Ezanı Türkçeye Tercüme Eden Yahudi - Özdemir İnce

Ezanı Türkçeye Tercüme Eden Yahudi - Özdemir İnce
Dr.Reşit Galip hem Yahudi imiş hem de ezanı türkçeye tercüme etmiş: Şu günler CUMHURİYET’İN DÖRT FEDAİSİ kitabımin Dr.Reşit Galip (Öteki üç fedai: Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saraçoğlu, Nâzım Hikmet) için son hazırlıkları yapıyorum. İnternette gezinirken bir maden buldum. “Gezenkuş.com” adlı sitenin editörcüsü Hatice Zümer adlı bir hatunun “REŞİT GALİP’TE YAHUDİ ÇIKTI…” (“de” edatının ayrı yazılması gerektiğini bilmiyor editörcü hanum) başlıklı yazısı çıktı.Hatice Zümer, “sığ” tarihçi Mustafa Armağan’ın “MEĞER, ANDIMIZ’IN MUCİDİ EZANI DA TÜRKÇELEŞTİRMİŞ!” (Zaman, 6 Ekim 2013) başlıklı yazısını sitesinin şeref kürsüsüne çıkarmış. Doğrulamak için yazının aslını da araştırdım. Varmış! İki yazı adını birbirine ulayınca ortaya matrak bir durum çıkıyor: Yahudi’nin biri Ezan’ı Arapçadan Türkçeye tercüme etmiş! Türklerin Ezan’ı kendi dillerinde okumamaları adamın tuhafına gitmiş olmalı. Ama mütercimin, mürteciler tarafından ırkçı, kafatascı, azgın Türkçü olmakla suçlanan Dr.Reşit Galip olması tuhafın da tuhafı. Türkçü, Türk ırkçısı, Türk kafatascısı bir Yahudi! Bunu yazanlar azılı bir antisemitik olduklarına göre adamı göklere çıkarmaları gerekmiyor mu? Gerekiyor ama o Yahudi (!) devrimci bir cumhuriyetçi ve CHP’li olunca iş değişiyor!

İşin içine Cumhuriyet, devrimler, laiklik, CHP gibi çağdaşlık ölçüt ve nitelikleri girince iş değişiyor. Ama biz önce şu sunu yazısını okuyalım:

***
[REŞİT GALİP’TE YAHUDİ ÇIKTI…

Gezenkuş Com. 07.10.2013

Editör HATİCE ZÜMER


Andımız’ı yazan aslen yahudi olan Reşit Galip’in Hz. Muhammed (SAV) için de Türk dediğini biliyor muydunuz?


Demokratikleşme paketi ile kaldırıldığının açıklanmasıyla “Andımız” tartışması yeniden alevlendi. Türk olsa da olmasa da çocuklara zorla “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” denilmesinin kaldırılmasını destekleyenler olduğu gibi milliyetçi kesim bunu Türklüğü kaldırmak olarak gördü.


Peki bu Andımız’ı yazan kişi kim? Çocukları için yazdığı metni Atatürk’e sunan Reşit Galip aslında nasıl biriydi hangi okullarda yetişmişti?


Zaman yazarı tarihçi-yazar Mustafa Armağan, bugünkü yazısında Reşit Galip’in bilinmeyen hikayesini yazdı. Yahudi okulunda yetişme, ezanın ilk Türkçeleştirilmiş halini yazan, kafatası ölçümlerine katılan hatta Hz. Muhammed’e Türk deme cesaretini dahi gösteren biri…]


***

Aldı Özdemir İnce: Hz.Muhammed’in Türk olduğunu söylemek sadece bir iddiadır. Tartışılır. Ama bunun cesaretle ne ilgisi var. Hz.Muhammed Türk olamaz mı, Peygamber’in Türk olması ona bir hakaret mi?

Şimdi çukur tarihçi Mustafa Armağan’ı okuyalım:

***

[MUSTAFA ARMAĞAN


MEĞER, ANDIMIZ’IN MUCİDİ EZANI DA TÜRKÇELEŞTİRMİŞ!



Andımız’ı başımıza saran Dr. Reşit Galip, bir tıbbiyeli ama bulaşmadığı iş yok neredeyse. 1919 yılında Köycüler Cemiyeti’ne kendi eliyle verdiği hayat hikâyesinde ilginç bir ayrıntıyı yakalıyoruz. Buna göre Yahudilerin kurduğu Alliance İsraelite İlkokulu’na girmiş ama bir sene sonra Sultan Abdülhamid’in emriyle okuldan çıkarılmış! Andımız’ın bu becerikli mucidinin bilmediğimiz daha nice yönleri olduğunu görelim mi?


Demokratikleşme Paketi, 80 yıldır çocuklarımıza okul kapılarında içirildiğimiz And’ı tarihe gömmüş oldu. Bir askerî darbeyle geri getirmeye kalkmazlarsa şimdilik ona veda ettiğimizi düşünebiliriz. Peki Andımız’ı başımıza saran mucidi hiç merak ettiniz mi?


Adı, Dr. Reşit Galip. Bir tıbbiyeli ama bulaşmadığı iş yok neredeyse. Neler mi? Yorulmazsanız sayalım:


Mübadele Komisyonu delegesi, Aydın Milletvekili, Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi, Türk Ocakları Merkez Heyeti Başkan Vekili, Türk Tarihi Tetkik Encümeni Genel Sekreteri, Türk Tarih Kurumu Genel Sekreteri, CHP GYK Üyesi, Halkevleri’nin kurucularından…


Dahası var ama o zamanlar daha ‘milli’ olmamış olan Eğitim (Maarif) Bakanlığı yaptığını söyleyeyim de kestirmeden gidelim. 41 yaşında ölen, Andımız’ın bu becerikli mucidinin bilmediğimiz daha nice yönleri olduğunu görelim mi?


Rodos’ta dünyaya gelen Reşit Galip’in 1919 yılında Köycüler Cemiyeti’ne kendi eliyle verdiği hayat hikâyesinde ilginç bir ayrıntıyı yakalıyoruz. Buna göre Yahudilerin kurduğu Alliance İsraelite İlkokulu’na girmiş ama bir sene sonra Sultan Abdülhamid’in emriyle okuldan çıkarılmış! Sultan bunu yaptıysa bir bildiği vardır, diyor ve söz konusu okulların hangi gayeyle kurulduğunu Aron Rodrigue’in “Türkiye Yahudilerinin Batılılaşması” adlı kitabından okuyoruz (Ayraç: 1997, s. 126):


“(Bu okullar), Batılılaşmanın yanında öğrencilerinden Yahudilik inancına tam bir bağlılık içinde olmalarını da istemekteydi. Örgüte göre Yahudilik, üstün bir ‘ahlakî’ din olarak okullarda verilen eğitimin ayrılmaz bir parçası olmalıydı. Alliance okullarını kuranlar Doğu ve Kuzey Afrika’daki Yahudi halklarının dinsel duygularını güçlendirmeyi, onların Yahudiliğe, Yahudiliğin tarihine ve geleneklerine, iyi ve soylu olan her şeye bağlı olmalarını istemekteydi.”


Muhtemelen gizlice Amerikan Kız Koleji’ne giden genç Halide Edip Adıvar’ı okula gitmekten men eden Sultan Abdülhamid’in gözü, görünüşte Reşit Galip’in de kökü dışarıda bir Yahudi okuluna gitmesine göz yummamıştır. 
Yahudi Prof.lar, tarihçilik ve ırkçılık

Ne gariptir ki, aynı Reşit Galip, Darülfünun’un yerli kadrosunu “inkılapçı değil” gibi sudan bahanelerle hemen tamamen tasfiye edecek ve Hitler Almanya’sından kaçmak isteyen Yahudi profesörlerle yeni bir “Türk üniversitesi” kurmaya soyunan Eğitim Bakanı olarak tarihe geçecektir.


İşte doktorumuz bu az zamanda büyük işler başardığı bakanlığı sırasında Andımız’ı önce kendi kızları için yazacak, ardından 80 yıllık bir bağırtma eyleminin fitilini ateşleyen inkılapçı olacaktır.


Reşit Galip’in bilinmeyen yanlarından biri de, inkılap tarihinin temelini teşkil eden “Tarih IV”(1931) adlı kitabın yazarı olması. Hâlâ etkisi devam eden bu kitabı Gazi Mustafa Kemal ile baş başa yazdıklarını, müsveddelerin Gazi tarafından tashih edildiğini, doktorumuzun ise bazı müphem noktaların açılması için soru sormak gibi katkılar yaptığını biliyoruz (Millet, 7 Ağustos 1947).


Cemal Kutay, Reşit Galip’in ağzından şu sözleri aktarmıştı: “Onun önünde bir nevi hususi inkılap dersi alıyordum. Yaptığım itirazlar sadece kendimi bu sahada derinleştirmek içindi.” Böylece yalnız kaldırılan Andımız’da değil, inkılap tarihlerimizin temelinde de bir tıp doktorunun emeğinin yattığını öğreniyoruz.


Reşit Galip’in inkılap maceralarını 32 kısım tekmili birden anlatmak ne mümkün. Onun için en iyisi birkaç önemli olay üzerinde durarak hakkında bir fikir vermek.

Kafatası ölçüyor

İlk baskısı 1971 yılında yapılan ‘Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’, Çankaya’da 12 yıl sofracılık yapmış olan Cemal Granda’nın anılarıdır. (Şaşırtıcı tarafı, kitabın 2. baskısını Hürriyet Yayınları’nın yapmış olması.) Granda ‘Kafa ölçüsü’ başlığı altında şunları anlatır:


“Şapka devriminden sonra fes bir kenara atılmış, herkes şapka giymeye başlamıştı. Şapkayla beraber bunu giyecek olanların kafa ölçüleri de ortaya çıkmıştı. 1930 yılında Ankara’dayız. O zaman Milli Eğitim bakanı olan Dr. Reşit Galip, elindeki bir makineyle herkesin kafasını ölçüyor. Dolikosefal mi, Brakisefal mi? Hatırımda kaldığına göre 77-79 gelen kafalar Dolikosefal, 81’den ileri olanlar da Brakisefal.


Atatürk’ün başı ölçüldü ve 81 geldi. Odadakiler sıraya girmişler, başlarının ölçülmesini bekliyorlar. Atatürk, Reşit Galip’e ‘Çelebi’ninkini (yazarı kastediyor) ölç.’ dedi. Öbürlerinden önce başım ölçüldü, 81 çıktı. Sevinmeye başlamıştım. Öyle ya, Atatürk’le aynı kafa ölçüsü taşıyordum. Fakat sevincim uzun sürmedi. Atatürk ‘Olmaz! O hayvan kafalıdır. Bir yanlışlık olmasın.’ dedi. Neredeyse ağlayacaktım…” (Kent Kitap: 2011, s. 61)


Buna göre Andımız’ın yazarı Reşit Galip aynı zamanda kafatası ölçen bir doktordur!


On parmağında on marifet bulunan doktorumuz 1932 yılında düzenlenen Türk Tarih Kongresi’ne “Türk ırk ve medeniyet tarihine umumi bir bakış” adlı bilimsel(!) bir tebliğ de sunacak ve tam 62 sayfa tutan tebliğinin ardından kürsüye çıkıp tezlerini çürüten büyük bilim adamı Zeki Velidi Togan’a açıkça saldıranların başında gelecek, sonuçta Togan hocanın üniversiteden ipini çekmeyi başaracaktır!


Kongre’deki şu sözlerle tarihe geçmeyi hak etmiş olmalı: “Uzun boylu, uzun, beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik olarak değil, ufki (yatay) açılan ‘Türk’, beyaz ırkın en güzel örneklerinden biridir.” (1932, s. 159).


“Türk tarihi Ergenekon’dan çıkacaktır.” diyerek sahneyi terk eden doktorun ardından ‘şiddetli ve sürekli alkışlar’ koptuğunu söylememize gerek yok. Irkçı tarih anlayışının Türkiye’de yerleştirilmesi uğruna elinden geleni esirgememiştir ne de olsa.
Hz. Peygamber, Türk’müş!

Bitmedi. Bir marifeti de İslam’da reform yapmaktır Reşit Galip’in. Hızını alamayıp din işine de el atmış ve ‘Müslümanlık Türk’ün Milli Dini’ adlı bir tez hazırlamış. Özeti elimizde bulunan tez, Atatürk’ün direktiflerinden ilhamını almış, onun tarafından okunup üzerinde fikir yürütülmüş ve el yazılarıyla notlar konulmuş. Münir Hayri Egeli’nin ‘Eski bir Atatürkçü’ imzasıyla ‘Millet’ dergisinde çıkan tefrikasında (Ekim1947-Ocak 1948) aktardığına göre saçtığı bazı inciler şunlarmış:


-Hz. Peygamber, Türk aslındandır.


-Müslüman medeniyeti bir Türk medeniyetidir.


-Müslümanlığı Türk’ün anlayacağı bir hale getirmek gerekir. Bu da ancak ibadetin Türk diliyle yapılmasıyla kabil olabilir.


İşte bu ‘tez’in arkasından tekbir ile ezanın Türkçeleştirilmesi işine girişilmiştir ki, ilk Türkçe ezan çevirisini yapanın Andımız’ın yazarı olması sanırım fazla söze hacet bırakmayacaktır.


Urfa’da bir söz vardır; “Bilen bilir, bilmeyen bir demet maydanoz zanneder.” derler. Dr. Reşit Galip de o uzun hikâyenin bir perdesidir. Bir perde kapandı. Ya diğerleri?..


(Zaman Gazetesi,06 Ekim 2013, Pazar)


***


Bu Mustafa Armağan, Vikipedi’ye göre, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünden mezun olduktan sonra çeşitli yayınevlerinde editör olarak çalışmış. Ama Derin Tarih dergisini bir uzman tarihçi (!) gibi yönetiyor. Cumhuriyet’in, devrimlerin, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kurucularının itibarsızlaştırılması için karalama makinesi gibi çalışıyor. Derin Tarih, AKP sermayesiyle ve Başyüce’nin koruması altında yayınlanan bayağı bir dergi. Lüks baskı yapıyor. Birkaç yıl önce,Aydınlık gazetesinde, Lozan sayısını eleştirirken dergiyi “Lüks tuvalet kağıdına basılan bir dergi” (Aydınlık, 24 Temmuz 2013) olarak tanımladığım için beni mahkemeye verip 20 bin lira tazminat istemişti. Bir süre önce bizim avukattan öğrendiğime göre mahkeme benim lehime karar vermiş. Benim merak ettiğim şu: Mahkeme, “Osmanlı padişahlarının harem hayatına düşkün olduğunu iddia edenler şu kadar insaf etmezler mi ki, bu Osmanlı padişahlarının hiçbiri Ankara Kız Öğretmen Okulu’nda okuyan hür ve bakire bir kızı gece vakti ve cebren okulundan alıp (….) cebren ırzını mahvetmek kötülüğünü yapmamıştır. Bir gözü firengiden kör olan (…) bir cumhurbaşkanına tapanların artık dünyada hiç kimsenin ahlaklılığını söz konusu etmeye hakları yoktur.”(s.75) bölümünün yer aldığı kitabı dergi ile birlikte armağan olarak dağıtan Mustafa Armağan hakkında resen bir işlem yapmış mıdır?


Mahkemeye verilen yazımı bu yazının sonunda okuyacaksınız. Gelelim “Çukur Tarih” dergisinin yöneticisi adamın yukarıda okuduğunuz yazısına:


1- Dr.Reşit Galip, Yahudilerin kurduğu bir okula çağdaş bir öğrenim verdiği için girmiş ama Abdülhamid tarafından okuldan çıkartılmış. Sözde tarihçinin bu cümlesini Hatice Zümer, Dr.Reşit Galip’in Yahudi olduğuna çeviriyor. Tam anlamıyla falakalık bir durum. Bu adam Tıbbiye’nin birinci sınıfında okulu bırakıp arkadaşlarıyla birlikte Balkan Savaşı’na gönüllü katılmış; ardından son sınıfta, gene birkaç arkadaşıyla birlikte, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde çarpışmış ve yaralanmış. Tıbbiye’yi bitirdikten sonra Kurtuluş Savaşı’nda görev almış. Köycülük idealini savunmuş, sıtma mücadelesini başlatmış… Hatice Zümer ve Mustafa Armağan gibileri bu örnek Yahudi’nin kesip attığı tırnak bile etmez.


2- Araplık hayranı AKP’nin kaldırdığı And’da geçen “Türk” sözcüğünün bir ırkla, bir etnisiteyle ilgisi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olan ve onun verdiği kimlik ile pasaporta sahip insana “Türk” demeyeceksin de ne diyeceksin bre adam? Eskimo mu? Ne yazık ki bu onurlu mensubiyetin içinde Mustafa Armağan ve Hatice Zümer gibiler de yer alıyor.


3- Kafatası, o mekanda, şapka numarası için alınmıştır yoksa başka nedenden dolayı değil. Yedek Subay okulunda şapka için de bizim kafa ölçümüz alınmıştı. Dolikosefal mi, Brakisefal mi? Lafları da o ortamda yapılan şaka yollu sohbettir. Bunu ciddiye almak için bir insanın kötü niyetli olması gerekir.


4- Dr.Reşit Galip, Kongre’deki şu sözlerle tarihe geçmeyi hak etmiş olmalıymış: “Uzun boylu, uzun, beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik olarak değil, ufki (yatay) açılan ‘Türk’, beyaz ırkın en güzel örneklerinden biridir.” (1932, s. 159).


Bu bir ütopya olabilir ama şu andaki Türkler de “O Türk”ü temsil ediyor mu?


Vakti zamanında Avrupalı, Türk’ü insan sınıfına katmazken, binlerce yıldır aşağılık duygusu yaşamış ve “Türk” olduğunu yeni öğrenen bir Müslüman kalabalığı ulus bilincine nasıl ulaştıracaksın? Her ulusun oluşumunda bu türden menkıbeler vardır.


Daha beterleri de vardir: Örneğin Batı ile başa çıkamayan İslamcılar, Kant, Laplace, Darwin teorilerinin Kuran’da yerini bulurlar. Kuran ve hadiste atom, mikrop, elektrik gibi bilgileri, uzay olgu ve olaylarını içeren yerler keşfederler. Yerçekimini kabul etmezler. Hitler’i, Prens Philip’i, sinema yıldızlarını, büyük sporcuları “gizli müslüman” yaparlar. Aralarından bir tek gerçek mucit,bilim adamı çıkmaz ama Petrol zengini Araplar Avrupa’dan büyük spor kulüpleri, büyük binalar satın alırlar. Para verip Etiyopyalı atletlere kendi milli formalarını giydirirler.


4- “-Hz. Peygamber, Türk aslındandır. -Müslüman medeniyeti bir Türk medeniyetidir.-Müslümanlığı Türk’ün anlayacağı bir hale getirmek gerekir. Bu da ancak ibadetin Türk diliyle yapılmasıyla kabil olabilir.”


Böyle şeyler söylenebilir. Kanıtlanması gerekir. Hz.Peygamber’in Türk olmasının ne gibi sakıncaları var. Ben de o zaman, Arapça inen Kuran’da başta Aramice olmak üzere başka komşu dillerden sözcüklerin bulunmasını garip karşıladığımı ileri sürerim.


Kuran’ın, namaz dualarının, Ezan’ın Türkçe olmasına karşı çıkanların tamamı mütegallibe, eşraf ve ayan sınıfından, asalak ulema sınıfından, zengin sömürgenlerden ibaret insanlardır. Ayet’in “Ben kiminize çok, kiminize az verdim. Çok verdiklerim az verdiklerime sadaka versin!” dediğini öğrenen yoksul Türk, Allah’a gücenmez mi?


Dünyanın bütün dilleri Arapça kadar kutsaldır. Bence Türkçe Arapçadan çok daha kutsaldır. Araplar arasında Kuran Arapçasının berbat olduğunu söyleyen bilginler de var.


Dr.Reşit Galip yaptıklarıyla bir dâhi olduğunu kanıtlamıştır. Buna üniversite reformu bile yeter.


Şimdi mahkemeye düşen yazımı okuyun!


Özdemir İnce


30 Nisan 2016

ÖZDEMİR İNCE – “LOZAN’DA NELER DÖNDÜ?”


“Lozan’da neler döndü?” başlığı bana ait değil. Çünkü Lozan’la ilgili olarak, içinde “Dönmek” fiili yani “dalavere” bulunan, rezil bir cümle kuramam. Cümle, “Derin Tarih” adlı lüks tuvalet kağıdının Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan’a ait.


Bugün, 24 Temmuz (1923) Lozan Antlaşması’nın yıldönümü ya dergisinin temmuz sayısına “LOZAN ve KÜRTLER, İngilizler ile Mustafa Kemal Nasıl Anlaştı?” yazan bir kapak yaptırmış. “Lozan’da neler döndü?” başlıklı makaleyi de kendisi yazmış.


Derginin kapağı ve makalesinin adı Mustafa Armağan’ın Lozan Antlaşması’na karşı iyi niyetli olmadığını, hasta bir zihinsel ve ruhsal yapı ile yaklaştığını gösteriyor. Bunu anlamak için “döndü” ve “nasıl” sözcükleri yeterli

.MARGARET MACMİLLAN

Margared Macmillan’ın kitabının adı “PARİS 1919, 1919 Paris Konferansı ve Dünyayı Değiştiren Altı Ayın Hikâyesi (ODTÜ Yayıncılık, 2001).


Paris Konferansı’nın sonunda Osmanlı devleti Sèvres Anlaşması’nı imzalamıştı ama bundan başka anlaşmaları da imzalanmıştı. Kitap işte bu müthiş altı ayı anlatır ve biraz da Lozan (Lausanne) anlaşmasın değinir.


Bu kitaptan sadece bir paragraf alıntı yapıp Mustafa Armağan’ın makalesine geçeceğiz.


“Sonu gelmez pazarlıklardan, Curzon’un Türklere baskı yapmak için bir ara salonu terk etme gösterisinden sonra, 1923 yılında bir anlaşma şekillenebildi. Gözlerinin altında mor halkalar belirmiş olan İsmet Paşa, Türkiye adına imzayı attı, İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi de İngiltere adına imzaladı. Lozan anlaşması, Versailles’a, Trianon’a, St.Germain’e, Neuilly’ye ve Sevr’e benzemiyordu, yani Paris Konferansı’nın ürünü olan anlaşmalardan farklıydı. Curzon içinden, ‘Şimdiye kadar biz kendi barış anlaşmalarımızı dikte ediyorduk,” diye düşünmekteydi. Şimdi ise düşmanla pazarlık ediyoruz.” (Age.s.442-443)


Paragrafın iyice anlaşılması için küçük bir açıklama yapmam gerek: Yazarın Curzon dediği kişi George Nathaniel Curzon (1859 – 1925), dönemin Büyük Britanya Dışişleri Bakanı. Lozan’da İngiliz heyetinin başında bulunuyordu. Lozan Anlaşması, Başbakan David Lloyd George’un (17.01.1863 – 26.03.1945) siyaset hayatının ve Liberal Parti’nin sonu oldu.


Lozan anlaşması dışında kalan öteki bütün anlaşmalar sebep oldukları İkinci Dünya Savaşı sonunda yırtılıp atıldı. Şimdi sadece Lozan Anlaşması yürürlükte.


Şimdi gelelim Mustafa Armağan’ın zırva ve sabuklamalarına:


LOZAN’DAKİ DALAVERE (!)


“Bir devlet düşünün savaşa 2,5 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle giriyor, savaşı kaybediyor ve 777 bin kilometrekarelik bölümünü, yani yaklaşık dörtte birini kurtarabiliyor ve ‘vatanımı kurtardım’ diye zafer çığlıkları atıyor. Peki geriye kalan dörtte üçlük toprak ‘gavur toprağı’ mıydı ki, elde gittiğine bunca sevinildi?


Halbuki başta bizzat Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Cumhuriyet’i kuran kadronun tamamı bu sözde ‘gavur toprakları’nda doğdular.”(Derin Tarih, S.66)


Hayatım boyunca okuduğum en rezil satırlardan biri! Utanmazlık anıtı!


Osmanlı tarihini kısaca anımsayalım: 26 Ocak 1699 Karlofça Antlaşması Osmanlı Devleti’nin toprak kaybettiği ilk dönüm noktasıdır. O tarihe kadar, etki alanlarıyla birlikte devletin yüzölçümü 24 milyon kilometrekareyi buluyordu. 1914 yılına kadar, Yunanistan (1821), Bulgaristan (1878), Romanya (1878), Sırbistan (1882), Makedonya (1912-13), Arnavutluk (1912), Bosna (1878), Hersek (1877), Mısır (1805), Libya (1911), Tunus (1881) ve Cezayir (1830) Osmanlı’dan ayrılmıştı.


Demek ki Mustafa Armağan’ın sözünü ettiği topraklar Anadolu, Suriye, Irak, İsrail (Filistin) Yemen ve Kızıldeniz kıyı bölgesi. Yani Müslüman Arap toprakları.


Lozan’ı imzalayanlar, Osmanlı rezilliklerinden arta kalan, anavatan Anadolu’yu kurtardıkları için sevinmeyip de ne bok yiyecekler bre adam? 21,5 milyonmetrekare toprağı senin sevgili Osmanlı’n kaybetmiş, bunun hesabını Cumhuriyeti kuranlara mı soracaksın?


Senin Suudi Arabistan’ını kuran sevgili Vahhabi Arapların daha 1811’de isyan etmiş.


Orta-Doğu’nun Arap topraklarının 1916’da Sykes-Picot Anlaşması’yla paylaşılması planlanmış, Sèvres ile resmileşmiş ve I.Dünya Savaşı ile uygulanmış…Uygulamaya senin sevgili Arapların, İngiliz Lawrence’in altınları peşine takılıp Osmanlı’ya ihanet etmiş…


İş Araplar sayesinde olup bitmiş, sen utanmadan, Araplara rağmen neden Arap topraklarını korumadın diye şirretlik ediyorsun? Tam anlamıyla bir falakalık durum!


Mustafa Armağan, Cumhuriyet’in ve kurucularının manyakça düşmanlarındandır. Birkaç aydır pespaye kitapçıklar armağan ediyor. Temmuz 2013 ayında Manavoğlu Nevres Bey’in “Yasak Kitap”ı “Son Halife’nin Dramı”nı dağıttı. Nevres Bey adındaki mechul zat, Mustafa Kemal için şu satırları yazıyor:


“Osmanlı padişahlarının harem hayatına düşkün olduğunu iddia edenler şu kadar insaf etmezler mi ki, bu Osmanlı padişahlarının hiçbiri Ankara Kız Öğretmen Okulu’nda okuyan hür ve bakire bir kızı gece vakti ve cebren okulundan alıp (….) cebren ırzını mahvetmek kötülüğünü yapmamıştır. Bir gözü firengiden kör olan (…) bir cumhurbaşkanına tapanların artık dünyada hiç kimsenin ahlaklılığını söz konusu etmeye hakları yoktur.”(s.75)


Bu cümlenin altını Mustafa Armağan da seve seve imzalar.


Margaret Macmillan’ın kitabından en sevdiğim bölümü aktaracağım:


“Akşamları Türk heyeti başkanı, pek sevdiği yeşil chartreuse (likör) ile avuntu buluyordu. Akılsızlık edip bir gece ona katılan bir Amerikalı, bir daha ömrünün sonuna kadar içki içmemeye yemin etmişti.”


Aşk olsun İsmet Paşa’ya, içince böyle içilir işte!


Ama bu cümleden sonra bir tehlike var: Bay Mustafa Armağan, İnönü’nün bir şişe Chartreuse karşılığında Musul’u sattığını iddia edebilir.


(Aydınlık, 24 Temmuz 2013)
 Özdemir İnce/ozdemirince.com

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget