Türkçe Ezan ve Türkçe İbadet Olsa Dİni İstismar Olmazdı - Cevat KULAKSIZ

Başbakan RTE ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, eğitim ve kültür düzeyi en düşük, dini duyguların ve de cehaletin en yoğun olduğu, dinsel kökenli isyanların olduğu Doğu ve Güneydoğu illerimizde Saidi Nursi’lerin çıktığı yerlerde dini istismar eden konuşmalar yapıyorlar. Bu yerlerde Başbakan RTE Türkçe ezanı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da, laiklik ve Müslümanlığı kıyaslayarak dinsel kökenli kışkırtıcı konuşmalar yapmaktalar.
Gerçekten cehaletin, geriliğin, hurafenin çok olduğu yerlerde insanların dini duygularını gıcıklayarak, kandırmak çok kolaydır.

TÜRKÇE EZAN
Kötülemeğe çalıştığınız, Türkçe ezan ve devamında anadilde (Türkçe) ibadet keşke devam etseydi Sayın Başbakan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.
Türkçe Ezan, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kurulduğu dönemde Arapça orijinalinin yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgesi ile ezanın Türkçe okunmaya başlaması olayıdır. CHP'nin tek parti iktidarı döneminde uygulamada kalmıştır, keşke bu devam etse idi.
Türkçe ezan uygulamasına geçiş 1931 yılının Aralık ayında, Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle dokuz hafız, Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başladı.
Kur'an’ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hafız Yaşar (Okur) tarafından okundu. Bundan 8 gün sonra, 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu. 3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve kamet okundu. 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde, yurdun her yerindeki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere “ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların kati ve şedid (kesin ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını” bildiren bir genelge gönderildi.
Türkçe ezanın metni:
Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Haydin namaza, haydin namaza
Haydin felaha, haydin felaha
(Namaz uykudan hayırlıdır, Namaz uykudan hayırlıdır)
Tanrı uludur, Tanrı uludur.
Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
Tıpkı Mevlit gibi, Türkçe yapılan bu çağrı herkes tarafından rahatlıkla anlamı anlaşılmaktadır. Dinin amacı anlayarak ahlakı düzeltmektir.
Türkçe ezan ilk olarak 1932 yılında İstanbul Fatih Camii'nde okundu.
18 yıl boyunca ezan Türkçe okunmuş, daha sonra Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi ile 16 Haziran 1950'de ezanın Arapça da okunabilmesine izin verilmiştir. İlgili kararla, Türkçe ezan yasaklanmasa da, Türkçe ezan okunması tümüyle terk edilmiştir. Günümüzde, serbest olmasına karşın, camilerde yalnızca Arapça ezan okunmaktadır. Şimdi bile Türkçe ezan okunabilir, çünkü resmen yasaklanmamıştır.
http://www.ebrulim.net/turkce-ezan.php
(Burada bir parantez açarak, Kurtuluş Savaşımızın Yunanlılar tarafından Ege’nin işgali, şimdiki Bülent Arınç’ın memleketi Manisa dolaylarında Yunan ordusunun ilerlediği sıralarda hazin olaylar yaşanır. İstanbul Halifesi ve Şeyhülislamı, “Yunanlılara direnilmemesi gerektiğini” belirten fetvalar yazılı kâğıtları Yunan uçakları Türk köylerine havadan atmaktalar. Bu haince propagandaya kanan Manisa köylülerinde, Arınç’ın dedesigillerden Nakşibendi softaları, Yunan bayrağını simgeleştiren mavi renklerle boyanmış Türk koçlarını, koyunlarını, Yunan askerleri köylerine girerken yerel papazlarla karşılarlar ve  askerin önlerinde  keserler.
Manisa köylerinden bazılarının bu sinsi planı yuttuğunu gören Yunan askerleri, ilkin bu saf ve cahil köylüleri hoş karşılarlar. O sıralarda köyün birinde ezan okunduğu halde camiye gitmeyen kahvehane ve duvar dibinde oturan üç beş köylüyü dipçikle ite kaka, “haydi bire camiye siz nasıl Müslümansınız” diyerek camiye sokarlar. Bu sinsi olayın farkına varamayan cahil köy imamı vaazında “bak görüyor musunuz, Allah razı olsun Yunan askerinden, Halifemizin dediği doğru çıkıyor, Yunan askerleri milleti camiye sokuyor” diyerek Yunan askerlerine dua ettirir. Din böylece, canımıza, vatanımıza göz diken düşmanlar tarafından bile böyle istismar ediliyordu… Acaba işin gerçeği böyle mi idi).
Burada parantezi kapatarak asıl konumuz olan Başbakan RTE nin Bitlis’teki “Türkçe ezan söylemine.
Dinsel duyguların, eğitimsizliğin, yoksulluğun en yoğun olduğu bu bölgede yine Recep Tayyip Erdoğan, 1997'nin 6 Aralık'ında Siirt'te  Ziya Gökalp’in bir şiirini insanları tahrik etmek için, “minareler süngümüz/ kubbeler miğferimiz/ camiler kışlamız/ müminler askerimiz” diyerek bas bağı dini istismar eden, kin ve düşmanlığı körükleyen şiirler okumuştu da epey bir tantana kopmuştu."
Oysa Ziya Gökalp, 1912 Balkan Savaşı’nınn  sıkıntılı günlerinde Asker Duası adlı şiiriyle askerimizi coşturmak için ‘‘minare'', ‘‘süngü'', ‘‘kubbe'', ‘‘miğfer'', ‘‘kışla'' gibi kavramları kullanmış. Din istismarcısı RTE de “montaj”, “kırpma” ile halkı tahrik etmede kullanmış, şiirin mısralarını kafasına göre değiştirmişti.
İşte gerçek şiir:

ASKER DUASI
Elimde tüfenk, gönlümde iman,
Dileğim iki: Din ile vatan...
Ocağım ordu, büyüğüm Sultan,
Sultan'a imdád eyle Yárabbi!
Ömrünü müzdád eyle Yárabbi!

Yolumuz gaza, sonu şehádet,
Dinimiz ister sıdk ile hizmet,
Anamız vatan, babamız millet,
Vatanı ma'mur eyle Yárabbi!
Milleti mesrur eyle Yárabbi!

Sancağım tevhid, bayrağım hilál,
Birisi yeşil, ötekisi al,
İslám'a acı, düşmandan öc al,
İslám'ı ábád eyle Yárabbi!
Düşmanı berbád eyle Yárabbi!

Kumandan, zabit, babalarımız.
Çavuş, onbaşı, ağalarımız.
Sıra ve saygı, yasalarımız.
Orduyu düzgün eyle Yárabbi!
Sancağı üstün eyle Yárabbi!

Cenk meydanında nice koç yiğid,
Din ve yurd için oldular şehid,
Ocağı tütsün, sönmesin ümid,
Şehidi mahzun etme Yárabbi!
Soyunu zebun etme Yárabbi!

DEĞİŞTİRİLMİŞ ŞİİR:
Minareler süngü, kubbeler miğfer
Camiler kışlamız, mü'minler asker
Bu iláhi ordu dinimi bekler
Allahu Ekber, Allahu Ekber.
Yolumuz kaza, sonu şehadet

Yolumuz gaza, sonu şehádet,
Dinimiz ister sıdk ile hizmet
Anamız vatan, babamız millet
Vatanı mamur eyle Yarabbi
Milleti mesrur eyle Yarabbi

Sancağım tevhid, bayrağım hilál
Birisi yeşil, ötekisi al
İslam'a acı, düşmandan öc al
İslam'ı ábád eyle Yarabbi
Düşmanı berbád eyle Yarabbi

Cenk meydanında nice koç yiğid
Din ile yurt için oldular şehid
Ocağı tütsün, sönmesin ümid
Şehidi mahzun etme Yarabbi
Soyunu zebun etme Yarabbi

Görüldüğü gibi, şiirin aslı başka,  değiştirilmişi başka, RTE nin abartılı okuduğu ve değiştirdiği bölüm daha başka. Bunu değiştirenler, neleri değiştirmez ki. Bu değiştirmekteki amaç, milli ve dini duyguları kullanarak, bölgedeki insanları dinsel amaçlı siyasi çıkarına alet etmektir.
O şiiri okuyarak dini istismardan 14 yıl sonra RTE, 2011 in 7 Haziran’ında Bitlis’te başka bir dini istismar yaparak, (dini siyasete alet ederek) güya Türkçe Ezanla CHP ve Kemal Kılıçtaroğlu’nu yıpratmaya çalışmıştı.  Başbakan RTE Bitlis’te şöyle diyordu:
“18 temmuz 1932 İnönü CHP si 18 yıl bu ülkede Türkçe ezan okudular. Ta ki merhum Menderes gelene kadar”.
Keşke Atatürk’ün başlattığı Türkçe ezanla başlayan anadilde ibadet süreci devam etse idi. Ne yazık ki, TC tinin başbakanı, Türkçe ezan okumayı, Müslümanlara zulüm, kötülük gibi yorumluyor, dini istismar ederek siyasi malzeme yapıyordu.
Oysa Atatürk, Batılıların 500 yıl önce yaptıkları İncil’i anadillerine (ilkin Almanca’ya) çevirerek aydınlanma çağını başlatmışlar, uzun bir süreçte şimdiki çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmışlardı. İmam hatip çıkışlı Başbakan RTE bu gerçeğin ayırdında değil, o sadece Arınç’la birlikte dini siyasi istismar olarak kullanmayı düşünüyor.
Şimdi sormak gerekir, aradan 60-70 yıl geçmiş, günümüz Türkiye Cumhuriyeti ve seçimi ile ne ilgisi var. Bunu sadece dini istismar yaparak, dini kullanarak İnönü’yü, CHP yi, Kılıçtaroğlu’nu kötülemek için yapmaktadır. Zaten AKP-RTE iktidarı 8-9 yıl önce dini istismar ederek, dini kullanarak iktidara gelmiş; yine dini sembolleri kullanarak oy almakta, dini kullanarak iktidarını sürdürmekte, dini kullanarak muhalefeti (CHP’yi) yıpratmaya çalışmakta, vatandaşın dinini, inancını kullanarak halkı kandırmaya çalışmaktadır.
Cehaletin, karanlığın bol olduğu yerlerde insanları dinle kandırmak çok hınca, kurnazca bir istismar olayıdır. AKP-RTE de sürekli bunu kullanmaktadır.

AYNI YERLERDE BÜLENT ARINÇ DA  DİNİ İSTİSMAR  YAPMIŞTI.
Saidi Nursi’lerin, dinci isyancıların çıktığı bu bataklığı iyi bilenler  bu yerlerde dini istismar yapmaktalar. Çünkü bataklıkta en zehirli otlar, parazitler bittiği için Arınç da,  “Bizi kardeş yapan Müslümanlıktır, laiklik değil…” demişti.
Bülent Arınç, “kaçın kurası”, hangi lafın nerede söyleneceğini bilmez mi? Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç giden hafta Bitlis’in Güroymak İlçesi’nde halka seslenmiş, söylediklerini çok sevmiş olacak ki bir gün sonra da aynı sözleri Hizan’da yinelemiş:
“Bizi kardeş yapan Müslümanlıktır, laiklik değil…”
Amacı belli, hedefi belli, dini siyasete alet edip ondan nemalanmak.
Anlamını bilmeyen vatandaşlara laikliği, “başka bir din ya da dinsizlik” gibi göstermek, kurnazca dinsel çarpıtma, dinsel sömürü, istismar yapmak, amaç bu... Sayın Arınç, içine girmek için güya çabaladığınız AB ülkelerinin bir başbakanı, herhangi bakanı sizin dediğiniz gibi, “bizi kardeş yapan Hıristiyanlıktır, laiklik değil” deseydi ne derlerdi?  Böyle diyebilirler mi?
Laikliği aşağılamağa çalışan, Müslümanlığı kardeşliğin temel şartı sayan Bülent Arınç’a sormak gerekir: Müslüman ülkelere bir bakın, Taliban’ında tutun da, Hizbullahına, bilmem ne İslami terör grubuna kadar Araplardan, Afganistan’a, Pakistan’a kadar insanlar birbirine öylesine düşman ki, nerede ise biri birinin kanını içecekler (Nedense halkımız kanlı kinli olaylarda kan içmekten bahseder, çok kinlendiği insanlar için “onun kanını içeceğim” derler). Bu ülkelerde işte böylesine düşmanlık içindeler.
Müslümanlık kardeş yapıyorsa, Müslüman devletlerdeki kan, kin, terör nedendir? Müslüman ülkelere bir bakın hangisinde demokrasi var, hangisi huzur içinde yaşamakta? İçlerinde sadece bir Türkiye var ki,  o da kör topal yürüyor, sizlerin sayesinde. Türkiye’de, Erbakanlar, Tayyipler, Arınçlar vb leri “Refah Partisinden olmayanlar patates dininden” vb diyerek laikliği yıkmak, kötülemek için var güçleri ile böylesine dini istismar edip, dini devlet kademelerine yoğunlaştırmaya çabalayarak yıkmaya çalışmaktalar.
Aslında Sayın Arınç’lar bu söylem ve eylemlerinizle ülkemize, çağdaş uygarlığa zarar vermektesiniz…
 Halkımız da işte bu nedenlerle bunun ayırdına iyi varmalı, ülkesine zarar veren bu din istismarcılarına oyları ile “dur” demelidir.
Kurnazca dini duyguları istismar eden Bülent Arınç’a sormak gerekir. Laiklik bu denli kötü ise, laiklikle yönetilen Batı ülkelerinde her din, ırk ve mezhepten (ne ki dinsizine kadar) insanlar kardeşçe, huzur içinde yaşamaktalar. Müslüman ülkelerden binlerce insan canları kanları pahansa, sınırlardan, denizlerden kaçak olarak laiklikle yönetilen Avrupa, Amerika gibi diyarlara ülkelere (hem de tırların içine saklanarak) neden koşarlar, giderler, gitmek isterler? Arınç’lar, RTE ler, bilinçli yaptığına göre, halkımız bu soruları kendi kendine sormalı, farkı görmeli, tercihini ona göre yapmalıdır.
Acaba içine girmek için çabaladığımız AB ülkelerinin birinde, parti liderlerinden birisi böylesine dini istismar yapabilir mi?  Kesinlikle izin vermezler. Oralarda o partiyi halk oy vermeyerek ezer ve de dışlanır. AKP-RTE iktidarı, gerek toplumsal yaşantımızda, gerek dış politikamızda dini istismar olarak kullandığı için, AB sürecinde Türkiye’yi dışlamaktalar. AKP-RTE iktidarının Batı müttefiklerini açıkça kuşkuya düşüren davranışlarda bulunmakta; dini parfümlü politikasına bir bakarsanız, kâh Hamas’ın, İran’ın avukatlığını yaparak, kâh Arap sorunlarında Arap’tan daha Arap gibi davranarak ikili davranan konuma düştüğümüz Batı dünyasında sezilmektedir.
Hangi parti, hangi devlet dini istismar, çıkar, iktidar aracı olarak kullanıyorsa orada kaos, gerilik ve yıkım vardır. Bakınız Arap devletlerine, Pakistan’a, Afganistan’a; hele dini kalkan olarak kullanan Taliban’a, toplumlarına hüsran, yıkım getirmekteler. Bu ülkelerden binlerce yoksul insanlar Batı’nın gelişmiş ülkelerine, çağdaş uygarlığa,  sınırlardan, denizlerden canları kanları pahasına neden gitmek istiyorlar, bunun için yollarda açlıktan, konteynerlerde havasızlıktan boğularak can veriyorlar. Demek ki birçok İslam ülkesinin din bezirgânı, din istismarcısı yöneticileri, siyasi çıkar, iktidar uğruna ülkelerini geriliğe, kaosa, yıkıma götürmekteler. 
Bu çelişkinin geç de olsa farkına varan Tunus, Mısır, Yemen, Suriye gibi İslam ülkelerinin halkı, artık bu din istismarlı sömürüye, despot liderlerine dur demeye başlamışlardır.  Laikliği ülkesinde uygulamak isteyen Habib Burgiba’nın ülkesi Tunus’ta domino dizinin ilk taşı yıkılmış, Arap uyanışı başlamıştır. Aziz Atatürk’ün dediği gibi, “milli irade karşısında taçlar, tahtlar yıkılamaya” başlamıştır.
Türk halkı da, özgür oyu ile demokrasiyi sekteye uğratan din istismarcısı politikacılara dur demelidir ki, böylece çağdaş uygarlık yolunda daha hızlı bir ivme kazanabilmelidir.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, cehlenerek, üstüne basa basa “18 yıl Ezanı Türkçe okuttular” diyor, devrin yönetimini, CHP yi ve de İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü kötülemeğe, karalamağa çalışıyor. Üstelik o devrin yokluklar içindeki kazanımlarını, özelleştirme adı altında haramzade evlat gibi satıp savurmak yetmiyormuş gibi, yatırımlarını 80 yıllık cumhuriyet süreci ile kıyaslayarak ö süreci kötülemeğe çalışıyorlar.  Sayın RTE, bu sözlerle Türkçe ezanı, o devrin yöneticilerini kötülemesi bir yana, keşke Atatürk’ün arzuladığı, başlattığı Türkçe Ezan ve Türkçe ibadet devam etse idi.
DEDEMİN İMAMLIĞINDA.
Burada hemen bir anı aklıma geliverdi. 20 yıl okuma yazma bilmeyen muhtarlara köy kâtipliği yapan, amcam Mustafa Kulaksız’dan duymuştum. Onun babası yani dedem “Rıza Kâ” Rıza Kulaksız 1930 lu yılların birinde komşu Parsa köyünde imamlık yaparmış.
Ezanın Türkçe okunmaya başladığı yıllarda, önünde çantası ile atına binmiş bir köy tahsildarı (vergici) Parsa köyüne gelirmiş. Köye tam girerken ezan okunmaya başlamış.  Fakat herkes     “Tanrı uludur” diye ezanı Türkçe okurken, Dedem Rıza Kâ de (köy imamı) “Allahu ekber” diye yani Arapça okurmuş.
Bunu gören, duyan tahsildarı, elinde boz yamçısı ile atın üstünde gürlemiş:
“-Kim ulan bu mürteci, ezanı niye böyle okuyor” diyerekten dedemin üstüne yürümüş. Dedeme arka çıkan köylüler, “aman tahsildar efendi etme gitme” dedilerse de,  tahsildar, “devrim kanunlarına karşı çıkan bu adam ezanı böyle böyle okudu” diyeretketen tutanak tutar.
Allah’tan İskilip’li Atıf Hoca’nın akıbetine uğramaz, ama Türkçe ezan yeni başladığı için  çok yaşlı oluşuna hürmeten iki ay hapisle kurtulur.
Keşke ezan ve ibadet Türkçe devam etse idi. O zaman halkımız dinini daha iyi anlar, dindeki istismar olmazdı. Anadilde, Türkçe ibadet ve ezan olsa idi, muska yazmaya gerek kalmazdı, Kuran kurslarına, imam hatip okullarına gerek kalmazdı. Oralara harcanan milyarlar ülke kalkınmasına harcanır, ülkemiz çabuk kalkınırdı. Ne yazık ki, açıkça söylemek gerekirse, ana dilde ibadete, Türkçe ezana, Türkçe ibadete karşı çıkanlar, dinden nemalananlardır. 
Ama bizim imam hatip çıkışlı başbakanımız, Arınç’lar bunun bilincinde değiller. Ya da işlerine gelmiyor.
DİN VE İBADET ANLAYARAK YAPILMALIDIR

BATI AYDINLANMA ÇAĞI ANADİLDE İBADETLE BAŞLADI
Sayın Başbakan RTE, keşke Türkçe ezan ve ibadet, Atatürk’ün verdiği ivme ile devam etse idi. İşte o zaman Türk’ün aydınlanma çağı devam edecekti. Çünkü Avrupa’nın aydınlanma çağı, 500 yıl önce İncil’i ana dillerine çevirip, ana dille ibadet yaptıkları zaman başlamıştı. 500 yıl önce, şimdiki anahtar simgeli partilerimizin   verdiği sinyal gibi, (Refah Partisi’nin simgesi anahtardı), o devrin çıkarcı papazları-din adamları, despot krallarla el ele vererek halkı kandırıyorlar, “endülüjans adı altın halka cennetin anahtarlarını satıyorlardı. Bu sömürü süreci, Martin Lüther’in İncili çevirmesi, halkın gerçeği görüp dinsel sömürüye dur demesi ile yani anadilde ibadetle Avrupa’nın aydınlanma çağı başlamıştı. Ne yazık ki, bizde de bu sürecin başladığı aydınlanma girişi, 1932 den 18 yıl sonra 1950 de ezan tekrar Arapça okunması ile “siz isteseniz Hilafeti bile geri getirisiniz” diyen söylem ve davranışlarıyla irticaya ışık yakan Menderes tarafından kesintiye uğratılmış, Türk’ün aydınlanma çağı bitirilmiştir.  Demokrasimizdeki tüm aksaklıklar bu nedenle devam etmektedir.

MEVLİT TÜRKÇE ANADİLDE OKUNDUĞU İÇİN HALKIMIZ SEVER.
Anadilde-Türkçe ibadet derken, Türkçe okunan Mevlit olayına bir göz atalım. Halkımız, Mevlit anadilde-Türkçe yazılmış  olduğu için Türkçe Mevlit dinlemeyi çok sever. Bu nedenle Kuran okutacağız” demezlerde de, “Mevlit okutacağız” derler. Oysa Mevlit ne farz, ne sünnet, ne de vaciptir.
Atatürk, devrimleri uygularken, ezanın, gametin Türkçe okutulması ile Türkçe ibadeti yavaş yavaş uygularken, böylece dinde Türk aydınlanma çağının temelini atmıştı. Ne yazık ki, 1950 den sonra gelen yönetimler, Ezanı tekrar Arapçaya çevirerek bunu engellediler.
İncil yeryüzüne indirildiği zaman Latince idi. 1450 yıllarında M. Lüther önce İncili Almanca’ya çevirmiş, sonra öteki Avrupa dillerine çevrilmişti. O zamanları İncil’in başka dillere çevrilmesinin günah olduğunu söyleyen papazlar, şiddetle bu çevirmelere karşı çıkmışlardı, tıpkı şimdiki bizim dincilerin Kuran’ın Türkçeye (anadile) çevrilmesine karşı çıktıkları gibi.
İncil bütün Avrupa dillerine çevrilince, İncil’in söylediği ile papazların söylediklerinin farklı, yani papazların söyledikleri gibi olmadığı, papazların ikiyüzlü olduğu ortaya çıkmıştı. Papazlar, İncil’i koz olarak kullanıyorlar, çıkarlarına alet edip alabildiğine zengin oluyorlardı. Bunu eleştirenleri, günahkârları, bilimsel çalışma yapanları engizisyon mahkemesinde yargılıyorlar, kendilerince bu suçluları ateşe atıp yakıyorlardı. İşte İncil’in ana dile çevrilmesi olayı ile Avrupa’nın aydınlanma çağı başlamıştır. Çünkü her millet, Tanrı kitabının ne yazdığını bilerek ibadet yapmaya başlamıştı. Böylece insanların dünya görüşü, ufku hızla değişti ve gelişti. Şimdiki çağdaş Avrupa, günümüzdeki refahını o aydınlanma çağına borçludur, başka deyişle, Çağdaş Batı, o aydınlanma çağının eseridir.
İşte bu dinde aydınlanma çağını, İslam ülkeleri ne yazık ki yaşamadı. Dinde reform, anadilde ibadet isteyenler suçlandı, dışlandı. Turan Dursun gibi aydınlanmacılar katledildiler. Tarihçi Cemal Kutay “Anadilde İbadet”  adlı kitabı ile Türkçe İbadet’i önemle savunuyordu. Bu nedenle Türklerin, Araplar dışındaki diğer Müslüman ülkelerin çağdaş anlamda gerçek aydınlanmaları anadilde ibadetle başlayacaktır. İslam ülkelerine bir bakın, Çağdaş Batı ile kıyaslayın; bilimsel buluşlar, patent sayısı, yayınlanan kitap ve gazete sayısını kıyaslayın; aradaki farkın, her alanda korkunç bir geri kalma farkı olduğunu göreceksiniz. Çünkü Araplar dışındaki İslam ülkeleri, ibadetlerini yaparken okuduklarını anlamadan yapmakta ve okumaktadırlar. Onun için de İslam’ın her ülkede farklı yorumlandığını, farklı uygulandığını görmekteyiz. Peygamberden yüzyıllar sonra dine katılan Mevlit ve kandiller gibi farklılıklar üretildiğini görmekteyiz.
Türkiye’de, ölmüşlerin ruhları için sık sık Mevlit okutulur. “Kuran okutacağız” demekten ziyade, “Mevlit okutacağız” derler. Nerede ise, Mevlidi adeta Kuran’dan önce görürler öyle söylerler. Mevlit Tanrı kelamı değil, kulun, insanın- Süleyman Çelebi’nin yazdığı bir şiirden başka bir şey değildir.
Tıpkı Mevlit’i çok seven halkımız için, okutulan Kuran da Türkçe mealini okutulmalı ki, dinin özü rahat anlaşılabilsin. Biliyoruz ki, İncil, Tevrat, Zebur gibi Müslümanların da kutsal saydığı kitapları her millet kendi dilleri ile okumakta, kendi dilleri ile ibadet yapmaktadır. Kuran da öbür kitaplar gibi Tanrı kitabı ise, onlar gibi insanlara anlaşılır hale getirilmelidir. Din ve ibadet anlaşılarak yapıldıkça değer kazanır. Acaba Kuran’ı ezberleyenler, anlaşılmaz bir dille okuyanlar neden anadilde ibadete karşı çıkarlar?  Sadece Kuranı ezberleyenler, Kuran anlaşılacak şekilde Türkçe okutulduğu zaman, mevki ve itibarlarını kayıp edeceklerini sanıyor olmalılar. Unutmayalım ki, anadilde ibadet yapıldığı zaman, Kuran kurslarına, imam hatip liselerine hiç gereksinim kalmayacaktır. Batıda hangi ülkede bizdeki Kuran kursları gibi yaygın İncil kursları vardır. Hangi ülkede bizdeki imam hatip liseleri gibi İncil hatip liseleri vardır. Çünkü onlarda herkes kendi dillerinde ibadet yapıyorlar; o nedenle bu yönde ayrı bir kursa ve okula gerek duymazlar.
Ayrıca anadilde ibadet yapıldığı zaman, hiç kimse dini sömürü aracı olarak kullanmayacaktır. Ellerinden bu sömürü aracı gitmesin diye, dini siyasete alet eden siyasiler de, anadilde ibadete “Allahın kelamı değiştirilemez” diyerek şiddetle karşı çıkmaktalar. Bunu eleştiren Mahzuni’nin “hey Arapça okuyanlar Allah Türkçe bilmiyor mu” diye söylenen bir türküsü vardır.
Halkımız Mevlit’i çok sever, çünkü Türkçe yazılmıştır, Türkçe okunmaktadır. Mevlit ne farz, ne sünnet, ne de vaciptir. Diyanet de bunu bildiği halde, açıkça söylemez, halkı aydınlatmaz.
Mevlit peygamberden 777 yıl sonra Bursa’da Süleyman Çelebi tarafından yazıldı ve sadece Osmanlı-Türk İslam dünyasında okutulur, dini bir zorunluluğu, mecburiyeti yoktur.  Mevlit, dinî bir zorunluluk olmadığından, insanların dar bütçelerini zorlayarak, saatler süren Mevlit ve kandillerde, Mevlit ve Mevlit yemeği vermesi yoksula bir külfet olsa gerek. Ayrıca zaman çağımızda çok önemlidir. Bilim, iletişim çağında insanların zamanı o kadar değerli ve öğrenilecek o kadar çok şey var ki, birçok insan, “24 saatin bile kendilerine yetmediğini” söylemekteler.                                                                                                                              
Bu fikrimi böylece söylediğim ve Mevlitin zorunlu olmadığını teyit ettirdiğim Diyanetten uzman Mustafa Güney, “insanlar maç, spor izlemek için de saatlerini harcıyorlar” dedi. Ama Mevlit Türkçe yazıldığı ve ne dediği anlaşıldığı için, Türk halkınca, yazıldıktan sonra günümüze kadar 600 yıldır söylenmiş, okunmuş ve çok sevilmiştir. Demek ki, ibadet Türkçe (her millet kendi dilinde) yapıldığı zaman, daha iyi anlaşılır olacağından, dini sevgi çok daha iyi anlaşılacaktır.
İbadet anlayarak yapıldığı zaman daha değerlidir. Bakınız Kuran’ın Maun süresinin 4–5–6. Ayetlerinin Türkçe açıklaması şöyledir: “Ne dediğini anlamadan namaz kılanlara yazıklar olsun”.   
Anadilde ibadetin önemini anlatırken, şöyle bir olayı birlikte anımsayalım:
1936 yılında Cemal Kutay Romanya büyükelçimiz, Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver ile birlikte, Moldavya’da yaşayan Hıristiyan dinini kabul etmiş Gagavuz Türklerini ziyarete giderler. Hıristiyan Türk Gagavuz cemaatinin temsilcisi Mihal Çakır onlara şunları anlatır:
“Biz Hıristiyan’ız. Ama bizim dil özgürlüğümüz var. İncil’i kendi dilimizle okuyor, ibadetimizi kendi dilimizle yapıyoruz. Siz bu haktan yoksunsunuz. Ben tüm yüreğimle inanıyorum ki Atatürk gibi büyük bir insan, sizleri bu halde bırakmaz”.  Türkçe ibadetin değerini çok iyi bilen, Türk Devrimlerinin yaratıcısı Gazi Mustafa Kemal 3 Mart 1922′de, Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü toplanma yılının açış konuşmasında, sözü camilere getirdi. “Cami kürsülerinin halkı aydınlatıcı ve yol gösterici yerler olmaları gerektiğini” söyledi. Bu amacı yerine getirebilmek için her şeyden önce okunan duaları halk anlayabilmeliydi. Türkçe ibadetle Türk aydınlanmasının başlayacağını bilen Atatürk, Yalova’da uzun süre çalışarak ibadetin Türkçe yapılmasının şekillerini koşullarını belirtmeye başlamış. Kamet, hutbe, ezanın Türkçe okunmasından sonra sıra namaz sürelerine geleceğinin kurgusunu yapmaya başlamış. Bunun için Şair Behçet Kemal Çağlar’dan namaz sürelerinin Türkçeye çevrilmesini istemiştir.
Sonuç olarak, başbakanımızın ezan konusundaki güya eleştirilerini, dinsel istismarını pek de isabetli bulmuyoruz. Çünkü Müslümanlar kendi dilleri ile ezan dinlemeli, kendi dilleri ile ibadet yapmalıdırlar. O zaman din daha inançlı olur, dinini ve inancını daha çok sever. Böylece da din istismarı  da bitecektir.

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget