Goethe Institut’un İzmir’de her yıl gelenekselleştirdiği Kadın Festivali’nin “Kadınlar Aktif” başlıklı etkinliğinin bu yılki ağırlıklı konusu; kadın yönetmenlerin çektikleri kadın filmleriydi. Almanya’dan Monica Treut ile Türkiye’den Hilal Saral’ın konuşmacı olduğu ve filmlerinden kısa kesitlerin izletildiği panelde tartışma şiddet odaklıydı.
“Fatmagül’ün Suçu ne?” adlı dizide internette en çok tıklanan sahnenin tecavüz sahnesi olmasına tepkisini, çirkin bulduğu bu konuda konuşmak bile istemediğini, yapılmak istenen ile dizinin konusunun çekilmeye çalışıldığı zeminin farklı olduğunu; vermek istediği bir mesajı olduğunu söyledi Hilal Saral.
Bir toplumsal yaraya parmak basmıştı ve konuşulması gereken kadın bedeni değil, kadın ruhu olsun istiyordu. Tecavüze uğrayan kadını dışlayan toplum modelinin yerine, tecavüze uğrayan kadını sahiplenen toplum modeli inşa etmeye çalışıyor ve Fatmagül’e (kadına) bedeni üzerinden yaklaşmak yerine, O’nun ruhu ile ilgileniyordu.
Karartılan yaşamları ile tek başına bırakılan ve tecavüzcüyü açıklamak ve cezalandırılmasını sağlamak yerine, acısını içine gömerek saklamayı seçen tüm kadınlar için mücadele kapısını aralamış oluyordu.
Kadına ve yakını erkeklere (baba, kardeş, koca, amca, dayı gibi) beden üzerinden namusu giydiren bir topluma ruhun yaralanmasını anlatmaya çalışmak, hırpalanmış olan beden ve ruhu iyileştirmekten söz etmek; mağdura yönlendirilen öfke ile mağduru bir kez daha mağdur etmenin yanlışlığını anlatmak kolay bir iş değil.
Fatmagül’ün tecavüzcülerine karşı giriştiği hukuki mücadelede toplumsal destekle güçlendirilişi, “Asla yalnız yürümeyeceksin” sloganı ile sahiplenilmesi sahnesinde, “Susma, suçlu sen değilsin” mesajı ile çok iyi anlatılmış.
Burada medya ile doğru bilgilendirilen sivil toplumun rolü öne çıkarıldığı gibi; hak aramak gibi çarpıtılmış bir işlev üstlenmesini neredeyse kanıksadığımız medyaya , topluma doğru mesaj ileten bir kurum olarak olumlu bir rol verilmiş olması da atlanmamalı. İşlevini kavramamış ve toplumu doğru bilgilendirmeyen bir medyanın topluma zararı konusu bugün Türkiye’nin önemli sorunlarından birisi.
Hilal Saral, ısrarla çektiği dizinin kadın karakterinin hırpalanan ruhunu iyileştirmekten söz ediyor. Verdiği mesajlar toplumu da iyileştirecek nitelikte. Koniyi ters çevirmek gibi zor bir işe kalkışıyor. Tecavüze uğrayanın hukuk mücadelesine kalkışması ve toplumsal desteğin tecavüz edilene yığılması Türkiye’nin şablonuna uymuyor. N.Ç davasında tecavüzcülerin sahiplenilişi belleklerde hala taze.
Konuşmalar esnasında, ABD’nin Florida eyaletinde yaşayan Türk aile hekimi olan Dr. Hatice Yalçın’ın, tecavüz ve cinsel şiddet mağduru kadınlara “Fatmagül terapisi” uyguladığını öğrendik. Dr. Yalçın, yakın arkadaşının tecavüze uğrayan kızının yaşadığı travmanın ağırlığıyla intihar etmesi nedeniyle gönüllülerin katkılarıyla oluşturulan, tecavüz ya da tacize maruz kalmış kadınları tedavi eden bir klinikte görev yapmaya başlamış. Tecavüz mağdurlarına son bir buçuk yıldır “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisini izletiyormuş ve yapılan terapiye katılanlar dizinin kendilerine çok iyi geldiğini söylemişler.
Şakası bile korkunç bir rakam: Yüzde bin dört yüz Türkiye’de kadına yönelik şiddetin on yılda artış oranı. Sadece yasal önlemlerle değil, toplumsal duyarlılıkları arttırarak çözüm için herkesin katkı koyması gereken vahim bir tablo var ortada. Sosyal mesajlar çok önemli. Mesajların iletilmesinde görsellik yazı dilinden daha etkili.
Fatmagül üzerinden tecavüz mağduru kadınların iyileştirilmesi işine kalkışan genç kadın yönetmenin bilinçli bir iş yapmaya kalkışması ve bunu kararlılıkla sürdürmeye çalışması karşısında, bize alkışlamak kalıyor. Ve kendisinin mağdurlar için dizi filminde verdiği mesajı ile kendisine “yalnız değilsin” diyerek destek verenlerin sayısının artması gerekiyor.
Yazılarımız sınırlı sayıda kişiye ulaşırken, görsel araçlarla verilen mesajlar çok geniş çevrede etki yaratıyor; bu yüzden doğru mesajları verenlerin yanında durarak onları yüreklendirmek çok önemli. Son olarak Hilal Saral’ın dizi sektörü ile ilgili bir görüşünü aktarmak isterim; pek çoğumuzun yakındığı konudan, uzun saatlere yayılan dizilerden o da yakınıyor ve “Uyuşturuluyoruz” diyor.
Buna farkındalığın farklılığı diyebiliriz. O, kadın duyarlılığını filmlerine taşımaya çalışan bir kadın yönetmen olarak uyuşturulmuşluğun kıskacındaki toplumu çimdiklemeye çalışıyor.
Kadın bedeni üzerine yığılan ve bedene kaldıramayacağı kadar yük bindiren toplumun iyileşme terapisine gereksinimi olduğu çok açık. Yakıcı soru şu ki; toplum kendisini ne zaman çimdikleyecek?
Yorum Gönder