Kullıke Kuhıke’nin gizemi!.. - Mehmet Faraç

Minik nefeslerimizi adeta boğan öksürükler, gırtlağımızı yırtan ağıtlara dönüştüğünde, göğsümüzde çığlığı andıran isyanlar yaşanırdı!.. Çelimsiz vücutlarımızın direnci öylesine düşerdi ki, bir yandan burnumuz akar bir yandan çapak tutmuş kirpiklerimizden gözyaşları dökülürdü!.. İşte o zaman “korku” dehlizlerinde “çare”lere sürüklenirdik!..
Orada; çocukluğumun geçtiği o mahallede kış demek, yoksulluğun bir yırtık yorgana mahkum olması demekti!..
Kömür ateşinin yandığı mangalın, çemberden kubbesinin üstündeydi o yamalı yorgan... Bacaklarımız ve ellerimiz omuzlarımıza kadar yorganın altında, işte o kömür ateşinin tandırında ısınırdık...
Betonarme gecekondunun buz tutmuş o damının altında, naylon çekilmiş pencerenin dibinde, rengârenk yorganın altında koca bir aileydik biz...
Yalnız kömür ateşinin tabloyu andıran gölgesi değil; kış gecelerinde büyüklerimizin korku öyküleri de ısıtırdı sıcağa hasret bedenlerimizi...
Korku dediğiniz zaten yaşamın bir parçasıydı orada... Bir zamanlar, binlerce keşişin aynı anda dolaştığı dağların eteklerinde, tarihin eskilerinden kalmış mağaraların üzerine kurulmuş evlerde, aşk öyküleri anımsanmazdı ki!..
İşte o yüzden diyorum ya, korkunun üzerinde oturuyorduk biz!.. Bırakın kaçakçı- jandarma öyküleri gibi artık klasikleşmiş ve de sıradanlaşmış serüvenlerin buruk korkusunu!..
Yazın akreplerin ve yılanların, kışın aç kalmış sokak köpeklerinin korku saçtığı o mahallede, uzaktan ağzını açmış bir canavarı andıran karanlık mağaraların her biri, korku filmlerinin acımasız platolarına dönüşürdü...

Zihinde dolaşan ürperti!..

Uzaktan izlemekle yetinirdik o garip, soğuk ve gizemli mağaraları... Gece ise o yakaya; yani mağaraların sardığı Ahper Dağı’na, Şeyh Maksut Tepesi’nin oralara bakmaya bile korkardık!..
Biz korkuya sırtımızı dönerdik ama, dağ başında kurulmuş o mahallede paniğin ürpertisi ensemizden hiç eksilmezdi!..
Yaz aylarında yanından geçmeye korktuğumuz o mağaralar, kış aylarında kar ve soğuğun yarattığı cenderede kaderine terk edilmiş mezarlıkların gizemine sahne olurdu...
Biz o yüzden kış geldiğinde, hepimiz iki odalı gecekondunun bir köşesinde işte mangalla yapılan o tandırın altında, elektriksiz, sobasız yaşamların zifiri karanlığındaki öykülere kulak verirdik...
Hayaletler, cinler, tekin olmayan yaratıklarla süslenen o öyküleri birbirimize sokularak ve de birbirimizin sıcağı arayan ellerini tutarak dinlerken, o tertemiz zihnimizin üzerinde dolaşan ürpertiye dalar giderdik!..
Büyüklerimiz kaçak çayın buharını ya da lambadan yansıyan puslu ışığı o gizemli öykülere fon yaparken, bizler sigara dumanlarının rutubetli tavana ağır aksak yolculuğuna takılırdık...

Kirazlı şuruba hasret!..

Öyküler bittiğinde ve de gece kırıldığında, gecekonduların arkalarındaki dağlardan esen sert rüzgar, vadilerin bağrında adeta birer yaralı kurt gibi duran antik mağaraların ürpertisini de taşırdı...
Mangaldaki kömür ateşi söndüğünde, sırt sırta düştüğümüz çaput yorganların ahvalında garip uykulara dalardık...
Peki ya sabah?.. Ateşi sönmüş bir mangalın metal soğukluğuna dokunmadan, gecenin sıcağını bağrında tutan yorgana yapışmışçasına ayağa kalkmak ne çaresizcedir!..
O mahallede; sırtını mağaralara dayayan o geri kalmış mahallede... Bacasından tek bir dumanın yükselmediği o mahallede, bebelerin öksürük sesleri yoksul ağıtların biçare korosuna dönüştüğünde, çoğumuz “kirazlı şurubu” bulamazdık...
Ninelerimiz ağrıyan kulaklarımıza kaçak tütünün dumanını üflerdi, kara küpteki pekmez öksürüğümüzü kesemezdi bir türlü!..
Göğüslerimizi yırtan o öksürük ne uyuturdu derin gecelerin ayazında, ne de gündüzün çare arayan yalnızlığında...
Üst üste giydiğimiz pejmürde kazaklarımızdan isyan edercesine savrulan boğuk çığlıklarımız çocukluğumuzun en ıstıraplı anlarına dönüşürdü de, günler boyu bir şey yapamazdık...

Eski zaman gösterisi!..

İşte o zaman... Bizi çok şaşırtan, çok düşündüren gencecik dimağlarımızda anlamını bulamayan, ama çaresizlikten boyun eğdiğimiz o tuhaf ve o çok acayip oyuna alet olurduk...
Oyun dediğimize bakmayın siz!.. İnsanın çaresizlikten düştüğü trajik, belki de dramatik bir eski zaman tiyatral gösterisi...
Hepimiz, yani o geri kalmış mahallede öksürükten kurtulamayan hepimiz, üşümüş avuçlarımızı annelerimizin çatlamış ellerine kilitleyerek Kötüler Mahallesi’ndeki evimizin aşağılarına doğru yola koyulurduk...
Kaderine terk edilmiş bağları, gecekondunun korkusundan arınmış garip mağaraları, tarihin çok eski zamanlarından kalmış su yollarını barındıran kayalıkları aşar, Paşerun denilen vadinin ortasına kadar inerdik...
Urfa’da; Kötüler Mahallesi’nin arkasında, henüz gecekonduyla tanışmamış o vadiye geldiğimizde, uzaktan iyice toprağa gömülmüş bir köprü gibi duran kayadan oyma o dehlizin önünde sıraya girerdik...
Adı Kürtçe’de “Kullıke Kuhıke”ydi oranın... “Kullık” delik demekti... “Kuhık” ise öksürük... Yani “Öksürük Deliği!...”

Çaresizliğin tiyatrosu!..

İşte analarımıza göre gizemli bir çare, uygar dünyaya göre ise belki de trajik bir geri kalmışlık versiyonu olabilecek o tuhaf gösteri Kullıke Kuhıke’de sahnelenirdi!..
Bizler teker teker; en çok 40 santimetre yüksekliğinde, bir metre genişliğinde ve on metre uzunluğundaki o dehlizden sürünerek ve de korkarak geçerken, analarımız kayaların üzerinde şişeler kırardı!..
Süryani Vakiyanameleri’ne göre bir dönem binlerce keşişin dolaştığı o dağların eteklerinde, tarihin çok eski çağlarında “boğmaca “denilen illeti bir dehlize vurulan şişelerle defetmeye çalışan anaların diyarıydı Kötüler!..
İşte, şu soğuk kış günlerinde ne zaman yanımdan boğazını yırtarcasına öksüren bir yavrucuk geçse, çocukluğumun kocakarı yöntemlerine sahne olan o dehliz ve kırık şişe parçaları gelir aklıma...
Bu öykü, bizleri parasızlıktan doktora götüremeyen babama ve kör batıl inançlarda çare aramak zorunda kalan garip anama armağan olsun....

Mehmet Faraç/AYDINLIK

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget