Ortaçağda “haşmetmeapı/majesteyi tahkir” diye bir suç vardı.
Latince “laesa majestas” deyiminden türeyen ve Batı dillerinde “lesa maesta/injured majesty” gibi ifadelerle tanımlanan suça bulaşanlar, başlarını beladan alamazdı.
Kral ya da hükümrana bir eleştiri/ima/dokundurmada bulunmak, saygıda kusur etmek, “laesa majestas” suçundan zindanı boylamakla eşdeğerdi.
Kelleyi kurtarsanız ömrünüzün geri kalan kısmını zindanda geçirebilirdiniz…
“Majesteyi tahkirin” bu denli ağır yaptırımlarla karşılık bulmasının nedeni, hükümranların güçlerinin sorgulanamaz olmasından kaynaklanırdı.
İnsanlık, “efendilerin” kudretini sınırlayan halkların gücüyle tanışmamıştı.
Yurttaş, seçmen, sandık, oy; “güçler ayrılığı” gibi kavramları henüz tanımamıştı.
Gücün o dönemde sadece Tanrı’dan alındığına inanılırdı.
Güç, bu tanım gereği mutlaktı.
Halklar da haliyle “tebaa” konumundaydılar; başlarındaki kral/prens/efendi her kimse, kayıtsız şartsız itaat, “kullukla” yükümlüydüler…
Kral “ilahi güçle” donatılınca, eli mahkûm tebaaya “kulluk” düşüyordu.
Edelman: Gücü Tanrı’dan aldığına inanıyor
Erdoğan da böyle işte, gücünün “mutlak” olduğunu varsayıyor ve bizleri “yurttaş” değil “kulları” gibi görüyor.
Ortaçağ hükümranları gibi o da gücünün Tanrı’dan geldiğine inanıyor…
Çok şeyi açıklayan bu tespitin kaynağı ben değilim. Eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman…
Edelman; hatırlarsanız Erdoğan’ ı bir WikiLeaks belgesinde, “Tanrı’nın ona Türkiye’yi yönetme görevi verdiğine inanıyor!” sözleriyle tanımlamıştı.
20 Ocak 2004 tarihini taşıyan belgedeki ifadeler şöyleydi:
“Erdoğan’ı….dinamikleri yanlış hesaplamaya ve dengesini bozabilecek kişilerin saldırılarına ciddi biçimde açık hale getiren nitelikleri var. (Bu niteliklerin) Birincisi, çok baskın bir gurur. İkincisi, Tanrı’nın onu Türkiye’yi yönetmek için hazırladığına inanmasından kaynaklanan gem vurulmamış bir hırs. (Erdoğan’ın ve karısı Emine’nin 1997-2003 yılları arasında yakın sırdaşı olan Mustafa Bilginer bu özelliği Erdoğan’ın karakterine ilişkin bir kitap taslağında inceledi; Erdoğan, Ekim 2003’teki AKP Kurultayı’nda, Allah tarafından verilen bu görevi vurgulamak için Kuran’a atıf yaptı.) Üçüncüsü, sağlam ve yetenekli bir danışmanlar çevresinin oluşmasını, kendisine taze ve yaygın enformasyon akışını ya da parti genel merkezi, hükümet ve Meclis grubu arasında etkin iletişim sağlanmasını engelleyen otoriter bir tek başınalık hali…”
“Bu hal onu istisnai biçimde alıngan kılıyor” diye süregiden belge; Erdoğan’ın “siyasi kişilik yapısı” çerçevesinde; “aşırı kibirli iktidarda kalma arzusuna” da atıfta bulunuyordu. Edelman, Erdoğan’ın diğer deyişle demokratik sistemlerde olduğu gibi “görevi” seçmen ya da sandıktan değil, “Tanrı’dan aldığına inandığını” söylüyor; TC Başbakanı’nı “gem vurulmamış hırs”, “kibir”, “baskın gurur”, “otoriter tek başınalık hali” gibi ifadelerle tanımlıyordu.
Büyükelçinin tespitlerine göre, Başbakan’ın etrafında bunları üstelik kendisine hatırlatacak, onunla bu sorunları tartışabilecek -sümme haşa!- bir “danışman grubu” da yoktu.
Gücün ‘seçmenden’ geldiğini göstermek…
Uzun lafın kısası, mutlak monarşilerdeki gibi karşımızda bir yüce “haşmetmeap” var.
“Haşmetmeap”, gücünün meşruiyet kaynağını biz naçiz “kullarında”(!) görmediği için, bizi elinin tersiyle yok sayabiliyor.
Dün gazetelerde yer bulan seçim ilanlarına bakın...
Tam sayfalık bir “Erdoğan propagandası” olarak yayımlanan sayfaların başında, “Bayrağımız Her Yerde” sözleri göze çarpıyor.
Bakıyorsunuz, hiçbir yerde bayrak filan yok.
Ya ne var?
Haşmetli bir Erdoğan çalımı…
Erdoğan sayfanın göbeğinde çalımla yürüyor…
Arkasında dünya haritasının her noktasına serpiştirilmiş resimlerde, dünya liderleriyle yan yana çekilmiş kendi fotoğrafları yer alıyor.
Türkiye=Erdoğan ve bayrağımız da Erdoğan olmuş oluyor!
Kendisini böyle, bu denli dev aynasında gören bir lider, bir işadamının, “Bahse girerim öteki parti birinci olacak!” demesine tahammül eder mi?
İşadamı ne kelime…
Düpedüz bizatihi artık partilere ve o partilerin liderlerine tahammül edemiyor Erdoğan…
Bakıyorsunuz en ağır sözlerle her gün başka birini fırçalıyor: “Edepsiz, alçak, ahlaksız!”
12 Haziran seçimlerinin ekseni bu artık: Erdoğan’ı, Edelman tabiriyle bu “otoriter tek başınalık halinden” çıkartmak ve ona “kul” yerine “yurttaşların” yaşadığı bir ülkede görev yaptığını hatırlatmak olmalı.
CHP kampanyası bu bağlamda hedefi 12’den vuruyor:
“Şimdi değil de ne zaman? Ülkenin sahibinin kim olduğunu göster” çağrısı yapan CHP reklamları “kul” değil de “yurttaş/seçmen” olan herkesi sandık başında oy kullanarak “sahip olduğu gücü göstermeye” davet ediyor…
Bu seçim; şimdiye dek hiçbir seçimde görülmediği kadar kul-seçmen çizgisini belirleyecek.
Yorum Gönder