma gidip komiteye kaydedilmez ve aidatı vermez­ sen seni akşama öldürürüm”, dedi.

Ben tabiî gitmedim; adam sen de palavra atıyor öldürecek adam öldürür, fazla söylemez; ısıracak köpek dişini göstermez dedim. Dün akşam dükkânımı geç kapattım; ahbaplarla biraz lâf attık, iki tane de yuvarladık, bilirsin, ben rakı içmesini sevmem; iki üç tek attım, Al­lah'a ısmarladık, dedim, ayrıldım. Tam bizim mahalleye yaklaştığım zaman karşıdan Hamazasap göründü; arkasında da birisi vardı. Tanı­yamadım, Hamazasap Nazarın kayınbiraderidir. Bunlar beni görünce iki el silâh atıldı. Kurşunlardan birisi sağ kulağıma isabet etti; bereket versin bizim iki Müslüman almış beni getirmişler. Onlar olmasaydı muhakkak öldürürlerdi.

-Geçmiş olsun Giğork Ağa! Büyük kaza atlatmışsın; doktorlar ne diyorlar?

-Tehlikeyi geçirdin dediler. Komiser biraz daha oturduktan sonra kalktı; makamına geldi ve Hamazaspı aramağa başladı; fakat bu ada­mın bir daha izi bulunamadı.

Bu vakayı takip eden günlerde komite faaliyetlerini daha ziyade arttırdı. Mütemadiyen fedai yazıyor ve bu vazifeyi kabul etmeyenleri cerh veya katlediyordu. Protestan misyoneri Corç ise teşkilatına de­vamdan çekinmiyordu. Gigork Ağa'nın cerhini ve Hamazapın gaybu­betini müteakip Ermenilerden kadın, erkek beş kişi daha gelerek önümüzdeki Cuma günü de camilerin basılacağını ve komitenin faal azasından bir takım adamların isimlerini haber verdiler; bunlar meyanında misyoner Corç'un hizmetçisi Sürupe de vardı, tevkif edilen­ler adliyeye verildi; Yalnız, melaneti, mefsedeti (kötülük) bütün komite rüesasmdan (reisler) fazla olan Corç hapsedilmedi. Zira Protestan misyoneri idi! Kapitülâsyonlarla onlara bin kat daha kuvvet ve vüsat hediye ve izafe eden Abdülhamid idaresinin aciz meskeneti (beceriksiz)ve hükümdarın nefsi nefsini korumaktan başka bir şey temin edemeyen vehim ve cehaleti işte böyle maskaralıkları hazmetmek ve bu maskaralıkları hazmetk ve bu maskaralıklara göre diplomasiye kiyaset (uyanıklılık) ve incelik manası­nı vermek zillet inden çekinmezdi!

Misyoner Corç'un hizmetçisi Sürupe tevkif edilince komiserlik odasına getirildi; komiser kendisini isticvaba başladı:

-Söyle bakalım Sürupe Efendi! Burada doğru söz söyleyen kaza­nır; cezası affedilir yahut hafifler; yalan söyleyen yakasını kurtara­maz; zira hükümet doğru ile yalanı tefrik eder.

-Efendim; ben böyle b... tan işlere karışmak istemezdim; fakat beni mister Corç ile Basmacıyan Hacı Manok kandırdılar. Bir taraftan ko­miteciler:

-Eğer bizimle beraber olmazsan seni öldürteceğiz, diyorlardı.

Diğer "taraftan Mister Corç ile Basmacıyan:

-Şu Kiğork ağayı öldürürsen sana yüz altın vereceğiz; bu Kiğork ağa ile ailesi milletimizin düşmanı, barbarların sadık köpeğidir. Hem bunu öldürürsen gazi olursun; ahrette de doğru cennete gidersin di­yorlardı; gaziliği, cenneti, cehennemi bir tarafa bırak komiser babacı­ğım; ah! Şu yüz altın mükâfat yok mu? insanın aklını, fikrini alıyor. Ben çileden çıktım; şeytana uydum; geçen gün Nazar'in kayınbiraderi Hamazasp bana geldi;

-Sürupe, dedi, gel benimle beraber Kiğorku ahrete gönderelim.

Kiğork ağanın dükkânı geç vakte kadar açıktı; köşede onun çık­masını bekledik; arkadaşları vardı; dükkânda rakı içiyorlardı; nihayet dükkân kapandı. Kiğork ağa mahallesine yaklaştı. Biz öbür sokaktan önüne geçtik; ben Hamazasp'ın arkasında idim; rovelverimi çıkar­dım; ateş ettim, ikinci kurşunda Kiğork:

-Oof anam yandım! Diye yere yuvarlandı; öte taraftan iki kişi koş­tular; biz Kiğork'u öldü diye bıraktık; Hamazasp'Ia beraber kaçtık; bu işte Hamazasp'ın kabahati yoktur, kurşunu atan benim.

Sürupe, ifadesinde Corç'un İngiltere'den silâh getirttiğini ve ikinci bir ihtilâl hazırlığım bildirdi. Diğer mevkufların ifadesi de bunu teyit ediyordu.

Hapsedilen Ermenilerin ve sair şüpheli şahsın hanelerinde araştırma yapıldı. Birçok silâh, cephane, evrak ve saire bulundu; evrak ara­da komitenin talimatnameleri, tedhiş mektupları, Avrupa'dan, Amerika'dan ve Türkiye'nin muhtelif mıntıkalanndaki komitelerden gelen muharrerat (yazılı evrak)vardı; bunların içinde calibi dikkat olduğu için şu mektupları aynen dercediyoruz:

Erzurumda Kâğnıyan Anustan Bitlis'te pederi Kâğniyan Vartana;

“Buranın işleri çok müsaittir. Poliçeleri cümlesi kabul etmiştir. Fakat İngiltere kabul etmiyor: Beylik olacaktır, diyor. Erzincan'da, Kemah'ta vuku bulan yeni kıtali her ne kadar Sultan inkâr ve tekzip etmek istemişse de İngiltere bu ihtilâlın vuku bulduğunu kabul ve ispat ediyor. İtalya ve Prusya da İngiltere ile hemfikir oldular. Metabih [istekler] istediğimizden ziyade verilecektir. Esef etmeyiniz. Burada hürriyet hâkim oldu; hükümet kapısında hiçbir memuriyet kabul etmeyiniz. Burada herkes memuriyeti reddediyor."

Erzurum'da Zozaniyan Kigam'dan Bitlis'te Zozaniyan Murata:

“Birtakım teşevvüşata mebni buranın işleri durmuştur; karışıklık esbabına mebni emniyet büsbütün kalkmıştır. Oranın işlerini mazbut tutunuz. Cesaret!"

Amerika'da Liyon tarafından Bitlis'in Zogak kariyesinde Prrotistan vaizlerinden Agopy'an Serkise:

“Şimdilik Ermenistan hakkında kısaca birkaç söz yazmak isterim. Benim sizinle hiçbir münasebetim yoktur; adresinizi öğrendim bu mektııbu yazıyorum her bir Ermeni milleti hakkında malûmat almağa ve vermeğe mecburdur; siz isterseniz bu mektubu yırtar atarsınız; isterseniz okursunuz. Ben vazifemi yapıyorum bu mektup hükümetin
eline geçerse size bir mesuliyet terettüp etmez. Zira ben adresinizi
öğrendim ve her öğrendiğim adrese bildiklerimi yazmağa karar verdim bundan mürselünileyhlere ne mesuliyet var? İngiltere Fransa Rusya ıslahatı cedide hakkında sultana bir program verdiler. Bunun başhca noktaları:

Ermenistan'ı Avrupa'nın nezareti tahtına aldırmak, Hamidiye alaylarına terki silâh ettirmek, vergileri muhtar ve ihtiyar azaları vasıtasıyla toplatmak, mahallî masraflar tesviye edildikten sonra fazlası vilâyet merkezine ve ondan fazla kalanı da İstanbul’a gönderilmek gi­bi hususattan ibarettir. Valiler, kaymakamlar milletlerin ekseriyetine tevfikan (uygun olarak) intihap (seçim) olunacaktır. Vilâyet dâhilinde ekseriyet Ermenilerde ise vali Ermeni ve muavini Türk olacak ve bunların memuriyeti düvelü muazzama tarafından tasdik edilecektir.

Kazalar Ermeni ve Türk köyleri olmak üzere tasnif ve taksim olu­nacak ve ekseriyet bu suretle anlaşılacaktır.

Devletin bu noktai nazarları vahi (önemsiz) şeylerdir. Bunlar Ermeni milleti­nin hakikî metalibi (istekler) değildir. Bununla beraber Sultan bu tekliflere de muannidane karşı durmak istememişse de şimdi boyun eğmeğe mecbur kalmıştır. Amerika ve İngiltere ahalisindeki heyecanın tarifi kabil değildir. İhtiyar Gladiston, geçen gün Türk'ün başını ezecek su­rette icazkârane bir nutuk irat eyledi; devletlerin talebi ve Sultanın cevabı her ne olursa olsun biz Ermeniler için yapılacak şey, cümleten ayaklanmak ve barbar idaresini istemediğinizi acemi medeniyete an­latmaktır. Yalnız unutmamalıdır ki devletler kendi menfaatleri için çalışırlar. Bu sebeptendir ki bu kadar Ermeni kanı aktığı halde mesele hitam (son) bulmuyor. Eğer ikinci ve daha mühim bir hareket vuku bulursa İngiltere ve Amerika hükümetleri İstanbul üzerine yürüyüş edecekler ve Sultanı düşürerek Bağdad'a kadar göndereceklerdir. Her ne söyledimse hakikattir. Bizim maksadımız bir kelimede icmal (özet)edilebilir: ih­tilâl! İhtilâl! Korkmayınız; ölüm her yerde birdir."

Cinayetini itiraf eden Surupenin, komite hakkında hükümete da­ha ziyade izahat vereceği ve erbabı fesadın [kötülük yapanların] gizli dalaverelerinden haberdar eyleyeceği anlaşıldı; zaten Kiğork ağa da yapılan tedavi neticesinde iyileşmiş ve şahsî hukuk ve iddiasından fe­ragat etmişti; Sürupe'nin tahliyesiyle hakkında takibat yapılmaması iktiza (gereklilik) (gereklilik) ediyordu. Komiser Sürupe'ye keyfiyeti tebliğ etti:

-Seni serbest bırakacağız; bir daha böyle şeylere karışma!

-Hayır, komiser baba! Allah devlete, millete zeval vermesin; yalnız cenabınıza şunu rica ederim ki Hamazasp'ı da takip etmeyiniz. Onun kabahati yoktur; hep kabahat o mel'un eniştesi Nazar'dadır. Nazar'ı ne yaparsanız yapınız.

-Zaten biz Hamazasp'ı Kiğork ağayı vurdu diye arıyorduk; şimdi bize lüzumu yok.

-Bilirsiniz? Hamazasp da Corç'un hizmetçisidir. Bir de Mamiri vardır ki Corç'un on seneden beri hizmetinde idi ama devletine hain­lik etmeği kabul etmediğinden Corç kendisini kovdu; şimdi biz Vali Paşa'ya bir arzuhal vereceğiz; Corç'u ihbar edeceğiz. Hakikati söyle­yeceğiz.

-Pekâlâ! Haydi gidiniz. Komite rüesa ve efradının hapsedilmesin­den ve o sırada Anadolu ıslahatı için gönderilmiş olan (Anadolu mü­fettişi Şakir Paşa) Erzurum üzerinden Bitlis taraflarına da kuvvayi as­keriye sevk eylediğinden nefsi Bitlis'te çıkarılmak istenen ikinci ihtilâl akim kalmıştı: Yalnız mülhakatta birkaç hâdise vuku buldu.

BİTLİS MERKEZE BAĞLI YERLERDE NELER OLUYORDU?

Muş, Ermeniler'in nisbeten kesif bulunduğu bir memlekettir; köy­lerinin kısmı azamı da Ermenilerle meskûndur; Diyarbekir, Erzurum ve Haçın gibi Komitecilerin mefsadet ve propaganda merkezinden kopup gelen bir sürü ihtilâlcı Muş'u adam akıllı çileden çıkarmıştı. Muş'ta Parsih Efendi namında bir papaz vardı; bu zat, hakkıyla bir re­isi ruhani idi; komitenin her türlü propagandasına karşı duruyor ve tehditlere kulak asmıyordu; hükümete müracaat ederek, eğer ciddi tedbirler alınmazsa bu edepsiz güruhun mutlaka ihtilâl çıkaracağını, asayişin haleldar olacağını söylüyor ve kilisede de mütemadi vaizle-riyle Ermeni milletine sükûn ve hükümete sadakat telkin ediyordu. Komite kararıyla idam edileceğine dair aldığı, bir iki mektubu da ma­hallî hükümetine göstermişti; nihayet günün birinde Parsih Efendi'-nin katledildiği işitildi; zavallı adam vazifesinin ve hükümete sadaka­tinin kurbanı olmuştu; katili arandı, tarandı bulunamadı.

Köylerde de bu kabil münferit cinayetler eksik olmuyordu; Artık Muş, eski Muş değildi. Kıyam ve ihtilâlın ilk emaresi olmak üzere Muş Ermenileri vergi vermemeğe başladılar. Tekâlifi emriyeyi (hükümetin kestiği vergi) tahsil için giden tahsildarları ve hatta jandarmaları kovuyorlar ve "bizim hükü­mete verecek beş paramız yoktur" diye meydan okuyorlardı.

Eskiden kardeş gibi geçindikleri Türklere karşı muamelelerini de­ğiştirdiler; küfür ediyorlar sürtünüyorlar ve lâf atıyorlardı. Hatta bazı­ları bilâperva Türklere karşı:

-Ahpar! Sizin yeriniz evveli de Şam, ahırı da Şam! Haydi piliyi pır­ tıyı toplayın da defolun şundan! diye ağır hareketlerde bulunuyorlar­dı. Tam bu sıralarda köylerden bazılarında birkaç Türk'ün öldürüldü­ğü haber alındı; Muş Türkleri heyecan ve galeyan içinde bulunuyor­du. Birkaç kargaşalık çıkacağı seziliyor ve hâdisenin önü alınamaya­cağı anlaşılıyordu; Ermeni ve Türk mahallelerinde iki unsur da gizli tertibat almakla iştigal ediyor zannedilirdi; her iki mahallede evlerde beş, on kişi toplanarak gizli gizli bir şeyler konuşuyorlar, merak, heye­can ve telâşla bir şeyler anlatıyorlardı.

Muş uleması, şeyhleri ve müftüleri liva meclisi idare azasından Hacı Talip Efendi'nin hanesinde toplandılar, Ermenilerin ileri gelen ve söz anlayan takımından bazı zevatı da davet ettiler, Müslümanlar, Ermenilerin yaptığı bu hareketlerin vatandaşlık hukukuna münafi olduğunu bundan vahim neticeler çıkacağını anlattılar. Ermenilerin hükümete sadık olanları Türklerle hemfikir idiler. Fakat davetliler içinde bulunan komiteciler:

-Size inanılmaz, işte böyle başınız sıkıldığı zaman eteğiniz tutu­şur ricaya başlarsınız! Milletimiz asırlarca sizin keyif ve istipdadınız altında ezilmiştir; artık bıçak kemiğe dayandı, sabrımız kalmadı; ne olursa olsun. Diye izzeti nefsi rencide edecek hezeyanlarda bulunun­ca Hacı Talip Efendi:

-Arkadaş! Başımız sıkıntıda değildir; eteğimiz de tutuşmamıştır; biz sizin komitecilerin yanlış hareketini göstermek ve kan dökülmesi­ne mâni olmak istiyoruz. Eğer Türklerin sizin hakkınızda fena bir fikir ve niyeti olsaydı tarihin daha müsait devirlerinde, yeniçerilik ve ağa­lık zamanlarında Anadolu'da bir tek Ermeni ve bir tek Hıristiyan bı­rakmazdı; Türk vahşi değildir; Türk daima sizleri kardeş bilmiştir. Şimdi vergi vermiyorsunuz ve bin türlü hakaretlerle milletin ayranım kabartıyorsunuz. Türk bir susar, iki susar fakat üçüncüde kendisini müdafaa etmesini ve erkekliğini göstermesini bilir. O vakit bunun mesuliyeti kime raci olur? Bak Parsih Efendi'yi komitacılar öldürdü!

Neden? Neden biliyor musunuz? Kilisede doğru söz söylediğin­den, devlete hıyanet etmeyiniz dediğinden! Bunlar iyi şeyler midir?

Hacı Talip Efendi'nin sözleri hüsnü'tesir hâsıl etti. Zaten orada bulunan Ermeniler'in kısmı azamı hükümete sadık bulunan namuslu adamlardı; birkaç komite mensubu da seslerini çıkarmadılar. Erme­nilere nasihat verilmesi ve böyle uygunsuz hallerin terki ittifakla ka­rarlaştırıldı; fakat teşrinisani'nin [kasım] üçüncü Cuma günü bir Er­meni silâhçı dükkânından bir silâh patladı ve diğer bir Ermeni de bir dükkânının damı üzerine çıkarak:

-Ey Ermeni milleti! Dükkânları kapatınız! Diye haykırdı.

Ermeniler zaten hazırlanmışlarmış; dükkânlarını birden kapadılar ve silâhlarını çekerek çarşı içinde koşuşmağa ve Müslümanlar vur­mağa başladılar.

Türkler de mukabele etti; çarşının içinde fasılasız silâh atılıyor ve kurşunlar Ermeni, Türk, kadın, erkek, çocuk, asker kime rast gelirse yıkıyordu; silâh seslerini işiden jandarma, polis efradıyla asker kuvve­ti şehrin bütün memurları çarşıya koştu ve çok feci bir mahiyet alma­dan cidalin önüne geçti; Türk ve Ermeni'den altmış dört maktul ve mecruh düştü; komitecilerin elebaşları yakalandı; bir kısmı da köyle­re doğru firar ettiler.

*

Firarilerin mühim bir kısmı Muş sancağına tâbi Handiris nahiyesi taraflarına dağılmış, oralarda bir iğtişaş çıkarmak sevdasına düşmüş­lerdi. Türkler ve Ermenilerle meskûn olan Sikadi karyesinde de birta­kım hüviyeti meçhul adamlar dolaşıyordu; Bunlar meyanında birisi çok nazarı dikkati. celbediyor, devriye kollarından gizlenmek istediği anlaşılıyordu. Papaz Parsih Efendi'yi katleden komitecinin bu tarafla­ra firar ettiği şayi olmuştu; ahvali dahi şüpheli görülen bu adam katil zannıyla tevkif edildi; karakola götürülüp üstü başı arandı, üzerinde, Ermenice muharrer [yazılı] sekiz kâğıtla birtakım boş kâğıt ve zarflar, • bir büyük mühür, bir makas, bir rovelverle birçok fişekler ve bir parça kırmızı balmumu bulundu; bu evrak tercüme ettirildiğinde, Hınçak komitesinin teşkilâtına ve propagandasına ait emirler ve talimatna­meler olduğu anlaşıldı; evrakın içerisinde bir de ilânname vardı; bu­nun her nedense alt tarafı yırtılmıştı; bu varaka papaz Parsih Efendi'­nin katli hakkında komitenin ilânnamesiydi; alt tarafı yırtık olan bu İlânnamede şöyle deniyordu:

"MÎLLETİN ESRARINI HABER VEREN VE MÎLLETİ ÎNKÂR EDEN KEŞÎŞ PARSÎH'IN KATLİ"

Hınçakyan Ermeni ihtilâl komitesinin Muş'ta teşkil ettikleri şube­leri milletin harabisini hazırladığından ve esrarını fâşettiğinden dola­yı keşiş Parsih'in mülevves (kirli pis) hayatına nihayet vermeği kararlaştırmış ve kararı vaki (kesin karar) infaz edilmiştir.

işte tafsilatı: Şehri halin yirmi üçüncü cumartesi günü Parsih ken­di bağından Monkök karyesine geldi; orada dostunun hanesinde her bir edepsizliği icra ve i[y]şi nuşla zevkusefahet ettikten sonra saat on raddelerinde yorgun bir halde tekrar bağına gitmeğe hazırlandı; adamlarımız karyenin bir sahanlığında tasarrut ediyorlardı; keşiş ora­dan geçerken hemen beynine bir rovelver boşalttılar. .

Çünkü sen haçı inkâr ettin! Çünkü sen bizim aziz patriğimizin emirlerini ayakaltına aldın! Çünkü sen keşişlik vazifesini suiistimal et­tin! Diye geberttiler...

Üzerinde bu kâğıtlar bulunan ve tevkif edilen adam Haçinli Simon oğlu Ropen idi; isticvap (sorgulama)edildi:

-Kimsin? Adın nedir? Nerelisin?

-Haçinliyim; adım Simon oğlu Ropen'dir.

-Buraya ne vakit geldin? Nereden geldin?

-Ben Haçinliyim amma çoktan beri Revan'da bulunuyordum; oraya sabık patrik Horen Şıkyan Efendi tarafından Açmiyazin mekte­binde tahsil etmek üzere gönderildim; tahsilimi bitirdim; şehadetna-memi aldım, geçen gün buraya geldim.

-Revan'dan buraya gelmek için pasaportun bulunmak lâzım, pa­saportunuz nerede?

-Pasaportsuz olarak hudutu geçtim!

-Ecnebi bir memleketten Türkiye'ye pasaportsuz geçmek için ba­zı sebepler bulunmak lâzım; bunları izah ediniz.

-Ben Hınçakyan komitesine mensubum; bu komiteye aza ve fe­daî kaydetmek için buralarda dolaşıyorum.

-Parsih Efendi'yi niçin vurdun?

-Parsih Efendi'nin katili ben değilim; onu fedailerimizden başka­ları vurdu.

Kimdir onlar?

-Söyleyemem!

-Fakat adama söyletirler!

-Kafamı kesseniz de önüme koysanız gene söylemem. Esasen şu­rada sizin üç, beş günlük hükmünüz, hükümetiniz kaldı; ne isterseniz yapabilirsiniz; fakat sonra hesabım soracağız.

Bu istintak ve isticvap devam ederken karakola yakın olan dük­kânların birisinden bir el silâh atıldı; bunu Eyro namındaki bir Erme-i atmıştı; bunu işiten Ermeniler bir cemmi gafir haline geliverdi ve "isyan ihtilâl emareleri ihzarına (hazırlama) başladılar, Türkiye'nin her tarafında ihtilâl çıkaran Ermenilerin bu kabil hareketlerinden esasen Türkler heyecan ve asabiyet içinde idiler. Onlar da toplu bir hale gelerek Er­menilere karşı çıktılar.

İçlerinden birisi bağırdı:

-Hey ahbaparlar! Yeter artık yaptığınız, dağılmaz, herkesi rahat bı­rakınız. Sizde silâh varsa bizim elimiz armut taşlamıyor.

Maksatları zaten bir iğtişaş çıkarmak olan Ermeniler bu hitap üze­rine hemen silâha sarılmak istedilerse de Türkler bunların kurşun at­masına meydan bırakmadan ateş açtılar. Silâh seslerini işiden zabıta kuvvetleri hemen yetişti ve kurşun yağmuruna göğüs germek suretiy­le kıtalin önünü alabildi.

Bu küçük müsademede Ermenilerden beş kişi maktul ve yirmi altı kişi mecruh düşmüştü. Komitecilerden ön ayak olanlar yakalanarak ciheti adliyeye verildi. Hâdise de bu suretle dal budak salmadan ka­pandı.

Tahliye edilen Sürupe ile Hamazasp ve diğer arkadaşları Mampiri tarafından Bitlis hâdiseleri hakkında makamı vilâyete verilen 14 teşri­nisani [Kasım] 311 [1893] tarihli ihbarname aynen şudur:

“Bitlis vilâyeti celilesine:

Üç seneden beri Protestan Mister Corç'un hizmetinde bulun­maktayız. Vukuattan üç gün evvel Islahat icra olunacağına dair İstanbul’dan bura hükümetine telgraf gelmiş olduğunu Mr. Corc söyledi ve 'altı vilâyet verildi, Ermenistan'ın teşekkülünü tebşir (müjde) ederim.' diye milletimiz murahhası Agop Efendi'ye hitaben yazdığı tezkereyi gece saat 4'te bize verdi.

Biz de tezkereyi götürüp Murahhas [papaz] efendiye verdik.

Murahhas efendi de 'Ermenistan'ı tebşir (müjde) eden tezkerenizi aldım, memnun oldum, tebrik eylerim' diye Corç'a cevap olarak yazdığı tez­kereyi bize verdi. Biz de Mr. Corç'a teslim ettiğimizi arz ve ihbar eyle­riz. Hampiri Hemazasp Sürupe"

Bu ihbarnameyi verenler bilâhare komite tarafından idam edil­mişlerdi. Bu küçük varaka bize bir kere daha şu hakikati kemali belâ-gatle anlatıyor ki: Ermeni rüesayı ruhaniyesi (dini lider) kiliselerinde halka telkinatı diniyede (dini telkinler) bulunacak ve mekârimi ahlâkiye öğretecek yerde politi­kanın en kirli safhalanyla iştigal ediyorlar ve Hinçakyan komitesinin bütün icraatı fesatkâranesine ön ayak oluyorlardı.

İstanbul Ermeni patrikhanesi bütün Ermeni murahhaslarına gön­dermiş olduğu talimatta komitenin emrine tam bir inkıyat ve muta­vaat (itaat etmek) gösterilmesini emretmiş ve bu emir hilâfında hareket edecekleri aforozla tehdit eylediği gibi esasen bu gibilerin komite tarafından idam edileceklerini de bildirmişti. Papazların katli patrikhanenin bu yoldaki tamimine tamamen mutabakat ediyordu. Hükümetin aciz ve gafleti ise komiteye tâbi olanlara bir parça hak kazandıracak mahiyet­te idi.

Bitlis vilâyetine mülhak Hakur nahiyesinin İrok karyesi ahalisin­den Reşit, bu ihtilâlları takip eden günlerin birisinde kayınvalidesi Keklik, refikası Zehra Hanımlarla üç yaşındaki kızı Ayşe'yi alarak Karçikânı köyüne gitmek üzere yola çıkmıştı; aradan birçok günler geçti; ne gideceği yere vardı, ne de avdet etti! Akrabası hükümete müracaat etti; arandı, tarandı bulamadılar. Bunların Ermeniler tarafından bir suikasta uğratıldığı anlaşılıyordu. Gidecekleri yolun üzerinde umum ahalisi Ermeni'den ibaret bulunan Tatvan, Çelhur ve Şiimran karye­leri vardı. Jandarma dairesi bu üç köy etrafında araştırmaya başladı; üç köyün arasından bir dere akar; bu derenin içinde oldukça cesim[büyük] bir kaya vardır ki yerinden oynatılmış olduğu bir bakışta göze çarpmaktadır. Devriye kolu bu kaya parçasını kaldırınca kesil­miş bir baş meydana çıktı; bu baş Keklik kadının başı idi. Merkeze ge­tirildi, doktorların verdiği rapora nazaran on beş gün evvel kesilmişti. Gene o civarlarda Zehra'nın da tefessüh (k0kmuş) etmiş naşı bulundu. Fakat Raşit’le Ayşe'nin cesetleri bulunamadı. Hakkı karyesi ahalisinden Ömer oğlu Nadir de bir köyden avdet ederken kaybolmuş, bütün taharriyata rağmen bulunamamıştı; devriye gene umum ahalisi Ermeni olan Yaşayan karyesi kurbündeki boş ve harap bir han içinde tefessüh etmiş bir ceset buldular. Bu da Nadir'in naşı idi.

Bu kabil müteferrik katiller ve cinayet hâdiseleri o kadar çoktur ki Ermeni ihtilâlının en bariz ve karakteristik safahatını göstermeğe ça­lışan hatıratta bunlardan fazlaca bahsetmek istemiyorum.

Yalnız şurası unutulmasın; gün olmuyordu ki Anadolu'nun muh­telif mıntıkalarında Hınçak komitesi eliyle bir cinayet işlenmesin ve Türk kanı akmasın! [iii]

Cevat Kulaksız
NOTLAR
[i] Pompeus (Pompei), M.S. 24 Ağustos 79 tarihinde Vezüv yanardağının patlaması sonucunda tamamen yok olan antik Roma kenti

[ii] 2-Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 35, Cilt: XII, Temmuz 1996
http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=732
[iii] Hatıralarım Hüseyin Nazım Paşa Selis Kitaplar 2007 3.baskı sf 127-144

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget